13. bölüm / 17
Yine Yeniden SevPapatya
Bölümler 17Şu an: Papatya
- 1 Görevimiz Tatil222 kelime
- 2 Sahil Kasabası284 kelime
- 3 Uçak Faciası1.287 kelime
- 4 Çantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!2.405 kelime
- 5 Güneş ve Ay1.400 kelime
- 6 Kara Lekeler3.983 kelime
- 7 !DUYURU!29 kelime
- 8 Eski Bir Dost4.337 kelime
- 9 Mektup4.897 kelime
- 10 Suçlu ve Polis3.100 kelime
- 11 Balım3.433 kelime
- 12 Davetsiz Misafir3.319 kelime
- 13 Papatya4.333 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 Uyuyan Güzel4.885 kelime
- 15 Tanıdık Yabancı3.234 kelime
- 16 Saklı Kalan3.459 kelime
- 17 Özgürlüğün Anahtarı3.469 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Geçmiş ~ On dört yıl önce~
Ulu Ailesinin evinde, coşkulu bir bayram sabahı hakimdi. On yaşındaki Asel, çok erken bir saatte uyanmış, hemen kırmızı bayramlığını giymişti. Odasındaki boy aynasının önünde heyecanla kendi etrafında dönüyor, elbisesinin eteklerinin havalanmasını büyük bir neşeyle izliyordu.
Onun bu neşesini bölen şey, Derya ablasının "Asel! Pembe kurdelemi sen mi aldın?" Diye bağırarak bi' hışımla odaya girmesiydi. Asel, kendi etrafında dönmeyi bırakıp göz ucuyla boy aynasından saçındaki kurdeleye baktı. Ablasının kurdelesini vestiyerin üstünde görünce, dayanamayıp takmıştı. Çünkü kurdele gerçekten çok güzel görünüyordu.
Ablasına kurdeleyi vermek istemeyerek, "Ne malum senin olduğu?" Dedi. "Vestiyerin üstünde duruyordu, ben de taktım." Ablası öfkeyle ona doğru birkaç adım atarak küçük yumruklarını sıktı. "Ya versene işte toka mı!" Ablasının ona doğru gelmesiyle birkaç adım geri gitti. "Vermeyeceğim! Ben buldum, bugün de ben takacağım!"
Ablası, örülmüş olan sarı saçlarını savurdu. "Takarsan tak, banane! Ama o kurdele sana hiç yakışmamış. Ben de daha güzel duruyordu."
Madem Asel kurdeleyi vermiyordu, o zaman Derya da farklı yollardan almayı bilirdi.
Asel, ablasının bu söyledikleriyle yeniden aynaya baktı. Bir tutam saçını kurdele ile bağlamış, sonra da fiyonk yapmaya çalışmıştı ama ilk denemesi olduğu için pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Bir süre daha aynada yamuk yumuk olan fiyonka baktı.
En sonunda ablasına hak verdi, kurdelenin ona hiç yakışmadığını düşünmeye başladı. Üzüntü ile kurdeleyi çıkarıp ablasına verdi. Derya, tatmin olmuş bir şekilde kurdele ile birlikte odadan çıkıp gidince, Asel üzüntü ile minik dudaklarını büzüp ağlamamak için yanaklarının içini ısırdı. Hızlı adımlarla odasından çıktı. Ramazan Bayramı, şubat ayına denk geldiği için dışarısı oldukça soğuktu. Bu yüzden montunu alıp dışarı öyle çıktı. Gözünden akan boncuk boncuk yaşlarla, nereye gittiğini bile bilmeden dışarı koştu. Şubat ayının soğuğu, o koştukça yüzüne çarpıyordu. Soğuk rüzgar, fermuarı açık montunun arasından sızıp tenine izliyordu. Yine de o, ne soğuğu umursuyordu ne de başka bir şeyi... Tek düşündüğü şey ablasının onun küçük yüreğini kırmasıydı.
Bir süre daha koştuktan sonra birine çarpınca, bedeni savrularak kaldırıma düştü. Çarpmanın etkisiyle omzu sızlıyordu ve kaldırım taşına sürtünen dirseğinden damlayan kanlar, koyu renkli kaldırım taşlarının üzerinde minik bir birikinti oluşturmuştu. O, acıyla inlerken onu yerden kaldıran kişi, koşarken çarptığı Aras olmuştu. Aras, her ne kadar yere düşüp canı acımış olsa da acıyla kıvranan Asel'i gördüğü anda kendi acısı umrunda bile olmamıştı. Küçük kızı bileklerinden tuttuğu gibi doğrulmasına yardımcı oldu. "İyi misin? Acıdı mı bir yerin?"
Küçük kız, bir süre karşısındaki çocuğa baktı. Ağlamaktan akan burnunu sesli bir şekilde çekerken, Aras onun ağladığını fark etmişti. Merakla kaşlarını çatarken, "Ne oldu, ağladın mı?"
Asel, yanaklarında kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarını sildi.
Sanki ablasını Aras'a şikayet eder gibi, "Ablam kurdelemi elimden aldı, bu da yetmiyormuş gibi bana o kurdelenin hiç yakışmadığını, kendisinde daha güzel durduğunu söyledi." Aras, kendisine üzüntüyle bakan kıza dayanamadı, onu mutlu edebilmek için etrafına bakınıp durdu. Kısa süre sonra hareleri, kaldırımın kenarında açmış olan papatyalarda durdu. Şubat ayının soğuğuna karşı bir tezatlık ile açmıştı papatyalar. Çocuk, minik adımlarıyla kaldırımın kenarına yürüyüp eğildi ve bir papatya koparttı. Sonra yeniden kendisinin ne yaptığını çözmeye çalışan kızın yanına geldi. Elindeki papatyayı, küçük kızın kulağının arasına sıkıştırdı. "İşte oldu." Kızın gözlerine kaçamak bir bakış attı. "Bir kurdele kadar olmasa da..."
"Hayır." Diyerek çocuğun lafını kesti. "Bu hediye kurdeleden bile daha güzel. Teşekkür ederim!"
Aras, ona minik bir tebessümle karşılık verdi. Sonrasında ise, birlikte eve doğru yürümeye başladılar.
Asel, papatyayı sonsuza kadar saklayacaktı. Ama Aras bunu hiçbir zaman bilmeyecekti.
En azından Asel izin vermediği sürece...
🌸🌸🌸
Şimdiki Zaman
Eski sevgilimin kafasına kaynar suyu boşaltınca, acıyla bağırmasını sadistçe bir zevkle izledim.
Gören de beni psikopat sanacak. Bilmiyorlar ki, asıl psikopat aşağıda.
Sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi, sakin ve yavaş adımlarla odama gittim. Kovayı aldığım yere geri bıraktıktan sonra, duştan çıkmış olan Açelya'ya kendi kıyafetlerimden verdim. Üstünü giyip benim odama geldiğinde gözlerinin altı mosmor, gözlerinin akı ağlamaktan kanlanmış, hem mental olarak hem de fiziki olarak yorgun bir kız karşılamıştı beni.
Yeşilin en güzel tonuna sahip gözleri fazla hissiz bakıyordu.
Tek ailesi babasıydı ve onu da bugün kaybetmişti.
Ben onu anlayamazdım. Hiçbirimiz anlayamazdık. Açelya'yı anlayabilmek için onun yaşadığı şeyleri yaşamış olmamız gerekiyordu.
"Asel abla, her şey için teşekkür ederim." Kısık çıkan sesiyle bana teşekkür eden kıza alınmış gibi baktım. "Duymamış olayım Açelya. Teşekkür edecek hiçbir şey yok."
Onun yanına yaklaşarak ellerini tuttum. "Burası senin de evin. Burada lütfen kendini rahatsız hissetme."
Mahcup bir şekilde gülümsemeye çalıştı ama başarılı olamadı. Aklıma yine babası gelmiş olacak ki, yüzünden buhranlı bir ifade geçti. Aklını oradan uzaklaştırmak için konuyu değiştirdim.
"Okul meselesine gelecek olursak... Bir süre okula gitmek zorunda değilsin. Tabii bu süreyi sen belirlersin. Ben yeni okul müdürünle de konuşurum. İstersen-"
"Asel abla," diye bana seslenerek lafımı kesti. "Okula gitmek istiyorum. Bence insan içine karışmak, benim için daha iyi olacaktır."
Onun okula gitmek istemesine karşı samimi bir şekilde gülümsedim. Belki bir süre ara vermek ister diye düşünmüştüm ama o kendi için en iyi kararı vermişti. "Yine de eğer kendini rahatsız hissedersen, bana söylemen yeterli." Dudağının kenarında minik bir tebessüm oluştu ama o kadar belli belirsizdi ki bir an yanlış gördüğümü sandım. "Sağol." Bunu söyledikten sonra bana arkasını dönerek odamdan çıktı.
Derin bir nefes vererek, yorgunlukla kendimi yer yatağına bıraktım. Yarın Açelya ile birlikte kaydını yaptırmaya gidecektim. Sonra şehir dışından gelecek olan eşyalarını birlikte yerleştireceğiz. Zor bir gün olacaktı. Telefonumdan saate baktığımda, 20.37 olduğunu gördüm. Hafiften başım ağrımaya başlamıştı. Ağrıyan başımı biraz olsun rahatlatmak için şakaklarıma parmaklarımla masaj yapmaya çalıştım.
Yavaştan uykum gelmeye başladığında, kapım tıklatılmadan gürültü ile açıldı. Pardon, tekmelendi. "Salçalı makarna yaptım, gel hadi." Korkudan yerimde sıçradım. Bu kadın kapıyı çalmak nedir bilmez miydi?
Az kalsın ruhumu teslim ediyordum. Odaya değil, ahıra giriyor sanki. Aile evinde mahremiyet bu kadar oluyor maalesef...
"Abla n'apıyosun ya? Korkudan öbür tarafa gittim geldim." Derya ablam, kısa sarı saçlarını ensesinden küçük bir tokayla toplamıştı. Küçük tutamlar yüzüne geldiğinde elinin tersiyle ittiriyordu. Üstündeki aşçı önlüğüne tuhaf bir bakış attım.
"Ne zamandan beri yemek yapıyorsun?"
Onu daha önce hiç yemek yaparken görmemiştim. Bu söylediğime karşı hah gibi bir ses çıkardı. "Kendi ellerimle o kadar makarna hazırlamışım, sen gel nankörlük et. Kusura bakma Asel Hanım ama herkes dağılmışken birinin onları bir araya getirmesi gerekiyor."
"Sen de hepimizi bir araya getirmek için makarna yaptın yani?"
Bıkkınlıkla ofladı. "Evet Asel. Ahiret soruların bittiyse mutfağa doğru alayım seni."
Dudaklarımdan minik bir kıkırtı dökülürken yataktan kalktım. "Peki peki. Geliyorum." Ablam, odamdan çıkıp mutfağa giderken ben de lavaboya gidip ellerimi yıkadım. Hemen mutfağa geçip ablama yemeği tabaklara katmasında yardımcı oldum. Yemek dolu tabakları masaya yerleştirdikten sonra "Ben diğerlerini çağırıp geleyim. Gerçi iştahları kalmış mıdır orasını bilemem." Yine de denemekte fayda var, diye düşünerek önce Poyraz'ın odasına girdim. Kardeşim, öylece yatağında uzanmış tavanı izliyordu. "Ablam yemek yapmış. Gel de bir şeyler ye."
Geldiğimi fark etmesiyle hareleri bana döndü. "Hangisi?"
"Tahmin et."
"Ahsen abla mı?"
"Hayır. Derya abla yaptı."
Derya ablamın ismini duyması ile oturduğu yerde dikleşti. Şaşkınlıkla kaşları havaya kalktı. "Emin misin? Bir yanlışlık olmasın, Derya abla hayatta yemek yapmak için mutfağa girmez. Başka biri yapmış olmasın?"
Onun bu sorusuna omuz silkmekle yetindim. "Neyse. Geliyor musun, gelmiyor musun?"
Kısa bir süre daha gözlerime baktı. Sonra ise bana arkasını dönerek uzanmaya devam etti. "İştahım yok. Afiyet olsun sana."
Dudaklarımı kemirerek biraz daha kapı eşiğinde bekledim ve sırtı bana dönük olan kardeşimi izledim.
Onunla küs olmaya dayanamıyordum, üstüne üstlük geldiğinden beri yaralarına pansuman yapmamıştı. Böyle giderse enfeksiyon kapacaktı.
"Poyraz," Dedim usul usul. Ama ona seslenmeme rağmen bana dönmedi. "Hâlâ küs müsün bana?"
Bunu söylemem ile birlikte omzunun üzerinden çatık kaşlarıyla bana baktı. "Ben sana küs değilim. Sadece kırgın ve kızgınım. Ama en çok da kendime kızgınım."
Bir iki adım atarak odanın ortasında dikildim. Kollarımı göğsümde birleştirerek, ona yeni bir soru yönelttim. "Kendine mi?"
Bana kendisi hakkında hiçbir şey anlatmak istemediğini haykıran gözlerle baktı. Aslına bakarsanız, onun bana neden böyle baktığını anlayabiliyorum. O henüz küçük bir çocukken, gitmiştim buralardan. Büyüdüğünü görememiştim. Mezuniyetlerinde yanında olamamıştım. Onun en deli dolu zamanlarında, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretememiştim.
Belki de bu yüzden bu kadar vurdumduymaz olmasının nedeni de buydu. Üzüntüsünü aykırı şeyler yaparak atıyordu belli ki. Derin düşüncelerimi, "Uyumak istiyorum. Odamdan çıkar mısın?" Diyerek böldü. Nazikliğinin aksine gözleri çık artık da rahat bir nefes alayım der gibi bakıyordu. Onun bu isteğine saygı duyarak, istemeye istemeye çıktım odasından.
Odanın kapısını kapattıktan sonra sırtımı kapıya yasladım. Onunla küs olmak hiç hoşuma gitmiyordu ama insan kendi açtığı yaraları kolay kolay kapatamıyordu maalesef.
Ev ahalisinin odalarını teker teker gezdim ama hepsi yemek istemediklerini söyledi. Boynum bükük bir şekilde mutfak masasına oturmuş beni bekleyen ablamın yanına gittim. Gelen kimseyi göremeyince, dolgun dudaklarını büzdü. "Kimse gelmek istemedi mi?" Cevap vermek yerine, omuz silkmekle yetindim. Onun tam karşısına oturup ikimizin de bardaklarına şu doldurdum. "Tüh, o kadar da yemek hazırlamıştım. Kim yiyecek şimdi bu kadar yemeği?"
"Dolaba kaldırırız, birkaç günde yeriz işte." Makarnadan bir çatal alıp ağzıma attığımda sanki makarna değilde bir kaşık tuz çiğniyormuş gibi hissettim. Lokmayı zorlukla yutkunduktan sonra bir bardak suyu kana kana içtim. Bardağı sesli bir şekilde masaya koyduktan sonra, benim gibi makarnayı çiğnerken yüzünü buruşturan ablama döndüm. "Tuzu biraz fazla olmuş sanki." Çatalını tabağın kenarına bıraktı ve bozulmuş suratıyla, "Çok tuzlu olmuş bu," Dedi. Oflayarak eliyle kafasını kaşıdı. "Nerede yanlış yaptım acaba, aslında tarifte ne yazıyorsa onu yaptım. Neden böyle oldu ki bu." Mavi harelerinde üzüntü kırıntıları oluşmaya başladığında, ayağa kalkıp tabaklarımızı toplamaya başladı. Ben de ona yardım ettim.
Ablam, makarnaları çöpe dökerken homurdanmaya devam ediyordu. Kalçamı mutfak tezgahına yaslayıp bir süre üzgün ablamı izledim. Onu böyle üzgün görmeye alışık değildim. "Sıkıntı değil, ben şimdi ikimize de birer sandviç yaparım, olur biter." Ablam masayı kaldırırken ben de dolaptan sandviç malzemelerini çıkarttım. Onları iyice yıkadıktan sonra, sandviçleri hazırlamaya başladım.
"En iyisi bir daha mutfağa girmeyeyim. Biz kafeden devam." Çalıştığı kafeye değinince, kafe hakkında ona sorular sordum kafasını dağıtmak için. Belli ki işe yaramıştı, çünkü çoktan tuzlu makarnayı unutmuş büyük bir aşkla çalıştığı kafeyi anlatmaya başlamıştı.
Bir süre daha ablamla sohbet ettim ve sandviçleri hazırlamayı bitirdim. Ablamı da çağırarak yeniden masaya oturdum ve sandviçimi yemeye koyuldum. Ablam, sandalyeye oturmadan yaptığım sandviçten bir ısırık aldı. Beğendiğini gösteren sesler çıkarırken kocaman bir ısırık daha aldı. "Mmm, Asel ne yaptın ya atom mu parçaladın, kule mi diktin? Kızım bu nasıl bir sandviç? Hayatımda daha önce hiç böylesini yememiştim."
Sandviçimi beğenmesi ile en güzel gülümsemelerimden birini ona sundum. "Beğenmene sevindim. İstersen nasıl yaptığımı da anlatabilirim."
Tarifi verecek olmamla yüzünde güller açtı. "Çok isterim, böyle bir tarifi kaçırmak olmaz."
Tam ona tarifi anlatmaya başladığım an, telefonuma gelen bildirimin habercisi olan ses duyulduğunda telefonumu elime alıp gelen mesaja baktım.
*535 47**
Sevgili Asel Hanım, değerli öğrencimiz Açelya Sezgin'in kayıt işlemleri için oluşturduğunuz randevu tarihi 15/07/2026 yarındır. Sabah saat 10.00'da Sahil Kasabası Anadolu Lisesi'ne bekleniyorsunuz.
Mesajı bildirimden okuduktan sonra telefonu kapatıp ekranı masanın üstüne gelecek şekilde koydum. Açelya'nın okul işlemleri ile bizzat ben ilgilenmek istemiştim, çünkü aile fertlerinin tümü çalıştığı için Açelya ile ilgilenmek bana düşüyordu. Açıkçası bu işten epey bir memnundum. Onunla ilgilenmek bana iyi geliyordu.
Eskiden, dayım ölmeden önce, şehir dışında yaşadıkları için pek görüşemiyorduk. Anca yılda bir iki kez, bayramlarda bir araya geliyorduk. Onun dışında görüştüğümüz söylenemezdi. Bu yüzden Açelya ile aramızda sıkı bir bağ yoktu. Dayım, kızıyla kardeşlerimin ve benim yakın olmamızı hep çok istemişti. Şimdi de pek yakın sayılmazdık ama aramızın eskisinden daha iyi olduğu kesindi.
Keşke dayım da bu günleri görebilseydi.
"Ne oldu kız yine? Mesajı gördüğün gibi daldın gittin."
Şüpheyle bana bakan ablam, elindeki sandviçi masaya bırakıp topladığı kısa, sarı saçlarını açık bıraktı. Sarı saçları bukleler halinde omuzlarına döküldü. "Önemli bir şey değil ya, okul kayıt işlemleri için yarın çağırıyor beni."
Açıklama yapmama rağmen hâlâ bana şüpheyle bakıyordu. "Modun değişti gibi. Dayım mı aklına geldi yoksa?"
Yerimde rahatsıca kıpırdandıktan sonra harelerimi masadaki bir noktaya sabitledikten sonra başımı aşağı yukarı bir kez salladım. Ellerini masanın üstünde birleştirip sıkıntılı bir ruh haline büründü. Mutfaktaki tek ses, aşağıdan gelen havlama sesleri ve korna sesleriydi. Aramızdaki sessizlik gittikçe büyüyordu ama ikimiz de bu sessizliği bozacak herhangi bir şey yapmıyorduk. Dakikalar su gibi akıp gitti, en sonunda gecenin geç saati olduğunda ablama iyi geceler dileyerek yerimden kalktım. Odama doğru yürüdüm. Kapının önünde durduğumda az kalsın kapıyı çalmadan içeri giriyordum. Son anda içeri de Açelya'nın olduğunu hatırladığımda kapıyı birkaç kez tıklattım. İçeriden ses gelmeyince, uyuduğunu varsayarak odaya girdim.
Açelya, düşündüğümün aksine sırtüstü bir şekilde yatağımda uzanmış, gözlerini tavana dikmişti. Odada ona doğru birkaç adım attım. "Hâlâ uyumamışsın." Bana bakmak yerine tavana bakmayı sürdürdü. Oldukça kısık çıkan sesiyle, "Uyku tutmadı." Dedi.
Yavaş adımlarla yeryatağına girip ince çarşafı boğazıma kadar çektim. "Yarın okula kaydını yaptırmak için gideceğim, gelmek ister misin? Hem okulu da gezmiş oluruz."
"Olur." Başka hiçbir şey konuşmadık. Öylece tavanı izledik ikimizde. Geçen bir kitapta okumuştum, insanlar üzgün olduklarında tavana bakıyormuş gibi görünürler ama aslında kendilerini üzen şeyi kafalarında döndürüp duruyorlardır, diye bir paragraf vardı. Şimdi o paragrafın ne demek istediğini daha iyi anlıyordum.
Açelya'ya "İyi geceler..." Diye fısıldamak uyumadan önce yaptığım tek şeydi. Sonra uyku, beni kollarına çekti.
---
Sabah, alarmın rahatsız edici sesiyle uyandım. Kulaklarımı zorlayan iğrenç ses aynı şekilde göz kapaklarımı uyanmam için zorluyordu. En sonunda gözlerimi zorlukla araladım ve yeryarağında doğruldum. Kalkmadan önce yaptığım ilk şey sinir bozucu alarmı kapatmak oldu. Saate baktığımda, dokuzu çeyrek geçtiğini ve alarmı tam beş kez ertelediğimi gördüm.
Kendi tembelliğime saydırarak hemen yataktan kalktım. Açelya'nın yattığı yere baktığımda onu göremedim. Hemen üstüme kumaş, bej renginde bir pantolon ve üstüme de beyaz bir gömlek ve kahverengi süveter giydim. Küpelerimi de taktıktan sonra kol çantamı aldım, artık hazırdım. Mutfağa doğru ilerlediğim de birkaç kişinin kahvaltı yaptığını gördüm. Onların arasında kuzenim de dahildi. Ama yemekten çok tabağındaki kahvaltılıklarla oynuyor gibiydi. Dalgalı saçlarını kafasının tepesinde dağınık bir topuz yapmıştı. Dünkü gibiydi, hâlâ fazlasıyla dalgın görünüyordu.
"Açelya," diye ona seslendim. Kafasını çevirip bana baktı. "Birazdan okula geçeceğim, kahvaltını bitirdikten sonra hazırlan olur mu?"
Basit bir baş sallama hareketinden sonra tekrar önüne döndü. Masadaki herkese, "Afiyet olsun," diyerek sandalyesini çekip ayağa kalktı. O, odamıza doğru giderken ben de aşağıya inip arabanın motorunu çalıştırdım. Kısa bir süre sonra, Açelya açık bıraktığı dalgalı saçları, bol beyaz tişörtü ve kot şortu ile arabaya bindi. Onun da binmesiyle arabanın klimasını açtım ve okula doğru sürmeye başladım. Yol boyunca kuzenime etrafı gösterdim ve yaya olarak en kısa şekilde okula nasıl gidebileceğini anlattım. Ona, eğer isterse her gün arabayla bırakabileceğimi söyledim ama yürümeyi tercih edeceğini söyledi.
Kısa bir süre kuzenim yolu izlerken sessiz kaldım. Sonra sessizlik rahatsız edici bir boyuta ulaşmasın diye sohbet başlatmaya karar verdim. "Heyecanlı mısın yeni okulun için?"
Dilini damağına vurarak 'cık' sesini çıkarttı. "Pek değil," Dedi hâlâ camdan dışarıyı izlerken. Bir ona bir de yola bakarken, "Sana kasabayı gezdireyim diyorum kaydını yaptırdıktan sonra. Ne dersin?"
Soruma karşı yine bana bakmayarak, kısık sesiyle cevap verdi. "Olabilir." Sorduğum her soruya karşı sesi o kadar isteksiz ve yorgun çıkıyordu ki... Doğru düzgün yüzüme bile bakmıyordu. Yeşil gözleri de aynı şekilde, fazla hissiz bakıyordu. Sanki babasının ölümünden sonra tüm duygularını babası ile toprağa gömmüş gibiydi.
Aslına bakarsanız onu sorularımla bunaltmak istemiyordum. Belki de biraz kendisiyle baş başa kalmasına izin vermeliydim.
Okulun önüne geldiğimizde, arabayı müsait bir yere park ettim ve araçtan indim. Kuzenim de bana eşlik ederken, kendimden emin adımlarla okuldan içeri girdim. Üç katlı okulun en üst katına merdivenle çıktıktan sonra, uzun ve geniş koridorun en gerisinde kalan ve kapısında Müdür Esvet Koçarslanlı yazan kapıyı tıklatarak içeri girdik. Esvet Bey, bizi gördüğü gibi ayağa kalktı. O ayağa kalkınca ben de onu inceleme fırsatı buldum. Esvet Bey ne çok kiloluydu ne de çok zayıf. Kısa, siyah gür saçlarının bir kaç tutamına aklar düşmüştü. Takım elbisesi sanki bizzat onun için dikilmiş gibi bedenine tam oturmuştu. Bizi içeri buyur etmesiyle masanın önündeki siyah deri koltuklara oturduk. Bizim oturmamızla Esvet Bey de oturdu.
"Asel Ulu, değil mi?" Diyerek bana elini uzattı. "Evet, benim" diyerek elini sıktım. Kısa bir selamlaşmadan sonra elimi bıraktı. "Hoş geldiniz. Ben, öğrencimizin önceki lisesindeki öğrenim hayatını kısa bir şekilde inceledim." Siyah gözleri, kuzenime döndü. "Böylesine başarılı bir öğrenciyi okulumuzda görmekten onur duyarız." Gülümseyerek Açelya'ya baktığımda, dümdüz bir şekilde bakışlarını müdürün masasına diktiğini gördüm. "Açelya," diye ona seslenmem ile transtan çıkmış gibi yerinde sıçradı. Yeşil hareleri benim ve müdürün arasında gidip gelirken en sonunda benim üzerimde durdu. "Yukarı çıkarken, yaz okulunun başladığını duydum. Ben de katılmak istiyorum. Tabii... Sorun olmayacak ise."
Şefkat ile gülümseyerek kucağındaki elini tuttum. "Tabii ki katılabilirsin tatlım. Açelya'yı yaz okuluna da kayıt ettirebilir miyiz Esvet Bey?"
"Tabii. Ben işlemleri yapayım, yaz okulunda yapılacak etkinlikler şunlar: kamp, açık hava yürüyüşleri, günübirlik geziler, kamp etkinlikleri ve takım sporları. Yaz okulumuz da bunlar yapılacak. Siz de biraz okulumuzu gezin isterseniz."
Ben başımı sallayıp ayağa kalkarken kuzenim de beni takip etti. Esvet Beye selam verip odasından dışarı çıktım. Kuzenim de benimle çıktığında kapıyı ardımızdan kapattım. "Yaz okuluna gitmek istemen gerçekten çok güzel. Güven bana, orada bir sürü arkadaş edineceksin. Hem yeni arkadaşlarına alışmak için harika bir fırsat bu!" Diye neşeyle cıvıldadığımda Açelya meraklı gözlerle etrafı inceliyordu.
Sanki yeni bir okula başlayan o değil de bendim. Ondan daha heyecanlı olduğum kesindi.
Kuzenim ile birlikte, okulda kısa bir tur attıktan sonra arabaya binip eve gitmiştik. Eve geldiğimde yaptığım ilk şey üstümdekilerden kurtulmak oldu. Hemen bol bir tişört ve eşofman altı giydim. Yer yatağında uzanıp telefonumu aldım ve sosyal medya hesaplarımı kontrol ettim. Tam telefonu kapatacakken, gelen bildirim ile ekranı kendime yaklaştırdım.
'A' kişisi:
Geçen ki olay için kusura bakma, kendimi affettirmek için sana kahve ısmarlasam?
Siz:
Ne zamandan beri bu kadar düşüncelisin?
Cevap çok geçmeden geldi.
'A' kişisi:
Ben her zaman düşünceliydim Asel. Ama sen yokluğunda nasıl biri olduğumu unutmuşsun belli ki.
Siz:
Ben hiçbir şeyi unutmam. Özellikle seninle ilgili olan şeyleri.
Gönderdiğim mesaja yüzümü buruşturmadan edemedim. Ne saçmalıyordum ben böyle? Mesajı silmek istedim ama Aras çoktan görmüştü. Utançtan yatağın içine sindikçe sindim. Telefonu kafama vurmamak için zor duruyordum. Neden böyle bir mesaj yazmıştım ki? Çok utanç vericiydi.
Aras da verdiğim cevapla şok olmuş olacaktı ki bir süre yeni bir mesaj yazmadı. Birkaç dakika sonra, yeni bir mesaj geldi.
'A' kişisi:
O zaman buluşuyoruz. Akşam altıda alırım seni.
Ona başka hiçbir mesaj yazmadan telefonu kapattım. Yerin dibine girebilsem, kesinlikle tam şuan da girerdim. O nasıl bir mesajdı ya öyle? Ben hiçbir şeyi unutmam. Özellikle de seninle ilgili olan şeyleri. Ha bu mudur yani Asel? Kızım şuan senin ona sinirli olman gerekirken hemen yelkenleri suya indiriveriyorsun. Hayır yani bunu neden yaptığını da bilmiyorsun.
Kendi kendime söylenmeyi sürdürürken oflayarak yer yatağında doğruldum. Telefondan saate baktığımda birazdan nakliyecilerin geleceklerini gördüm. Açelya'nın kişisel eşyaları gelecekti. Hemen doğruldum ve yeniden üstümü değiştirmedim. Eşofman takımı ile çıksam sorun olmaz diye düşünüyorum. Kısa süre sonra nakliyeciler beni aradığında hemen aşağıya indim. Koca bir kamyon karşıladı beni. Birkaç adam kamyondan inip benimle selamlaştılar, ben de onlara evin yolunu tarif ettim. Birkaç adam benimle birlikte yukarı çıktılar ve yükleme rampasıyla çıkarılan ağır eşyaları tarif ettiğim yerlere koydular.
Yatak,baza, boy aynası, çalışma masası ve sandalye, dolap, kitaplık... birçok eşya odama yerleştirildi. İşler bittikten sonra abilere teşekkür ettim ve ödemeyi yaptım. Açelya'nın kıyafetlerini ve kitaplarını onunla birlikte dizdik. Tüm eşyaların tozunu aldık, elimiz değmişken tüm evi temizleyelim bari metoduyla mandıra dahil tüm evi silip süpürdük. Ve bu yaptığımız temizlik saatlerimizi aldı. Sadece Açelya ve ben değil, Derya ablam ve Poyraz da temizlik yapmıştı. Ahsen ablam okulun düzenlediği seminere katıldığı için evde yoktu. Annem de pazara gitmişti.
Ablam, sarı saçlarını karıştırarak kendini koltuğa bıraktı. "Aşırı şeklide yorulduk ama neyseki buna değdi." Ben de onun yanına oturdum. Kesinlikle onunla aynı düşünceler içindeydim. O kadar yorulmuştum ki odaları süpürmekten hâlâ kollarım ağrıyordu. Kaslarımı gevşetmek için kollarımı esnettim. "Cidden çok yorucu bir gündü." Ve birazdan Aras ile buluşacaktım. Bu gün bir türlü bitmiyordu.
Aslında bugün haziranın yirmi biri falan da değil. Nasıl bitmedi bugün anlamadım.
Ablam, gülmemek için zor dururken koluyla omzumu dürtünce ne var dercesine ona döndüm. Kaşlarıyla karşı koltuğu işaret edince oraya döndüm. Poyraz, başına bağladığı yazma ile koltuğa yığılmıştı. Bu haline gülmemek için alt dudağımı ısırmam gerekmişti.
Ablam, nereden çıkardığını bilmediğim telefonu ile uyuklayan kardeşimin fotoğrafını çekti. Sinsice sırıtarak telefonuna bir şeyler yazmaya başladı. "Kesinlikle çok like alacağım."
İnanamayarak ona döndüğümde beni pek umursuyormuş gibi görünmüyordu. "Abla, insanların izinsiz fotoğrafını çekmemen gerekiyor. Bu çok yanlış bir davranış," Dedim bilmiş bilmiş. Ablam, bana ters bir bakış attıktan sonra telefona geri döndü. "Konuştu bayan çok bilmiş. Sanane ayrıca? Kendi işine bak sen."
Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Saat altı olmak üzereydi, birazdan Aras beni almaya gelecekti. Ne yalan söyleyeyim, canım hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Bu kadar yorgunluğun üstüne yapmak istediğim tek şey yatakta film izlemekti.
İstemeye istemeye odama girdim ve hazırlanmaya başladım. Kombin için fazla özenmedim. Polo yaka bir tişört ve bol bir kot pantolon giydim. Saçlarımı açık bıraktım. Küçük ama hızlı adımlarla odamdan çıktım. Evdekilere birazdan geleceğimi söyleyerek evden çıktım ve telefonumdan saate baktım. Tam altıydı. Merdivenlerden inerken yeni bir mesaj daha geldi.
'A' kişisi:
Kapının önündeyim.
Elimde olmadan hızlanan kalbimle nefes seslerim de hızlandı. Yine de bunu çok fazla umursamayarak merdivenlerden indim. Tam mandıranın önünde duran siyah BMW'den inen Aras, siyah güneş gözlüklerini çıkarttı. Beni görünce dudaklarını çok güzel bir gülümseme süsledi. Ön koltuğun kapısını açıp eliyle oturmamı işaret etti. BMW 'yi görünce bir şaşırmadım değil, ama neyseki çabuk toparladım ve ona hiçbir şey çaktırmayarak arabaya bindim. Aras, benim kapımı kapattıktan sonra arabanın etrafından dolanarak sürücü koltuğuna oturdu. Kapıyı kapatıp arabayı çalıştırdı. "Teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim." Dedi. Sesinde minik heyecan kırıntıları sezdiğimde göz ucuyla ona baktım. Sesindeki heyecan yüzüne de yansımıştı. Dağınık, dalgalı saçlarına ilk defa bir şekil vermişti. Üstünde beyaz gömlek ve altında da keten bir pantolon vardı. "Neden bu kadar heyecanlandığını anlamıyorum. Sıradan bir kahve içeceğiz sadece." Bakışlarımı ondan dışarıya çevirdim.
İhtiyatlı bir sesle, "Bu sıradan bir buluşma değil, Asel," Dedi. "Bu buluşma birbirimizden sakladığımız şeylere açıklık getirecek."
Sertçe yutkunup harelerimi ona çevirdim. Anlamamış gibi yaparak "Ne demek istiyorsun?" Diye sordum.
O, benim sorduğum soruya cevap vermek yerine "Cevabını bildiğin sorular sorma." Dedi.
"O halde sen de haddin olmayan şeylere burnunu sokma."
Dikiz aynasından bana baktı. "Sadece yıllar önce neden gittiğini bilmek istiyorum, tamam mı? Bu kadarına hakkım var."
Öfke, damarlarımda kol gezmeye başladığında kaşlarımı çattım. "Hayır," Dedim olabildiğince sert bir sesle. "Bunu bilmen gerekmiyor çünkü bu seni hiç ilgilendirmiyor." Üstüne bastıra bastıra söylediğim bu sözlerin beynine işlenmesini istiyordum. Yıllar önce yaptığım şeyler sadece beni ilgilendirirdi. On sekiz yaşındayken bir karar vermiştim ve bu kararın sonuna kadar arkasındayım. Kimseye de bunu sorgulamak düşmezdi.
Evet, Aras benim çocukluk arkadaşım, bir zamanlar dostum ve en büyük sırdaşım olabilirdi ama benimle ilgili bilmediği çok şey vardı ve şimdilik bilmemesi onun için en iyisiydi. Eskiden belki ona anlatabilirdim ama şimdi benim için yabancıdan farkı olmayan bu adama hiçbir şey anlatmak zorunda değildim.
Derin bir iç çekerek eliyle kahverengi dalgalarını dağıttı. Sanki boğuluyormuş gibi gömleğinin birkaç düğmesini açtı sağ eliyle. "Peki. Dediğin gibi olsun. Seni hiçbir şeye zorlayamam, anlatmak istemiyorsan anlatmaya bilirsin." Dikiz aynasından kahve harelerini gözlerime dikti. "Ama eğer bir gün anlatmak istersen, seni dinlerim."
Gözlerine dalıp gitmeden bakışlarımı ondan çektim. Onu onayladığımı gösteren birkaç mırıltı çıkardım. Araba durasıya kadar ikimizden de çıt çıkmadı. Sessizlik içinde kafenin önüne geldik. O, tıpkı mandıranın önündeyken yaptığı gibi arabanın etrafından dolanıp kapımı açtı. Tutmam için elini uzattığında, elini görmezden gelerek arabadan indim. Aras, sanki bu hareketimi bekliyormuş gibi haylaz bir gülümseme bahşetti bana. Gülümsemesinin büyümesini engellemek için dudağını ısırdı. Gülümsemesiyle birlikte yüzümde hiçbir mimik oynamazken kalbim başını alıp gitmişti.
Ona baktığımı fark ettiğinde gülümsemesi göz kamaştırıcı bir hâl aldı. Yutkunup bakışlarımı ondan kaçırdım. "Normalde kahve içmeyi pek seven biri değilimdir." Yanımda yürümeye başlayınca onu takip ettim. "O zaman neden bana kahve içmeyi teklif ettin?"
Omuz silkti ve ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirdi. "Yemek yemeyi teklif etmemin hızlı bir başlangıç olacağını düşündüm. Hem..." Gözlerimiz birbirinin içinde kaybolup gitti. "Sen kahve içmeyi seviyorsun."
Adımlarımı hızlandırdım ve ondan önce bulduğum boş bir masaya oturdum. O da benim karşıma oturunca, gelen garsona americano sipariş ettim. O da filtre kahve sipariş etti.
Garson, yanımızdan adım adım uzaklaşırken aramızdaki sessizliği bozdu. "Görmeyeli neler yapıyorsun?"
"Pek bir şey yaptığım söylenemez aslında. Mühendislikte staj yapıyorum ve Ankara'da oda arkadaşım ile öğrenci evinde kalıyorum."
"Buraya kalıcı olarak mı geldin?" Merakla sorduğu soruyu başımı iki yana sallayarak cevapladım. Kahverengi harelerinden üzüntü parıltıları geçti ama çok kısa sürdü. Meraklı görünmemeye çalışarak etrafı izliyormuş gibi yaptı. "Ne zaman geri döneceksin Ankara' ya?"
Biz sohbet ederken, garson çoktan kahvelerimizi getirmişti. Sıcak americanomu üfleyerek ondan kocaman bir yudum aldım. Bardağı tekrar masaya koyduğumda americano sayesinde biraz rahatlamıştım. "İki ay sonra. İznim o zaman bitiyor."
Dudaklarını birbirine bastırıp ağır ağır salladı başını. Konuyu benden uzaklaştırmak için, "Eee, sen neler yapıyorsun? Nasıl gidiyor hayat?"
"Sıradan ve sıkıcı." Böyle demesini beklemediğim için kaşlarım çatıldı. "Neden böyle düşünüyorsun?"
"İnsan görmeye alıştığı kişileri etrafında göremeyince hayatın tadı tuzu kalmıyor." Onunla göz göze gelmemek için henüz dumanı tüten kahveyi sonuna kadar içtim.
Bahsettiği kişi ben olabilir miydim?
Aklımdan hemen bu düşünceyi silerek yeniden konuyu değiştirdim. "Şu Poyraz mevzusu... Poyraz bana senin onu kavgadan kurtardığını söyledi. Kardeşim adına teşekkür etmek istiyorum."
Minik bir tebessüm dudaklarını çekiştirdi. "Ne demek. Her zaman. Ben de evinizdeki tatsızlık için özür dilerim. Seni de bu yüzden kahve içmeye çağırmıştım."
"Sorun değil..."
Bir süre sessiz sedasız oturduktan sonra ayaklandım. "Ben kalkayım artık. Kahve için teşekkür ederim."
O da benim gibi ayağa kalktı. "Keşke biraz daha otursaydın."
"Gitsem özler misin beni yoksa?"
"Özlerim."
Kalbim, benden bağımsız bir şekilde tekrar hızlanmaya başladı. Kaşlarımı çatmak için kendimi zorladım. "Nasıl yani?"
Ortamı yumuşatmak için güldü. "Arkadaş gibi yani. Sonuçta arkadaşlar birbirini özler, değil mi?"
Arkadaş kelimesini duyunca hızlanan kalbim aynı hızda normale döndü. Ben de rahatlamış bir ifadeyle güldüm. "Arkadaşız yani?"
Sırıttı. "Arkadaşız."
Aras beni eve bırakmayı teklif etse de kabul etmedim. Biraz yürümek istiyordum. Gerçi en son yürüyüş maceram tam bir facia ile sonuçlanmıştı.
Aras, fazla ısrar etse de yürümek istediğim için kabul etmedim. Kafeden ayrıldıktan sonra biraz yürüdüm ve kaldırımın kenarında yetişmiş olan beyaz papatyalara rastladım. Çok sevdiğim papatyalara denk gelmek beni çok mutlu etmişti. Gülerek yerden bir papatya koparıp kokusunu içime çektim.
Saflık ve masumiyet demekti beyaz papatya. En saf duyguları barındırırdı içinde. Dürüstlük, saf sevgi, sadakat, yeni başlangıçlar... Bu yüzden papatyayı çok seviyordum. Aklıma çocukluğumdaki güzel anıları getiriyordu.
Kopardığım papatyayı kulağımın arasına sıkıştırdım. Eve doğru adımlarımı yavaşlatarak yürüdüm. Kısa süre sonra mandıranın önüne geldiğimde hemen yukarı çıktım. Odama gittiğimde Açelya, küçük bir kutunun önünde çömelmiş dağılan küçük şeyleri topluyordu. "Açelya?"
Ona seslenmemle bana döndü. "Asel abla, kusura bakma. Yanlışlıkla düşürdüm kutuyu. Sana ait galiba." Bahsettiği kutuya yaklaştığımda, benim anı kutum olduğunu gördüm. Gülümseyerek eğildim ve kutudan bir hikaye kitabı aldım.
Uyuyan Güzel.
Masal kitabının sayfalarını karıştırdığımda gördüğüm, kurumuş papatyayı elime aldım.
Yıllar önce Aras'ın bana verdiği papatya.
----
Evett bölüm bu kadardı ballarım. Nasıl buldunuz bölümü?? Sizce diğer bölümlere de görsel koymalı mıyımm?
Bölüm etkileşimi
