6. bölüm · Yine Yeniden Sev
Kara Lekeler
Geçmiş ~ 10 Yıl Önce ~
" Yüzündeki o lekeler ne kadar da tuhaf!"
Lisenin ilk günüydü. Sınıf arkadaşlarından bazıları onun oturduğu sıranın etrafında toplanmış, yüzündeki benleri inceliyorlardı. Asel, arkadaşları onun etrafında yüzündeki benleri inceledikçe yer yarılıp içine girmek istiyordu.
Sırf benlerinin görünmemesi için başını öne eğip saçlarının yüzüne dökülmesine izin verdi. Lakin sınıfta daha ilk günden kendine bir çete kuran Lara, onun rahat ermesine izin verecek gibi görünmüyordu.
Kızın eğilen başını ensesinden kavrayıp, sertçe geriye çekti. Asel'in saçları çekilince canı çok yandı, ancak bu zorbaları daha fazla keyiflendirmemek için acısını belli etmedi. Dişlerini sıktıkça sıktı.
Lara, açık bıraktığı sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdıktan sonra yanı başında oturan kıza alayla, "Ne oldu tatlım, yoksa utandın mı?" Dedi. Sonrasındaysa attığı tiz kahkahayla, sınıftaki en başta gelmeyen çocuklar da merakla ne olup bittiğini görmek için Asel'in sırasının etrafında toplandılar.
Sıranın başına gelen kişi sayısı arttıkça, Asel daha çok geriliyordu. Ne yapıp edip bu etik olmayan ortamdan hemen çıkmalıydı.
Saçlarını, onu sertçe tutan ellerden kurtarıp ayaklanacağı esnada Lara, omzuna baskı uygulayıp yerine tekrar oturmasına neden oldu. Tepesinde ona üstten bakışlar atan kızın mavileri, sadistçe parladı. Sinsice sırıtarak,
" Hiçbir yere gidemezsin. Daha yeni başlıyoruz."
Korkuyla yutkunmasına artık Asel bile engel olamamıştı. Sonrasındaysa her şey çok hızlı gelişti. Lara, Asel'in yüzünü tuttuğu gibi yukarı kaldırdı ve çenesini sıktıkça sıktı. Alayla sırıtarak yanındaki arkadaşlarına, "Şuna baksanıza, " dedi. "Nasıl da korkuyor!"
Göz ucuyla çenesini sıktığı kıza bakıp aynı alaycılıkla devam etti, "Sanki birazdan korkudan altına edecek." Birkaç kişiden gelen gülme sesleri ile Asel artık buna katlanamayacağını hissetti. Çenesini tutan elleri itmeye çalıştı. Lakin çok zordu. Kızın elleri yerinden kımıldamamıştı bile.
Asel' in sabrını taşıran son cümle ise, Lara' nın kulağına eğilerek fısıldadığı şu sözlerdi:
"Benlerin, tıpkı bir inekteki lekeler gibi iğrenç görünüyor. Nasıl onları kapatmadan dışarı çıkabiliyorsun, anlamıyorum."
O an, Asel gözünün tamamen döndüğünü hissetti. Sinirle yumruklarını sıkarken, kendisiyle alay eden kıza nefretle baktı. Hayatı boyunca sırf dış görünüşü yüzünden zorbalığa uğramıştı, artık dayanamıyordu.
Bir gözü sinirle seğirirken, kendisinden bile beklenmeyecek bir şey yaptı:
Sıktığı yumruğunu Lara'nın kendisine bakan ukala yüzüne savurdu. Siniftaki bazı kişilerden yükselen hayret nidalari, aralarındaki gerilimi had safaya çıkarmıştı.
Yediği yumruk darbesiyle kızın çenesini bırakıp geriye sendeleyen Lara, birkaç saniye hareketsiz kalarak şokla baktı öfkeden gözleri ateş alan Asel' e.
Birkaç saniye sonra ise şaşkınlığının yerini büyük bir öfke aldı. Eli, istemsizce Asel' in vurduğu burnuna gitti. Parmak uçlarına değen kanla, gözü dönmüş bir şekilde Asel'in üstüne atladı. "Sen!" Diye bağırdı. Sesi, sınıfta yankılandı. "Nasıl bana el kaldırırsın?!"
Sonrası ise büyük bir arbede...
----------
"Evladım daha ilk günden ne kavgası? Şu halinize bakın!"
Lara ve Asel, müdürün odasındaydılar. Elleri önlerinde bağlı, başları eğikti. Arada sırada birbirlerine ölümcül bakışlar atsalar da, müdürün yanında hamle yapmaya çekiniyorlardı.
Asel' in sol yanağı tırnakla çizilmiş, saçları dağılmış ve kravatı gevşetilmişti. Lara' nın hali ise ondan çok daha fenaydı. Burnu kanamış, saçları yolunmuş ve tshitünün yaka kısmında büyük bir yarık açılmıştı.
Müdür Emrah Bey, oturduğu deri koltukta yüzünü sıkıntıyla ovuştururken, sinirli bir şekilde karşısında yüzü gözü kan içinde kalmış olan kızlara bakıyordu.
Kızlar, müdüre kaçamak bir bakış attıktan sonra hızlıca başlarını yere eğdiler. İkisi de müdürün kendilerine nasıl bir ceza vereceğini merakla bekliyordu.
Emrah Bey, ellerini masanın üstünde birleştirdikten sonra gözündeki kare gözlükleri çıkarıp masanın üstüne bıraktı. Üstündeki yeşil kazaktan fırlamış olan göbeği ve kel başı ile tam bir müdür izlenimi veriyordu.
Kızlara çatık kaşlarıyla bir süre baktıktan sonra kararını açıkladı. "İkinize de bir haftalık uzaklaştırma cezası veriyorum. Belki bu cezayla okulda nasıl davranmanız gerektiğini öğrenirsiniz." Ardından eliyle kapıyı göstererek ekledi. "Çıkabilirsiniz."
Kızlar ısrar etmeden başları eğik bir şekilde dışarı çıktılar. Kapıyı kapattıkları anda Lara, Asel'e öfkeyle kan çağına dönmüş mavi gözlerini belerterek, "Bu iş burada bitmedi." Diye tısladı. Ardından seri adımlarla uzun koridorda ilerleyerek gözden kayboldu.
Asel'in ise aklında tek bir cümle kalmıştı: Benlerin, iğrenç görünüyor.
Aradan saatler geçti, okul bitti ve herkes evlerine dağıldı. Asel ise yavaş adımlarla evine doğru yürüyor, elinde tuttuğu belgeyi annesine nasıl göstereceğini düşünüyordu.
Sıkıntıyla oflayip yürümeyi sürdürürken, arkasından "Böö!" Diye bağıran Aras ile olduğu yerde sıçradı. Hızla arkasini döndü, adımları olduğu yerde çakılı kaldı.
Gözleri, sorgular bir ifadeyle karşısında sırıtarak bakan çocuğa bakıyordu. Hayırdır, dercesine kaş göz yaptı.
Onun, moralinin bozuk olduğu fark eden Aras, "Ne o?" Dedi. "Yüzün sirke satıyor yine."
Oflayarak önüne dönüp yürümeye başlayan Asel, "Git başımdan Aras. Bugün seninle hiç uğraşmayacağım."
Seri adımlarla ilerleyen kızın arkasından ona yetişmek için koşan Aras, "Ne oldu kız? Yine neye sinirlendin böyle?"
En sonunda arkasını dönüp patladı Asel. "Ben sinirli falan değilim!" Aras, hemen aralarındaki mesafeyi kapatıp yürürken konuşmaya devam etti. " Hadi hadi," dedi seni gidi seni, dermiş gibi.
"Kim sıktı canını, söyle."
"Kimsenin canımı sıktığı falan yok!"
Aras, oflayarak "Anlaşıldı, senin güzel dilden anladığın yok." Asel, öfkeyle hala alev alev yanan gözleriyle ters ters bakmakla yetindi.
Ardından, Asel'in kolundan tutarak durmasını sağladı. Asel'in gitmesine izin vermeden onu yanından geçmek üzere oldukları çay ocağına yönlendirdi. "Gel, bir konuşalım. Belli ki canın oldukça sıkkın."
Kolunu hızlıca çekti Asel. Tam onun karşısına geçerek, " Konuşmak falan istemiyorum!" Dedi ancak şuanda Aras'la dertleşmek ihtiyacı olduğu tek şeydi.
Tam o anda yüzü karşısındaki genç delikanlıya dönük olduğu için, Aras onun yüzündeki çiziği gördü. Parmak uçları Asel'in yanağındaki yaraya uzandı ancak canı yanar diye dokunmaya cesaret edemedi.
Kaşları çatıldı. Yüzü endişeyle kırıştı. Eli, çaresizce yanina düştü. Ağzından çıkan sözler, onun ne kadar endişeli olduğunu ve Asel'i ne kadar önemsediğini haykırıyordu.
"Bunu sana kim yaptı?"
Çay ocağının en köşesindeki, yuvarlak masaya oturdular ve Asel, sonunda gardını suya indirerek, biraz da istemeye istemeye anlatmaya başladı.
Aras, onu dikkatlice dinlerken, cumlesini Lara'nın kendisine söylediği sözlerle bitirdi. "Sence benim yüzümdeki benler iğrenç mi görünüyor?"
Asel, hayatı boyunca yüzündeki benlere olan yargilayici ve garipseyen bakışlarla yaşamıştı. İlk başlarda aldırış etmiyordu ancak artık ergenliğin verdiği hormonların da etkisiyle dış görünüşü hakkında söylenen en ufak şeyi bile kafasına takmaya başlamıştı.
Ama Lara'nın söylediği şey kesinlikle 'ufak bir şey' değildi.
Karşısında ona üzgünce bakan kıza endişeyle baktı. Her ne kadar içten içe inkar etse de bu kızı seviyordu. Ve sevdiği kızın kendisinden nefret etme sebebi olan herkesten nefret ediyordu.
Yaşı küçük, sevdası ise büyüktü.
Sevdiği kızın yüzünü, avuçlarının arasına aldı. Tam gözlerinin içine bakarak, "O nasıl söz?" Dedi. "Sen güzelsin. Çok güzelsin hem de... Nasıl böyle aptalca ithamları kendine yakistirabilirsin ki? Hayatımda gördüğüm en güzel yüze sahipsin sen Asel."
Yüzünü avuçlarının arasına aldığı kızın hüzünlü ifadesi yerini şaşkınlığa, mutluluğa ve biraz da utanmaya bıraktı. Asel, en güzel tebessümlerinden birini Aras' a gönderdikten sonra kızaran yanaklarını gizlemek için başını öne eğdi.
Ne yaptığını yeni fark eden Aras, sanki ateşe dokunmuş gibi elini hızlıca geri çekti. Birkaç dakika ikisi de ne yapacaklarını bilemeyip bakıştılar. Sonundaysa Aras bu tuhaf durumun içinden çıkıp saçma gerginliğe son vermek için, boğazını temizleyip, "Hem... dudağının köşesinde ve sol gözünün altında beni olan kızlar güzel oluyormuş."
Utancı bir kenara bırakıp anlamayan bir ifadeyle, "Yani?" Dedi Asel.
"Yanisi şu ki, sen yalnızca güzel değil, çok daha güzelsin." Söylediği şeyin utancıyla dilini ısırdı. Neden böyle bir şey söylemişti ki? Çok utanmıştı.
Lakin Asel için bu cümle hiç de utanç verici değildi. Çocuk yüreği, göğüs kafesini delip geçmek ister gibi atmaya başlayınca, hızla çarpan kalbinin sesi duyulacak diye ödü koptu.
Gözleri parlayarak yanındaki oğlana baktı. Kaşlarını yukarı kaldırarak, " İyi de sen benlerle ilgili bu güzellik algısını nerden biliyorsun?" Diye sordu inanmaz bir şekilde. Amacı karşısındaki çocuğu köşeye sıkıştırmaktı.
Ensesini kaşıyarak, alttan alttan melül bir bakış fırlattı. İşte bunu söylerse annesinin dergilerini gizli gizli okuduğu ortaya çıkacaktı. Kesinlikle bunu Asel'e söylemeyecekti.
Asel ısrar ettikçe Aras köşeye sıkıştığını hissediyor, elinden geldiğince konuyu değiştirmeye çalışıyordu ancak nafile. Asel bu güzellik algılarını Aras' ın nereden öğrendiğini fazlasıyla merak ediyordu.
Çay ocağında biraz daha zaman geçirdikten sonra aileleri daha fazla merak etmesin diye oradan ayrıldılar.
Yol boyunca da Asel Aras'a nerden bildiğini sorup durdu, Aras ise köse bucak kaçıyordu ondan. Evlerine kadar ise güle oynaya ilerlediler.
💫💫💫💫
Elimdeki cüzdanın gözünden fotoğrafımı çıkardım. Ellerimde tuttuğum fotoğraf aslında katlanmıştı. Katlanılan fotoğrafı tamamen açtım.
Fotoğrafta yalnızca ben değil, o da vardı. Çimlerin üzerine uzanmış, kameraya gülümsüyorduk. Benim üstümde mavi çiçekli askılı bir elbise vardı, onun üstünde ise bisiklet yaka bir tshirt...
Benim yüzümde makyaj yoktu, yüzümdeki kara lekeler yerli yerindeydi.
Buna rağmen bile hiç rahatsızmışım gibi görünmüyordum. Aksine oldukça huzurlu ve mutluydum.
Mutluyduk. Tahminimce on yedi yaşında olmalıydık.
İçim, anlam veremediğim bir heyecanla doldu önce, sonrasindaysa gerçek zihnime akın etti:
Bu adam altı yıl önce,ben on sekiz yaşındayken nişanlanmıştı. Çoktan evlenmiş olmalı, altı yıl nişanlı kalacak hali yoktu ya!
Hem, nişanlı veya evli, fark etmez. Cüzdanında başka bir kızın fotoğrafını taşıyorsa, bu aldatmadan başka hiçbir şey değil.
Hem kendini, hem de beni iğrenç bir durumun içine düşürmüştü.
Mide bulandırıcı.
Kaşlarim hızla çatıldı. Elimdeki fotoğrafı yırtmak geldi içimden, lakin başkasının malı olduğu için yirtamazdim. Onun yerine, sinirle masanın bir köşesine savurdum fotoğrafı.
Nasıl yapabilmisti bunu nişanlısına, eşine veya her neyse işte. Ellerimi yumruk yapıp sıkarken kaşlarımı daha çok çattım. Yumruklarımı o kadar çok sıktım ki, parmak boğumlarim beyazladı.
Çantasını verirken bunun hesabını da soracaktım ona.
Peki ya ona nasıl ulaşacaktım?
Düşün kızım, düşün...
Bir saniye bir saniye... Arasın ailesi ve benim ailem komsuydu. Hatta annemle annesi çok yakın arkadaştı. Üstelik bazenleri annem eve geç geleceği günler beni ve kardeşlerimi ona emanet ederdi. Umarım hala annemin telefonunda Ayfer teyzenin numarası kayıtlıdır. Bu sayede Aras'ın kasabaya dönüp dönmediğini anlayabilirdim.
Öncelikle herkesin uyanmasını beklemem gerekiyordu tabii.
Saate baktım. Beşi kırk üç geçiyordu. Hemen eşyalarını çantaya geri yerleştirdim. Kimsenin - özellikle fazlasıyla huysuz birilerinin- çantayı kurcaladigimi anlamaması gerekiyordu.
Çantayı aldığım yere, masanın yanına bıraktım. Sırtımı yeniden sandalyeye yaslayıp ellerimi aşağıya sarkıttım.
Çantanın içindeki diğer şeylere bakmayacaktim, bu kadar ters köse bana yeterdi.
Çantadan telefon çıkmamıştı. Demek ki telefonu yanındaydı.
İyi haber, benim de telefonum yanımdaydı. Kötü haber, numarası ben de yoktu.
Aslında vardı lakin nişanlanacağını öğrendiğim an silmiştim numarayı.
Yüksek ihtimalle benim numaramı da o silmişti, kim altı yıldır gorusmedigi birinin numarasını hala telefon rehberinde bulundururdu ki?
Elime lacivert kılıflı telefonumu alıp bir yatım saat kadar sosyal medyada gezindikten sonra ekranima düşen bildirim, oturduğum yerde aniden dogrulmama neden oldu.
Eski sevgilim Eren, bana mesaj atmıştı lakin kendi numarasından değil, başka birinin numarasından.
Oda arkadaşım Burcu'nun numarasından...
Kendi numarasından istese bile yazamazdi çünkü onu her yerden engellemiştim. Peki Burcu ile ne işi vardı?
Aklıma gelen iğrenç senaryoları silip atmak oldukça zordu ancak bir şekilde başarıp sinirden seğirmeye başlayan sağ gözümü umursamadan bana attığı,
Burcu 💫:
Aşkım ben Eren. Biliyorum, yaptığım şey çok yanlıştı ama bir daha yapmayacağıma söz veriyorum. Kızdan da ayrıldım zaten merak etme. Biliyorum, saat daha çok erken ama seni düşünmekten uyuyamıyorum bile. Seni çok özledim.Bu numaradan yazmak zorunda kaldım, beni her yerden engellemişsin de...
Mesajına başta karşılık vermemeyi düşündüm. Hemen Burcu' yu arayıp onun telefonunun eski sevgilimde ne işi olduğunu sorabilirdim ancak bunu daha sonraya saklayacaktim.
Öncelikle pek sevimsiz Eren beyle yapmam gereken küçük bir hesaplaşma vardı.
Allah'ın belası herif yüzsüz gibi oda arkadaşımı mi kullanıyordu bir de?
Cibiliyetine tükürsünler emi Eren...
Sinirle mesaj kutusuna girip ona cevap yazmaya başladım. Bu iş bugün bitmeliydi, daha fazla bu iğrenç insana katlanamayacaktım.
Siz:
Eren ne diyorsun sen? Biz ayrıldık, bitti gitti. Bırak artık peşimi. Ben seni her yerden engellemişim, sen bi de yüzsüz gibi -ki öykesin- oda arkadaşımın numarasından bana yazıyorsun. Bana yaşattıkların yetmedi şimdi bir de Burcu' nun peşine mi düştün?
Saniyeler içinde yazdığım mesajı ona gönderdim. Yavşak herif. Nefret ediyordum ondan.
Mesaj çok geçmeden geldi.
Burcu💫:
Asel, sana da günaydın sevgilim. Galiba seni de uyku tutmadı.Şuan çok sinirlisin. Bu konuyu daha sonra tekrar konuşalım olur mu?
Hala sevgilim diyor ya! Yavşağa bak!
Telefonu masaya bırakıp yüzümü ellerimin arasına alarak birkaç saniye sakinleşmeyi bekledim. Lakin hala bir gözüm seğiriyor, telefonu duvara atıp parçalamak istiyordum.
Sakin ol kızım, sakin... Eğer sinirlerine hakim olamazsan haklı olduğun halde haksız konumuna düşersin. Şimdi toparla kendini ve telefonun arkasındaki turşu surata hak ettiği cevabı ver.
Siz:
Sakinim ben gayet. Ya sen benim ne olduğumu sanıyorsun? Senin gibi gurursuzun teki olduğumu mu? Şimdi sen ne yapıyorsun biliyor musun? O telefonu Burcu ' ya veriyorsun, ve hangi cehennemden geldiysen oraya siktir olup gidiyorsun. Anladın mı?
Normalde çok fazla küfür eden birisi değildim, ancak bu sefer gerçekten sinirlerime oynuyordu.
Uzunca yazdığım paragraftan sonra bana ne dese beğenirsiniz?
Burcu💫:
Naz mı yapıyorsun şuan?
Bu sefer kelimenin tam anlamıyla çıldırdım. Tırnaklarımı avucumun içine batırarak telefonu fırlatma isteğime güçlükle karşı koyabildim. Bacağım stres ve sinirle yere hızlı hızlı vururken, yeni bir mesaj yazmak yerine cepten Burcu'yu aradım. Söyleyeceğim şeylerin mesaj yoluyla iletilmesini istemezdim.
Diğerlerini uyandırmamak için odamın kapısını kapatarak telefonu kulağıma dayadım. Bir elim belimde, dudaklarımı kemiriyor, ayaklarımı hızlı hızlı yere vurarak odanın ortasında dikiliyordum. Aradığım anda telefonu açması bir oldu.
Onun hiçbir şey söylemesine izin vermeden içimde ne var ne yok dökmeye başladım.
"Ya sen ne anlatıyorsun? Sen de hiç utanma arlanma yok mu? Ne biçim insansın ya sen? Sövüyorum olmuyor, güzel dille anlatıyorum, olmuyor. Her yerden engelliyorum, yine anlamak istemiyorsun beni. İstemiyorum diyorum seni! İS-TE-Mİ-YO-RUM! Nazmış! Bana bak kıt kafalı, bir kadın hayır diyorsa bu, HAYIR demektir. Bir daha beni arayıp rahatsız edersen, seni dava ederim. Taciz suçundan hapis yersin, duydun mu beni?!"
Telefonu yüzüne kapattım. Yüksek ihtimalle yumusayacagimi falan düşünmüş olmalıydı lakin avucunu yalardı.
Yalamıştı da zaten.
Telefonda söylediğim hiçbir şeyde blöf yapmıyordum. Eğer beni rahatsız etmeye devam ederse gerçekten dava açacaktım. Soluksuz konuştuğum için nefes nefese kalmıştım, biraz da kendime engel olamadan bağırmış olabilirdim.
Boğazım kuruduğu için su içmeye, mutfağa ilerledim. İlerlerken de etrafıma bakıyordum, etrafta kimseyi göremeyince rahat bir nefes aldım. Kimseyi uyandırmamıştım.
Parmak uçlarımda mutfağa ilerlerken, yeni doğmaya başlayan güneşin ışığı, küçük, dikdörtgen pencereden içeri sızıyordu. Kapının hemen karşısında bir buz dolabı, buzdolabının yanında ise mermer bir tezgah vardı. Tezgah, iki bölmeye ayrılmıştı: Bulaşık makinesi ve çekmeceler. Tezgahın üstünde ise duvara asılmış olan beyaz raflar vardı. Raflarda ise çeşit çeşit bardaklar...
Çıplak ayaklarımın altındaki beyaz, yumuşak daire şeklindeki halı sayesinde parmak uçlarımda değil, düz basarak ilerledim mutfakta. Burada kimseyi uyandırma korkusu yaşamadan yürüyebilirdim.
Tam kendime bir bardak su doldurmuş içerken, kapıdan gelen sesle içtiğim su boğazımda kaldı.
"Abla?" Diyen Poyraz' ın şaşkın sesi ve benim suyu püskürtmek suretiyle ağzımdan fışkırtarak, canım kardeşime kaşlarim havada , dudaklarımı kemirerek bir dönüş yapmam... Onun ise şaşkınlıkla beni izlemesi...
Tamamen ona döndüğümde çenemden aşağıya akan suyu elimin tersiyle sildim. Boşalan bardağı tezgahın üstüne bırakırken çıkardığım ses, aramızdaki gerginlik dolu sessizliği yarıp geçti.
Öne doğru bir iki adim atan Poyraz' a, "Ablam," dedim. Kahvelerim, dikkatle onu incelemeye koyuldu. Onu son gördüğümde on üç yaşında bir çocuktu. Şimdi ise koca bir delikanlı olmuştu. Üstündeki gri pijama takımına ve yüzündeki uykulu ifadeye, ardından dağınık açık kahverengi saçlarında gezindi bakışlarım.
Hafifçe çıkmıştı sakalları, son gördüğümün aksine oldukça yorgun bakıyordu kahverengi gözleri.
Şaşkın bakan ifadesinin yerini kızgınlık alınca, beklediğimin aksine çok farklı bir soru yöneltti. Çatılan kaşları, söyleyeceği şeyi az çok belli ediyordu aslında.
"Niye geldin?"
İnsan, geçmişte yaptığı şeylerin sorumluluğunu almalı, aksi takdirde yaptığı şeylerin yükünü taşıyamaz, ezilir gider, diye bir söz okumuştum bir kitapta. Galiba ben şuan yaptığım şeylerin yükü altında eziliyordum.
Gittiğim için pişman değilim, veya başka bir şehirde üniversite okuyup orada bir hayat kurduğum için de...
Zira ben bu kararları alırken on sekiz yaşında, aklı başında bir kızdım. Neyin doğru neyin yanlış olacağına karar verebileceğim yaştaydım.
Ancak Poyraz değildi.
Bu yüzden anlayabiliyordum onu, kızmıyordum hiç, neden geldiğim halde bana kızgınsın, diye. Biliyordum da nedenini. Her ne kadar kendime yedirmesem de...
Çünkü beni, yıllar önce bizi terk eden babamla eş değer görüyor. Benim babamın kızı olduğumu düşünüyor.
Halbuki yanılıyordu. Ben annemin saçlarını ördüğü o kızım, Ahsen ablamın masallarla uyuttuğu o çocuk, Derya ablamın bebekleriyle oynayan o küçük, Poyraz ile kavga eden o afacandım. Ya da mahallede yaramazliklar yapan yumurcak...
Ben her şey olabilirdim. Ancak babam gibi değil. Babasının kızı hiç değil.
Lakin şimdi kafam allak bullaktı. Geçmişin acı hatıraları kafamı bulandiriyordu, gittiğim her yerde, başımı soktuğum her bir köşede bir başka anı var.
Bazenleri oturup düşünüyorum, ben neden bunları yaşıyorum, diye. Ancak yalnızca düşünmekle kalıyorum çünkü hala bu soruma verecek bir cevabım yok.
Poyraz, iki adım daha attıktan sonra sinirle kaşlarını çattı. Hesap sorar bir ifadeyle, "Sana söylüyorum abla!" Diye bağırdı. "Niye geldin bunca yıl sonra?!"
Ellerimi önümde birleştirip başımı yukarı dikmekten başka hiçbir şey yapamadım. Kelimeler boğazımda dizildi sanki, onlara en ihtiyaç duyduğum anda hep böyle oluyordu zaten.
Ben sustukça daha çok sinirlenen Poyraz, küçümser bir ifadeyle beni baştan aşağı süzüp, " Annemin sana bir sürprizim var, diye bahsettiği sürpriz senmişsin demek. Ne acı, benim için kötü bir kabustan farklı değil oysa gelişin."
Öfkeyle sarf ettiği sözler, kalbime oturdu resmen. Yüreğimde bir ağırlık oluşturdu ancak yine de tepkisizliğimi ve suskunluğumu korudum.
Ne bekliyordum ki? Derya ablam veya annem gibi boynuma atlayacağını falan mı?
Saçmalık.
Onlar bana fazla duygusal(?) oldukları ve merhametli oldukları için hak etmediğim ilgiyi göstermişlerdi, o kadar. Asıl görmeyi hak ettiğim muamele tam olarak buydu.
Bağırılmak, hesap sorulmak... benim hak ettiğim şeyler bunlardı.
Kardeşim, bana bakarak alaycı bir tebessüm kuşandı. İyice bana yaklaşarak tam gozlerimin içine baktı. "Şu haline bir bak abla!" Dedi. Sanki acı çekiyormuş gibi devam etti. "Daha cevap bile veremiyorsun bana. Bizi düşürdüğün şu duruma bak!"
Yüzüme doğru bağırdığı için yüzümü buruşturmadan edemedim. Önümde birleştirdiğim ellerimi açarak ona doğru kaldırdım. " Şşş, sessiz ol. Annemleri uyandıracaksın."
"Bırak uyansınlar. Ahsen ablam da görsün sürprizin ne olduğunu."
Ellerini sinirle saçlarının içinden geçirerek odada volta atmaya başladı. "Şaka gibi ya! İnanamıyorum sana gerçekten. Sen nasıl yapabildin bunu, nasıl? İnsan hiç ailesini arayıp sormaz mı, onları merak etmez mi?"
Mutfaktaki bagirislqra uyanmış olan ablalarım ve annem, mutfak kapısından içeri uykulu bir ifadeyle ve pijamalarıyla girdiler. Derya ablam lambayı yaktı.Poyraz hala söylenmeye devam ederken, annem kardeşimin karşısına geçip "Poyraz niye bağırıyorsun ablana sabah sabah?"
Kardeşim volta atmayı bırakıp anneme döndü. Kaşları hayretle yukarı kalktı, ellerini iki yana açarak, "Bir de soruyor musun bunu anne?" Dedi. Ardından bir eliyle beni göstererek ekledi "Yıllar sonra gittiği yerden geri dönmüş, Ankara'dan hiç bir haber göndermemiş. Ve ben onun geldiğini şimdi öğreniyorum."
Sonrasında ise yüzü sanki yaşamak istemediği bir şeyi yaşamış gibi buruştu. Uykulu, koyu kahve saçlarını tepesinden dağınık bir topuz yapmış olan Ahsen ablayı gostererek ekledi. "Ya hadi diyelim bana söylemediniz, sürpriz yapalım dediniz, şu kadına nasıl söylemezseniz? Ona da mı sürpriz yapacaktınız? Çocuk mu bu kadın?"
Poyraz' ın bu siteminden sonra Derya ablam da Poyraz'ın önüne geçip bana siper oldu. İşaret parmağını dudağının üstüne koyarak "Şşş, sessiz ol. Konu komşu duyacak şimdi, uyandıracaksın herkesi."
Poyraz tam ağzını açmış bir şey söyleyecekti ki, kollarını göğsünde birleştirmiş olan Ahsen abla, olaya el attı. "Poyraz haklı."
Bunu söylerken yere bakıyordu. Sanki eski anıların arsında kaybolup gitmiş gibiydi. Koyu kahve, siyaha yakın gözleri bana döndü.
" Yaşadığın şeyler kolay değildi, biliyorum. Ancak bu, yıllardır bizi arayıp sormamanın doğru bir şey olduğunu kanıtlamaz."
Annem yılmış bir edayla ablama baktı. "Allah aşkına sen yapma bari Ahsen! Nedir bu kızın ikinizden çektiği? Hadi Poyraz çok küçüktü Asel gittiğinde. Bazı şeyleri tam olarak oturtamamış olabilir. Peki ya sen? Sen niye böyle yapıyorsun kızım?"
Ablam hiçbir şey söylemedi. Onun yerine ifadesizce gözlerime dik dik baktı. Aile arasında daha fazla gerginliğe sebep olmamak için, "Ben en iyisi sabah olunca gideyim," dedim. Belliki istenmiyordum, istenmediğim yerde daha fazla kalmamın lüzumu yoktu.
Buraya en başında gelmemiz bile hataydı zaten.
Annemse daha büyük bir hayretle bana doğru yürüdü, ellerimden tuttu yumuşacık elleriyle. "O nasıl söz annem?" Dedi. "Hayatta bırakmam seni. Zor bulmuşum, bir daha bırakır mıyım?"
Bilirdim, bırakmazdı. Bir kere inat ettimi o şeyin peşinden asla düşmez, tuttuğunu koparırdı.
Tonton parmaklarıyla tuttuğu ellerimi okşarken, gözleri doldu. Rahatlatıcı, huzur veren bir tebessüm yer edindi dudaklarında. "Burası senin evin. Bizim evimiz. Bakma sen ablan ve kardeşine, onlar şimdi kızar belki ama yarın bir gün yumuşayı verirler. Takma sen kafana."
Poyraz annemden duyduğu sözler üzerine tam, "Anne!" Diye itiraz ediyordu ki annemin, "Sus bakıyım! Valla alı veririm ayağımın altına. Zaten geldiğinden beri yapmadığını bırakmadın kıza."
"Anne," dedim Tuttuğu elimi onun elinin üstüne koyarak. "Yapma ne olur ben zaten kalıcı bir şekilde gelmemiştim buraya. Sizi görmek için gelmiştim, gördüm. Hemen gidebilirim isterseni-"
"O nasıl söz Asel!" Diye ciyaklayarak yanıma koştu Derya ablam, unicornlu pofuduk terlikleriyle.
" Duymayayım bir daha böyle bir şey."
Bu sırada annem, somurtan Ahsen ablayı ve Poyraz'ı kendi odalarına itelemekte meşguldü. Derya ablam elini omzuma koyarak, "Hiçbir yere gitmek yok, " dedi.
"Hiçbir yere gidemezsin. Daha yeni başlıyoruz."
Zihnime dolmak isteyen kötü anıları engelleyebilecek mişim gibi gözlerimi sıkıca yumdum. Derya ablamın elini sıkı sıkı tutarken, "Asel," dedi endişeyle. "İyi misin? Başın mı döndü yoksa?"
Gözlerimi tekrar açtığımda yani başımda duran ve bana endişeyle bakan Derya ablam vardı. Koluma girdi, "Gel seni yatağına götürelim." Diyerek beni odama doğru ilerletmeye başladı.
Yatağıma dikkatle yatırdı, üstüme kalkarken yatağın bir köşesine fırlattığım pikeyi örttü. O, gitmeden önce bana bir şeyler söyledi ama ben çoktan uyumaya başladığım için, duyamadım ne dediğini.
--------
Kuş cıvıltıları eşliğinde uyandım. Üstümdeki -rengini yeni fark ettigim- mavi pikeyi kaldırıp yatağın ayak ucuna savurdum. Hızla kalkıp masanın kenarında duran Aras'ın çantasını aldım. Aceleyle odamdan çıkacakken üstümde hala pijamalarımın olduğunu fark etmemle bavulumdan bol bir kot pantolon ve salaş bir tshirt alıp üstüme geçirdim. Telefonum, makyaj çantam ve çantayı elime alarak koşar adım odamdan çıktım. Bu arada saate de bakmayı ihmal etmedim. Saat 10.35 Di.
Ev ahalisi de çoktan kalmış, kimi kahvaltı hazırlıyor, kimisi de ortalarda görünmüyordu. Kahvaltı hazırlayan annem ve Derya ablama, diğerlerinin nerde olduğunu sordum. Poyraz'ın ekmek almaya, Ahsen ablamında yürüyüş yapmak için çıktığını söylediler.
Hemen annemin yanına koştum ve telefonunun nerede olduğunu sordum. Başta yadırgasa da telefonun olduğu masayı işaret etti. Tam telefonu alıp Ayfer teyzeyi arayacakken, bu sefer de benim telefonum çalmaya başladı.
Telefonun ekranına baktığımda ekranda gördüğüm tek şey 'Bilinmeyen Numara' yazısı oldu.
Telefonu merakla kaldırdım. Açtığımdaysa Aras'ın "Sen aramayınca bari ben arayayım dedim." Diyen kalın, hafif alaycı sesi kulaklarıma doldu.
Onun sesini duymanın verdiği kısa süreli şaşkınlıktan kurtulup hemen çıkışa doğru yöneldim. Annem ve Derya ablamın "Asel nereye sabah sabah?" Diye seslenmeleriyle, onlara doğru dönüp, " Küçük bir işim var. Hemen dönerim, beni merak etmeyin!"
Kulağım ile boynum arasına sıkıştırdım telefonumu. Kapıdan çıkar çıkmaz hemen spor ayakkabımı giyip, telefonu yeniden elime aldım. "Çantaları karıştıracak kadar dikkatsiz olduğumuza inanamıyorum!" Dedim merdivenlerden inerken. Aklıma takılan bir soruyla kaşlarım çatıldı.
"Bu arada sen benim numaramı nereden buldun?"
"Annemden." Hızlıca verdiği bu cevap üzerine içimden, tamam tamam, dedim. İnandım.
Benim aceleme rağmen o oldukça rahat bir şekilde, " On dakika sonra koyda buluşalım. " dedi.
"Tamamdır."
Telefonu yüzüme kapattı. Koşa bir süre yüzüme kapanan telefonun ekranıyla bakışırken, sinirden telefonu sıkmaya başladım.
Telefonu yüzümüze mi kapattı o?
Gıcık herif.
Mandıranın önünde duran dobloya atlayarak önce elimdekileri arka koltuğa fırlatarak makyajımı yaptım, sonra da arabayı sürmeye başladım. Bir an önce çizimlerime ve laptopuma kavuşmak istiyordum.
Yaklaşık bir on dakika sonra koya gelmiştim. Hafta içi olmasına rağmen ana baba günü gibiydi. Güneşlenen insanlar, kumdan kale yapan cocuklar, denizde yüzen kişiler... Burası çok kalabalıktı.
Bu kalabalıkta nasıl bulacaktım ben bu adamı?
Ofis çantasını ve çalmaya başlayan telefonumu alarak arabadan indim. Havalı havalı sahile doğru yürürken telefonu açtım. "Denizin yanındaki mavi şemsiyenin yanındayım."
Gözlerim hemen mavi şemsiyeyi aradı, çok geçmeden buldu da. Koşarak ona doğru ilerlerken kendileri de görüş açıma girmişti.
Tam karşısında durarak belli etmemeye çalışarak onu süzdüm. Üstünde, -inkar etmemem gerekirse- ona çok yakışan beyaz bir gömlek, krem rengi kumaş pantolon ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Küçükken de modaya meraklıydı bu.
Gözündeki siyah güneş gözlüğünden tam olarak nereye baktığını bilemiyordum ancak içimden bir ses onunda beni süzdüğünü söylüyordu. Sanki bir şeyden tam olarak emin olamamış gibi çatılan kaşları ile güneş gözlüğünü tek eliyle çıkardı. Koyu kahve hareleri yüzümde haddinden fazla oyalanmaya başlamıştı.
Oyalanırdı tabii. Ne de olsa yalnızca onun ve ailemin görebildiği kara lekeleri makyajla kapatmıştım. Artık o da benim için herkes gibiydi ve ben yakınlarım dışındaki kimseye kara lekelerimi göstermezdim. O, bu şansını yıllar önce kaybetmişti.
Bana olan bakışlarını fark ettiğimi görünce hemen gözlerini kaçırdı. Haka çatık olan kaşlarını daha çok çattı. Sanki benlerimi kapatmam hoşuna gitmemiş gibiydi.
Boğazını temizleyip asıl konumuza geri dönerek elindeki çantayı bana uzattı. "Buyur, çantan."
O, bana çantayı uzatırken gözüm boş olan parmaklarına takıldı.
Parmakları boştu.
Gözlerim benden bağımsız bir şekilde diğer eline kaydı. Orada da yüzük yoktu. Yüreğim, kuş misali çırpınmaya başladı. Son bir tereddütle elime çantayı aldım ve gözlerimle boş olan parmaklarını işaret ettim.
Hafif alayla, "Yüzüğünü takmayı unutmuşsun galiba." Dedim.
Ona uzattığım çantayı alırken bakışları buğlandı. Belli belirsiz bir tebessüm kondurdu dudaklarına, tam gözlerimin içine bakarak, "Sen gittikten sonra nişanı attım. Ancak artık çok geçti, çünkü sen çoktan gitmiştin. Benim ise sonradan haberim oldu gittiğinden."
Ne?
