8. bölüm / 17
Yine Yeniden SevEski Bir Dost
Bölümler 17Şu an: Eski Bir Dost
- 1 Görevimiz Tatil222 kelime
- 2 Sahil Kasabası284 kelime
- 3 Uçak Faciası1.287 kelime
- 4 Çantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!2.405 kelime
- 5 Güneş ve Ay1.400 kelime
- 6 Kara Lekeler3.983 kelime
- 7 !DUYURU!29 kelime
- 8 Eski Bir Dost4.337 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Mektup4.897 kelime
- 10 Suçlu ve Polis3.100 kelime
- 11 Balım3.433 kelime
- 12 Davetsiz Misafir3.319 kelime
- 13 Papatya4.333 kelime
- 14 Uyuyan Güzel4.885 kelime
- 15 Tanıdık Yabancı3.234 kelime
- 16 Saklı Kalan3.459 kelime
- 17 Özgürlüğün Anahtarı3.469 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Geçmiş ~18 yıl önce ~
Altı yaşındaki minik Asel, yalnızca beline kadar gelebildiği babasının elini sıkıca tutmuş, kendisini seri adımlarla, gecenin bir yarısı neden uyandılıldigini sorgulayarak babasının hızlı adımlarına uymaya çalışıyordu. Kendisine bir beden büyük gelen pembe pijamasının bilek kismi, o yürüdükçe ayakları altında eziliyordu.
Evin bodrum katı evin altındaydı. Bodrum katına inen merdivenler ise uzun zamandır kullanılmadığı için küf ve rutubet kokuyordu. Asel, bir eliyle babasının elini tutarken diğer eliyle de bu kötü kokudan korunmak için minik burnunu kapatmıştı. Babası, bu karanlıkta yolu aydınlatacak tek şey olan el fenerini tutarken diğer eliyle kızının tuttuğu elini fazla sıktığının farkında değildi.
Asel, elini çekmek istediğinde ise ne yaptığını fark ederek küçük kızının elini saran parmaklarini biraz gevşetti. Sonunda indiler döner merdivenin sonu geldiğinde Asel, ilk defa geldiği bu yalnızca bir el fenerinin aydınlattığı, tıpkı merdivenler gibi karanlık, küf ve rutubet kokan depoda kahverengi harelerini uzun uzun gezdirdi. Buraya gelmeden önce, babası onu uyandırırken bir depoya ineceklerini söylemişti. Lakin burası bir depoya değil, daha çok zindanın içine kurulmuş bir laboratuvara benziyordu.
Fenerin aydınlattığı kadarıyla, bir masa vardı, duvara yaslıydı. Masanın üstünde ise daha önce hiç görmediği yeşil bitkiler vardı. Masanın yanında, bir kaç tane kutu vardı. Kutunun içinde ne olduğunu görmek için birkaç adım ileri gitti ancak babası hala onun elini tuttuğu için kutuya ulaşamadı.
Gördüğü şeylerle merakı iyice harlanmış, üstündeki uyku sersemi ifadesini sıyırıp atmıştı üzerinden. Hala ayakta dikilen babasına merakla dönüp, "Baba," Diye seslendi kutuları işaret ederek. "O kutuların içinde ne var?"
Babası ise bu soruya cevap vermeden, öylece meraklı kızının suratına baktı. Bu saatten sonra kızına, burada neler olacağını, kızının asıl görevinin ne olduğunu ve o kutularda aslında ne olduğunu hiçbir zaman soylemeyecekti. Her sorduğunda yalanlarla geçiştirecekti çünkü kızına ihtiyacı vardı.
Çünkü malları satabilmek için, onu hiç sorgulamayacak sadık bir kuryeye ihtiyacı vardı.
Bu iş içinse Asel, biçilmiş kaftandı ona göre.
Zorlukla gülümsemeye çalıştı ancak bu, yüzünde oldukça eğreti durdu. "İlaç." Diyebildi, kendisinin bile duymakta zorlandığı bir ses tonuyla.
Aylardır üstünde çalıştığı bu malları, diğer kasaba sakinlerine de, tıpkı Asel'e söylediği gibi 'ilaç' olarak satacaktı. Kendi çok paraya sahip olabilmek için başta kızı olmak üzere pek çok kişinin hayatını karartacaktı.
Hiçbir şeyden haberi olmayan masum Asel, sonunda aklına takılan bir soruyu daha babasına yöneltti. "Peki ben ne yapacağım?"
Uykusuzluktan ve yorgunluktan göz altları şişmiş ve yüzü çökmüş olan, Asel'in babası Harun, bu kez gülümsemek için kendisini zorlama zahmetine girmedi. Onun yerine boğazını temizleyip, " Teslimat." Dedi kısaca.
Eğer bizzat kendisi yapsa veya başka bir yetişkine bunu yaptırsa, insanların dikkatini çekerdi ve bu en son istediği şey bile değildi. Bu yüzden hiç dikkat çekmeyecek ve kendisini ifşalamayacak birisi lazımdı ona.
Ve o şanssız çocuk kendi öz ve öz kızıydı. Asel Ulu.
Diğer çocuklarını seçmemişti, en küçük çocuğu olan Poyraz henüz bir yaşına bile girmemişti, ikinci çocuğu olan Derya da fazla hassas ve kırılgandı, ayrıca en büyük çocuğu Ahsen gibi o da bu iş için fazla büyüktü. İkisi de zamanla bir şeyleri fark edip kendisini ifşa edebilirdi.
Elindeki en iyi seçenek Asel'di.
O, kızına aslında bunların insanları iyileştirmek için bir ilaç olduğunu ve onun da bu ilaçları kendisinin söylediği kişilerin evlerine götüreceğini anlatırken, küçük kız aslında hayatını karartacak olan bu adamın yanından acilen uzaklaşması gerektiğinin farkında bile değildi.
Aradan günler geçti, Asel her okul çıkışı babasının verdiği paketleri sahiplerine ulaştırıyor, hasta insanlara ilaç verip iyileşmelerine vesile olduğunu düşünerek mutlu oluyordu.
Bu insanları daha fazla hasta ettiğinin farkında bile değildi.
Babası ise yaptığı 'ilaçlardan' kendisi de kullaniyor, bunun getirdiği duygu değişikliği, kişilik bozukluğu gibi davranışları da kendi hayatına yansıtıyordu.
Ta ki iki yıl sonraya kadar...
🌸🌸🌸
"Ne?" İçimden sorduğum soruyu sesli bir şekilde dile getirirken sesimdeki yoğun şaşkınlığı saklama gayretinde bulunmadım. Hatta, bir iki adım öne çıkarak iyice ona yaklaştım. O ise ellerini ceplerine koymuş, oldukça rahat ve ifadesiz bir şekilde bana bakıyordu.
İşaret parmağımı ona doğru sallayarak tehditkar bir şekilde, " Sen benim yüzümden nişanlından mı ayrıldın?" Dedim. Biçimli kaşlarım, ben engel olamadan çatılmıştı.
Madem benim için nişanı atacak kadar çok seviyordu beni, o halde ne diye nişanlısı olan kıza umut verip yarı yolda bırakmıştı?
Sorduğum soru üzerine o da birkaç adım bana doğru atarak yaklaştı. Ben, aradaki boy farkından dolayı başımı kaldırmak zorunda kalırken o da bana doğru hafifçe eğilmişti. Cebindeki ellerini çıkarıp o da benim gibi kaşlarını çattı.
"Senin için nişanı niye atayım? Ben nişanı senin için değil, ailevi sorunlarım nedeniyle attım."
Aramızda, gittikçe daralan mesafeyi umursamadan bir adım daha attı. İşaret parmağını benim gibi bana doğru tuttu. Küçümser bir gülümseme takınıp "Senin için nişanı attiğimi da nereden çıkardın?"
Aynı şekilde ona doğru yaklaşıp bana uzattığı parmağını sertçe aşağıya indirdim. Bu sefer de ben ona doğrulttum parmağımı. "Daha demin sen söyledin! Artık çok geçti, çünkü sen çoktan gitmiştin dedin!"
Ardından dudaklarımı büzüp yapmacık bir üzüntüyle, "Ah yazık, görmeyeli bunamışsın sen iyice. İstersen buradan seni hastaneye bırakayım ben. Malum, bunama gibi hastalıklarda erken teşhis önemli, biliyorsun."
Yüzünü buruşturarak, "Ne saçmalıyorsun?" Dedi. Ardından ellerini iki yanına açarak devam etti, "Ben öyle derken senin çok eski bir dost olduğun için ayrılığım seni de ilgilendirir diye düşünüp haber vermek istedim ancak sen çoktan gittiğin ve aramalarıma da cevap vermediğin için söyleyemedim, bunu kastediyorum. Yani kısacası ben bizzat seni değil, birlikte geçirdiğimiz yılların hatırına sana ulaşmak istedim."
Söylediği soluksuz cümlelerden sonra nefes nefese kalmış bir şekilde iki yana açtigi elleri yenilmiş bir savaşçı gibi yanına düştü. Benim aklımda ise söylediği üç kelime tekrar tekrar dönüp duruyordu: Eski bir dost.
O yıllarda bile beni yalnızca eski bir dost olarak görüyordu demek. Peki ya ben niye deli gibi aşık olmuştum ona? Niye adı geçtiğinde bile yüreğim kuş misali çırpınmıştı? Niye en küçük bir temasta bile heyecandan titremişti ellerim, en küçük bir iltifatta bile kızarmıştı yanaklarım?
Madem ben onda bu kadar az bir etki yaratmıştım, o nasıl oluyordu da kendine aşık etmişti beni? İtiraf etmem gerekirse bu oldukça üzücü ve bir o kadar da rahatsız edici bir şeydi.
Ben buna aşıktım be aşık! O zamanlar da bile, sevmemiş ki beni hiç.
Eski bir dostmuş! Kıçımın dostluğu!
Elimdeki ofis çantasının kulunu sinirden sıkarken, tıpkı onunki gibi benim de kaşlarım çatılmıştı. Sonra aklıma gelen düşüncelerle bir nebze olsun rahatlayarak sıktığım elimi gevşeterek çantaya işkence etmeyi bıraktım. Çatılan kaşlarım da eski haline dönerken, çektiğim derin nefes ile daha da sakinleşmeyi hedefliyorum.
Neden bu kadar sinirlendin ki? Geçmiş geçmişte kaldı, anılar tozlu sayfalar arasında silinmeye yüz tuttu. Sen kendinde yepyeni bir defter çıkardın, eski karalanmış defterini yakarak. Altı yıldır da o deftere yazıyorsun. Geriye yalnızca külleri kalan bir şeye dönüp bakamazsın.
Gözlerimi yavaşça kapatırken, aklımdan geçenler yalnızca bunlardan ibaretti. Benim yapmam gereken tek şey, geçmişi kapatmak, güzelce ailemle vakit geçirip tatil yapmak ve birkaç hafta sonra defolup gitmekti.
Evet evet, kesinlikle geçmiş yüzünden sinirlerimi bozmayacak, saflığım ve salaklığım yüzünden kendime kızmayacaktım, tek temennim buydu.
Ancak hala o benim karşımda dururken ve bana, altı yıl önce bile onun için eski dost olduğumu söylerken, kendime kızmamam oldukça zor gibi görünüyordu.
Tamam, belki şimdi içimde ona karşı en ufak bir duygu bile olmayabilir ancak yıllar önce, bu durum oldukça farklıydı. Ben onun için eski bir dost iken, o benim için ilk ve son aşktı. İşte bu fazlasıyla koyuyordu.
O, benim ani duygu değişimim yüzünden bana anlamaz bir ifadeyle bakarken ben sanki hiç bir kaç dakika önce sinirden küplere bitmemiş gibi, en asil halimle, "Oldu o zaman. Umarım bir daha karşılaşmayız."
Tam arkamı dönmüştüm ki, onun "Ne o, kaçıyor musun yoksa?" Diyen sesiyle adım atamadan olduğum yerde çakılı kaldım. Omzumun üzerinden ona delici bir bakış atarak, "Evet," dedim. Dudaklarıma derin bir tebessüm kondurdum.
"Çünkü gitmem gerek."
Kaşlarını anlamaz bir şekilde çattı, sanki bu sefer neden kaçtığım sorgular gibiydi.
"Neden? Bu sefer neyden kaçıyorsun?"
Senden. Senin geçmişinden, geçmişimden ve geçmişimizden. Birlikte yaşadığımız güzel anılardan.
Ona cevap vermeden, arkamı dönüp sanki podyumdaymış gibi yürümeye başladım, "Ha bu arada," diyerek ona döndüm. " Bana haber vermek isteyecek kadar beni değerli gördüğün için teşekkürler. Nişan hediyesi verememiştim, en kısa zamanda telafi edeceğim, hiç merak etme."
Alayla sarf ettiğim sözler canını ziyadesiyle sıkmış olacak ki, bıkkın bir nefes koyverdi. O, bana karşılık vermeye tenezzül dahi etmezken, ben ise aynı Adriana Lima yürüyüşüyle sahilin çıkışına park ettiğim dobloya doğru ilerledim.
Kapıyı açıp koltuğuma zarafetle otururken, aynı şekilde kapıyı kapattım. Dikiz aynasından baktığımda onu kalabalıktan dolayı göremedim. Dikkatimi yola vermeyi tercih ederek, mandıraya doğru sürmeye başladım.
Ona cüzdanında gördüğüm fotoğraftan bahsetmemiştim.
🌸🌸🌸
Derya, mandırada annesi ve kardeşine yardım ederken, bir yandan da renkli işlemeli yelpazesini kendine doğru sallayıp duruyordu. Haziran ayının başlarında oldukları için yaz, kendini fazlasıyla belli ediyordu. Tabii ki o da bu sıcaktan nasibini alan bahtsız İzmirlilerden biriydi.
Sıkıntıyla oflayarak, yelpazesini bir kenara bırakıp elinin tersiyle terden alnına yapışan saçlarını ittirdi. Özellikle son birkaç haftadır kendini baya belli eden bu sıcaklar yüzünden bir güneşe ateş etmediği kalmıştı.
Kambur duran sırtını düzelterek oturduğu sandalyenin sırt kısmına ağrıyan belini yasladı. Diğer elindeki bıçağı kesme tahtasına bırakıp peynirleri kesmeye son verdi. Hızla ayaklanarak, yaklaşık yarım saattir kestiği peynirleri ve doldurulmayı bekleyen peynir bidonlarını arkasında bırakarak, tezgahın arkasından çıkıp üst kata doğru yöneldi. Hemen lavaboya girip, yüzünü ve ensesini soğuk suyla ıslattı. Üstündeki bordo bluza ıslak ellerini silerken, artık kendini daha iyi hissediyordu.
Hızlı adımlarla yeniden mandıraya inip, tezgahın arkasına geçerek doğradığı peynirleri bidonlara doldurmaya devam etti.
Normalde haftanın beş günü çalıştığı bir kafe vardı, orada garsonluk yapıyordu. Hafta sonu da, tıpkı son bir saattir yaptığı gibi mandırada annesi ve kardeşine yardım ediyordu. Bir köşeye fırlattığı yelpazesine yeniden kendini yellemeye başladığında, kapının açılmasıyla çıkan menteşe sesine doğru döndü.
Poyraz, taktiği motor kaskı yüzünden dağılan kahve rengi saçlarını eliyle arkaya tarayıp dağınıklığı gidermeye çalışırken, diğer elinde tuttuğu kaskıyla mandıraya adımını attı.
Mandıraya gelemeyen müşteriler için evlere servis yapılıyordu. Poyraz da bu görevi üstlenip, kuryelik yapmaya başlamıştı. İşini seviyordu, motor kullanmayı da öyle. Bu yüzden de her iş günü işine özenle hazırlanır, işini titizlikle yapardı. Ve bugünde o iş günlerinden biriydi.
Poyraz, kaskını tezgahın üstüne bırakıp seri adımlarla yukarı çıkmaya başladı.
Onun bu aceleci haline bir anlam veremeyen Derya, imayla "Ne o Poyraz Bey, selam vermeden geçip gidiyorsunuz. Aceleniz var galiba."
Genelde Poyraz selam vermeden kapının eşiğinden bile geçmezdi, ancak şimdi peşinden atlı kovalıyor gibi bir hali vardı. Derya da haliyle bu durumu az da olsa yadırgamıştı.
Poyraz'ın merdivenin ilk basamağındaki ayağı, ablasının sesiyle duraksadı, göz ucuyla peynirleri yerleştirmeye başlayan ablasına, "Sana da merhaba abla." Diyerek adımlarını daha çok hızlandırdı ve merdivenin dönemecinden geçerek gözden kayboldu.
Onun ise arkasında bıraktığı ablasının kuşkularından haberi bile yoktu.
Bu çocuk ne işler karıştırıyordu yine?
Kaşlarını merakla çatarak Poyraz'ın daha demin çıktığı merdiveni izlemeye koyuldu. Sonrasındaysa kendisini alakadar etmeyeceğini düşünerek işini yapmaya devam etti.
Aradan geçen kısa bir zaman sonra, mandıranın çift kanatlı kapısı, biri tarafından daha aralandı.
Derya, mavi gözleriyle hızlıca açılan kapıya değdiğinde, gelen kişiyle heyecandan eli ayağına dolandı.
Gelen kişi, son günlerde abayı fena yaktığı, Erkan Bey'di.
Erkan, otuzlu yaşlarının başında, esmer ve oldukça yapılı bir adamdı. Uzun boyu ve yapılı vücudu ile bir görenin tekrar dönüp bakacağı türden biriydi. Yani en azından bu durum Derya için öyleydi. Erkan, kasabada bir polis memuruydu ve doğma büyüme bu kasabaliydi. Kısa kesim kahverengi saçları ve kaşları aynı renkti. Üstündeki mavi çizgili beyaz gömlek ve altındaki siyah şortla tam mevsime uygun bir kombin yapmıştı. Gömleğinin kollarını yukarı doğru kivirmiş ve elini terleyen alnında gezdirirken, kendisine hayran hayran bakan kadından haberdar değildi.
Hızlı adımlarla tezgaha yaklaşıp, ellerini tezgaha yasladı ve tezgahın arkasındaki Derya'ya "Ahsen Hanım yok galiba?" Dedi. Sanki aradığını bulamayan küçük bir çocuk gibi hayal kırıklığına uğramıştı.
Tezgaha bastırdığı elindeki gül buketini yeni fark eden Derya, bu güllerin kendisi için olmasını ne çok isterdi. Halbuki karşısında duran ve ona ifadesizce bakan adam kendisini değil, ablasını soruyordu. Büyük ihtimalle de bu güller ablasi içindi.
Kalbinin kırılma sesini çok derinlerden hissedince, gül buketin bakıp sertçe yutkundu. Erkan gelince heyecandan nereye koyacağını bilemediği elleri, çaresizce iki yanına düştü. Karşısında hala dikilen ve ona, elinde bir buket çiçekle ablasını soran adama üzüntüsünü belli etmemeye çalışarak, buğulu gözlerle "Yukarıda. Eğer acil bir şey varsa, çağırayım kendisini." Diyebildi anca.
Mavilerini, artık parçalamak istediği güllere değdirmemeye özen göstererek Erkan'ın cevabını beklemeden çekmeceden telefonunu çıkarıp, bur üst katta olan ablasını aradı.
Bunun hesabını da muhakkak soracaktı.
İçinde kaynayan öfke ve hüznü, her geçen saniye harlayarak ve bir ayağını stresle hızlı hızlı yere vurarak, ablasının telefonu açmasını bekledi. Kısa bir süre sonra Ahsen, uykudan yeni uyandığını belli eden bir ses tonuyla, "Efendim?" Diye seslendi.
Derya ise uğradığı hayal kırıklığının getirdiği öfkeyi, arkasından çıkarmaya kararlıydı. Eğer Erkan olmasaydı, telefonun karşısındaki ablasına söyleyeceği lafları bir bir yuttu. Bunu daha sonraya saklayacaktı. Onun yerine, "Erkan Bey seni sordu, galiba seninle görüşmek istiyormuş."
Artık ters bakışlarının hedefinde ona merakla bakan adam vardı. Dudaklarına kurulan acı tebessümü gizleme zahmetinde bulunmayarak, "Birlikte ne karıştırıyorsanız artık." Diye alay etti.
O sırada, üst katta yatağına uzanmış olan ve kardeşinin yaptığı ima ile yattığı yerde dirseklerinin üstünde doğrulan Ahsen, "Ne ima ediyorsun sen Derya?" Dedi tersçe. "Ne işim olur benim Erhan Bey'le?"
Telefonun arkasındaki ablasına göz devirerek, "Ne bileyim ben be!" Diye adeta çemkirdi. "Adam gelmiş buraya kadar, seni sordu. Demek ki konuşmak istiyor senle."
Ardından telefonun yüzüne kapandığını anladığı o sesi duyunca, çatık kaşlarıyla telefona şaşkın şaşkın göz kırpıştırdı. Telefonunu oflayarak yanına bıraktı.
Derya'nın bu anlamsız tersliğine bir anlam veremeyen Ahsen, yatağında oturur pozisyon aldı. Ayaklanarak, üzerindeki pijamaları değiştirmek için dolabından kıyafet bakmaya konuldu.
Oflayarak kıyafet ararken, Erkan'ın neden kendisiyle görüşmek istediğini sorgulayıp duruyordu, halbuki onunla konuşmaları bir elin parmağını geçmezdi ve hepsi de mecburiyetten olan görüşmelerdi.
Bu da acil bir görüşme olmalıydı ki, evine kadar gelmişti. Hızlıca, eline aldığı şeyleri giydikten sonra mandıraya indi.
İndiği anda onu karşısında somurtan bir Derya ve elindeki gül buketiyle Erkan vardı. O, gül buketine ve Erkan'ın tatlı telaşına anlamayan gözlerle bakarken, Derya sert adımlarla mandıranın ortasında dikilen Ahsen'e omuz atarak üst kata çıktı.
Sonrasındaysa Derya'yı mor örgü depresyon kazağı ve bir kutu çikolata bekliyordu. Arkasında bıraktığı şaşkın Ahsen ve aşkına karşılık alacağından neredeyse emin olan Erkan'ı ise koyu bir sohbet...
🌸🌸🌸
Poyraz, tek kişilik yatağında oturmuş, telefonuna koala misali sarılmış vaziyetteydi. Sevgilisi, biricik aşkı Elif'e yazdığı mesajı onun görmesini bekliyordu.
Elif ile Poyraz, dört yıldır sevgiliydiler ve lisede aşklarının temeli atılmıştı. Koskoca dört yılı birlikte dolu dolu geçirmişler, birlikte harika vakit gecirmislerdi. Gizli gizli birlikte ders çalışmış, sahilde yürüyüş yapmış, sayısız kere kahve içmeye gitmiş hatta gizlice sinema bile izlemişlerdi.
Gizli gizli yapmışlardı tüm bunları, çünkü birlikteliklerinin önünde devasa bir engel, daha doğrusu engeller vardı:
Aileleri.
Yaklaşık altı yıl önce ablasının kasabayı terk etmesiyle dost olan aileleri, bir anda düşman oluvermişti. Bundan iki yıl sonra ise yalnızca arkadaş olan ikili aynı lisede, aynı sınıfta hatta ne hikmettir ki aynı sırada oturmaya başlayınca, ikisi de hiç aşık olmamaları gereken kişilere aşık olmuştu.
Bu düşmanlığın temelini atan ablası yüzünden ise, birlikteliklerini sevgili oldukları ilk günden beri saklıyorlardı. Zira deliler gibi aşık olduğu Elif, aşık olmaması gereken tek kişiydi:
Çünkü o, Aras Çakırca'nın kız kardeşiydi.
Ve buna rağmen, bir şekilde kimseye yakalanmadan birlikteliklerini sürdürmeyi başarmışlardı.
Poyraz, yatağında ağlamaklı bir ifadeyle sevdiceğinden gelecek olan mesajı beklerken, odanın kapısı adeta tekmelenerek, gürültü ile açıldı.
Poyraz korkuyla yerinde sıçrarken, kafasını kaldırıp gelen kişiye baktı. Derya, üstündeki bordo kazağı ve ağlamaktan kızaran ve maskarası akmış olan gözlerle tam karşısında duruyordu.
İki yanında sallanan yumruklarını sıkarken, tehditkar bir ifadeyle kendisine dehşetle bakan kardeşine, "Şimdi sana soracağım soruya düzgün cevap ver." İşaret parmağını ona doğru sallarken suçluyu konuşturmaya çalışan bir polis gibi görünüyordu.
"Kalan son çikolatamı sen mi yedin?!"
Ablasının bağırması ile çıkan tiz sese yüzünü buruşturan Poyraz, oflayarak oturduğu yerde dikleşti. Evet, ablasının canından çok sevdiği kalan son çikolatasını dün gece yemişti ancak bunu ablasına belli etmeye hiç niyeti yoktu.
Sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi, "Ne çikolatası abla ya?" Dedi.
"Yemedim ben bir şey."
"Yalan söyleme bana!"
İki adım öne çıkan ablasına karşı acilen kendini kanıtlama ihtiyacı hissetti. "Bu evde sadece ben yaşıyormuşum gibi niye davranıyorsun bana?" Dedi.
Kaşlarını havaya kaldırarak, manipülatif kişiliğini harekete geçirdi. "Belki de Asel ablam yedi, ne biliyorsun!" Ardından buram buram yapmacık kokan bir şekilde, "Ee tabi o sizin biricik kızınız, sizi bırakıp yıllar sonra yeniden geldi ya, ona bir şey demezsiniz. Biz patlıcanız zaten burada!"
Bu sözleri, Derya'yı daha fazla sinirlendirmek olmalı ki, yumruğunu havaya kaldırarak, "Bana bak Poyraz," dedi. Sesi, tıpkı fırtına öncesi sessizlik gibi sakin çıkmıştı ve bu fazlasıyla ürkütücüydü. "Ya bana bağırmayı kesersin, ya da bu yumruğu kafana yersin! Benim sinirlerimi daha çok zıplatma!"
Tam ablasına karşı bir şeyler söyleyecek ve kavga uzadıkça uzayacaktı ki, evin dış kapısının sertçe açılması ile ikisi de dillerinin ucuna gelen cümleleri yutmak zorunda kaldı.
Ahsen, adeta öfke küpü gibi şekilde hışımla odaya daldı. Kapının eşiğinde dururken, kavga eden ikiliye zaten çatık olan kaşlarını daha çok çattı.
"Ne yapıyorsunuz ya siz?! Bu ne gürültü!"
Ahsen'in gelmesiyle göz deviren Derya, kollarını göğsünde birleştirerek bir ayağını hızlı hızlı yere vurmaya başladı.
Zaten yeterince sıkkın olan canı, ablasının gelmesiyle daha çok sıkılmıştı.
Yine de kimseye yakalanmadan, ifadesini düzeltmeyi başarmıştı. Poyraz aynı fevri haliyle, "Ablam çikolatasını benim yediğimi düşündü, iki saattir burda azarlayıp duruyor beni. Küçücük çocuk var sanki karşısında." diye Derya'yı şikayet etmeye başladı.
Ahsen, neden Derya'nın böyle bir şey yaptığını sorgulamadı, zira yıllardır kız kardeşinin bu çocuksu tavırlarına katlanmak zorunda kalmıştı. Bu seferin de bir öncekilerden farkı yoktu.
Tek yaptığı şey, bıkkınlıkla nefesini vermek oldu. İllallah etmişti artık Derya'nın bu anlamsız tavırlarından. Koskoca yirmi altı yaşında kadın olmuştu, hala bir paket çikolatanın lafını yapıyordu.
Derya, sessizliğini koruyarak, ablasına sırtını döndü ve ileriye doğru birkaç adım atarak tavrını ortaya koydu.
"Derya..." Dedi bezgince. "Neden bana karşı veya diğerlerine karşı böyle davranışlar sergiliyorsun bilmiyorum, ama artık bu davranışlarına bir son ver."
Derya, bu sözler üzerine hemen arkasını dönüp hayretle kendini gösterdi. "Ya bu evde niye herkes beni suçluyor? Neden bir az olsun empati kurmak istemiyorsunuz benimle?"
Yılmıştı artık her hareketinin suçlu bulunmasından, aile içindeki kaosun öncüsü olarak görülmekten. Ne diye kimse onu anlamak istemiyordu, şuan da oldukça müşkül bir durumdaydı.
Sevdiği adam ablasına aşıktı, sinirleri oldukça bozuktu ve biten çikolatası da artık bardağı taşıran son damlaydı. Biraz olsun anlayış gösteremezler miydi?
Artık Poyraz da tutunduğu sabır kırıntısını kaybetmişti. Kaşlarının arasında büyük bir oyuk oluşasıya kadar onları çattı.
"Haklı olan bir tarafın olmadığı için olabilir mi acaba abla!" Diye bağırdı. Poyraz'ın bir adım arkasında duran Asel, elini kardeşinin omzuna koyarak onu dizginlemeye çalıştı. "Poyraz tamam, sakin ol."
Arkasını dönerek ablasının, omzundaki elini sertçe ittirdi. Daha da celallenerek, "Ne sakin olacağım ya?!" Dedi.
Bir hışımla Derya'ya dönerek, eliyle onu işaret etti. Öne doğru bir kaç adım atarak, "Sen, karşıma geçmiş saçma sapan konuşup bana bağıramazsın! Ben yapmadım diyorsam, yapmadım!"
Ahsen, daha fazla gerginliğe yol açmaması için Poyraz'ın önüne geçerek Derya'nın önüne etten bir duvar ördü.
İşaret parmağını ona doğrultarak, "Ablanla böyle konuşma, haddini bil. Sesinin tınısına dikkat et." Diyerek sakince uyardı.
Derya da artık birkaç adım öne çıkmıştı. "Bırak abla ya," dedi.
"Ne yapacaksa yapsın."
Poyraz, tam o an ne yaptığını fark edip, sessizce olduğu yerde çakılı kaldı. Zihninin en derinlerine yıllar önce gömdüğünü sandığı anılar, yeniden gün yüzüne çıkmak için harekete geçti.
"Bırakın, ne yapacaksa yapsın. Tabii yapabilirse."
Laubali bir gülümseme yerleşti dudaklarına.
"Hadi! Ne duruyorsun, saldırsana bana! Ne o, yoksa korkuyor musun?"
Elleri ile yüzünü sıvazlayıp sakinleşmeyi denedi, ancak bir türlü olmuyordu. Öfkenin damarlarında fokur fokur kaynadığını hissediyor, adrenalinden hızla atmaya başlayan şah damarının sesini zihninin derinliklerinden duyabiliyordu.
Yanlış bir şey yapmamak için, hızla dışarı çıktı, Ahsen'in "Poyraz nereye?!" Nidalarını umursamadan kendini sokaklara attı.
Nereye gideceğini çok iyi biliyordu.
🌸🌸🌸
Dobloyu, mandıranın önüne park ettim. Çabucak arabadan inip, mandıraya geçtim. Ancak girdiğim anda pişman oldum çünkü içerde derin bir sessizlik ve gerilim hakimdi.
Derya ablam tezgahın arkasında oturmuş, sanki hıncını doğradığı peynirlerden almak istiyormuş gibi peynir doğruydu. Delici bakışlarla peynir dolu bidonları yerleştiren Ahsen ablama bakıyordu ve her an elinde tuttuğu bıçağı ona saplayacak gibi bir hali vardı.
Ancak bu Ahsen ablanın pek de umurundaymış gibi görünmüyordu.
Sakince bidonları yerleştiriyor, göz ucuyla bile Derya ablaya bakmıyordu. Belki de bu hareketin aralarındaki gerilimi bir kavgaya dönüştüreceğini düşünüyordu. Ki ne yazık ki öyle de görünüyordu.
Zira tezgahın arkasında peynirleri doğrayan, pardon, peynirlere işkence çektiren Derya abla öyle bir bakıyordu ki, sanki Ahsen ablamın en ufak bir yanlışında kavga çıkartacak gibiydi.
Ne olduğuna anlam veremedim. "Ablalar, " dedim. Gözlerim, ikisi arasında mekik dokuyordu sanki.
İkisinin de bakışları aniden bana döndü, sanki geldiğimi yeni fark etmiş gibiydiler. Boğazımı temizleyip, saçma gerginliğe bir son vermek için şakayla karışık "Ne oldu, yüzünüz sirke satıyor yine." Dedim sırıtarak.
Derya ablam gelişimle sevinmiş gibiydi, artık korkutucu bir şekilde bakmıyordu. Hatta yüzünde küçük bir tebessüm yer edinmişti. Ancak Ahsen ablam, bana hala dargın olduğu için hiçbir tepki vermedi, bidonları yerleştirmeyi bitirince merdivenlerden çıkarak gözden kayboldu.
Beni de tezgahın arkasında peynir doğrayan ablam ile yalnız bırakmıştı. Ablam, doğramayı bırakıp tezgahın arkasından çıkarak yavaş ve sakin adımlarla yanıma geldi. Tam karşımda durarak, bana üstten bir bakış fırlattı. Kollarını göğsünde birleştirerek, "Nerdesin sen kaç dakikadır? Bir gittin, gidiş o gidiş. Sabah da hiçbir şey yemedin." Elimden tutunca, küçük bir çocukmuşum gibi beni peşinden sürüklemeye başladı. Arkasını dönmeden konuşmaya başladı.
"Gel sana bir sandviç hazırlayayım. Karnın acıkmıştır."
Ona karşı çıkmadım, zira karnım sahiden de çok acıkmıştı. Beni merdivenlerden çıkarmasına izin verip, hole geldiğimizde elini bıraktım.
Usulca evden içeri süzülüp, mutfağa doğru ilerledim. Küçük mutfağımızın ortasında duran yuvarlak masaya oturdum. Ellerimi masanın üstünde birleştirerek, "Abla, ben hallederim. Hazırlarım kendime bir şeyler, zahmet etme sen."
Omzunun üstünden bana delici bir bakış gönderdi. Yeniden sandviç hazırlamaya dönerken, "Karışma işime sen!" Diye beni tersledi.
Bugünde herkes bir garip, diye düşünmeden edemedim. Gelen geçen bana çatıyor.
Belliki ben eve gelmeden önce küçük bir arbede yaşanmıştı. Acaba bu sefer ne olmuştu?
Aniden bir farklılık hissettim evin içinde. Sanki bir şey eksik gibiydi. Alnımı kaşıyarak eksik olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başladım.
Geldiğimden beri kimse bana laf sokmamıştı, aynı şekilde kimse bana kendimi ufacık hissettirmemişti. Aynı şekilde evde bariz bir sessizlik vardı.
Tabii ya... Poyraz evde yoktu. Yüksek ihtimalle ablam ve Poyraz kavga etmişti. Veya ben yanılıyor da olabilirdim.
Umarım ikinci seçenektir.
"Abla..." Dedim. Anında arkasını dönerek sorgular bir ifadeyle bana baktı. "Poyraz nerd-" Ben daha lafımı bitirememişken, kelimelerimi boğazıma dizdi.
"Anma o delinin ismini!" Diye adeta ciyakladı. İnce, sarı kaşlarını çatmış ve yeniden bana arkasını dönmüştü.
Belliki konuyu açmamdan ziyadesiyle rahatsız olmuştu. Anlaşılan tahminimde yanılmamıştım. Artık konunun aklına gelmesiyle eskisi gibi sinir küpüne dönmüştü. Fevri hareketle yaptığı sandviçi tabakla sertçe önüme koydu.
Tabağın sesiyle hafifçe yerimden sıçradım. Korkuyla yerime sinerken, ürkekçe sandviçimi yemeye koyuldum.
Eskiden bu kadar sinirli değildi bu kadın. Poyraz her ne yapmışsa, iyi halt etmiş! Kadın sinirini bizden çıkartacak, Poyraz efendi yok ortalıkta!
Okları üzerime çekmemeye çalışarak sessizce yemeğimi yemeyi sürdürdüm. Kısa bir süre sonra, sandviç bittiğinde tabağımı alıp tezgahın üstüne bıraktım. Göz hapsinde olmamın verdiği telaşla, elim ayağıma dolandı. Neyseki hiçbir şeyi kırıp dökmeden işimi halledebilmiştim.
Ablamın göz hapsinden bir an önce kurtulabilmek için mutfaktan koşar adım ayrıldım. Hemen odama koşup, kapıyı kapattım. Sırtıma kapıya yaslayarak birkaç dakika soluklandım.
Ucuz kurtulduk.
İç sesime kendi kendime göz devirdim. Abartmakta üstüne yoktu vesselam.
Onu umursamadan, çantayı çalışma masamın üstüne bıraktım. Hemen sandalyeye oturup, çizimlerime kaldığım yerden devam ettim.
Çizimlerime ve bilgisayarıma yeniden kavuştuğum için o kadar mutluydum ki anlatamam. Şimdi ise bu mutluluğumu fırsata çevirme zamanıydı.
-------
Ne kadar zaman geçmişti, bilmiyorum.
Saatlerdir çalışma masamın başında oturmuş çalışıyordum ve başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Büyük ihtimalle yüzüm gözüm şişmiş olmalıydı ve bir öcüye benziyor olmalıydım.
Hava saatler önce kararmıştı ve herkes çoktan uyumuştu. Artık benim de uyumam gerekiyordu, tabii sabah olur olmadık yerlerde uyuyakalmak istemiyorsam...
Tam laptobu kapatmış ve çizimlerim ile laptopumu masanın üstünde bırakmışken, telefonumdan gelen bildirim sesi sessizliği yarıp geçti. Hemen telefonumdan gelen mesaja bakıp, gecenin bir yarısı mesaj atanın kim olduğu sorgularken ekranda gördüğüm şey daha çok şüpheye düşmeme neden olmuştu.
*505 765 ...
Bilinmeyen Numara: Yarın evden ayrılma.
Bu da neydi şimdi? Kim, bana neden böyle bir mesaj yazsındı ki. Sosyal deney falan mıydı acaba?
Telefonun ekranını kapatarak, masanın üstüne bıraktım ve ışıkları da kapatarak yatağıma uzandım.
Mesajı elimden geldiğince düşünmemeye çalışıyordum ancak fazlasıyla zordu. Aklım sürekli oraya gidip duruyor, şüpheler aklımı kurcalıyordu.
Neyse... Yüksek ihtimalle kendini bilmez birinin yaptığı bir şaka. Fazla önemsemeye gerek yok.
Yani umarım...
-------
Sabah, gözümü açtığımda başımın ağrısı geçmişti ancak gözaltlarımdaki morluklar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Üstelik makyajımı çıkarmadan uyumuştum!
Fondoten ve kapatıcım Allah'tan kolay kolay bulaşmıyordu da, yastığa yüzümün röntgeni çıkmamıştı. Yoksa annem beni çiğ çiğ yerdi, orası kesin.
Hemen yatağımı toplayıp makyaj çantamı alarak banyoya ilerledim. Dünden kalan makyajımı çıkartarak, yüzümü yıkadım ve yeniden makyaj yaptım.
Diğer kişisel ihtiyaçlarımı hallettikten sonra banyodan ayrıldım. Hemen odama geri geçip, üstüme haki rengi, polo yaka bir tshirt ve bol bir kot pantolon geçirdim. Açık kahve rengi dalgalı saçlarımı açık bıraktım. Saçlarım, bukleler halinde omuzlarımdan aşağıya dökülürken boy aynasının karşısına geçip kendime beğeni dolu bir bakış attım.
Taş gibi hatunum he.
Hanzo iç sesim de bana övgüler yağdırdığına göre, artık çıkabilirdim.
Adımlarım benden bağımsız bir şekilde dışarıya çıkarken, mutfaktan gelen güzel kokuları ve homurdanmaları daha net duyabiliyordum artık.
"... Yok gecenin bir yarısı gelmeler falan! Beyefendi otel sandı herhalde burayı." Diyen annemin kızgın sesi ve ablaların birbirlerine attıkları ölümcül bakışlar ile harika bir sabah oluyordu gerçekten.
Benim mutfağa girmem ile bakışlar bana döndü. Derya abla abartılı bir şekilde, "Ooo, " dedi. "Asel hanımlar da soframıza teşrif ettiler sonunda. Öğlen oldu Asel hanım öğlen!"
"Sana da günaydın abla." Diyerek sandalyeye oturdum. Önümde çeşit çeşit peynirler, zeytinler, salamlar, sosisler, yumurtalar... Bir kuş sütü eksikti masada.
Sırasıyla herkes masaya otururken, yine canım kardeşimin olmadığını fark ettim. Tam ağzımı açmış bir şey diyecektim ki, Derya ablam ne diyeceğimi tahmin etmiş gibi ekmeğine reçel sürerken, "Dur sen sormadan ben söyleyeyim,"
"Poyraz kış uykusuna yatmış içerde, malum gece geç geldiği için uykusunu alamamış boz ayı."
Ablamın yanında oturan annem, bu laflar üzerine dirseğiyle sertçe dürterek, "Düzgün konuş Derya, " dedi.
"Kardeşin o senin."
Bana ne, dercesine omuz silken ablama karşı sabır çeken annem, yeniden kahvaltısına devam etti. Uzun sayılabilecek bir zaman sonra, aniden bana dönerek, "Ben sana ne demeyi unuttum, bizim bahçede eski bir posta kutusu var biliyorsun. İşte oraya gazete falan bırakıyor bizim çocuklar. Gazeteyi al gel, olur mu kızım?"
Başımı sallayıp, masadan usulca kalktım. Hemen evden çıkıp merdivenlerden indim ve mandıranın çıkışına doğru ilerledim. Gözlerim , tüm bahçeyi tararken sonunda paslanmış, mavi posta kutusunda durdular. Hızlıca posta kutusuna ilerledim ve kutuyu açtım. Gazeteyi aldım almasına, ancak kutuda yalnızca gazete değil, başka bir şey de vardı.
Hemen kağıt parçasını elime aldım, bu bir zarftı.
Elimdeki zarfa gözlerimi kırpıştırarak bakarken, bu zarfın ne işi olduğunu sorguluyordum.
Allah aşkına bu devirde mektup göndermek mi kaldı?
Tam zarfın arkasını çevirmiş gönderen kişiye bakacakken, gördüğüm isimle göz bebeklerim titreşti.
Mektubu gönderen kişi babamdı.
Bölüm etkileşimi
