4. bölüm / 17
Yine Yeniden SevÇantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!
Bölümler 17Şu an: Çantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!
- 1 Görevimiz Tatil222 kelime
- 2 Sahil Kasabası284 kelime
- 3 Uçak Faciası1.287 kelime
- 4 Çantalar Karıştı/ Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz!2.405 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Güneş ve Ay1.400 kelime
- 6 Kara Lekeler3.983 kelime
- 7 !DUYURU!29 kelime
- 8 Eski Bir Dost4.337 kelime
- 9 Mektup4.897 kelime
- 10 Suçlu ve Polis3.100 kelime
- 11 Balım3.433 kelime
- 12 Davetsiz Misafir3.319 kelime
- 13 Papatya4.333 kelime
- 14 Uyuyan Güzel4.885 kelime
- 15 Tanıdık Yabancı3.234 kelime
- 16 Saklı Kalan3.459 kelime
- 17 Özgürlüğün Anahtarı3.469 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazar Notu: Önceki bölümleri okumadan lütfen diğer bölümlere geçmeyin , bölümler birbirleriyle bağlantılı olduğu için okumadan diğer bölüme geçerseniz anlam bozukluğu yaşayabilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim...
💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫
Hala uçakta, tuvaletteydim. Ellerim, aynanın karşısında aceleyle makyajımı tazeliyordu lakin aklım başka bir yerdeydi. Ailemde. Uçağın yarım saat sonra ineceği az önce anons geçilmişti. Bu da demek oluyordu ki sonunda ailemle gorusebilecektim. Nasıl da özlemiştim onları... Her biri burnumda tütüyordu resmen.
Annemin yıllardır çalışmaktan nasır tutmuş elleriyle saçlarımı okşaması, Ahsen ve Derya ablamla her gün saç baş kavga etmemiz, evimizin en küçüğü erkek kardeşim Poyraz' ın beni boks torbası olarak kullanması ancak yeri geldiğinde birbirimizin hakkını sonuna kadar savunmamız... Çünkü adı üstünde, aileydik biz.
Annem... Ben sekiz yaşındayken bizi terk eden babamın yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapmıştı. Babam gitmeden önce ev hanımı olduğu için o gittikten sonra boşluğa düşmüş, kısa süre sonra çalıştığı işler sebebiyle kendinden feragat etmişti, ancak şimdi emekliydi. Maddi durumumuz da eski günlere göre çok daha iyiydi.
Ahsen ablam mesela... Evet, çok kavga ederdik kendisiyle ancak annemin gece geç saatlere kadar çalıştığı günlerde evin en büyüğü olarak bizi uyutma görevi ona düşüyordu. Ben küçüğüm tabii o zamanlar. Ablam yatağıma girip sıcaklığıyla ısıtırdı yatağı, her kelimesinde daha çok sokulurdum ona.
Derya ablam ise evcilik oynamaya bayılırdı. Tüm arkadaşlarından sakındığı barbie bebekleriyle oynamamıza izin verir, saçlarını ördururdu bize.
Son olarak ise ailemizin en küçüğü Poyraz... Kendisiyle de çok kavga etmisligim vardı. Hatta bir çok kez anneme Poyraz' ı evlatlık verelim, ne olur, diye yalvardığım da olmuştu. Ama ne yapalım, kardeşimdi sonuçta. Atsan atılmaz, satsan satılmaz.
O keratayı bile özlemiştim!
Palmiyeli, şeffaf makyaj çantamdan aldığım kapaticiyla yüzümdeki benleri kapamaya başladım. Benim için onlar bir ceza, veyahut bir kara lekeydi. Oldum olası benlerimden nefret etmiştim. Şu zamana kadar yüzümdeki kara lekeleri gören kişiler yalnızca ailem ve oydu.
Aras Çakırca
Ben, makyajımı bitirmiş eşyalarımı toparlarken alacaklı gibi çalan tuvalet kapısı, düşüncelere dalıp haddinden fazla tuvalette kaldığımın göstergesiydi. Ben çıktigim esnada hemen başka bir kadın girdi içeri. Koltuğuma yeniden kurtuldum ve şarj aletimi, telefonumu ve makyaj çantam gibi özel eşyalarımı bavulumun köşesine sıkıştırdım. Yeniden bavulumu üste koymaya çalışırken bavulu kaldıramadım ve bir anlık dengemi kaybedip tam düşmeyi beklediğim sırada iki uzun kol bavulumu kavradığı gibi rafa yerleştirdi. Bu sayede ben de düşmekten son anda kurtuldum. Kimin yardım ettiğini görmek için başımı yukarı kaldırdım, kahkaha kusmuğu arkadaş yardım etmişti bana.
Belki de o kadar kötü biri değildir.
Yüzünü daha iyi görebilmek için bir kaç adım geriye gittim, maşallah adam bostan korkuluğu gibi olduğu için, anca omuz hizasına gelebiliyordum. Göz göze geldiğimiz anda, "Teşekkürler," dedim. Yerine, cam kenarı tarafına geri otururken "Bir şey değil, " demekle yetindi. Sonrasindaysa mavi çiçekli elbisemin eteklerini düzelterek oturdum. Kalan dakikalar ise ikimiz içinde oldukça sıradan geçmişti. Sonunda, "Sayın yolcularımız, inişe geçiyoruz. Yolculuğumuz burada sona ermiş bulunmaktadır. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz." Diyen pilotun sesi uçağı doldurduğunda, rahat bir nefes aldım.
Allahım sana şükürler olsun yarabbi!
Kısa bir süre sonra uçak durduğunda, hala adını bilmediğim, sormaya da tenezzül etmediğim ad bavullarımızı ve birbiriyle aynı olan çantalarimizi indirdi. Kuru bir Teşekkürden sonra, onun bir kaç adım arkasında diğer yolculara birlikte, hosteslerin yönlendirmesi eşliğinde uçaktan indim. İndiğim anda oluşan kalabalık nedeniyle de onu bir daha görmedim.
Sonrası ise benim için hem oldukça heyecan verici, hem de hızlı geçmişti. Bir taksi tuttum, Sahil Kasabası yazan tabelanın önünde durmasını istedim. Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra aşağıya indim. Adımlarım, Sahil Kasabasına Hoşgeldiniz yazan tabelanın önünde durduğunda, derin bir nefes koyverdim.
Evim evim güzel evim.
Annemlerin geleceğimden haberleri yoktu, geldiğimi gördükleri zaman çok şaşıracaklardı. Bir elimle bavulumu, diğer elimle de pis çantamı tutarken hızlı adımlarla kasabaya giriş yaptım. Girdiğim andan itibaren ise adımlarım yavaşladı, gözlerim buğlandı. Sanki ezberlemek istermiş gibi her yeri dikkatlice süzüyordum.
Ki zaten ezberimdeydi, hiç unutmamıştım. Sonuçta insan, çocukluğunda sahip olduğu hem en güzel, hem de en kötü anıları yaşadığı kasabayı nasıl unutabilirdi ki? İnsan geçmişinden kaçabilir miydi ki?
Kaçamaz, dedi derinlerden gelen ses. Bak, yine döndün dolaştın, kaçtığın geçmişinin pençesine düştün. Saklambaç oynadın bir nevi. Sobe, Asel. Bu oyunda kaybeden yine sensin.
Zihnime akın etmeye hazırlanan o korkunç anılardan birini engellemeye çalıştım, bugün her hangi bir atak geçirmek istemiyordum.
Nefeslerim hızlandı, avuç içlerim inanılmaz bir şekilde terlemeye başladı. Derin derin aldığım soluklar, Sakinleşmeme az da olsa yardımcı oluyordu. Bir elimi stresten terleyen gerdanimda gezdirirken, kendimi telkin etmek için üstün bir çaba sarf ediyordum.
Güzel şeyleri düşün Asel. Güzel şeyleri... Sen buraya ailenle güzel bir tatil yapmaya geldin. Bu süre boyunca yalnızca buna odaklan. Kötü anıları tıpkı yıllar önce yaptığın gibi toprağa göm. Anın tadını çıkar. Mahvetmelerine izin verme.
Gözlerimi sımsıkı kapatırken, içimden bu sözleri bir kaç kez tekrarladım. Sakinleştigimi hissettiğimde, elimden düşmüş olduğunu yeni fark ettiğim çantamı ve bavulumu yerden aldım. Gelen bir atağın elinden son anda kurtulmuştum. Bu sefer dim dik yürürken, etrafta dönen fisiltilari duyamasamda insanların neden bana bakarak konuştuğunu tahmin edebiliyordum.
Asel altı yıl sonra geri dönmüş.
Burası küçük bir yerdi, haberin annemlere ulaşması çok sürmezdi. Ama ben bizzat kendim geldiğimi göstermek istediğim için, adımlarımı daha da hızlandırdım. Ilık rüzgar saçlarımı savururken, tıpkı bir çocuk gibi hissettim kendimi.
Sonunda evine donmuş olan bir çocuk...
Lakin artık bir çocuk değil, yirmi dört yaşında genç bir kadındım. Tekrar çocuk olabilmek için nelerimi vermezdim. O zaman yaptığım bazı şeyleri geri alabilirdim belki.
Yürümeye devam ederken, sonunda kendi evime gelebilmistim. Tam önünde durduğum, Melis' in Mandrası adlı mandıra ve onun üstündeki iki katlı ev, çocukluğumda yaşadığım, kardeşlerimle kahkahalarimizin doldurduğu evdi. Mandıra anneme aitti. Emekli olduktan sonra evde oturmaktan çok sıkıldığını söyleyerek açmıştı bu lokantayı. Mandıra nın kapısının kolunu elimle çevirdim. Açtıgımdaysa gördüğüm manzara özlemle "Anne," Diye seslenip annemin boynuna atlamamak neden olmuş olabilirdi. Annem önce yaşadığı şokla olduğu yerde kala kaldı. Sonra kendini hafifçe geri çekip yüzüme bakarak Asel, dedi.
Kıyamam, kısa saçlarına yer yer aklar düşmüştü. Görmeyeli bir az da zayıflamıştı sanki. Bir kaç saniye şaşkın şaşkın yüzüme baktı, ardından "Yavrum, Asel'im!" Diyerek kollarını sıkıca belime doladı. Yanağıma ardı ardına sulu öpücükler bırakırken, bir yandan da kıçıma ufak bir şamar atmakla meşguldü. Sonrası ise benim takip edemeyeceğim kadar hızlı oldu. Annem, ayağındaki krem rengi sandaleti tek hamlede çıkarıp öfkeyle popoma sert bir terlik darbesi indirdi. Ben kaçmaya çalışsam bile nafile. Kadın düşmanına saldırıyor gibi vuruyordu. Bir az daha arbede yaşadıktan sonra annem, öfkeyle söylenmeye başladı "Bir annen olduğu şimdi mi aklına geldi?" Ben, bir elimle ağrıyan kıçımı ovuştururken diğer elimde anneme doğru uzatmış, durmasını, konuşmamız gerektiğini söylüyordum. Bir iki saniye kısa bir duraklama yaşadıktan sonra, "Ne konuşacağım kız ben senle?!"
Bir terlik darbesi daha...
"Yıllardır gelmiyorsun. Şimdi mi aklına geldi ailen olduğu? Meymenetsiz seni!"
Bir darbe daha...
"Anne ne olur bir dinle. Bak işler çok yoğundu zaten. Biliyorsun ben de stajyer olduğum için tüm gün konuşturup duruyorum. Valla kıçım zar zor yer görüyor akşama kadar. Bu yoğunlukta nasıl geleyim?"
Ben her ne kadar dil döksem de işe yarayacak gibi görünmüyordu. Şu yaşıma gelmiş, stajyer mühendis olmuşum, hala annemden dayak yediğime inanamıyorum.
Annem, sonunda halime acımış olacak ki , terliği aşağıya indirip, bana vurmayı bıraktı. Olan yine gariban popoma olmuştu.
Annem, sanki az önce beni döven o değilmiş gibi sakinlikle sandaletini ayağına geçirdi. Öfkeli ifadesi yerini özleme bıraktığında, yanıma yaklaşıp yeniden sıkı sıkı sarıldı bana. Ben de kollarımı onun beline dolayıp, yüzümü boynuna gömdüm. Derin derin çektim içime hasret kaldığım yasemin kokusunu.
Anne kokusu da bir başka oluyor he, diye iç sesimde varlığını göstermişti.
Annem, bir eliyle sırtımı, diğer eliyle de saçlarımı okşarken tezgahın arkasındaki döner merdivenlerden gelen " Anne noluyor yine sesiniz yukarıya kadar geliyo-" cümlesiyle yavaşça annemden ayrılıp merdivenden gelen Derya ablama baktım. Bukleler halinde gerdanina dökülen sarı saçları, beni gördüğü anda kocaman açılan masmavi gözleri ve ayağında olan unicorn lu pofuduk terlikleriyle tam olarak hatırladığım gibiydi. Üstünde ise mavi beyaz çizgili bir bisiklet yaka crop, altında da siyah bir şorth vardı.
Ben onu süzerken, onun da beni süzdüğünü fark etmemle, onun koşar adım yanıma gelip kollarını boynuma dolaması bir oldu. Annemin aksine o, hiç de bunca yıl gelmediğim için gocunmuşa benzemiyordu. Sanki geldiğim anda tüm geçmişi silip atmış gibiydi.
Benden ayrıldıktan sonra dolan gözlerini havaya kaldırarak yaşların akmasını engellemeye çalıştı. Derin bir tebessümle izliyordum onu. Eskiden de böyle duygusaldı, hala da öyleydi. Bazı şeyler zaman geçse bile değişmiyordu sanırım.
Yarım bir gülümseme bahşetti bana, artık gözleri dolu dolu değildi. Yeniden beni çekip sarıldığında, uzun zamandır duymak istediğim o sözleri söyledi. "Evine hoş geldin zilli."
Tekrar ayrıldığımız da, uzun zamandır görmediğim mandırayı inceleme fırsatı buldum. Geldiğimde dayak yemekten tam olarak inceleyememiştimde...
Bir rafta bidon bidon peynirler, bir diğerinde tereyağlar, kaymaklar ... Her şey hatırladığım gibiydi. Süt kokusunu derin derin içime çektim. İçim garip bir şekilde huzurla doldu.
"Yahu ne diye yabancı gibi dikiliyorsun ayakta, gel yukarı çıkalım." Diye kolumdan tuttuğu gibi merdivenlere çekiştiren annem, öylece mutlu mutlu bizi izleyen ablama, " Derya sen de şimdilik kapat dükkanı, gelmesin kimse. Asel in eşyalarını da getiriver sana zahmet." Diye seslendi. Derya ablam annemin dediğini yaparken, ben de annemle birlikte merdivenlerden çıkmaya başladım. Merdivenlerin sonuna geldiğimiz anda bizi kısa bir koridor karşıladı. Karşılıklı iki demir kapı bize bakıyordu. Annem, beni sol taraftaki yönlendirilen zorluk çıkarmadan ona uydum. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde holü geride bırakıp salona ilerledik.
Salonda iki tekli koltuk, iki de büyük kahverengi koltuk vardı. Kapının hemen yanında ise tüm duvarı kaplayan beyaz TV ünitesi...
Her şeyin bıraktığım gibi olması iyi hissettirmisti. Sanki ben hiç gitmemişim gibi...
Kahverengi tekli koltuğa ayak ayak üstüne atarak oturdum hemen yanı başımdaki anneme, Ahsen ablamın nerede olduğunu sordum. Dizlerini ovuşturarak, "Biraz sahilde yürümek istedi, gelir birazdan." Bana bakmaya devam ederken aniden ayaklandı. "Sen yol yorgunusun, kendi odan boş, orada yat dinlen biraz. Ben de sana yiyecek bir şeyler getireyim." Kibarlık edip getirmemesini söyledim ancak beni dinlemedi. O gittikten, ben de kendi odama girdikten sonra kendimi yatağıma bıraktım. Tavanla bir süre bakıştıktan sonra dirseklerimin üstünde doğrulup odada gözlerimi gezdirmeye koyuldum. Kapının hemen yanında kıyafet dolabim, onun karşısında da yatağım vardı. Yatağımın baş ucunda ise çalışma masam... Aynı zamanda giriş kapısının karşısında, minik bir balkonumda vardı. Oda da gözlerimi gezdirirken fark etmiştim ki oda son bıraktığım gibi tertemizdi.
Oysa ben onların odamı boşaltıp çoktan kiler olarak kullanmaya başladıklarını düşünmüştüm. Ancak böyle bir şey yapmamışlar, aksine her gün odamı geleceğim umuduyla temizlenmişlerdi.
Kızım gelince kirli bulmasın odasını, diyen annemin sesini duyar gibiydim.
Yeniden kollarimi iki yana açıp kendimi yatağa bıraktım. Uçakta gelesiye kadar midem bulandı, hala midemin ekşidiğini hissediyordum. Uzun yolculuk sebebiyle ağrıyan boynum ve sırtım da hiç yardımcı olmuyordu. Göz kapaklarım yorgunluğa daha fazla dayanamayıp kapanmaya başlayınca, karşı koymadan uykunun büyüsüne teslim oldum.
--------
Olduğum yerde sıçrayarak uyandığımda gecenin bir yarısıydı. Dışarıdan gelen köpeklerin havlama sesleri ve benim hızlı hızlı alıp verdiğim soluklar, odayı boğan sessizliği yarıp geçen tek şeydi. Köpekler yüzünden uyanmıştım muhtemelen. Odayı aydınlatan tek şey açık pencerenin hafif aralanmis perdesinden sızan ay ışığıydı. Üstümdeki pikeyi yatağın ayak ucuna savurdum ve ayaklandım. Masa lambasini yaktım.Üstümde hala yatarken giydiğim o elbisenin olduğunu gördüm, sırtım su içinde kalmisti ancak umursamadim. Uyandığım vakit tekrar uyuyamıyordum, bu sebepten Derya ablamın çalışma masamın kenarına bıraktığı ofis çantamı aldım ve masamın eski sandalyesine kuruldum.
Çalışmaktan zarar gelmezdi, uyku tutamayacağına göre yapabileceğim en verimli aktivite buymuş gibi görünüyordu.
Tam çantayı açtığım esnada içerisinde kendi eşyalarım yerine bir mavi dosya, kemer, kalemlik,cüzdan ve bir forma çıktı.
Evet, bir forma.
Bu benim çantam değilse kimin çantası ve benim çantam kimde? Ayrıca hangi insan ofis çantasına bir forma koyar ki? Oflayarak sırtımı bıkkınlık içinde sandalyeye yasladım. Tam o sırada aklıma yanımda yolculuk yapan adamın da aynı çantaya sahip olduğunu hatırladım. Hayır ya! Kesin onla karıştırmıştım çantaları. Nereden bulacağım ben bu herifi şimdi?
Hemen cüzdanı alıp kimlikten ismine baktım. Gördüğüm isimle ise o an zaman durdu. Her şey durdu. Ellerim duraksadi, gözlerim ismin üzerinde tekrar tekrar gezdi.
Aras Çakırca.
Hayır. Hayır. Hayır. Hayır... Saatlerce yanımda yolculuk eden adam benim ilk arkadaşım, ilk sırdaşım, ilk aşkım mıydı?
Ve ben bunu fark edememiş miydim? Bu adam benim her anlamda ilkimdi. Bu adam benim çocukluğumdu. Kendimde kusur saydığım ne kadar şey varsa güzelleştirendi. Bana kusurlarımı sevmeyi öğretendi.
Aynı zamanda bana öğrettiği her şeyi tek bir günde geri alanda.
Çünkü o, benim çocukluğumdu. Kederim, hüznüm, sevincim... Attığım en güzel kahkaham. Hayatımda ilk kez en saf duygularla bağlandığım kişi...
Avucumun içindeki kimlik kartı, ıslanmaya baslayincaya kadar ağladığımın farkında bile değildim. Ellerim hafifçe titriyor, geçmişin soğuk hatıraları zihnimi bulandiriyordu.
Geçmiş ~14 Yıl Önce~
Ağlıyordum. Neye ağladığımı tam olarak animsayamiyorum, galiba sağ dizimde açılan kesik yüzünden. Kesikten oluk oluk kan akıyor, neredeyse tüm bacağım kırmızıya boşanıyor ve ben bu görüntü yüzünden daha çok ağlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, bazı zorba çocuklar beni biraz hırpalayıp düşürmüşlerdi.
Oturduğum yerde kollarımı dizimin etrafına sarmış,yüzümü de kollarıma gömmüştüm. Etrafımda kimsecikler yoktu, olmasında zaten benim onlara ihtiyacım yoktu.
Yalnızca bir kişiye ihtiyacım vardı. O da eminimki beni arıyordu. Birazdan gelecekti.
Ki geldi de. Hem de elinde bir kutu yarabandı ile...
Ben hala hıçkıra hıçkıra ağlarken o, yanıma oturup küçük eliyle kafamı kaldırmaya çalışıyordu. Ona karşı koymadan başımı kaldırdım, kahverengi kisa saçlarımı yüzümden çekmeye çalışırken yüzünü burusturarak, "Ağlarken Grinch deki yeşil yaratığa benziyorsun. Ağlamayı bırak." Dedi. Hala saçımda olan elini ittirdim. Kısaca omuz sildikten sonra ağlamaya devam ettim. O zaman bu söylediği çok dokunmuştu, büyüyünce anlamıştım ağlamamam için böyle dediğini.
Ben, göz yaşlarımı arasından ona bakarken o, bıkkınlıkla nefesini verip, vücudunu tamamen bana çevirdi. Ellerini, sıska dizlerinin üstüne koyarken "Eğer ağlamaya bir son verirsen sana en sevdiğin çikolatalardan alırım."
Hemen sustum. Kendileri beni çok iyi tanıyordu vesselam. Akan sümüğümü sesli bir şekilde çekerken elimin tersiyle gözlerimi yaşlarımı silmekle meşguldüm. O ise halime acımış olacak ki yüzüme gelen saçlarımı bir eliyle kulağımın arkasına sıkıştırdı. Sonrasında ise kanayan dizime yönelip küçük yaşına rağmen sanki kırk yıllık doktormuş gibi ciddiyetle yarayı temizlemeye başladı.
Bu halinden memnuniyetimi gizlemek amacıyla "Neden geldin? Gidip arkadaşlarınla oynasana." Dedim ters ters. Göz ucuyla bana bakıp tekrar işine döndü. "Neden olacak? Seni yanımda göremeyince merak ettim. Başına bir iş geldi sandım. Yanılmamışım."
Bunca ettiği lafın arasından ben sanki kendim koymuşum gibi "Seni merak ettim," lafına takıldım. Bu bile yanaklarımın kızarması yetmişti. Saçlarımı yüzüme dökerek kızaran yanaklarımı saklamaya çalıştım.
"Hem..." Diye lafına devam etti. " Ben gelmeseydim kim gelecekti yanına? Kim saracaktı yaranı?"
Haklıydı. Ne çok isterdim haksız olmasını... Annem hep olduğu gibi yine çalışıyordu, ablalar ise okuldaydı. Benim okulumun onlarinkinden daha erken bitmesi, o zamanlar bana göre en büyük şanssızlığımdı.
Bir o vardı yanımda, bir o sarardı yaramı. Tıpkı şimdi olduğu gibi ve yıllar sonra yollarımızın ayrılacağı o bedbaht güne kadar da olacağı gibi...
Sonrasındaysa zaman su gibi akıp geçti sanki. Yer yer kavga ettik, yer yer de eğlendik, kahkahalarımız yankılandı her yerde. Günün sonunda ise o dizim yaralı olduğu için her ne kadar yuruyebilecegime kanaat getirsem de, benimle didişip eve kadar sırtında taşımıştı.
Bu anı ise aklımda silinmemek üzere yer edinmişti. Asla da silinmesini istemiyordum zaten...
Bölüm etkileşimi
