15. bölüm · Yine Yeniden Sev
Tanıdık Yabancı
Geçmiş ~16 yıl önce~
"Baba!Girmek istemiyorum oraya, çok karanlık orası! Yalvarırım girdirme beni oraya!" Sekiz yaşındaki küçük kız, babasının büyük ellerini ittirip onun sıkı tutuşundan kurtulmaya çalışıyordu. Ama o kaçmaya çalıştıkça babası kolundaki baskıyı daha da arttırıyor, tırnaklarını kızın çelimsiz koluna geçiriyordu.
Asel, babası onu merdivenlerden sürükledikçe daha da bağırıyordu. Attığı çığlıklar, küflenmeye yüz tutmuş duvarlarda yankılanıyordu. Harun, kızının çırpınışlarını ve bağırışlarını görmezden gelerek evin altındaki bodrumun önüne getirdi küçük kızı. Asel, kaçınılmaz sona yaklaştığını hissederek daha da korktu. "Hayır! Orası olmaz! Çok karanlık, ben çok korkuyorum karanlıktan! Baba lütfen..." Babası, bir eliyle küçük kızı tutarken diğer eliyle de kilitli olan bodrum kapısını açmaya çalışıyordu. Asel, tüm gücünü kullanarak babasının elini ısırdı. Harun, acıyla inledi ve refleks ile kızın kolundan elini çekti. Asel, babasının elinden kurtulduğu an hemen indikleri merdiveni geri tırmanmaya başladı. Sanki hayatı buna bağlıymış gibi koştu küçük kız. Lakin babası tarafından yakalanması çok uzun sürmedi. Harun, kızı kolundan tutarak deponun kapısına fırlattı. Kırmızı bayrak görmüş olan bir boğa gibi burnundan soludu. Asel, deponun demir kapısına çarpıp yere düştü. Düştüğü yerden kalkamadı, omzundaki keskin sızı yüzünden ağlamamak için dişlerini sıktı. Babası, sinirden belirginleşen damarları ile öfke ile soludu. Kızını daha büyük bir öfke ile yerden kaldırdı ve elindeki anahtarla açtığı kapıdan içeri itekledi. Asel'in cılız bedeni yerde savruldu. Harun, işaret parmağını ona doğru kaldırdı. "Az kalsın ele veriyordun beni. Aptal. Biraz burada kal da aklın başına gelsin." Diye tükürürcesine konuştu. Asel, düştüğü yerden zorlukla da olsa kalktı. Düşmenin etkisiyle sızlayan omzunu tutarak korkuyla başını iki yana salladı. "Baba ben burada kalmak istemiyorum. Çok korkunç burası,"
Korku, tüm bedenini sarmıştı kız çocuğunun. Doğduğundan beri, karanlıkta kalmaktan çok korkardı. Tıpkı diğer çocuklar gibi... Karanlık olduğu zaman sanki saklanan canavarlar ortaya çıkıp onu korkutacaktı.
Babası, onun bu sözlerini umursamadan tiksinti ile dehşet içindeki küçük kızı süzdü. Hiç bir şey söylemeden depodan dışarı çıkıp demir kapıyı kapattı. Demir kapının sesi ve Asel'in feryatları deponun içinde yankılandı. "Hayır! Bana bunu yapamazsın! Babacığım lütfen!" Yanaklarından süzülen boncuk boncuk yaşları umursamayarak kapıya küçük yumruklarım geçirdi. "Baba gitme! Yalvarırım gitme! Bırakma beni burada!"
Gelmedi. Harun, kızının nidalarını umursamayarak merdivenlerden çıkıp gitti. Asel, saatlerce babasına seslendi. Ağladı, kapıyı yumrukladı. Bir süre sonra bağırmaktan sesi kısıldı, kapıyı yumruklamaktan parmak boğumları kıpkırmızı kesildi. Kimsenin gelmeyeceğini anladığında, çaresizce zifiri karanlıkta döndü durdu. Titreyen elleri ile yanaklarından süzülen yaşları sildi. Çaresizce kollarını öne doğru uzattı, karanlıkta göz gözü görmezken sinebileceği bir duvar aradı. Karanlık odada birkaç adım attı, elleri bir duvar yerine masaya çarptı. Masanın yanından geçip giderken, neyseki duvara değebildi elleri. Duvarın önünde bir şey olup olmadığını kontrol ettikten sonra sırtını duvara sürterek duvarın dibine oturdu. Dizlerini kendine doğru çekti. Ellerini bacaklarına sardı ve başını duvara yasladı. Dakikalar birbirini götürdü, saatler geçmek bilmedi. Deponun içi, her geçen saniye daha da soğumaya başladı. Kısa süre sonra, titreyerek üstündeki ince hırkaya sarıldı küçük kız. Artık ağlamıyordu, zaman geçtikçe kimsenin onun için gelmeyeceğini acı bir şekilde kabullenmişti. Soğuktan dolayı parmakları uyuşmaya başlayınca, uykuya yenilmemeyi denedi. Çünkü şimdi uyursa bir daha uyanamayacağını hissediyordu. Başı, hissizce sol omzuna düştü. Zorla açık tutmaya çalıştığı göz kapakları yavaşça kapanmaya başladı. Kuruyan dudaklarından, bilincini kaybetmeden önce son kez fısıltı ile döküldü kelimeler.
"Baba, burası çok soğuk. Çok üşüyorum. Ölüm böyle bir şey mi?"
"Anne..." Nerdesin?
Konuşamadı. Annesinden yardım isteyemedi, kurumuş dudaklarının arasında kelimeler sıkışıp kaldı.
Saatlerce, o duvarın dibinde öylece oturup baygın bir şekilde kaldı. İlerleyen saatlerde belki babası gelip onu çıkarır diye bekledi. Olmadı. Babası gelmedi. Bir hafta boyunca o izbe yerde, aç bir şekilde hayatta kalmaya çalıştı kız çocuğu.
Su ihtiyacını karanlıkta zar zor bulabildiği damlatan borulardan sağladı, tek bir ışık zerresine muhtaç hale geldi.
Yeri zaman halüsinasyonlar gördü, delirdiğini düşündü. Karanlık onun akıl sağlığı ile oynadı.
Savaştı. Karanlığa, soğuğa, açlık ve susuzluğa karşı savaştı küçük kız. Bu savaşı fiziksel olarak kazandı ancak mental olarak mağlup oldu. Kurtardırıldıktan sonra bile her sabah uyandığında, kendini o depoda sandı. Karanlıktan köşe bucak kaçar hale geldi.
Sonra aradan yıllar geçti, küçük kız artık genç bir kadın oldu. Karanlık depoda yaşadığı şeyleri zihnin derinliklerine gömdüğünü sandı.
Yanılıyordu.
Attığı her adımda, gittiği her yerde ensesinde korkunç bir ürperti olarak kalacaktı. Onu en savunmasız anında kıs kıvrak yakalayacak, pençelerini kalbine geçirecekti. Tıpkı sekiz yaşındayken olduğu gibi...
Tıpkı babasının ona yaptığı gibi...
🌸🌸🌸
Anılar...
Zihnimde buruk bir şekilde varlığını koruyan, gözümün önüne geldikçe kalbimi kıran anılar. Neden unutamıyorum? Neden arkamda bırakamıyorum? Her karşıma çıkıp varlıklarını hatırlattıklarında, kendimi o kadar çaresiz hissediyorum ki... sanki görünmez eller göğüs kafesimden içeri girip kalbimi avuçlarının arasında parçalıyormuş gibi hissediyorum. Ama hiçbir şey yapamıyorum. Karşı koyamıyor, kaderime mahkum hale geliyorum. Birden bire kendimi o depoda buluyor, yeniden sekiz yaşındaki çaresiz kız olduğumu zannediyorum.
Ve bundan ölesiye nefret ediyorum. Bana bunu yaşatan adamdan, depodan... Şuan bu durumda olmama sebep olan her şeyden nefret ediyorum. Ne zaman geçecek? Ne zaman bitecek? Bedenim kara toprağın altında çürümeye yüz tutmuşken mi?
Belki de bu ihtimale bir şans vermeliyim.
Yanı başımda bir hareketlilik hissettim, galiba birisi yanıma oturmuştu. Karnımın üstünde öylece duran elimi tuttu, yavaşça okşadı. Titreyen nefesler alıp verdi, beklemediğim bir şekilde elimi dudaklarına bastırdı. Sıcak nefesini tenimde hissettim ama çok uzun sürmedi. Elimi dudaklarından uzaklaştırdı ama elimi bırakmadı. Baş parmağı ile avucumun içini okşamaya başladı.
"Asel," Dedi içli içli. Alışık olmadığım bir şekilde titremişti sesi.
Aras?
Burnunu çekti, az önce ağladığını belli eden bir sesle fısıldadı. "Küçükken seni Uyuyan Güzel'e benzetirdim. Hani şu lanetlenen ve sonsuz bir uykuya mahkum edilen prenses," Burnunu çekti, derin nefesler alıp vererek kendine zaman tanıdı.
Bunu bana neden anlattığını bilmiyordum, belki de yıllardır bana söylemekten kaçındığı şeyleri söyleyerek vicdanını rahatlatmak istiyordu. Büyük ihtimalle uyandığım zaman bana bunları söylemeyecekti. "Seni prensese benzetme nedenim o zamanlar da bile bir prenses kadar güzel olman, etrafına neşe saçman. Hem sen çok severdin o masalı, ben de içten içe Uyuyan Güzel diyordum sana. Nerden bilebilirdim gerçekten onun gibi olacağını."
Bir süre hiç bir şey söylemedi, sadece kesik kesik aldığı nefes sesleri bulunduğumuz ortamı doldurdu. Bulunduğumuz ortam diyorum çünkü gözlerim kapalı olduğu için hiçbir şey göremiyorum. Ama bilincim açık, hissedebiliyor ve duyabiliyorum. Nefeslerim düzenli. Yarı uykuda olmalıyım. Aras, yeniden konuşmaya başladı. Sanki bir sır verir gibi üzerime eğildiğini hissettim. "Kilerde kilitli kaldığımızda nasıl gerildiğini gördüm, ışıklar kapanınca da fenalaştın. Neler oldu, neden böyle tepkiler verdin bilmiyorum ama bunların yıllar önce gitmenle bir ilgisi olduğunu hissediyorum."
Kanımın donduğunu hissettim. Anlamak üzereydi, kendimi ele veremezdim. Daha önce de ona söylememiştim, bana acımasını istemiyordum. Kendime geldiğim zaman umarım yeniden bu konuyu açmazdı, aksi takdirde nasıl toparlayacağımı bilemiyorum.
Kapı gürültü ile açıldı. "Ya çekil Poyraz! İlk ben göreceğim Asel'i!" Derya ablam, itiş kakış sesleri ile yatağımın yanına oturdu. "Abla kalk oradan ya, ezeceksin şimdi Asel ablayı."
"Sana ne be!" Diye cırladı. Gözlerimi zorlanarak açtım, Hâlâ Poyraz ile kavga eden Deryan ablama baktım. Ağzımdaki, yüzümün yarısını kaplayan oksijen maskesini kolumdaki seruma dikkat ederek çıkarttım. Aras, uyandığımı fark edince hemen elini çekti elimden. Derya ablam sevinç nidaları atarak doğrulmama yardımcı oldu ve sırtımdaki yastıkları düzeltti. "Kız çok korkuttun bizi, öldün falan sandık."
Annem, kızaran gözlerini silerken bana arkasını döndü, ağladığını gizlemek istiyor gibiydi. Tekrar bana döndüğünde, yanıma yaklaşıp kollarını bana doladı ama sanki porselen bir bebeği tutuyor gibi narindi sarılışı. "Kızım çok korkuttun beni, seni de kaybettim sandım." Dedi ağlamaklı bir sesle. Burukça gülümseyip kendimi yatakta yavaşça döndürdüm ve ona karşılık verdim. Yatakta yatmaktan uyuşmuş olan eklemlerim yüzünden sarılmamız uzun sürmedi. Yeniden sırtımı yatağın başlığına yasladım, kurumuş dudaklarımı dilimle ıslatıp etrafı incelemeye koyuldum.
Klasik bir hastane odasındaydım. Beyaz duvarlar, yatağımın yanında ahşaptan yapılmış olan bir komodin ve onun üstünde duran papatya buketi...
Papatya buketine uzanıp elime aldım, kaşlarımı çatarak Aras'a baktığımda çoktan ayaklandığını gördüm. Bana son kez bakmadan odadan çıkıp gitti.
Gözlerimi ondan ayırıp komodinin üstündeki su dolu sürahiye diktim. "Bir bardak su verir misin?" Ahsen ablam, hemen su doldurup bana uzattı. Uzatılan suyu alıp sonuna kadar içtim. Teşekkür edip boşalan bardağı ablama verdim. Ablam, sıkıntı içinde yüzünü avuçladı. Gergin ve endişeli bakışlarından birini bana fırlattı. " O kilerde neler oldu Asel? Hepimizin yüreği ağzına geldi."
Sıkıntılı bir nefes verip başımı hastane yatağının sırt kısmına yasladım. Keşke ben de bilsem neler olduğunu... Nasıl mandıranın kapısı kapalı olduğu halde kendi kendine kapandığını, bir de üstüne dışarıdan kilitlendiğini ve ışıkların söndüğünü...
Aslında benim aklıma bir isim geliyor ama neyse.
"Cevap vermeyecek misin?"
Ahsen ablama zorla da olsa gülümsemeye çalıştım, daha fazla benim için endişelenmesini istemiyordum. Nasıl bir yalan uyduracağımı düşünürken, sağolsun canım kardeşim farkında olmadan beni bu zor durumdan kurtardı. Ablamın omzuna elini koyarak dikkatleri üstüne çekti. "Asel ablam henüz yeni uyandı, orada her ne yaşandıysa onu kötü etkilediği ortada. İstersen biraz zaman tanıyalım ona."
Kardeşimle kısa süre göz teması kurdu, çok geçmeden başını tamam anlamında salladı ama kaşları hâlâ çatık bir şekilde duruyordu. Anlaşılan sandığımdan daha fazla endişelendirmiştim onu.
Biraz olsun rahatlaması için, "Abla," dedim. "İyi olacağım. Merak etme. Doktor ile konuştunuz mu? Ne zaman taburcu olabilirim?"
"Konuştuk. Şimdilik sağlık durumunun iyi olduğunu, yine de kontrol amaçlı biraz daha müşahede altında kalman gerektiğini söyledi. Ha bu arada," diyerek kol çantasından küçük bir kartvizit çıkartıp bana uzattı. İçime düşen merak kıvılcımları ile elindeki kartviziti aldım. "Bu nedir?"
Ablam, örgüsünden fırlayan tutamları yüzünden çekti. "Durumunu öğrendiğimiz doktor hanım verdi. Bayılma nedenin yüzünden..." Cümlesinin devamını getirmedi, gözlerini kaçırdı. Elimdeki kartviziti incelerken kaşlarımın arasındaki oyuk daha da derinleşti.
Uzm. Psk. Naren SOYKAN
0535 25**
naren.psikolog@gmail.com
Gazi Paşa Mah. 182 Sok. NO. 52 Menekşe Apt. Kat 9
Bu da ne demek oluyordu şimdi? Beni bir psikoloğa mı yönlendirmişlerdi?
Başa döndük desene.
Sorgulayan ifademle aileme döndüğümde, ben hariç her yere baktıklarını gördüm. Oflayarak kartviziti komodinin üstüne bıraktım. Ne tepki vereceğimi merak ediyor olmalılardı, bunu bana attıklarını kaçamak bakışlardan anlayabiliyordum. Omuzlarım kendiliğinden düştü. "Tamam, gideceğim. Denemekten zarar gelmez." Kabul etmem ile birlikte hepsinin yüzünde rahatlamış bir ifade oluştu. Ellerimi yatağa dayayıp ayaklanacağım esnada bir anda hepsi üstüme çullandı. "Asel dur! Yapma!" Diyerek kollarımdan tuttup beni yatağa geri yatırmaya çalıştılar. Şaşkınca her birine bakarken kollarımı onlardan kurtarmaya çalıştım. "Ne yapıyorsunuz siz ya? Lavaboya gidecektim sadece!"
Annem omzumdan ittirerek bedenimi yatağa sabitledi. "Kızım böyle fevri hareket etmemen lazım. Maazallah başın döner, tansiyonun düşer."
"İyiyim ben, merak etme anne. Lavaboya gideceğim sadece."
Amacımı anlayınca üzerimden kalktılar. Ama tek başıma gitmeme izin vermeyip ablamla birlikte yürüttüler beni.
Şu işe bak ya, alt tarafı bir bayıldık, komaya girdik sanki!
Derya ablam koluma girip odadaki tuvaletin kapısına kadar bana eşlik etti. Tuvalete girip işlerimi hallettikten sonra çıktım.
🌸🌸🌸
Selim hocanın düdüğünün tiz sesi ormanlık alanda yankılandı. Ellerini çırparak, "Hadi bakalım gençler! Toplanın bakalım!" Açelya, derin bir nefes vererek henüz beş dakika önce kurdukları çadırların önündeki minderde kalktı. Kendisiyle birlikte kamptaki tüm öğrenciler Selim hocanın yanına yürüdü. Selim hocanın etrafında çember oluşturdular.
Selim hoca, saçlarının bazı yerleri aklanmış, orta yaşlarda, kendisini yaptığı işe adamış bir adamdı. Kimseyle gerekmedikçe konuşmaz, gereksiz samimiyet kurmazdı.
Herkes toplanasıya kadar elindeki düdüğü öttürmeye devam etti. Öğrenciler, hocanın anlattığı şeyleri dinlemeye koyuldular. " Evet arkadaşlar, ben iki haftalık kampımız bitesiye kadar, sizin izci eğitmeniniz olacağım. Bu süre boyunca sevgili öğretmen arkadaşlarım da bana yardım edecekler. Neyse, lafı fazla uzatmaya gerek yok. Bugün yapacağımız şey şu; ormanda, gruplar halinde mantar toplamaya gideceğiz. Grupları, ben oluşturacağım . Her grup yedişer kişi olacak. Tek sıraya girin bakayım!"
Kimisi oflaya puflaya, kimisi de heyecanla sıra oldu. Selim hoca, herkesi yedişer kişilik gruplar halinde sıraya dizdi. Açelya, hocanın kendisini gönderdiği grubun yanına gitti. Serviste yanına oturan çocuğun da grupta olduğunu gördü. Sarışın kısa saçlı, bazı tutamlarını pembeye boyatmış olan kız ile uzun boylu esmer bir çocukla gülüşüyordu. Onların yanına giderken, birkaç metre ötede duran, serviste kendisini zorbalamaya çalışan sarışın oğlanı ve etrafında -elemanları olduğunu tahmin ettiği- iki kişi daha gördü. Adımları, kendisini geri geri götürürken boynunu çıtlatarak derin nefes aldı. O zorba çocuğun yanına gitmek yerine serviste yanına oturan kumral oğlanın yanına gitti. Onlara yaklaşmaya başladıkça üç silahşörlerin bakışları ona döndü. Birkaç dakika bakışmaktan öteye gidemediler, en sonunda sarışın olan kız cıvıldayarak elini uzattı. "Selam! Miray ben," Açelya, kendisine samimi bir şekilde tebessüm eden kızın elini sıktı. "Memnun oldum, Açelya ben de."
Ellerini indirdiler, bu sefer esmer uzun boylu olan çocuk minik bir başkasının hareketiyle onu selamladı. "İsmim Berke. Hoş geldin takıma."
Açelya da kendine ismi söyledi, sıra kumral çocuğa gelmişti. Eli uzattı. "Açelya," Çocuk, gülümseyerek kibarca genç kızın elini avucunun arasına aldı. "Kaan." Dedi kısaca. Onlar, hiçbir şey söylemese bile gözleri konuştu. Aralarındaki bağ, sessizce ilmek ilmek örüldü. İkisi de farkında olmadı.
"Ooo, yeşil gözlü kız! Bize selam sabah yok mu? Kırılırım ama..."
İkili, ellerini ayırıp kaşlarını çatarak aralarındaki sessizliği bozan sarışın oğlana döndüler. Oğlan, ellerini pantolonunun cebine sıkıştırarak gevşekçe sırıttı. Arkasından gelen iki yandakçısı ile birlikte Açelya ve Kaan'ın karşısında dikildi.
Açelya, göz devirip oradan uzaklaşacakken kolunu tutan sert elle birlikte zorba çocuğa dönmek zorunda kaldı. Kaan, bir adım öne çıkarak çocuğu göğsünden ittirdi. "Ne yaptığını sanıyorsun lan sen!" Çocuk, bir iki adım geriye doğru sendeledi. Narsistçe sırıtarak Kaan'ın yakasına yapıştı. "Kontrolünü kaybediyorsun, Kaan. Hiç yakışıyor mu sana böyle şeyler?"
Miray ve Berke, ikisinin arasına girerek yaklaşmakta olan kavgayı başlamadan sonlandırdılar. Berke, Burak'ı Kaan'dan uzaklaştırırken Miray da Kaan'a kızmakla meşguldü. "Ne yapıyorsun ya? Bilmiyor musun şunun huyunu? Niye seni kışkırtmasına izin veriyorsun?"
"Bırakın ya, bırakın gelsin! Ne yapabileceğini görelim."
Burak hâlâ Kaan'ı kışkırtma derdindeydi. Berke, Burak'a doğru işaret parmağını sallayarak "Ulan senin amacın en başından beri bu zaten değil mi? Kaan'ın ceza almasını istiyorsun."
Kendisine uzatılan parmağı sertçe ittirdi, Berke'ye kaş göz yaptı. "İstiyorum veya istemiyorum, sana ne?" Berke, daha da sinirlenmişti. Gözlerinden ateş çıkartarak kalın kaşlarını çattı. "Oğlum ne demek sana ne lan? Bana bak, yürü git işine, bize bulaşma."
Burak, omuzlarını sikerek kollarını iki yana açtı. "Ya benim işim bu zaten! Niye anlamak istemiyorsunuz?" Açelya, daha fazla sessiz kalamayarak bir adım öne çıktı. "Manyak mısın nesin ya? Yürü git kendi takımına!"
Burak'ın bakışlarında birkaç parıltı oluştu ama Açelya bunun ne olduğunu tam olarak anlayamadı. "Benim takımım burası zaten yeşil gözlü kız," dedi sırıtmaya devam ederken.
Açelya, daha da sinirlendiğini hissetti. "Bana bir kez daha öyle dersen, seni buna pişman ederim!"
Burak'ın sırıtışı, alaycı bir tebessüme dönüştü. "Ne yapacaksın? Hayır yani ne yapabilirsin ki? Ama sana böyle demememi istiyorsan tamam, senin dediğin gibi olsun."
Bu kadar hızlı kabul etmesine anlam veremeyerek kaşlarını çattı genç kız. "Nasıl yani, hemen kabul mü ediyorsun?"
Derin bir nefes vererek kıza daha da yaklaştı. "Hayır tabii, hemen kabul etmeyeceğim. Ama çok istiyorsan, seninle bir anlaşma yapabiliriz. Bana adını söyleyebilirsin, bu sayede sana yeşil gözlü kız demek zorunda kalmam." Diyerek sıkması için elini uzattı. Açelya'nın yeşil hareleri Burak'ın eli ve gözleri arasında gidip geldi.
Onun elini tutmadan "Açelya," diye kendini tanıttı. Yüzündeki o kaskatı ifadeden değişen hiçbir sey olmadı. Tek kaşını havaya kaldırarak, "İstediğin oldu mu?"
Açelya'nın tutmadığı elini geri indirdi. "Oldu. Artık yeşil gözlü kız yok, Açelya var." Derin bir iç çekti genç kızın yeşil harelerine bakarken. "Ama benim için daima yeşil gözlü kız olarak kalacaksın."
İkisi, birbirlerinin gözlerine bakıyordu ama farklı duygularla. Açelya öfke ile, Burak ise henüz anlam veremediği duygularla...
Kaan, ikisinin arasındaki atmosfere dayanamayarak Burak'ın karşısında dikildi. Enteresan bir şekilde sinirlendiğini hissediyordu. Kaan, Burak'a üstten bir bakış fırlattı. "Neyse ne. Mantar toplamaya gideceğiz. Sende ne bok yiyorsan ye." Son cümleyi küfreder gibi söylemişti. Açelya, Kaan, Miray ve Berke ormanın içinde gözden kayboldular. Tabii Burak arkalarından gülerek "Yeniden görüşeceğiz!" Diye bağırmadan edememişti.
Kaan, sakin kalmak için sabır çekti. "Ya sabır, ya sabır..."
🌸🌸🌸
Hâlâ hastanedeydim. Bana ayrılan odada, Ahsen ablam ve kardeşimle öylece oturuyordum. Derya ablam ve annem bize atıştırmalık bir şeyler almaya gitmişlerdi. Başımı yatağın sırt kısmına yaslayarak ofladım. "Öylece oturacak mıyız? İçim şişti gerçekten."
Ablam, oturduğu bej rengi koltukta dirseklerini dizlerine yasladı. "Ne yapmamızı istiyorsun Asel? Diskoya mı gidelim? En son partilediğiniz zaman karakolluk olmuştunuz, hatırlatırım."
Bana soktuğu laf ile dudaklarımı birbirine bastırdım. Haklıydı, en son eğlenmek istediğimizde ters kelepçe ile götürülmüştük. "Ufak bir sorun çıktı orada..." desem bile ikna olmayacağını biliyordum. Komodinin üstündeki kartvizit gözüme çarpınca yeniden elime aldım. Parmaklarım, Naren Soykan isminde gezindi. Bu ismi daha önce gördüğüme emindim, ama nerden?
"Annemlerin yanına gidiyorum, bir şey istiyor musunuz?" Diyerek ayaklanan ablama baktım. Başımı hayır anlamında iki yana salladım. Poyraz daha bir şey istemediğini belirtince ablam odadan çıkıp gitti. Kardeşimle yalnız kalınca, bira süre ikimizde konuşmadık.
En sonunda Poyraz, derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. "Eskiden sana çok kızardım. Neden bırakıp gittin diye... O kilerde baygınlık geçirince galiba seni daha iyi anladım. Neden gittiğini falan işte. Aras abinin anlattığına göre, kiler kilitlenince fenalık geçirip bayılmışsın. Üstüne bir de karanlık olunca... Yani artık az da olsa empati kurabiliyorum seninle. Neler yaşadığını da çok iyi biliyorum. Abla, geldiğinde sana söylediğim şeyler yüzünden çok üzgünüm, beni affedebilecek misin?"
Onun tek nefeste yaptığı bu itirafa başta şaşırmadan edemedim. Ondan kesinlikle böyle bir itiraf beklemiyordum. Yüzüne baktığımda, gerçekten pişman olduğunu gördüm. Ve bugün ilk kez gülümsemek için kendimi zorlamadım. "Ortada affedilecek bir şey yok. Seninde kendince nedenlerin vardı, biliyorum. Sana kızgın veya kırgın değilim merak etme."
Onun da yüzünde heyecanlı bir tebessüm oluştu. O an yıllar sonra kardeşimin gerçek halini gördüm. "Barıştık mı yani?"
"Hiç küsmedik ki..."
Gözlerimin dolmaya başladığını hissettiğimde hemen bakışlarımı kaçırdım. Ayaklandım ve kapıya doğru yürümeye başladım. "Abla nereye ya?" Diyen kardeşime omzumun üstünden bakarak cevap verdim. "Psikoloğa."
"Ama doktor yarına kadar dinlenmeni söyledi."
"Alt tarafı psikoloğa gideceğim birkaç saatliğine."
Beni ikna edemeyeceğini anlayınca, "İyi tamam. Dikkat et kendine." Dedi.
"Sen de..." Diyerek odadan çıktım. Sonra da hastaneden... Taksiye atlayıp yolu tarif ettim. Kısa sürede gelmiştik. Hemen dokuz katlı, bakımlı binadan içeri girdim ve kartvizitte yazan kata çıktım. Kapıyı çaldığımda kısa saçlı, menajer olduğunu düşündüğüm kısa, siyah saçlı bir kız kapıyı açtı. Beni içeri buyur etti ve randevum olup olmadığını sordu. "Yok. Doktorumun tavsiyesi ile buraya geldim."
"Tamamdır. Naren Hanım müsait, geçebilirsiniz." Deyip koridorun sonundaki kapıyı gösterdi. Hemen kapıyı tıklatıp içeri girdi. Sarışın, kendisiyle aynı yaşlarda gösteren bir kadın büyük bir masada oturmuş önündeki dosyalar ile ilgileniyordu. Benim geldiğimi fark edince gözleri parıldadı, ayağa kalkıp elini uzattı. "Hoş geldiniz Asel Hanım. Ben de sizi bekliyordum ama bu kadar erken geleceğinizi tahmin etmemiştim."
"Anlayamadım?" Dedim kaşlarımı çatarak. Henüz adımı söylememiştim, üstelik beni beklediğini söylüyordu.
"Ah, tabii. Benim hatam, hatırlamamış olmanız çok normal. Naren ben, Aras'ın eski nişanlısı."
🌸🌸🌸
Poyraz, ablasının istirahat ettiği hastanenin önündeki marketten ablasının en sevdiği çikolatalardan almakla meşguldü. Ablası için çikolata almanın onu mutlu edeceğini düşünmüştü. Çikolataları poşete doldurduktan sonra hastanenin yolunu tuttu. Tam gidecekken kendisinden haraç isteyen çete tekrar önünü kesti. Onları başta anımsayamadı, tam yanlarından geçip gidecekken kolunu tutup kendisine çevirdi çete lideri. Poyraz anlam veremeyen gözlerle ona bakarken "Unuttun mu lan beni?!" Diyip yumruğunu Poyraz'ın suratına geçirdi. Poyraz daha ne olduğunu anlayamadan pantolonunun cebinden bir çakı çıkardı.
"Yarım kalan işimi tamamlamaya geldim!" Diyerek elindeki çakıyı Poyraz'ın baldırına sapladı.
Poyraz, aldığı darbe ile sarsıldı. Şaşkınlıktan ve çektiği acıdan dolayı gözleri dolmuştu, fal taşı gibi açılmıştı gözleri. Çocuklar, çoktan kaçıp giderken bedeni yere serildi. Bacağındaki çakı duruyordu, çocuk onu çıkarmamıştı. Acıdan yüzündeki damarlar belirginleşti, tüm bedeni kasılmıştı. Elleri can havliyle bıçağın kabzasını kavradı ama onun çıkaracak gücü kendinde bulamadı. Öylece, çaresizce acı içinde kıvrandı.
Kısa sürede etrafına insanlar toplandı. Kimisi korkuyla bağırdı, kimisi de ambulans çağırdı. Kimisi ise öylece izledi. Genç adam, acıdan gözü seğirirken hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Açıkçası böyle öleceğini düşünmemişti. Hak etmiş miydi? Sanmıyordu. Tek istediği şey ailesi ile mutlu bir ömür geçirebilmekti, anlaşılan bu da nasibinde yoktu.
Sevgilisi Elif'in, bir bakışına canını verebileceği ela gözleri geldi aklına. Onunla bir gelecek hayal ediyordu, ileride evlenip bir yuva kuracağını... Olmamıştı. Gözleri, kapanmak üzereyken son kez ailesi geldi gözünün önüne.
Annesi, ablaları... Onun yokluğunda çok üzülürler miydi? Umarım fazla göz yaşı dökmezler, diye düşündü. Yoksa öteki taraftan bile bunu kaldıramazdı.
"Eşhedü en la ilahe..." Nefesi yetmedi, ölmeden önce son kez şehadet getiremedi. Yalnız başına, öylece gözlerini yumdu.
Bir daha açabilecek miydi, o da bilmiyordu.
🌸🌸🌸
Bölüm sonu sevgili okurlarımmm normalde bu bölümü saat yedide atacaktım ama bölümün bir kısmı silindiği için baştan yazmak zorunda kaldım, geçikme için kusura bakmayın 🌿
