17. bölüm · Yine Yeniden Sev

Özgürlüğün Anahtarı

Dumidu 🦭

İnsan bir yerden kaç defa yara alabilir? Fiziksel ya da ruhsal fark etmez, insanın canını en çok en sevdiklerinden aldığı yaralar yakar. Benim canım çok yandı. Ama ailem ve Aras her defasında ne olursa olsun yaralarımı kapatmama yardım etmeye çalışmışlardı. Her koşulda yanımda olmuş, bir bataklığa düştüğüm an benimle birlikte o çukurda boğulmayı göze almışlardı.

Şimdi ise yanımda hiç kimse yoktu. Ne ailem, ne de Aras. Sadece kulağımda hissettiğim uğultu, ve şakaklarımda hissettiğim yoğun sızı vardı. Gözlerimi açmaya çalışmadım, daha doğrusu bunu yapacak gücü kendimde bulamadım. Sağ elimi oynatmak istediğimde hareketlerim bileğime bağlı olan pranga ile kısıtlandı. Nerede olduğumu bilmiyordum, ama kapalı bir alanda olduğumu göz kapağıma vuran cılız ampul ışığından anlayabiliyorum. Ciğerlerimi havayla doldurduğumda yoğun is ve kömür kokusu boğazımı yaktı. Kurumuş dudaklarımı dilimle ıslattıktan sonra birbirine yapışan kirpiklerimi ayırarak gözlerimi araladım. Gördüğüm ilk şey lekeli, bakımsızlıktan rengi solmuş krem rengi bir tavandı. Gözlerimi biraz odanın içinde gezdirdim.

Burası çok küçük bir yerdi, etraf toz ve kir içindeydi. O kadar havasız kalmıştı ki yüzümü buruşturdum. Ağzımdaki kötü tadı gidermek için yutkundum. Nerde olduğumu daha iyi görebilmek için uyuşmuş eklemlerime aldırmadan doğruldum. Sırtımı, tozlu duvara yasladım. Burası kullanılmayan bir depo veya kilere benziyordu. Sadece tavanda asılı duran sarı bir ampul aydınlatıyordu burayı. Bir an neden burada olduğumu kavramayadım, sonra harelerim kolumdaki iğne izini bulunca anılar kafama dank etti.

Kaçırılmıştım. Evet, inanması güç ama basbayağı buradaydım işte. Ve beni çocukluk arkadaşımın eski nişanlısı kaçırmıştı. Bayılmadan önce gördüğüm son şey onun intikam hevesiyle ışıldayan yüzüydü. Oradan bakınca egzotik bir dark romance kitabından fırlamış gibi duruyordu bu yaşadıklarım. Ne de olsa daha önce hiç kaçırılmamıştım ve haliyle de olayın şokundan kolay çıkamayacağım gibi görünüyor.

Şokla ve heyecanla kasıldı yüreğim, bileğimdeki prangayı çıkartmayı denedim ama olmadı. Ben çekiştirdikçe paslı pranga bileğimde kesikler açtı, acıya daha fazla dayanamayarak çekiştirmeyi bıraktım. İçimdeki korku daha da büyüdü, kahverengi harelerim hızlıca odayı taramaya başladı.

Kim bilir burada kaç saattir yatıyordum. Umarım şehir dışına, hatta ülke dışına çıkmamışızdır. Yoksa işim gerçekten bitmişti.

Soğuk kanlılığımı korumaya çalıştım ama zordu. Nefes alışlarım hızlandı, sol elimle pranganın zincirini kırabileceğim bir şeyler aradım elimle. Yoktu. Zincirin bağlı olduğu kalorifer peteği çalışmıyordu, belli ki bozuktu. Titreyen nefeslerimle başımı duvara yasladım.

Manyak bir kadın beni ve kuzenimi kaçırmıştı, üstelik bir depoya hapsetmişti ve bileğimi prangalamıştı. Beni kaçırmak için geçerli bir nedeni yoktu, hem Aras ile olan ilişkisinde hiçbir alakam olmadığını söylemiştim. Belli ki bana inanmamıştı. "Çıkarın beni!" Diye bağırdım. Sesim uzun zamandır konuşmadığım için hırıltılı çıkmıştı. "Çıkarın beni buradan! Naren, yemin ediyorum ki seni pişman ederim! Duydun mu beni?!" Savurduğum boş tehditler ile kapı yavaşça aralandı, Naren tüm heybetiyle karşımda dikildi. "Ya sen manyak mısın?!" Diye haykırdım. "Bu devirde adam kaçırmak mı kaldı? Bunun cezasını biliyor musun sen? Ayrıca kuzenime ne yaptın, nerde o!"

Kırmızıya boyanmış dudağının kenarı yukarı doğru kıvrıldı, ince askılı beyaz elbisesinin etekleri yerde sürünürken bana doğru yaklaştı. "Sonunda uyandın. Saatlerdir seni bekliyorum."

"Soruma cevap ver! Açelya nerde? Eğer ona bir şey yaparsan-"

"Ona bir şey olmadı," diyerek lafımı kesti. Gülümsemesi tüm çehresine yayıldı. "Henüz."

Korku tüm bedenimi istila ettiğinde, bu sefer kendim için değil kuzenimin için endişeleniyordum. "Ne yapacaksın ona!? Ne istiyorsun ondan?" Beni yanına çekebilmek için kuzenimi kaçırmış olamazdı, en azından bunun tek sebebi bu değildir diye düşünüyorum. Tek umudum, ona zarar vermemesiydi. Arkasını dönüp gidecekken, içimdeki tüm öfkeyi kustum. "Sen korkağın tekisin! Nişanlınla sorunlarını kendi aranda halletmek yerine hemcinsine el uzatan bir zavallısın sen! Kendini o kadar küçük düşürüyorsun ki. Aras bana bunu yaptığını öğrenirse seni affeder mi sanıyorsun? Yalnızca kendini kandırıyorsun Naren."

Arkasını döndü, buz mavisi gözleri öfkeyle kısıldı yüksek topuklularıyla ses çıkartarak avına yaklaşan bir kaplan gibi yanıma yaklaştı. Psikologtaki gibi bana zarar vermeye çalışmadı, sadece dizlerinin üstüne çökerek benimle göz teması kurdu. "Göreceğiz bakalım, kim zavallı." Kaşlarımı çattım, öne doğru gitmek, ayağa kalkmak için bir hamle yaptım ama pranga hareketimi kısıtladı. "Elimi çöz. Prangayı çıkar." Diye hırladım dişlerimin arasından. Dediğimi yapmadı, ayağa kalktı ve arkasını dönerek depodan çıkmadan önce son kez konuştu. "Biraz anıların ile baş başa kal bakalım. Belki o zaman yerini ve haddini bilirsin." Kapının arkasında duran korumalara işaret etti ve kapı, yalnızlığımı ve çaresizliğimi yüzüme haykırmak istercesine gürültü ile kapandı. Sertçe yutkunarak kafamı duvara yasladım, daha kötü ne olabilir ki diye düşünürken depoyu aydınlatan cılız ampul patladı. Işıklar söndü, her yer karardı. Ben yine ve yine karanlıkta kaldım.

Hayır.

Buradan gitmek için vücudumu hareket ettirdim ama yine olmadı. Lanet olası pranga yüzünden hareket edemedim. "Naren!" Diye haykırdım. Dehşet duygusu yüreğime ılık ılık işlerken nefes alamadım. "Çıkarın beni buradan! İmdat!" Kapıya doğru yürümek istediğimde prangalar yeniden bana engel oldu. Defalarca çıkmaya çalıştım, paslı demir bileğimi kesti, koluma doğru akan kanın ılıklığını hissettim. İşe yaramayacağını anlayınca kesik nefeslerim ile bilincimi kaybetmemek için kafamı ritmik bir şekilde duvara vurmaya başladım. Daha önce de bilincimi kaybetmiştim karanlıkta, o zaman yanımda Aras vardı. Şimdi yoktu. Tıpkı on altı yıl önceki gibi. Yeniden yapayalnızım.

Aynı anı, farklı yer; farklı zaman.

Yeniden merhaba Asel. Beni özledin mi?

Kafamın içindeki ses yeniden kendini hatırlattığında, kafamı daha sert vurdum duvara.

Gördün mü, yine bir başınasın. Bu sefer kimse seni kurtarmayacak. İnsan, ne olursa olsun kaderinden kaçamaz Asel. Kasabaya ilk geldiğinde sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun? Kaderinle saklambaç oynadın, demiştim. Haklıydım. Yine. Oynadığın oyun buraya kadarmış. Sobe, Asel. Bu oyunda kaybeden yine sensin. Hep de kaybetmeye devam edeceksin. Zira kaderini değiştiremezsin. O seni değiştirir. Çoktan değiştiğini fark etmiyor musun? Eski Asel öldü. Yeni Asel ise... Çoktan urganı boynuna geçirmeye hazır.

Kafamdaki ses konuştukça, daha çok, daha hızlı vurdum duvara kafamı. Titreyen ellerimi birbirine birleştirdim, sıktıkça sıktım. Canım yansa bile durmadım. Duramazdım. O sesin susması gerekiyordu, gerçeklerle canımı daha fazla yakmaması gerekiyordu.

Gerçekler canını mı yaktı yoksa? Oysaki acıya dayanıklı olduğunu düşünüyordum.

"Sus artık!" Diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Sesim, deponun içinde yankılandı. Ellerimi sıkmayı bırakıp ardarda kafama darbeler indirmeye başladım. Susmuyordu, kafama vurdukça kafa tasım ağrıyordu ama umurumda değildi. Bir az olsun susması, beni rahat bırakması gerekiyordu.

Kendine zarar verdiğinde geçecek mi sanıyorsun? Ne büyük aptallık. Aksine, sen böyle yaptıkça ne kadar güçsüz bir kadın olduğunu görüyorum. Belki de bu acınası hayatına son vermelisin. Böylelikle unutursun belki, anılar silinir hafızandan. Hiç doğmamışsın gibi, hiç var olmamışsın gibi göçüp gidersin dünyadan. Ama neyseki bunu yapacak biri değilsin. Sen de biliyorsun gerçeği, kendine acı çektirmeyi seviyorsun. Oysaki ben senin iyiliğini istiyorum. Yap şunu, Asel. Yap ki acın son bulsun.

Kafama darbeler indiren ellerim durdu, bakışlarım hissizleşti. Gözümden akan bir damla yaş, çeneme doğru süzüldü. Başım deli gibi ağrıyordu. O an durdum, düşündüm. Gerçekten yapabilir miydim? Derin bir soluksuz aldım, fazla düşünmek istemiyordum. Yoksa vazgeçeceğimi bilecek kadar kendimi tanıyordum.

"Anne..." Nerdesin?

Küçük Asel'in sesi geldi aklıma. Annesini çağırışı, babasına yalvarışı... Eğer ben kendimden vazgeçersem onun da ızdırabı sona erecek miydi?

Gözlerimin önü karardı, uzuvlarım son bir histeri krizinin etkisiyle titrerken kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Sonra her şey durdu. Uzuvlarım titremeyi, kalbim ise atmayı bıraktı, göz kapaklarım dünyayla olan savaşını kaybedip yavaşça kapandı. Başım, arkaya yaslandı, bilincimi tekrar kaybettim.

"Anne," diye fısıldadım son kez. Nerdesin?

-----

Elimin dürtülmesiyle, gözlerimi hafifçe araladım. Karşımda benim küçüklüğüm duruyordu. Başta onu görmeyi beklemediğim için korkuyla yerimden sıçradım, geri gitmek isteyince de sırtım soğuk duvara çarptı. Onu yıllardır görmemiştim, şimdi gelmesinin manası neydi?

Öylece ayakta dikilen küçük kıza karşı korkum yavaşça sönmeye başladı. Ne de olsa o bendim, kendimden korkmam fazla mantıksızdı. Bir süre sessizce bakıştık, ben onu o da beni süzmeye koyuldu. Üstünde pembe geceliği vardı, saçlarını açık bırakmıştı. O depoda geçirdiği zaman boyunca üstünde ne varsa hepsi aynıydı.

Küçüklüğüm, oflayarak yanıma oturdu. Sıkıntıyla çenesini yumruğunu yaslayarak bana baktı. "Ne kadar daha bakışmaya devam edeceğiz?"

Cevap vermedim. Bunun yerine ışığı yanan ampule baktım. Evet, az önce patlayan ampul şimdi yeniden ışık saçıyordu. Bu benim biraz daha yatıştırsa da, halüsinasyon gördüğümü biliyordum. Zira bu ilk görüşümü değildi. Kollarını göğsünde bağladı. "Senin konuşacağın yok galiba. En iyisi ben başlıyım,"

Derin bir nefes aldı.

"Fantastik filmleri izlemeyi ne kadar sevdiğimizi biliyorsun, değil mi? Özellikle Narnia Günlükleri'ni. O filmde böyle evrim geçirmiş yaratıklar gördüğümüzde bile korkmazdık. İnadına o filmi sonuna kadar izlerdik."

Dinlediğimden emin olmak için göz ucuyla bana baktı. Kaşlarımın ortası merakla kırışmıştı, bu cümlelerini nereye bağlayacağını merak ediyordum.

"Yani demek istediğim şu ki, korkularının üzerine gitmeye devam et. Ayrıca sen bensin, yani benim sahip olduğum her şey sende de var. Buna cesaret de dahil."

Kafamı çaresizce iki yana salladım.

"Bunu nasıl yapacağım, nasıl baş edeceğim bilemiyorum. Çok yoruldum, dermanım kalmadı. Belki de kaderim bu benim. Bir depoda, ışık zerresi görmeye muhtaç hale gelerek ölmek." Sekiz yaşındaki bir çocuğa söylediğim şeyler kafama dank edince pişmanlıkla dudağımı ısırdım. Mahcubiyetle ona baktığımda, benim bedbahtlığımın aksine oldukça pervasız bir şekilde göz devirdi. "Bu karamsarlığı bırakır mısın artık? Bir şeyler yapman gerekiyor, kuzenini ve bizi kurtarmalısın. Ancak bu şekilde özgür kalabilirim."

Kaşlarımın arasındaki oyuk daha da derinleşti. Yaslandığım duvarda dikleştirdim belimi. "Özgür kalabilirim mi?" Normalde kendisinden veya benden bahsederken 'biz' diye konuşurdu. Şimdi ise kendisinden başka biriymiş gibi bahsediyordu. Gözlerini kaçırmadı, sesi titremedi. Geldiğinden beri yaptığı gibi kendinden emin bir şekilde konuştu. "Yıllardır, tıpkı bunun gibi bir depoda tutsağım. Beni, seni tutsak bıraktın. Asla çıkmama izin vermedin."

Bu sefer çaresizliğim sesime de yansıyarak titredi. Onun üstündeki tertemiz geceliğe ve hiç bozulmamış saçlarına, henüz tek bir toz zerresi bile değmemiş gibi duran yüzüne baktım. Babam beni depoya kapatmadan önce nasıl ise, hâlâ öyleydi. Kafamı histerik bir şekilde iki yana salladım. Gözlerimi zorlayan yaşlara direnmedim, damlalar çenemden aşağıya doğru süzülmeye başladı. İleri doğru gitmek, ona uzanmak için bir hamle yaptım ama ona yaklaşamadım bile.

"Hayır," diye fısıldadım. "Ben çabaladım, yemin ederim çabaladım. Seni kurtarmak istedim."

Perişan halime üzülmedi, yüzünde hiçbir duygunun emaresi oluşmadı. Yeniden ayağa kalkıp benim yanıma geldi. Eğildi, gözümden akan bir damla yaşı parmağıyla sildi. Küçük parmağı yanağımdan şakağıma tırmandı. Ardarda iki yumuşak darbe indirdi kafama. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Eğer beni gerçekten kurtarmak istiyorsan buradan çıkarmalısın," dedi fısıldayarak. "Ancak bu şekilde huzur bulabiliriz. Bizi buradan çıkarmalısın Asel, kuzeninin sana ihtiyacı var."

Parmağını şakağımdan çekti, benden uzaklaştı ve geldiğinden beri ilk kez gülümsedi. "Karanlığı kullan, Asel. Sana güveniyorum."

Arkasını dönüp gitmeye başladı, dolu gözlerimle ona seslendim. "Seni bir daha görebilecek miyim?" Omzunun üzerinden bana baktı. "Zaten senin hep yanında olacağım. Tam kalbinde." Başka bir şey söylemeden önüne döndü ve yürüyerek ortadan kayboldu.

Gözlerimi yerimde sıçrayarak açtım, gördüğüm şeyin etkisiyle bir süre kendime gelemedim. Elimle yüzü ovuşturdum, az önce yanan ampul şimdi yanmıyordu. Rüya görmüştüm, oysa o kadar gerçekçiydi ki. Kendime gelebilmek için yanaklarımı tokatladım, önce bileğimdeki prangadan kurtulmam gerekiyordu. Karanlıkta prangayı açacak bir şeyler aramaya başladım. Yanımdaki kalorifer peteğinin altından bir çubuk elime değdi. İçimden sevinç nidaları atarak kilite çubu soktum. Belki bununla açabilirim diye düşündüm. Zaten çubukla kilit açmak yeterince zorken bir de üstüne karanlık bana hiç yardımcı olmuyordu. Uzun uğraşlar sonucunda kilitten çıt diye bir ses gelince, açıldığını anladım ve yüzüme yayılan gülümsemeyle prangayı bileğimden çıkardım. Bileğimin etrafındaki yaralar hâlâ acıyordu, ama umursamadım. Tam kalkmak için hamle yapacakken kapının aralanmasıyla içeri elinde yemek tepsisi tutan bir adam girdi. Dışarıdaki korumalardan biriydi zannımca, zira Naren içeri girdiğinde kapıyı onun açtığını görmüştüm. Hemen prangayı ve elimi arkama sakladım, prangayı çıkarttığımı görmesini istemiyordum.

Adam, saçını kazımıştı, beni kaçıran adamlar gibi takım elbise giyiyordu. Hiçbir şey söylemedi hatta yüzüme bile bakmadı. Yemek tepsisini önüme koydu. Tam yanımdan uzaklaşacakken "Bekle," diyerek onu durdurdum. Bana dönmeden önce ona fark ettirmeden tepsideki çatalı aldım ve arkama sakladığım avucumun içine aldım. Adam, bana döndüğünde yaklaşmasını işaret ettim. Başta tereddüt etti, ama ben gözlerimi daha da yaşlarla dolması için zorlayınca halime acımış olacak ki yanıma yaklaştı.

Yine de yeterli bir yakınlık değildi. Ona bu mesafeden ulaşamazdım. "Biraz daha," dedim. Adam daha çok yaklaşınca tereddüt etmeden çatalı onun omzuna sapladım. Adam, acıyla haykırarak çatalı çıkarmak isteyince ondan önce davrandım ve çatalı sertçe çıkardım. Bu çatal bana lazımdı. Adam acıyla haykırınca, kapının önünde bekleyen diğer koruma da hışımla içeri daldı. Bu adam keldi. Adam, benim ayakta olduğumu görünce afalladı, arkadaşına baktığında ise onu da yerde görünce sertçe yutkunduğunu gördüm.

Öfkeyle yumruğunu bana salladığında eğilerek darbeden kurtuldum. Adamın bacak arasına tüm gücümle sert bir tekme savurduğumda Adam acıyla iki büklüm oldu. Bunu fırsat bilerek kemerine sıkıştırdığı tabancayı aldım ve ona doğrulttum. Silahın emniyetini açtım.

"Anahtarı ver." Dedim kendimden emin bir sesle. Başımı dikleştirdim, iki büklüm olan kel adam şok ve korkuyla tekrar yutkundu. "Verdiği dedim," diye dişlerimin arasından hırladım bu sefer. Adam, alnından ter akıtarak cebinden deponun anahtarını çıkardı. Anahtarı cebime atarken, hâlâ onlara silah doğrultuyordum. Adama az önce bağlı olduğum kalorifer peteğinin yanını işaret ettim. "Geç oraya." Adam itiraz edemeyerek dediğimi yaptı. Hemen onun bileğini prangaladım, tıpkı bana yaptıkları gibi.

İntikam, soğuk yenen bir yemektir korumacıklar sizi.

Omzuna çatal sapladığım adam öfkeyle bana bakıyordu. Eliyle omzuna tampon yapmış, kanamayı durdurmaya çalışıyordu. Bu sefer de silahımın hedefinde o vardı. "Soyun," dedim otoriter bir sesle. Tabii adam neye uğradığını şaşırdı. Şokla ve dehşetle bana bakınca yüzümü buruşturdum. "Hayır, tabiiki de öyle bir şey yapmayacağım, sadece gömleğini bana versen yeterli." Düşüncesi bile midemi bulandırmıştı.

Adam, itiraz edemeden önce ceketini, sonrada gömleğini çıkardı. Hemen gömleği alıp boylu boyunca yırttım. Elde ettiğim uzun kumaş parçasıyla adamın ellerini arkasından bağladım ve artan kumaşla da ağzını bağladım. Aynısını kel olan adama da yaptım. Son düğümü attıktan sonra bana nefretle bakan adamlara el salladım.

Gören de sanki birisinin omzuna çatal saplamamış, diğerinin de silahına el koymamışsın sanır.

Kapıdan çıkmadan önce, silahı beline yerleştirdim. Etrafta birilerinin olmadığına emin olduktan sonra kapıyı kilitledim ve anahtarı da kapının altından içeri ittim. Tekrar doğrulduğumda, koridorda olduğumu fark ettim. Duvarlar bej rengine boyanmıştı ve üstünde pahalı olduğu her halinden belli olan tablolar vardı. Yerde ise bembeyaz, yumuşacık bir halı...

Koridorda temkinli adımlarla ilerlemeye koyulurken o depoda olduğunu düşündüğüm yerde yaptığım şovu düşünüyordum. Ne yalan söyleyeyim, kendimden asla böyle bir performans beklemiyordum. Daha önce de hiç dövüş kursuna falan gitmemiştim. Belki de izlediğim Jackie Chan filmlerinin meyvesini yiyordum.

Kalbim, adrenalin duygusuyla hızlanırken kendime hakim olmaya çalıştım. Kesik kesik nefesler alıyordum heyecandan. Koridorun sonunda döner merdiven karşıladı beni. Merdivenin kolonlarından tutunarak aşağıya indim. Tabii bunu yaparken her yeri kontrol etmiştim. Bir koridor daha vardı.

Bu yer kaç katlı ya in in bitmiyor.

Bu koridorda da tıpkı az önce indiğim koridor gibi düzenlenmişti. Tablolar, beyaz halı... koridorda ilerleyecekken en sondaki kapı gürültü ve çığlıklar ile açıldı. İki tane adam, kuzenimin kollarından tutmuş onu dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Onların geldiğini görünce hışımla kendimi çıktığım döner merdivene attım. Eğer şimdi onlara müdahele edersem, destek çağırırlardı ve elde ettiğim kaçma şansını da kaybederdim. Silahı da burada kullanamazdım çünkü mermi sesi duyulduğu an tüm korumalar buraya damlardı.

Merdivenin tepesinden onları izlemeye koyuldum. Açelya, adamların elinde çırpınıyordu. "Yine nereye götürüyorsunuz beni!?" Diye bağırdı. "Bırakın, bırakın beni!" Her çırpınışında adamlar daha sert sıkıyordu kollarını. Açelya, daha fazla dayanamadı ve kendisini tutan ellerden birini ısırdı. Adam, acıyla inleyerek refleks olarak elini geri çekince kuzenim kaçmaya fırsatı buldu. Diğer adamın önce karın boşluğuna, sonra da boynuna tekme attı.

İşte benim kızım!

Tam kuzenim oradan tüyecekken elini ısırdığı adam ağıza alınmayacak küfürler ederek Açelya'yı kolundan tuttuğu gibi uzaklaştırdı. Elindeki telefona "Arabayı hazırla İlhan!" Diye kükrediğini duydum.

Kuzenimi tekrar merdivenden indirecekken aralarında küçük bir sürtüşme oldu. Ben de bunu fırsat bilerek kimseye gözükmeden merdivenlerden indim. Bu sefer karşıma büyük bir hol çıktı koridor yerine. Hoş oldukça büyüktü, etrafta yemek servisi yapan genç kızlar koşuşturuyordu. Ortam kalabalık sayılırdı, kimsenin beni görmemesi için büyük bir duvarın arkasına saklandım.

Naren'i, oldukça şık elbiseyle saçlarına aklar düşmüş olan bir adam ile sohbet ederken gördüm. İkili, oldukça büyük ve donatılmış bir masada hem sohbet ediyor hem de yemeklerini yiyorlardı. Naren'e hiç hissetmediğim kadar büyük bir nefretle baktım.

Beni hafife almak neymiş, gör bakalım Naren Hanım.

Etraf biraz durulunca, sırtımı duvara yapıştırarak büyük kapıya doğru yürüdüm. Tam kapıyı ittirerek açacakken tam arkamdan düşme sesi gibi tok bir ses gelince hemen arkamı döndüm.

Bir kadın, şok ile eliyle ağzını kapatmış bana bakıyordu. Az önce düşürdüğünü tahmin ettiğim çöp poşetinin içindeki çöpler etrafa saçılmıştı. Kadın, elini ağzından çekerek bir şey söyleyeceği anda elimle ağzını kapatıp sırtını duvara yasladım. Kadının siyah gözleri korkuyla büyüdü eliyle ağzına kapanan elimi tuttu. Bağırmaya çalışınca "Şşt, sessiz ol." Dedim fısıldayarak. Bizi biri duydu mu diye arkama baktım, neyseki kimse bizi fark etmemişti.

Tekrar kadına döndüğümde korkudan titrediğini gördüm. Derin bir nefes vererek onu sakinleştirmeye çalıştım. "Sana zarar vermeyeceğim, sadece ses çıkarma ve kimseye gittiğimi söyleme olur mu? Lütfen..."

Kadını beklediğimden daha fazla korkutmuş olmalıyım ki hızlıca kafasını salladı ve onu bıraktığım an çöpleri bile almadan benden hızlıca uzaklaştı.

Fazla bu olayın üstünde durmadan tekrar kapıya döndüm ve hemen çıktım. Tam malikanenin önünde büyük, siyah bir araç vardı. Onun yanına gittim ve kilitli olmamasını umut ederek bagajın düğmesine bastım. Bağaj havalı bir sesle açıldı.

Şükürler olsun Tanrım!

Bagajın içine zor da olsa girdim, kapağını içerden kapattım. Kısa süre sonra kuzenimin çığlıklarını ve yardım nidalarını duydum. İçim acıdı resmen. O, aracın arka koltuğuna zorla oturtuldu. Kapılar kapandı, araç hareket etmeye başladı. Kuzenimin sesi yavaşça kesildi, onu susturdular. Yüreğimin ezildiğini hissettim. Araba, sessizlik içinde ilerlemeye devam etti. Uzun sayılabilecek bir süre sonra, araç durdu. Adamlar kuzenimi araçtan indirdiler. Araçtan uzaklaşmalarını bekledikten sonra bagajı açarak araçtan indim.

Büyük, devasa bir hastanenin önündeydim. Burada Açelya'ya ne yapabileceklerini düşündüm. Düşündükçe içime korku ve dehşet doldu.

Bu insanlar organ mafyası olabilir miydi?

Titrek bir nefes aldım, tutulan eklemlerimi esnettim. Doğruca hastaneye girdim. Hasta kabul bölümünde, kestane rengi saçlarını ensesinde sıkı bir at kuyruğu yapmış olan kadın bekliyordu.

"Merhaba," diye selam vermemle kadının bana dönmesi bir oldu.

"Buraya az önce baygın gelen bir kız vardı, onun oda numarasını öğrenebilir miyim?"

"Nesi oluyorsunuz hastanın?"

"Ablasıyım." Belki kuzeniyim deseydim ziyarete alınmayacaktım. Kuzen dördüncü derece akraba yakınlığı olduğu için abla demek daha makul gelmişti. Kadın, oda numarasını söyledikten sonra teşekkür ettim. Hızlıca asansöre bindim ve kat numarasına bastım. Kata geldiğim zaman o iki herifin bir doktor ve bir hemşireyle konuştuğunu gördüm. Hasta kabuldeki kadının bana söylediği odanın önünde duruyorlardı. Ben, kuzenime ne yapacaklarını düşünürken doktor ve hemşire içeri girdi, adamlar da oradan uzaklaştılar.

Ben korkuyla tırnaklarımı kemirmemek için zor dururken, sonunda doktor ve hemşire odadan çıktılar. Koridorun sonunda kayboldular. Hemen odaya koştum ve kapıyı açtım. Gördüğüm manzara ile kanım dondu.

Kuzenim, ellerinden ve ayaklarından hastane yatağına bağlanmıştı. Uyandığı zaman kaçamasın diye onu yatağa bağlamışlardı. Gözlerim, bileklerinden koluna tırmandı ve almakta olduğu serumu gördüm. Kim bilir ne veriyorlardı ona.

Artık bu insanların organ mafyası olduğundan yüzde yüz eminim.

Hemen kuzenimin kollarını ve bacaklarını çözdüm, kolundaki serumu ve iğneyi olabildiğince canını yakmamaya çalışarak çıkardım. Odanın bir köşesinde gördüğüm tekerlekli sandalyeyi aldım. Açelya'nın yatağının yanına getirdim. Kuzenimin omuzlarından tuttum. Hadi bismillah, diyerek vücudunun yarısını tekerlekli sandalyeye yerleştirdim. Derin nefes alarak biraz soluklandıktan sonra bacaklarını da sandalyeye yerleştirdim.

Hemen arkasına geçerek sandalyeyi ilerletmeye koyuldum. Odadan çıkarken yine etrafı koladan ettim ve asansöre bindim. Asansörde bir adam daha vardı. Tekerlekli sandalyede Açelya'yı görünce siyah gözleri haddinden fazla onun yüzünde oyalanınca rahatsızca yerimde kıpırdandım. "Bir sorun mu var beyefendi?"

Adamın siyah gözleri bana doğru döndü. "Hayır. Kusura bakmayın, galiba birine benzettim." Adam, otuzlu yaşlarının başında gösteriyordu, oldukça uzun boylu ve atletik bir vücuda sahipti. Keskin yüz hatları vardı ve üstünde beyaz bir gömlek ve keten pantolon vardı.

Ona bir şey söylemeden önüme döndüm. Oldukça kısa süre sonra asansör giriş katına geldiğinde hızlıca asansörden indim. Bu adamdan pek hoşlanmamıştım, altıncı hislerim derhal ondan uzaklaşmam gerektiğini söylüyordu. Hastaneden çıkıp giderken, sürekli arkama bakarak yürüyordum. O Naren'in adamlarının bizi yakalamasını istemiyordum. Saatlerce yollarda öylece yürüdüm. Ne telefonum vardı yanımda ne de param. Öylece kalmıştım ortada. Hâlâ baygın olan kuzenimin nabzını kontrol ettim, atan nabzı bana güç veren tek şeydi.

O serumun içinde ne olduğu aklımı kurcalıyordu. Ya ona zarar verecek bir şey ise? Korkuyla yutkundum ve elimi hızlanan kalbimin üzerine koydum.

Senin hep yanında olacağım. Tam kalbinde.

Küçük Asel'in sözlerini hatırlayınca buruk bir şekilde gülümsedim ve derin bir nefes aldım.Alnımdan akan teri elimin tersiyle sildim. Soluklanmak için durduğumda beyaz bir aracın bize doğru geldiğini gördüm.

Kollarımı kaldırarak bağırmaya başladım. "Yardım edin! Lütfen bana yardım edin!" Neyseki araç sahibi beni fark ederek durmuştu. Beyaz aracın camı, ağır ağır açıldı. Asansörde gördüğüm beyefendi, güneş gözlüğünü çıkartıp gözleri gibi siyah olan saçlarının arasına yerleştirdi. "Bir sorun mu var hanımefendi?"

Yutkunarak başımı salladım. Adamı tekrar görmeme mi şaşırayım, yoksa bana yardım etmesine mi bilemedim. Oysaki bana tekinsiz biri gibi gelmişti. Adam, araçtan inerek yanıma doğru gelmeye başladı. Bir şey söylemem gerektiğini fark edince dudaklarımı ıslattım. "Sahil Kasabası nerede, biliyor musunuz? Lütfen bizi oraya götürebilir misiniz?"

Adam, başını salladı sorgulamadan. Parmaklarının ucuyla koluma dokundu. "Pek iyi görünmüyorsunuz, iyi misiniz? Su getireyim mi?"

Temasından rahatsız olarak kolumu çektim. "Sadece kasabaya götürün lütfen. Başka bir şey istemiyorum."

Hâlâ ismini bilmediğim beyefendi başını salladı ve kuzenimi arabaya bindirdi. Tekerlekli sandalyeyi bagaja koyarken, bana kaçamak bir bakış attı. "Kız kardeşiniz neden baygın?" Sorusuyla gerildim. Ama adamın bunu sormakla sonuna kadar hakkı vardı, ne de olsa ben olsam ben de baygın bir kızı tekerlekli sandalyede taşıyan tekinsiz bir kadını sorgulamadan arabama almazdım. "Sorularınızın cevabını arabaya bindikten sonra versem?" Diye başka bir soru yönelttim. Zira başımızdan geçen her şeyi anlatmak oldukça uzun sürecekti.

Derin bir nefes verdi bagajı kapatarak. "Peki. Dediğiniz gibi olsun." Dedi ve beni şaşırtarak kapımı açtı. Yüzüme teşekkür niteliğinde küçük bir tebessüm kondurarak koltuğa oturdum ve kemerimi bağladım. O, kapımı kapatırken migrenim kendini gösterince bir elim alnıma gitti istemsizce. Oflayarak başımı aracın camına yasladım.

Şuan tek istediğim şey sağ salim ailemin yanına dönebilmekti.

Umarım...