12. bölüm · Yine Yeniden Sev
Davetsiz Misafir
Bir süre daha ne yapacağımı bilemez bir ifadeyle telefondaki mesajla bakıştım. Titreyen bakışlarımı zor da olsa telefondan kaldırıp etrafta babama dair bir iz aramaya başladım. Kendi eksenim etrafında dönüp durdum korkuyla. Ancak hiçbir yerde babamı göremedim. Deliriyormuş gibi hissetmekten alıkoyamadım kendimi.
Onun da amacı buydu zaten. Beni delirtmek.
"Asel kızım, iyi misin?" Ayfer teyzenin endişeli sesine doğru döndüğümde, bana endişeyle baktığını gördüm.
"Betin benzin atmış, bembeyaz olmuş suratın yavrum. Gel şöyle biraz dinlen." Kolumdan tutup beni yönlendirerek plastik, beyaz bir sandalyeye oturmama yardımcı oldu. "Burada dinlen, ben de sana su getireyim." Bana arkasını dönüp cenazeye katılanlar insanlar için koyulan sulardan almaya gitti.
Stresten titreyen bacağımı durdurmaya çalışırken düzensiz olan nefeslerimi biraz olsun dizginleyebilmeye çalıştım ancak olmuyordu, bir türlü yapamıyordum. Sıkışan göğsümün üzerine elimi koyup kalbimin hızlı atışını avucumun içinde hissettim. Bu, biraz olsun sakinleşmeme yardımcı olmuştu.
Derin derin nefesler alıp verirken, Ayfer teyze elinde bir şişe su ile yanıma geldi. Şişeyi elime tutuşturarak, "Al bakalım, biraz su iç yavrum." Dedi. Onu ikiletmeden verdiği suyu kana kana içtim. Boş şişeyi elimin içinde ezdim.
Alnını kırıştırarak, "Daha iyi misin kızım?" Diye endişeyle sordu. Ona bir şey belli etmemek için zorla tebessüm etmeye çalıştım. Dayımın ölümü yüzünden bu halde olduğumu düşünmüş olacak ki, "Neler hissettiğini anlayabiliyorum," diyerek lafa girdi. "Ben de yıllar önce çok sevdiğim bir yakınımı kaybetmiştim. Ama görüyorsun ya, ölenle ölünmüyor işte."
"Peki, unutabildiniz mi o yakınınızı?"
Bahsettiği yakınını hatırlamış olacak ki, yüzünde yarım bir tebessüm oluştu.
"Hayır. Unutamadım. Kimse unutmuyor zaten. Yalnızca giden kişinin ardında bıraktığı yaralar zamanla kabuk bağlıyor. Sen unuttuğunu zannediyorsun, ama aslında anılar zihninin kuytu köşelerinde varlığını koruyor."
Derin bir nefes aldı. "Yani demem o ki, sonsuza kadar gittiğini düşünme. O her zaman yanında olacak." Söylediklerine samimi bir gülümseme ile karşılık verdim. Gerçekten bu sakinleştirme işini çok iyi yapıyordu çünkü çoktan babamı unutmuş, onu dinlemeye başlamıştım.
Göz ucuyla annemlere baktığımda, hâlâ gidenleri uğurlamakla meşgul olduklarını gördüm. Fırsat bu fırsat, diye düşünerek tam Ayfer teyzenin yanından kalkıyordum ki, "Asel," Diye seslenince ona dönmek zorunda kaldım.
"Poyraz hasta mı oldu kızım? Cenazede onu göremedim de."
Keşke Poyraz'ın ne halde olduğunu bilsem, ama biricik kardeşim sürekli başına buyruk hareket ettiği için maalesef bilmiyorum Ayfer teyze.
Ona her ne kadar yalan söylemek istemesem de, "Evet, yataklara düştü çocuk. Oysa o da gelmeyi çok isterdi."
"Geçmiş olsun dileklerimi iletir misin kızım?"
Gülümseyerek "Tabii." Dedikten sonra adımlarım mezarlığın çıkışına yöneldi. Hemen dobloya binip arabayı çalıştırdım. Doğruca eve sürdüm. Yol boyunca aklıma türlü türlü senaryolar geldi, her biri yol boyunca aklımda dönüp durdu.
Eve çok yaklaştığım sırada, oldukça tanıdık bir siluet gördüğümde az kalsın bir elektrik direğine çarpıyordum. Neyseki durumu hızlıca toparlamış, kaza yapmaktan son anda kurtulmuştum. Dikkatimi yeniden toplayabildiğimde arabayı sağa çekip çabucak arabadan indim ve az önce o kişiyi gördüğüm yere baktım. Hatta koşarak o yere giderek etrafa bakındım ancak yoktu. Kalbim kuş misali çırpınırken, gördüğüm kişinin o olmamasını, babam olmamasını umuyordum.
Umarım ben yanlış görmüşümdür veya birine benzetmişimdir.
Ya da hiçbiri değildir.
Olduğum noktada aslında herhangi biri geçmemiş olabilir. Halüsinasyon bile görmüş olabilirdim. Babamı görmektense halüsinasyon görmeyi tercih ederdim.
Bir süre daha etrafıma bakındım ama kimse yoktu, ben de yanlış gördüğümü varsayarak yeniden dobloya bindim. Doğruca eve doğru sürdüm ve bir daha babamı görmedim. Ya da bir halüsinasyon.
Sonunda eve geldiğimde telaşla arabayı mandıranın önüne park ettim. Bir hışımla arabadan inip, evin arka bahçesine yöneldim. Koşar adım bahçeye girdiğimde, spor kıyafetleri ve siyah kapüşonlusu ile yerde baygın yatan Poyraz, ağzı yüzü aldığı darbelerle yamulmuş, burnunda tampon ve kaşı yarılmış bir şekilde karşıladı beni. Tabii bir de Poyraz'ın başında yere çömelmiş olan ve ağlayan Elif... Böyle bir manzara beklemediğim için şaşkınlıktan ağzım açık kaldı.
Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra, "Poyraz!" Diye haykırarak baygın yatan Poyraz'a doğru koştum. Hemen eğilip nabzını kontrol ettim. Parmaklarımın ucunda hissettiğim atar damarları sayesinde az da olsa rahatladım. Başının arkasındaki şişliği fark etmemle çatılan kaşlarım mümkünmüş gibi daha çok çatıldı. Hüngür hüngür ağlayan Elif'e doğru döndüğümde, "Neler oldu burada?!" Dedim öfkeyle. O, yüzüne gelen kıvırcık saçlarını çekerken ağlamaya bir türlü ara veremiyordu. Ondan bir cevap alamayacağımı fark ettiğim de ateş saçan bakışlarım Aras'ı buldu.
"Aras hemen burada neler olduğunu anlat. Poyraz neden bu halde ve neden baygın?"
Aras, sertçe yutkunurken kahverengi gözleri kaçamak bir bakış attı Elif'e. Daha fazla susmasına tahammül edemeyerek "Cevap ver!" Diye bağırdım. Sustukça beni daha çok sinirlendiriyordu.
Temkinli adımlarla yanıma yaklaştı, sanki beni ürkütmek istemiyordu. "Sakin ol. Gel otur şöyle, konuşalım." Elini bana uzattığında ise öfkeyle elini ittirdim. "Anlat çabuk! Poyraz'ın her yeri neden yara bere içinde ve neden baygın? Sen ne yaptın kardeşime!"
Ben öfkeden kafayı yemek üzereyken o hâlâ oldukça sakindi. "Ben bir şey yapmadım. N'olursun gel oturalım, sakinleş ben de sana anlatayım neler olduğunu."
Elimle baygın yatan kardeşimi gösterdim. " Ya madem sen hiçbir şey yapmadın, kim getirdi kardeşimi bu hâle?!"
Kardeşimin başında ağlayan Elif, ağlamaktan kısık çıkan sesiyle "Abim bir şey yapmadı." Ela gözlerini Poyrazdan bana doğru çevirdi. "Ben bayılttım Poyraz'ı."
Durduğum şeyi idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Başta abisini korumak için yalan söylüyor sandım ama biraz gerisinde duran kalın odunu görünce ve pişmanlıkla bana bakan, ağlamaktan kızarmış ela gözlerini görünce doğruyu söylediğini anladım.
Öfke, tüm vücudumu saniyeler içinde sarınca yanlış bir şey yapmamak için gözlerimi sıkıca yumup ellerimi birçok kez açıp kapattım.
Sakin ol kızım, Sakin ol... Eminim ki geçerli bir sebebi vardır.
Yok, olmuyordu. Hiç bir şekilde sakinleşemiyordum. Geçerli bir sebebi olması falan umurumda değildi. Kardeşimi birileri çok fena pataklamış ve bayıltmıştı. Ve şuan o kişi tam karşımda dururken sakin kalmak bi' hayli zordu.
Gözlerimi yeniden açtığımda, bakışlarım abi kardeş arasında gidip geldi. "Biriniz hemen olanları anlatsın, yoksa hiç hoş olmayan şeyler yaşanacak."
İki kardeş birbirlerine kaçamak bakışlar atarken, en sonunda benden kaçamayacaklarını fark etmiş olacaklar ki, anlatmaya başladılar.
~ Saatler önce ~
Elif, evinden çıkmış mezarlığa doğru yürüyordu. Adımları hızlı, aklı ise Poyraz'daydı. Genelde iki eli kanda olsa bile mutlaka Elif'in aramalarını açardı ama dünden beri onu defarca aramasına rağmen hiçbir aramasına geri dönüş alamamıştı. Cenazesi olduğu içindir herhalde, diye düşünerek bu konuyu aklında fazla uzatmadı.
Tam Melike Hanım'ın mandırasının önünden geçerken, arka bahçede kapüşonlu birini görünce adımları olduğu yerde kaldı. O kişiye görünmeden biraz daha arka bahçeye yaklaştığında, o kişinin arka kapıyı açmaya çalıştığını gördü. Kaşlarını çatarak kimliği belirsiz kişiyi izlemeye devam etti ama kişinin hareketlerinde hiçbir değişiklik olmadı.
Eve hırsızın girmeye çalıştığını düşündü, kalbi hissettiği adrenalinle hızla çarpmaya başladı. Gözüne, bahçe kapısının biraz ilerisinde olan odunluk takılınca, ne yapacağına karar verdi.
Elinden geldiğince sessiz olmaya çalışarak bahçe kapısından içeri girdi, odunluktan bir odun alıp sessizce hedefine doğru yaklaştı. Aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi hızlıca kapatıp odunu kapuşonlunun başına geçirdi.
Kimliği belirsiz kişi önce ellerini kapıdan çekti, sonrası da ise yerinde sendeledi. Kimin kendisine vurduğunu görebilmek için sendeleyerek arkasına döndüğünde, kimin vurduğunu göremeden gözleri karardı ve yere yığıldı.
Hırsız sandığı kişi sevgilisi çıkınca, genç kız elindeki odunu yere düşürdü. Sarsak adımlarla bayılttığı sevgilisine doğru yürüdü. Hemen yanına çömelip çocuğun yüzünü avuçlarının arasına aldı. "P-poyraz aç gözünü." Dedi yalvarır gibi bir ses tonuyla. Titreyen elleriyle çocuğun yüzünü sarsmaya başladı. "Poyraz uyan! Aç gözünü hadi!" Gözünden akan pişmanlık göz yaşları, yanağından süzülüp giderken sevdiği çocuğun kafasını yardığına inanamıyordu.
Onu daha da üzen bir diğer şey de Poyraz'ın yüzünün yara bere içinde olmasıydı. Bu yaraları kimin açtığını merak etti ama bundan daha önemli dertleri vardı.
"Elif?" Abisinin seslenmesiyle ona doğru dönünce, şaşkın bir yüzle karşılaştı. "Abi..." Dedi ağlamaklı bir sesle. Aras koşar adım baygın olan Poyraz'ın yanına gitti. Eğilip nabzına baktı, nabzın atışını duyunca rahatlayarak derin bir nefes aldı. Neyseki sadece bayılmıştı. Aras, kızgın gözlerle yanındaki kız kardeşine döndü.
"Ne yaptın sen Elif?"
Elif hıçkırıklarının arasından zar zor konuştu. "Hırsız sandım onu. Arkası dönük olduğu için göremedim yüzünü."
Kardeşinin ağlamasına daha fazla dayanamayarak, "Tamam, ağlama artık," Dedi. "Birazdan kendine gelir zaten. Ben Asel'e haber vereyim."
Sıkıntıyla derin bir iç çekti. "Kız dayısının cenazesinde bir de bu işle uğraşacak. Çok ayıp olacak kıza. Zaten başında onca iş varken bir de biz başını ağrıtacağız."
Elif, abisinin bu sözlerinden sonra ağlamayı bırakıp şaşkınlıkla ona döndü. "Sen Asel abla için endişe mi ediyorsun, yoksa sadece bana mı öyle geldi?"
Sinirle kaşlarını çattı Aras. "Ne alakası var?" Diye atarlandı. "Asel'in yerinde kim olsa aynı şeyi düşünürdüm. Konunun Asel ile alakası yok."
Kaşlarını yukarı kaldırarak imalı bir bakış attı. Abisinin bu söylediği pek fazla inandırıcı gelmese de ses etmedi.
"Hem sen beni bırak da kafasını yardığın çocuğa bak. Yazık, ne hâle getirmişsin çocuğu." Aras, Asel hakkında daha fazla konuşmak istemediği için hemen konuyu değiştirdi.
Onun bu çabasına gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı Elif. Belki abisi inkar ediyordu ama Asel'i düşündüğü oldukça belliydi.
~Şimdiki Zaman~
"Poyraz'ı hırsız sandın yani, öyle mi?" İnanamayarak sorduğum bu soruya suçlulukla başını sallayarak karşılık verdi.
Ne diyebilirim ki, diyecek hiçbir laf bulamıyordum. Şu durumda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Öfkelensem bile bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti.
Ellerimle dizlerimden destek alarak ayağa kalktım. "Yapacak bir şey yok. Olan olmuş artık. Gelin de eve taşıyalım şunu." Tam kardeşimi ayaklarından tutmuş sürükleyecekken, Aras'ın "Sen bırak, ben hallederim." Demesiyle duraksadım.
Omzumun üstünden ona bakarak, "Gerek yok. Kendim halledebilirim." Dedim. Ama o beni dinlemeden Poyraz'ı kaldırdığı gibi omzuna attı. "Kendi başının çaresine bakabileceğini biliyorum ama dayının cenazesinde buraya gelmek zorunda kaldın. İzin ver, bu kadarını ben halledeyim."
Düşünceli hali hoşuma gitse de hemen ifademi toparladım. Aklıma gelen yeni bir soruyla kaşlarım merakla çatıldı. "Peki yüzündeki yaralar? Poyraz kavgaya mı karıştı?"
Cebimden anahtarı çıkarıp arka kapıyı açtım. Sırtında kardeşim ile kapıdan girdi Aras. Elif de gözyaşlarını silerek yerden kalktı ve tam karşımda durdu. Mahcubiyet ile, "Gerçekten çok özür dilerim. Bağır, çağır ne istersen yap. Hakkındır." Dedi.
Dakikalar önce ona çok öfkeli olsam da şimdi o öfkeden eser kalmamıştı. "Tamam, üzüntünü anlıyorum ama şuan bu konuşmayı yapmayalım olur mu?"
Başını sallayıp benim ardımdan içeri girdi. Aras'a salonu göstermek için onu aradım ama bulamadım. Salona girdiğimde ise baygın Poyraz'ı koltuğa bırakıyordu. Hayretle kaşlarım havalandı. "Salonun yerini hatırlamanı beklemiyordum." Ne de olsa yıllardır evimize gelmemişti.
Poyraz'ı koltuğa bıraktıktan sonra ayaklandı. Açık kahve gözleri ben dışında her yere bakıyordu.
"Hiç unutmadım ki..."
Fısıldayarak sarf ettiği bu sözleri zar zor duymuştum. O bana bakmasa da ben gözlerimi ondan bir saniye olsun ayırmadım.
"A-abla?" Sesin geldiği yöne baktığımda, Poyraz'ın uzun kirpiklerini kırpıştırarak bana baktığını gördüğümde, koşar adım onun yanına gittim. Onun hizasında eğildim. "Poyraz, daha iyi misin?"
Kısa bir an nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Etrafına şaşkınla bakarken, gözleri sonunda üzerimizde gezindi. Kurumuş dudaklarını diliyle ıslatıp acıyla inledi. "Ne oldu bana?"
Elini kaldırıp darbe aldığı başına dokundu. Şişen yere dokunduğu anda canı acımış olacak ki yüzünü buruşturup hızlıca elini çekti. Yeniden bize döndüğünde, sıkıntıyla iç çeken Elif'e doğru döndü.
"Ben hırsız sandım seni. Sonrada ne yapacağımı bilemedim, odunu indirdim kafana. Sen olduğunu görünce çok pişman oldum zaten."
Elif'i karşısında görünce afallayan Poyraz, bir de üstüne kendisini bayıltan kişinin Elif olduğunu öğrenince kelimenin tam anlamıyla şok geçirdi. Birkaç dakika hareketsiz bir şekilde genç kıza bakmayı sürdürdü. Poyraz sessiz kaldıkça içimdeki endişe büyüdükçe büyüdü.
"Ay inme indi çocuğa galiba." Omuzlarını sarsarak onu kendine getirmeye çalıştım. "Poyraz iyi misin sen, kendine gel! Ay yok, hareket etmiyor. Kesin inme indi."
Ben hâlâ kardeşimin omuzlarını sarsarak onu kendine getirmeye çalışırken, beni engelleyen şey Aras'ın kollarımdan tutup beni kendine çevirmesi oldu. Sıkı değildi tutuşu, aksine canımı yakmaktan korkarcasına gevşekti.
Onunla göz göze gelmemle, o sakin, beni yatıştıran, sinirimi yok eden o ses tonuyla konuşmaya başladı. "Sakin ol, sadece fazla şaşırdı. Birazdan kendine gelir."
Her nasıl yapıyorsa, bir şekilde beni sakinleştirmeyi başarıyordu. Tıpkı şimdiki gibi... Ve ben onun etkisi altına girmekten nefret ediyordum. Sözlerinin, hatta sesinin tınısının bile üzerimde hâlâ etkisi olmasından nefret ediyordum.
Bu nefretimi ona yansıtarak, sertçe kollarımı çektim elinden. Sadece ikimizin duyacağı şekilde fısıladayarak "Bir daha sakın bana dokunma." Dedim tane tane.
Az önce gözlerinde olan o sakinlik, yerini buz gibi bir soğukluğa bıraktı. Öyle ki, omurgamdan başlayıp aşağıya doğru giden bir ürperti hissettim. Yine de ona olan sinirli bakışlarımı korudum.
"Merak etme, elimde olsa seninle karşılaşmam bile ama görüyorsun ya, kader bizi sürekli bir araya getiriyor."
Tek kaşımı havaya kaldırdım. "Kadere inanmadığını sanıyordum."
Pek de hoş olmayan sohbetimizde sıkılmış olacak ki ayaklandı. Onun ardından ben de ayağa kalktım. Arkasını dönüp uzaklaşmadan önce, son kez buz gibi gözlerle bana baktı.
"Seni yıllar sonra ilk kez gördüğüm o andan beri, kadere inanmamayı bıraktım."
Söylediği bu cümleden sonra, boğazımdaki yumruyu gidermek için sertçe yutkunmam gerekti. Ama olmadı, boğazımdaki o şey gitmedi. Aksine geçen her bir saniye daha da büyüdü. O, arkasına bile dönüp son kez bana bakarak, "Başın sağolsun." Diyerek evden çıkıp gitti. Ben ise onun arkasından öylece bakmakla yetindim.Bana fazlasıyla sinirlenmiş olmalı çünkü arkasından, "Abi! Nereye gidiyorsun, dursana!" Diye bağıran Elif'i bile duymamazlıktan geldi.
Elif, kıvırcık saçlarını savurarak abisine defalarca seslendi. Abisinin geri dönmeyeceğini anlayınca, oflayarak koltuklardan birine oturdu.
"Asel abla kusura bakma. Abim hep böyle atarlıdır, hemen sinirleniverir. Yani şu acılı gününde bile nelerle uğraştırıyoruz seni... "
Daha fazla devam etmesine izin vermeden, "Sorun değil." Dedim. Artık gülümsemeye çalışmak bile içimden gelmiyordu.
Poyraz, şükürler olsun ki girdiği şoktan çıkmıştı. Şaşkınlıkla "Aşkı-" diyecekti ki, Elif uyarı niteliğinde boğazını temizleyip beni gösterdiğinde Poyraz'ın söyleyeceği laflar boğazına dizildi. Doğrulmaya çalışırken, bir yandan da bir bana bir de Elif'e bakıyordu. Onun sırtındaki yastığı düzelterek doğrulmasına yardımcı oldum. Gözleri genç kızın üzerinde durduğunda, heyecanlı bir tebessüm oluştu dudaklarında. "Hoş geldin." Elif, ona karşılık vermeden hemen lafa girdi. "Tekrardan özür dilerim. Seni hırsız sandım. Başın sağolsun bu arada." Diyerek aceleyle kapıdan çıkıyordu ki, kardeşim "Seni görebilmek için her gün kafamın kırılmasına razıyım!" Diye bağırınca bu sefer boğazını temizleyen kişi bendim.
Bu çocuk yaralı haliyle hâlâ çapkınlık derdindeydi.
Elimde olsa bana diyeceği hiçbir şeyi umursamadan kafasına bir tane geçirirdim ama yaralı olduğu için kıyamıyordum.
Dua etsin ki yaralı.
Elif, kısa bir an bocaladıktan sonra çabucak toparlayarak kapıdan çıkıp gitti. Beni ve Poyraz'ı baş başa bıraktı.
"Evet," Dedim son heceyi uzatarak. "Anlat bakalım Poyraz Bey. Ne oldu?"
Poyraz, derin bir nefes aldı. Bana anlatıp anlamamak arasında kararsız kaldığını görebiliyordum. Onun üzerine eğilerek kurduğum baskıyı arttırdım.
"Anlat. Hemen!"
Ve mecburen anlatmaya başladı.
~Birkaç dakika sonra~
Poyraz bana bugün yaşadığı her şeyi anlatmıştı. Kafamı sallayarak onu onayladım. Ayağa kalkarak, "Pekala. Şimdi bu anlattıklarını bana nasıl anlattıysan, anneme de aynı performansı göstereceksin. Anlaştık mı?"
Eninde sonunda annemin radarına takılacağını bildiği için, sıkıntıyla nefesini verdi. "Sen annemi yumuşatacak bir şeyler yapamaz mısın?"
Tam ağzımı açmış bir şey söyleyecektim ki, bana söylediği o cümle zihnimde yankılandı.
"Küçükken babamın yanında kaldıkça ona benzemişsin."
Bu cümleyi kafamdan silmek için birkaç kere gözlerimi sertçe kapatıp açtım. Ama olmuyordu, cümle hâlâ oradaydı.
"Abla, bir şey söylemeyecek misin?"
Biraz süründürmekte fayda var.
"Hayır. Anneme kendi başına hesap vereceksin. Madem bir hata yaptın, sonuçlarına da katlan o zaman."
Bana seslenmesine rağmen onu duymamazlıktan geldim ve kapıyı çarparak evden çıktım. Sakinleşmek için derin nefesler alıp verdim. Neyseki biraz işe yaramıştı. Sinirlerime daha iyi gelmesi için arabaya binmedim. Biraz yürüyüş yapmak kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacaktı.
Bir süre yürüdükten sonra, koşmaya başladım. Koştukça özgürleştiğimi hissettim. Sanki hiçbir şey yaşamamış gibi yeniden doğduğumu hissettim. Ancak bu hissim sertçe birine çarpmamla son buldu. Çarptığım kişi ve ben yerde yuvarlandık. Çarpışmanın şiddetiyle omuzumda keskin bir ağrı hissettim, yere düştüğüm için de diz kapaklarım soyulmuş olabilirdi çünkü onlar da acıyordu. Kime çarptığımı görebilmek için güçlükle başımı kaldırdığımda, yaşlı, siyah bir şapka takan amca gördüm. Hemen düştüğüm yerden kalkıp onun yanına gittiğimde, acıyla inleyip dizini tutuyordu. "Amca, iyi misin?" Sesimi duyması ile kaskatı kesildi. Ona tekrar seslendim ama yine cevap vermedi hatta hareket bile etmedi. Yüzünü görmek için şapkasını çıkardığımda, gördüğüm kişi ile adeta şok geçirdim.
"Baba?"
Öfkeyle bana bakan bu gözler... Fazla tanıdıktı. Babam, tepki vermeme bile izin vermeden beni ittirip koşarak uzaklaşmaya başladı. Onun ardından şaşkınca bakan beni yanlız bıraktı.
On altı yıl sonra ilk kez...
Yıllar sonra ilk kez görmüştüm onu. Pek değişmemişti aslında. Yalnızca kırışıklıkları artmış, kumral saçlarına aklar düşmüştü. Değişmeyen bir diğer şey ise bana nasıl baktığıydı.
On altı yıl öncede aynı şekilde bakıyordu.
Omurgamdan başlayıp parmak uçlarıma kadar inen bir ürpertiyle ve titremeye başlayan uzuvlarımla, yeni bir krizin eşiğinde olduğumu anladım. Göğsüm sıkıştı, aldığım nefesler bile boğazımdan geçmedi. Dakikalar önce neşe içinde koştuğum bu sokak bile daraldı sanki.
O an her şey yok oldu. İnsanlar, dükkanlar, ağaçlar... hatta gökyüzü bile. Sadece ben kaldım. Bulunduğum yer daraldıkça daraldı ve ben kendimi o küf kokulu, nemli, pis depoda buldum.
Yine.
"Baba lütfen! Yalvarırım çıkar beni buradan! Burası çok karanlık, çok korkuyorum!" Çıkarmadı. Ben haftalarca o küf kokulu depoda kaldım. Karanlıkta.
Küçük bir çocuğun en büyük korkusu nedir? Yatağın altındaki canavarlar mı, yoksa masallardaki kötü karakterler mi? Hiçbiri değil.
Karanlık. Bir çocuğun en büyük korkusu karanlıktır ve ben haftalarca o karanlık depoda kaldığımda henüz sekiz yaşındaydım.
"Hanım efendi, siz iyi misiniz?" Çok yakından gelen bir sesle, çekildiğim o depodan çıkarıldım. Karanlıktan sıyrılıp kendimi düştüğüm yerde, kaldırım taşının üstünde buldum. Gözlerim, etrafımdaki insanların üstünde gezindi. Bir çoğu bana endişeyle, birazı da merakla bakıyordu. Gözlerim, onlardan tam tepemdeki, masmavi gökyüzünde parıldayan güneşi bulduğunda güneş her ne kadar gözlerimi acıtsa da gülümsedim.
Işık...
"Hanım efendi, beni duyabiliyor musunuz?" Yeniden bana seslenen çocuğa döndüğümde, ona hızlıca teşekkür edip ayaklandım. Çocuk benden beş altı yaş küçüktü. Ona son bir kez daha bakıp etrafımda toplanan kalabalığı yararak geçtim. Gelmekte olan bir taksi gördüğümde ise elimi sallayarak taksinin durmasını sağladım. Hızlıca taksiye binip kapıyı kapattım ve şoföre evin yolunu tarif ettikten sonra arkama yaslandım. Gözümden akıp giden göz yaşlarını silerek camdan dışarıyı seyretmeye koyuldum.
Az önce babamı görmüştüm.
Galiba bu gerçek uzun bir süre aklımdan çıkmayacaktı.
Bir süre daha taksi de yolculuk yaptıktan sonra, evin önüne geldiğimizde şoför abiye parayı verip araçtan indim. Ve sanki sokağın ortasında hiç kriz geçirmemiş gibi ve babamı görmemiş gibi olağanüstü bir sakinlikle mandıradan yukarı çıktım.
Ve evet, bu yaşadığım olaydan kimseye bahsetmeyecektim.
Ben içeri girdiğim anda, annemlerin çoktan eve geldiğini ve evde bir kaosun hakim olduğunu gördüm.
"Poyraz sen hiç akıllanmayacak mısın? Kavgaya karışmak ne demek ya! Annemin yüreğine mi indirmek istiyorsun?" Poyraz'ı azarlayan kişi Derya ablamdı. "Tamam Derya, abartma sen de. Eminim ki mantıklı bir açıklaması vardır."
"Ya bırak abla Allah aşkına. Ne mantıklı açıklaması? Annem Poyraz'ı böyle gördüğünde kadıncağızın kalbine iniyordu az kalsın. Zaten hep sen şımartıyorsun bunu."
Salona girdiğim anda ablalarım ayrı ayrı koltuklara oturmuş, kavga ediyorlardı. Derya ablam beni gördüğü anda ayağa kalktı. "Asel, neredesin sen? Cenazenin sonunda birden kayboldun ortadan." Ona cevap vermedim. "Annem nerede?"
Tam ağzını açmış bir şeyler söyleyecekti ki, diğer ablamın "Odasında dinleniyor." Cevabıyla ters ters ona baktı. Tam arkamı dönüp gideceğim esnada, "Asel," Diye seslenmesiyle Ahsen ablama döndüm. "Açelya duşta. Birazdan çıkar." Demesiyle onu onayladım. Açelya, ölen dayımın tek çocuğuydu. Henüz on yedi yaşında olmasına rağmen hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Onun halini düşündükçe içim cız ediyordu. Ve bu dönemi atlatasıya kadar onun yanında olacaktım.
Hızlı adımlarla odama girip kendim için bir yer yatağı yaptım. Çünkü Açelya benim yatağımda yatacaktı. Yüksek ihtimalle kendisi buna itiraz edecekti ama Açelya'yı yerde yatırmaya gönlüm razı gelmezdi. Bir süre yer yatağında telefonumla takıldım, babam konusunu daha sonra düşünecektim. Telefonuma gelen yeni bir mesajla, öfkenin damarlarımda kaynadığını hissettim.
*505 834 **
Asel, yemin ederim köpek gibi pişmanım. O kızdan ayrıldım, seninle tertemiz bir sayfa açmak için ayağına kadar geldim. Sana ulaşabilmek için numaramı bile değiştirdim.
Mesajı yazan kişinin Eren olduğunu anlayınca gözlerimi devirdim.
Bu adam ne yüzle bana mesaj yazıyordu?
*505 834**
Mandıranın önündeyim.
"Ne?!" Diye bağırarak olduğum yerde doğruldum. Doğruyu söyleyip söylemediğini anlamak için yerimden fırlayıp balkona doğru koştum. Aşağıya baktığımda ise onu görmek, nasıl desem, küfür gibi bir şeydi.
"Asel! Yaptığım sürprizi beğendin mi?"
Yapacağın sürprize sıçayım Eren.
"Ne işin var lan senin burada?!"
Pişkin pişkin sırıttı. "Buraya tatile geldim, gelmişken seni de göreyim dedim."
"İyi bok yedin!"
Bakın, normalde gerçekten argo sözcükler kullanmayı hiç sevmem ama bu adam benim sinirlerimle oynuyordu.
O, hâlâ sırıtmaya devam ederken, "Eee, gelmiyor musun?" Dedi.
Bir de yanına gideceğimi mi sanıyordu bu pişkin herif?
O kadar sinirlendim ki şuan kafamdan duman çıktığını hissediyordum. Aklıma gelen fikirle, sinsice gülümseyerek ona geleceğimi söyledim.
Evet, geri gelecektim ama bir kova kaynar su ile!
Hemen mutfağa koşup bir kova kaynar suyu kaynatmaya başladım. Suyun kaynaması biraz zaman alsa da, sonunda kaynamıştı.
Büyük tencereden genişçe bir kovaya aktardığım suyun içine tükürmeyi de ihmal etmeyerek balkona doğru yürüdüm ve tam beni bekleyen Eren'in üzerine kaynar suyu boşalttım.
O, acı içinde bağırırken sırıtmadan edemedim. "Fena mı oldu Erenciğim, bak şimdiden cehennem alıştırması yapıyorsun işte."
Hem benim sayemde gittiği yerde yabancılık çekmeyecekti.
Neyim ben ya, melek falan mı?
