11. bölüm / 17
Yine Yeniden SevBalım
Bölümler 17Şu an: Balım
- 1 Görevimiz Tatil222 kelime
- 2 Sahil Kasabası284 kelime
- 3 Uçak Faciası1.287 kelime
- 4 Çantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!2.405 kelime
- 5 Güneş ve Ay1.400 kelime
- 6 Kara Lekeler3.983 kelime
- 7 !DUYURU!29 kelime
- 8 Eski Bir Dost4.337 kelime
- 9 Mektup4.897 kelime
- 10 Suçlu ve Polis3.100 kelime
- 11 Balım3.433 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Davetsiz Misafir3.319 kelime
- 13 Papatya4.333 kelime
- 14 Uyuyan Güzel4.885 kelime
- 15 Tanıdık Yabancı3.234 kelime
- 16 Saklı Kalan3.459 kelime
- 17 Özgürlüğün Anahtarı3.469 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
" Gece gece bir bara gidiyorsunuz, ve orada kumar oynayıp bir de üstüne tutuklanıyor musunuz? Kızım siz ne yapmaya çalışıyorsunuz ya?"
Derya ablam ve ben, salonda oturduğumuz yere sinmiş, annemin bizi azarlamasının bitmesini bekliyorduk. Ablam geldikten sonra, yanında kardeşimin olmadığını gören annem 'niye taksit taksit geliyorsunuz, otel mi burası' diye kızmaya başlamıştı.
Ki bence ne derse desin haklıydı. Poyraz da kısa süre sonra eve gelince, o da yorgunlukla bizim yanımıza oturdu. Annem, Poyraz da yanımıza oturunca kollarını iki yana açarak "Ooo, Poyraz Beyler de teşrif etti sonunda." Dedi alaycılık dolu bir sesle. Kardeşim, anneme göz ucuyla baktıktan sonra bakışlarını yerdeki halıya çevirip boynunu büktü.
Annem hala söylenmeye devam ederken üçümüz de yaramazlık yapmış küçük çocuklar gibi sessizce azarımızı yiyorduk. Halıdaki desenleri incelerken, henüz çocukken yaptığımız yaramazlıklar geldi aklıma. Yine böyle koltuğa oturur, annemden bir ton fırça yerdik. Küçük Emrah gibi boynumuzu büker, uslu uslu azarımızı yerdik.
Aynı anı, aynı yer ; farklı zaman...
Yaklaşık yarım saat sonra, neyseki annem bize kızmayı bırakmıştı. Bizim için endişelenmekten bitap düşmüş olacak ki, kendini kahverengi koltuğa bıraktı.
"Ay, ay ben çok fena oldum. Poyraz git bana bir bardak su getir hemen." Poyraz annemin fenalaştigini görünce koşarak mutfağa gitti. Annem, elleriyle tişörtünün yakasını açmaya çalışırken ablam ve ben de ayaklandık. Ablam, telaşla anneme seslenip bileklerini sıvazlarken hemen vestiyerin üzerimde duran limon kolonyasını alıp yanlarına gittim. Kolonya ile annemin bileklerini ovduk ve biraz da kendine gelmesi için ona koklattık. Annem sanki maraton koşmuş gibi bir yorgunlukla başını koltuğun sırtına yasladı.
"Allahım bu yaştan sonra bu da mı gelecekti başıma... " Diye sızlanıp duruyordu.
Yani açık konuşmak gerekirse bizi evlatlıktan reddetmediği için şükretmemiz gerekiyor bence.
İç sesime katılarak ellerimle annemin yüzünü yellemeye başladım. Ablam anneme biraz daha kolonya sürdükten sonra, Poyraz elinde bir bardak suyla yanımıza geldi. Annem, bir elini başının arkasına koyarak başını geriye yasladı ve bir kaç yudumda suyu içti. Boş bardağı koltuğun kenarına koyarken, ona endişeyle bakan üç çift gözle teker teker göz teması kurdu.
"Ben anladım, siz bu yaşta benim sebebim olmak istiyorsunuz."
"Anne, o nasıl söz gözünü seveyim." Diyerek annemin ellerini sıkıca tuttu ablam. "Yaptık işte bir hata, affetsen ne olur yani."
Bir elimi annemin omzuna koyarak, "Annem," Dedim içli içli. "Gerçekten çok özür dileriz. Yemin ederim bir daha karakola adımımı dahi atmayacağım, söz."
Annemin gözleri hala ayakta dikilen Poyraz'ı bulduğunda, hepimiz kardeşimin dileyeceği özrü beklemeye başladık. O ise bizi şaşırtmakta kesinlikle sınır tanımıyordu.
"Hepsi onların suçuydu. Onlar beni âlet ettiler bu işe. Yemin ederim kendi isteğimle girmedim o barın kapısından."
Gerçi ne diye şaşırıyorsam? Poyraz yine aynı Poyrazdı. Suçunu hep başkalarının üzerine atan, asla kabullenemeyen o Poyrazdı.
Açıkçası, yaptığı hataların sonuçlarına katlanacağı günleri merakla bekliyorum. Tabii öyle günler gelecekse...
Şaşkınlıkla gözleri büyüyen ablam, "Poyraz," Dedi inanamayarak. "Öyle mi olduk lan şimdi? Biz seni hiçbir şeye zorlamadık. Kendi isteğinle girdin o kapıdan. Benim sinirlerimi daha fazla oynatma istersen."
Ablam artık sinirden dişlerini sıkıyordu.
Poyraz kaşlarını yukarı kaldırdı, sanki kimsenin bilmediği bir gerçeği yeni hatırlamış gibiydi.
Kahverengi gözlerinde oluşan sinsi parıltılarla bana dönünce, konunun yine beni bulacağını anlamıştım.
"Söylemeyeyim söylemeyeyim diyorum ama hâlâ farkında değilsiniz değil mi?" İşaret parmağını bana doğru salladı. "Ablam geldiğinden beri başımız beladan kurtulmadı. Hem de ne kısmetse henüz geldiği dördüncü günde karakola düştük!"
Sanki tutuklanmamızın tek sorumlusu benmişim gibi beni suçlamaya devam etti. "Ama senin amacın en başından beri buydu değil mi? Babamdan alamadığın hıncını ailemizden çıkaracaksın! Zaten yıllar sonra tekrar gelmenin başka-" Poyraz'ın ağzından tükürükler saçarak, öfkeyle sarf ettiği bu sözleri kesen şey ne ablam ne de annem olmuştu.
Kardeşime attığım tokat, onun sözlerini bıçak gibi kesmişti. Tokatımdan sonra solunda oluşan bir kaç hayret nidası dışında hiç ses olmadı. Odadaki gerilim git gide büyüdü, o kadar büyüdü ki boğulmaya başladığımı hissettim.
Kardeşimin başı sol tarafına doğru eğilmişti. Bana değil, tam karşıya bakıyordu. Adem elmasının hareketinden sertçe yutkunduğunu anladım. Göz yaşları gözpınarlarımı zorlamaya başladığında, görüşüm bulanıklaştı. Tam kardeşimin vurduğum yanağına uzanacakken, kendini hemen geri çekti. Her ona attığım adımda o biraz daha geriye çekiliyordu. En sonunda bana dolan gözleriyle baktı, kaşlarının ortasında derin bir oyuk oluşmuştu.
Zorla gülümsemeye çalıştı, ancak mutluluktan oldukça uzaktı gülümsemesi. "Anlaşılan, küçükken babamın yanında kaldıkça ona benzemişsin."
Sözleri bıçak oldu, yüreğime saplandı sanki. Omuzlarımdaki yük arttıkça arttı. Yıllar önce gömdüğümü sandığım anılar zihnimde dönmeye başladı.
Hatırladım. Hatırladıkça unutmak istedim, unutamadıkça delirdim. Çok denedim ama yine olmadı. Anılar zihnimi talan etti, o gömdüğümü sandığım yerden gün yüzüne çıktılar. Küçüldükçe küçüldüm, minicik kaldım. Göğüs kafesindeki yüreğim sıkışmaya başladı. Sanki artık o bile benim için kan pompalamak istemiyordu.
Ben her şey olabilirim ama babam gibi değil. Babasının kızı hiç değil.
Yalnızca birkaç gün önce sarf ettiğim bu sözler, canımı daha çok acıttı.
Beceremedim demek ki, o adamın lanetinden kurtulmayı beceremedim. Yıllar önce bir yemin etmiştim, asla babama benzemeyeceğimi söyleyerek. Anlaşılan o ki kendime verdiğim sözü bile tutamamıştım.
Bir el omzuma dokunduğunda, kimin dokunduğunu görmek için arkamı döndüm. Ablam ağlamaklı bir ifadeyle bana bakıyordu. Ona döndüğümde hiç vakit kaybetmeden kollarını boynuma doladı. Bir süre olduğum yerde hareketsiz bir şekilde ablamın kokusunu içime çektim. Burada saklandım, burada dinlendim. Burası benim için güvenli bir limandı, burası tüm kötülüklerden saklanabileceğim tek yerdi.
Çok geçmeden ben de kollarımı ablamın beline doladım. Burnumu onun boynuna gömdükten sonra oksijen yerine onun kokusunu solumaya başladım.
Göz yaşları, benden bağımsız bir şekilde akıp gitti ve ablamın boynunu ıslattı. "Şşş," Dedi beni rahatlatmak için. Sağ eliyle sırtımı sıvazlamaya başladı. "Bakma sen şunun dediklerine, tanımıyor musun Poyraz'ı? Konuşur konuşur susar. Hem eminim ki bu söyledikleri için çok pişman olucak."
"Poyraz haklı." Dedim hıçkırıklarımın arasından zar zor. Gerçi ağlama seslerimden beni anlayabilmiş miydi, bilmiyorum.
Ablam biraz geri çekilip, belki de en sert ifadesiyle yüzüme baktı. İki elini omuzlarıma koyup, onları sıktı. "Sakın böyle düşünme. Asla böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirme. Unutma, sen bu yaşa kadar tırnaklarınla kazıyarak geldin. Onca şey yaşamana rağmen," sesini alçaltıp vurgulayarak devam etti. "Babama rağmen şuan dimdik ayaktasın. Bir daha böyle bir kelime asla duymayacağım senden."
Sertçe yutkunup söylediklerini dinledim. Sanki söylediklerini aklıma kazımak istermiş gibi gözlerimin içine bakıyordu. Onun, benim için endişelendiğini görebiliyordum. Bir az olsun içine su serpmek için gülümsemeye çalıştım.
"Merak etme, iyi olacağım." Yani umarım...
Bir süre yüzüme endişeyle baktıktan sonra, koluma girip beni odama yönlendirdi. Yavaşça yatağıma yatırıp, güzelce üstümü örttü. Sanki bir çocuğa bakar gibiydi.
Üstümü örttükten sonra yatağımın kenarına oturup yönünü bana doğru çevirdi. Elimi, avcunun içine alıp bir süre öyle bekledi. "Uykun var mı?" Hayır anlamında başıma salladım. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. Sonrasındaysa buruk ifadesi yerini neşeli bir gülümsemeye bıraktı.
"Pijama partisi yapalım mı? Tıpkı eski günlerdeki gibi..."
Bu fikrine kocaman sırıtarak karşılık verdim.
Pijama partilerine bayılırım!
~1 Saat Sonra~
"Ben Rosanna Elerua, hak ettiğim tahta sahip olmaya geldim!"
Ablamla bardan kalan elbiselerimizden kurtulup pamuklu pijamalarımızı giymiştik. Bu saatte marketler kapalı olduğu için ablam aburcubur zulasını patlatmak zorunda kalmıştı. Yatağımın üzerine oturmuş, laptoptan fantastik bir film izliyorduk.
Yatağımın üzerinde bir sürü cips paketleri, çikolatalar, jelibonlar ve şekerlemeler yeni bir katman oluşturmuştu sanki. Bu kadar aburcuburu bir arada görünce başta afallamadan edememiştim. Ablam ise bu şaşkınlığıma gülmüş, bu günler için daima birikim yaptığını söylemişti.
Yatağın üzerinde duran bir cips paketinden cips alıp ağzıma attım ve heyecanla filmi izlemeye devam ettim. Bir süre daha filmi izledikten sonra ablam sarı saçlarını savurarak, oflamaya başladı. "Ya böyle pijama partisi mi olur? Bu ne böyle tüm gece film mi izleyeceğiz?"
Bu yakınmasına omuz silkmekle yetindim.
Hemen filmi kapatıp Modelin Dağılmak İstiyorum şarkısını açtı. Hemen yataktan kalkıp beni de kaldırmaya çalıştı. "Kalk kızım kalk, oturmaya mı geldik?!" O, çoktan kendini müziğe kaptırmış dans ederken, ben ise yalnızca film izleyip aburcubur yemek istiyordum. Ancak ablam bu isteğimin farkında olmadan beni elimden tuttuğu gibi yataktan kaldırdı. Ellerimi hareket ettirerek beni dans etmeye zorladı. Olduğum yerde sırık gibi durduğumu görünce, " Ya kızım senin pijama partisinden kastın ne tam olarak? Oturup film izlemek mi? Görmeyeli iyice sıkıcı bir şey olmuşsun sen."
Sıkıcı olduğumdan değildi enerjiksizliğim. Poyraz'ın vuruşumla kızaran yanağı bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. Kim bilir bana olan öfkesinden nereye gitmişti. Evet, kardeşim ben ablamla odama giderken evi terk etmişti. Annem onu durdurmaya çalışmıştı ama ne yazık ki dinlememişti.
Ablam, asıl can sıkıntımın ne olduğunu anlayınca, bıkkınlıkla ofladı.
"Merak etme sen onu. İlk defa evden gidişi değil zaten. Biraz mahallede dolaşır, sonra geri döner."
Onun bu rahatlığı karşısında hayret etmeden edemedim. Gecenin bir yarısı evi terk etmişti, ya başına bir şey gelirse?Ablam nasıl bu kadar rahat olabiliyordu?
"Abla farkında mısın bilmiyorum ama kardeşim gecenin bir yarısı evi terk etti. Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?"
Ablamın eğlenen ifadesi son cümlemde değişti. "Asel, Poyraz senin kardeşin ise benim de kardeşim. Dedim ya, ilk defa evden gidişi değil. Biraz kafasını dağıtsın, geri döner. Merak etme. Anın tadını çıkar."
Onun sözleri, içime biraz olsun su serpmişti. Daha fazla bu konu hakkında bir şey söylemeyerek ablama ayak uydurdum. Şarkı kendi kendine değişti. Bu sefer de Yalının Bir Bakmışsın şarkısı çalmaya başladı.
" Eski fotoğraflar,
Mutlu gülen iki yüz
Merdivende sarılmışız,
Hiç bırakmayacak gibi
Adım adım eksildik
Nedenini ben anlamadım,
Sormaya korkar oldum,
Yıllandık diye mi yıprandık?
Yaşlandık diye mi paslandık?"
Şarkı sözleri bu şekilde devam ederken ben de ablam gibi dans ederek her şeyi unutmak istedim.
Her şeyi.
Bir süre daha yarınlar yokmuşçasına dans ettikten sonra yorgunlukla kendimi aburcubur dolu yatağa bıraktım.
Ablam da kahkahalar atarak kendini yanıma bıraktı. Daha fazla dayanamayarak ben de kahkahalarına eşlik ettim. İkimiz güldükten sonra, bir süre sessizce tavanı izledik.
Aramızdaki sessizliği bozan kişi ablam oldu. "Ne gündü ama! Yıllardır böyle aksiyon dolu bir gün geçirmemiştim."
"Ben de öyle."
"Bunu tekrardan yapmalıyız."
Karakoldan bahsettiğini düşünerek dehşet içinde ona döndüm. Bu tepkime karşı karnına ağrılar girinceye kadar güldü. Öyle bir kahkaha attı ki, bir an evdekiler uyanacak sandım.
Sabırla onun gülmesinin bitmesini beklerken, en sonunda kahkaları azalmaya başladı.
Gözünden akan yaşı silerken, "Gözümden yaş geldi gülmekten." Dedi. Sonunda gülmeyi bırakıp "Karakoldan bahsetmiyorum şapşal, pijama partisinden bahsediyorum." Dedi.
Evde verdiğimiz küçük çaplı partiden bahsettiğini anlayınca rahatlayarak derin bir nefes verdim.
Hiç bir güç bana o adliyeye gidecek herhangi bir suç işletemez! Bir daha asla!
Ablam ile birlikte biraz daha vakit geçirdikten sonra, sabah olmak üzere olduğunu fark etmiştik ve hemen ortalığı toparlamaya başlamıştık. Bize kalsa toplamazdık ama ikimizde annemin gazabından korktuğumuz için toplamak zorunda kalmıştık.
Neyseki işimiz çabuk bitmişti.
Kısa bir süre daha oturduktan sonra, ablam kendi odasına gitti. Ben de biraz sosyal medyada gezindikten sonra yatağa girip bugünün yorgunluğunu üstümden atmak için uykuya daldım.
🌸🌸🌸
Sabahın ilk ışıklarına karşı, sessizce yürüyordu Poyraz. Henüz eve gitmemişti, şimdilik gitmeyi düşünmüyordu. Henüz çok erken olduğu için, etrafta birkaç dükkanın kepenklerini kaldıran insanlar dışında kimse yoktu. Karşısına çıkan banklardan birine oturdu. Elindeki sıcak kahveyi yudumlarken, karşısındaki uçsuz bucaksız denizi izlemeye koyuldu.
Derin derin içine çekti, denizle karışan kahve kokusunu. En sevdiği şeylerden birisi bu denizi seyretmekti. Zira denizi izlerken daha iyi düşünüyor, kafasını karıştıran sorulara cevap bulabiliyordu. Karşısındaki manzara ona huzur veriyordu. Ne zaman böyle sinirlense, öfkesini dağıtmak için buraya gelirdi. Sinirleri yatışana kadar burada manzarayı izler, sonra eve geri dönerdi. Ancak şimdi sinirleri hiç de yatışacak gibi görünmüyordu.
Asel'e veya bir başkasına değildi bu öfkesi, kendineydi. Ablasına söylememesi gereken sözler söylemiş, onu kırmıştı. Ancak o da biraz olsun anlaşılmayı hak ettiğini düşünüyordu.
Ablası yıllar sonra, ansızın geri dönmüşken bir türlü onu affedemiyordu. Tam kendini onun yokluğuna alıştırmışken aniden gelmesi, yeniden hayatlarına dahil olmasını bir türlü kabullenemiyordu.
Ablası değişmişti. Yarım yamalak hatırladığı o küçük, haylaz kız değildi artık. Büyümüştü. Çok büyümüştü hem de... Gencecik, çok güzel bir kadın olmuştu. Oysaki ablasının yanında büyümek isterdi Poyraz. Ablası ona öğretsin isterdi her şeyi. Birlikte büyüsünler isterdi.
Ama ablası on sekiz yaşındayken çekip gitmişti. Altı yıl boyunca ne aramış ne de sormuştu. Tam onsuzluğa alışmışken, birden bire yeniden hayatlarına dahil olmuştu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiç gitmemiş gibi yeniden gelmişti.
İşte buna alışamıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi yapamıyordu Poyraz. Sanki Aseli affederse onu merak ettiği, özlediği, yokluğu yüzünden üzüntüden uyuyamadığı gecelere ihanet etmiş olacaktı.
"Anne, Asel ablam neden gelmiyor?"
Yıllar önce annesine sorduğu bu soru kulaklarında çınladı. Eğer Asel, nedensiz yere çekip gitseydi ona sarf ettiği bu sözler için vicdanı asla sızlamaz, hatta hak ettiğini bile düşünürdü. Ama nedensiz yere gitmemişti Asel. Dayanamamıştı. Kaldıramamıştı sırtındaki onca yükü. Babasının ona o izbe, küf kokan depoda yaptıklarını bir türlü unutamamıştı. Aklına gelen tek şey ise biraz olsun toparlayana kadar ona o depoda yaşadıklarını hatırlatan bu kasabadan ayrılmaktı.
Kendi ruh sağlığı için en doğru olanı yapmıştı, Poyraz da bunun farkındaydı. İşte bu yüzden öfkeyle sarf ettiği sözler yüzünden vicdan azabı çekiyor, kendisine derin bir öfke duyuyordu.
"Babamın yanında kaldıkça ona benzemişsin." Böyle demişti ablasına. En derin yarasını deştiğini fark etmeden... Bu cümlenin her gece aklında dönüp duracağını bilmeden...
O, kendi düşüncelerinde boğulurken onu gerçek dünyaya döndüren şey etrafını saran birkaç gençti. Poyraz, gençlere anlam veremez bir şekilde bakarken uzun boylu, yapılı bir oğlan üstüne doğru yürümeye başladı. Ancak yürürken doğru düzgün adım atamıyordu bile. Poyraz, o an çocuğun elindeki bira şişesini fark etti. Etrafında çember çizen diğer çocuklara baktığında, onların da ayakta durmakta güçlük çektiğini gördü. Yüksek ihtimalle sabaha kadar içmişlerdi. Tahminen kendisinden birkaç yaş büyük olan çocuklara bıkkınlıkla baktı. Banktan kalkmaya yeltendiği anda arkasındaki çocuklardan biri omzuna elini bastırıp yeniden banka oturmasına neden oldu. Poyraz, tuhaf gözlerle karşısındaki insanlara baktı. Ondan ne istediklerini bir türlü anlamamıştı.
Elebaşı olduğunu düşündüğü, diğerlerinden daha iri olan oğlan daha çok ona yaklaşıp "Cebindeki tüm parayı istiyorum." Dedi bazı harfleri yuvarlayarak.
Poyraz çocuğu umursamayarak yeniden ayağa kalktığında, omuzlarından sertçe itildi.
"Parayı ver. Şimdi -" Onun sözünü boğazına dizen şey Poyraz'ın sert yumruğu olmuştu. Sabah sabah biraz aksiyon almak belki gerilen sinirlerini yatıştırırdı. Yediği yumruk üzerine çocuğun çetesi Poyraz'ın etrafında oluşturdukları çemberi daha da daralttı. "Ne yaptığını sanıyorsun lan sen?!" Diyerek çocuk da Poyraz'a karşılık vermeye başladı. İkili yumruk yumruğa kavga etmeye başladığında, diğerleri de kavgaya dahil olup Poyraz'a zarar vermeye başladı. Her kes tekme tokat bir birine girmişken, sesleri duyan birkaç kişi onların etrafına toplanmıştı ancak hiçbiri kavgayı ayıracak bir faaliyette bulunmuyordu.
Bir süre daha tekme tokat kavga ettikten sonra, onları ayıran şey Aras'ın araya girip onları ayırması oldu.
Üstündeki spor şortu ve kolsuz tişörtü ile sabah sporu yaptığı belli oluyordu. Her sabah uyanır, en az yarım saat koşu yapmadan güne başlamazdı. Yine böyle bir sabah koşu yaparken, kalabalığı fark etmiş, sonrası da ise be olduğunu görmek için yanlarına gitmişti. Gördüğü şey ise birbirlerini yumruklayan gençlerdi.
Böyle bir şey ile ilk defa karşılaşmıyordu. Onu asıl şaşırtan şey kavgada Poyraz'ın da olmasıydı. Hızlıca kavgaya girip kavga eden çocukları iki tarafa ittirdi. Hâlâ saldırmaya çalışan çocukları zar zor engelledi. Tanımadığı, yüzü gözü yara bere içinde kalmış çocukları azarlayarak gönderdi.
Sonunda Poyraz ile baş başa kaldığında, onun yarılmış kaşına, patlayan dudağına ve şimdiden morarmaya başlayan gözüne baktı. Poyraz'ın koluna girerek onun banka oturmasına yardımcı oldu.
"Poyraz sen niye kavga ediyordun onlarla? Ne işin var oğlum senin mahalle kavgasında?"
Sıkıntılı bir iç çekti Poyraz. Ancak biraz zorlandı çünkü kaburgalarını da darbe almıştı. Adamlar gavura vurur gibi vurmuşlardı ona. Belki de Aras abisi olmasaydı çok daha büyük yaralar alacaktı.
Mahcup bir ifadeyle teşekkür etti. Bunun üzerine ise Aras kızarak "Saçmalama Poyraz, ne teşekkürü. Melike Hanım biliyor mu burada olduğunu? Veya ablaların?"
Dudakları düz bir çizgi haline gelen Poyraz, hayır anlamında başını iki yana salladı.
Aras, onaylamayan bir ifadeyle cık cıkladı. Ardından çocuğun kolundan tutarak onu ayağa kaldırdı. "Gel bir hastaneye falan götüreyim seni. Sonra da evine bırakırım." Ev lafını duyunca adımları olduğu yerde takılı kaldı. Hâlâ ablasına az da olsa kırgın ve kızgın hissediyordu. Henüz eve gitmeyi düşünmüyordu.
Aras, onun eve gitmek istemediğini anlayınca, "Tamam, eve götürmeyeceğim seni. En azından bir hastaneye gidelim olur mu?"
Mecburen kabul etti Poyraz. Sonrasındaysa ikili bir taksiye atlayıp hastanenin yolunu tuttu.
🌸🌸🌸
"Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?"
Cemaat hep birlikte cevap verdi.
"İyi bilirdik!"
İmam birkaç defa aynı soruyu sordu, cemaat de aynı şekilde cevapladı.
Ölüm... Henüz o duyguyu tatmadığınız sürece size pek bi' uzak gelen, yaşadığınızda ise iliklerinize kadar titreten o duygu. Hayatım boyunca yalnızca birkaç defa cenaze törenine katılmıştım ama hiçbiri ile herhangi bir tanışıklığım olmamıştı. Bu yüzden de yüreğimde hiçbir zaman o kopup giden insanın varlığını hissedememiştim. Ama şimdi, dayımın üstüne atılan toprak sanki benim yüreğime atılıyormuş gibi hissediyordum. Canım çok yanıyordu, dayımı bir daha ancak ölünce görebileceğim gerçeği bende ağlama isteği uyandırıyordu. Lakin ne yazık ki tek bir gözyaşı bile dökemezdim. Güçlü olmam gerekiyordu çünkü. Göğsünü döve döve ağlayan annem için, eğer kendisini tutan kollar olmasa yere yığılacak olan öksüz ve yetim kuzenim Açelya için, Ahsen ablamın omzunda hıçkıra hıçkıra ağlayan Derya ablam için güçlü olmam gerekiyordu.
Onların yıkılmaması için birinin onların yerine güçlü kalması gerekiyordu.
Günün sonunda, herkes evine dağıldığında onları toparlayacak olan bendim.
Teker teker herkesin gözlerinin içine baktım, annem düşecek gibi olduğunda hemen koluna girdim. "Anne, iyi misin?"
Endişeyle sorduğum bu soruya cevap vermedi. Hatta duyup duymadığından bile emin değildim.
"Gitti... Kardeşim gencecik yaşında gitti." Hıçkırıkları arasından zar zor seçebildiğim bu cümle canımı daha da acıttı. Başından düşmek üzere olduğunu fark ettiğim şalı hızlıca düzelttim. Benden bağımsız bir şekilde gözlerim yeniden toprak atılan mezara doğru döndü. Toprak atan gençler komşumuzdu. Benimle aynı yaşlardaydılar. Bakışlarım onlardan yeniden henüz kapanmamış olan mezara doğru döndü.
Dayım... Onunla ilgili anılarım silik silikti. Şehir dışında yaşadığı için çok fazla görüşemiyorduk ancak her gelişinde muhakkak her birimize hediyeler alırdı. Hiç bir yeğeni arasında ayrım yapmaz, her birimizi eşit severdi.
"Oo, Asel balım da buradaymış! Nerelerdesin bakıyım sen, gözümüz yollarda kaldı!"
Dayımın uzun yıllar önce söylediği bu cümle zihnimde yankılandı. Buruk bir tebessüm kuşandı dudaklarım.
Keşke onunla biraz daha vakit geçirebilseydim.
Hep böyle olurdu zaten. Gidenin kıymetini, yalnızca o gittikten sonra fark ederiz. Oysa ki her şey için çok geçtir. İşte bu yüzden sevdiklerimizle daha çok vakit geçirmeli, sımsıkı sarılmalıydık onlara. Elimizden geldiği kadar onlarla sohbet etmeliydik ki, sesleri hafızamıza kazınsın.
Ben mezarı izleyip dayımı düşünürken, cebimde titreyen telefonum, odağımı kendine topladı. Gözümden akmak üzere olan yaşları geldikleri yere gönderdikten sonra telefonu çıkarıp mesajı kimin attığına baktım.
Mesajı Aras atmıştı.
'A' kişisi:
Asel, sabah sabah rahatsız ettiğim için kusuruma bakma. Hem de cenazeniz varken gerçekten rahatsız etmek istemezdim ama bu önemli.
Kaşlarım kendiliğinden çatılırken Poyraz ile ilgili bir şey olmamasını umdum. Çünkü sabah olmasına rağmen ne eve gitmişti ne de cenazeye katılmıştı. Onu merak etmeye başlamıştım.
Siz:
Poyraz'a mı bir şey oldu?
'A' kişisi:
Altıncı hissinin kuvvetine hayranım.
Artık klavyenin üstündeki parmaklarım titriyordu.
Siz:
Neredesiniz?
'A' kişisi:
Evinizin arka bahçesinde.
Telefonu kapatıp hemen cebime attım. Şimdi gidersem annem bir şey olduğunu düşünüp işkillenirdi. Zaten kadın üzülmekten harap olmuştu, kardeşim yüzünden daha fazla üzülmesine gerek yoktu.
Bu sırada dayımın mezarı kapatılmış, dualar edilmiş ve cenaze namazını kılmıştık. Şimdi ise taziye vakti gelmiş, cenazeye katılanlar anneme, ablalarıma, bana ve kuzenim Açelya'ya baş sağlığı diliyordu.
Baş sağlığı dileyen teyzelerden birini bana yaklaşınca, bana da başsağlığı dileyecek sandım ama düşündüğüm gibi olmadı.
Teyze, başındaki eşarbı düzeltip iyice dibime yaklaştı. Kaşlarıyla bizden uzakta birini işaret edip, "Şuradaki genç, boylu poslu delikanlıyı görüyor musun?" Dedi. Sonra göğsünü kabartarak "İşte o benim oğlum, hem de bekar." Dedi. Teyzenin baktığı yöne bakışlarımı çevirdiğim zaman mezarı kazan çocuklardan birini gördüm. Bıkkınlıkla bir nefes vererek tekrar teyzeye döndüm.
Teyze Allah aşkına burası bu iş için doğru yer mi sence?
Tamam, oğlunun başını bağlamak istediğini anlıyordum ama az önce çok sevdiğim birini toprağa vermiştim, şuan böyle şeylerle uğraşamazdım.
"Teyze, sen ne yap biliyor musun?" Sanki devlet sırrı verir gibi etrafı kolaçan edip ona daha da yaklaştım.
"Bizim evin iki sokak altında Nuriye diye bir teyze var. Onun kızı da böyle nasıl güzel, bakmalara doyamazsın. Sen bir de şansını onunla dene istersen."
Teyze, oğlunu benimle başgöz edemediği için bozulmuş gibiydi. Burnunu kıvırarak, "Sen bekar değil misin yoksa?" Dedi.
Ya sabır!
Elimi alnıma vurmamak için zor dururken sabrımın taşmaması için üstün bir çaba sarf ediyordum.
Yanlış bir şey söylememek için derin derin nefesler alıp verdim. Tam ağzımı açmış bir şey söyleyecekken, arkadan gelen "Merak ediyorum, yakınını henüz kaybeden genç bir kadına sorulması gereken bir sorumu bu Necla?" Diyen kadife sesle birlikte laflarım bir bir boğazıma dizildi.
Ayfer teyze?
Uzun zamandır sesini bile duymadığım kadın, şuan tam arkamda duruyordu. Yavaşça arkamı döndüğümde, karşımda beklediğim kişiyi görünce şaşkınlıktan ağzım açık kaldı.
Ayfer teyze, siyahlara bürünmüş bir şekilde tam karşımda duruyordu. Hemen arkamda, isminin Necla olduğunu öğrendiğim teyzeye tek kaşını kaldırmış, hesap soran bir ifadeyle bakıyordu. Kıvırcık saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yapmıştı. Saçlarının küçük bir tutamı beyazlamaya başlamış, göz çevresinde kırışıklıklar oluşmaya başlamıştı.
Ona baktıkça yüreğim daha hızlı çarpmaya başladı. İkinci ailem olarak gördüğüm kadın tam karşımda duruyordu.
Aras Çakırca'nın annesi Ayfer Çakırca.
Daha fazla dayanamayarak kollarımı ona sardım ve hasret kaldığım kokusunu derin derin içime çektim. Papatya gibi kokuyordu. Mis gibi, yıllardır değişmemişti kokusu. Eğer hafızam silinse bile onu bu kokudan tanıyabilirdim.
O da bana sarılınca, bir süre hasret giderdik. Ne kadar özlediğimi şimdi daha iyi anlıyordum.
Yüzümü görebilmek için geri çekildiğinde, suratımı avuçlarının arasına alıp şefkatle okşadı. "Asel'im, ne kadar büyümüşsün böyle..."
Bu söylediğine derin bir tebessümle karşılık verdim.
Biraz daha onunla vakit geçirmeyi düşünsem de, titreyen telefonum bana engel oldu.
*530 265 ****
Beni de özledin mi Asel?
Ezbere bildiğim numarayı görünce kalbim sıkıştı, telefonu düşürecek gibi oldum. Göz bebeklerim titredi.
Baba?
Bölüm etkileşimi
