49. bölüm · Yasaklı kıvılcım (kefaret)

Sondan önceki perde

Astra Faye

Bazı şeyler zamanında biterdi bazıları ise daha erken. Bunu o an anlamazdın belki ama zamanla farkına varırdın. Kader dediğin kavram ise herşeyden daha farklıydı; ne bir saatin tik tak sesine göre ilerlerdi ne de senin arzuladığın sona hizmet ederdi. O senin yağmurun ortasında durmanı bekleyen bir şeydi. Bazen veda edilememiş gidişlerin ağırlı ile çökerdi üzerine bazense hiç yaşanamamış bir pişmanlığın hafifliğiyle. İnsan kendi çizdiği yolda yürüdüğünü sanırken kaderin ona sunduğu kocaman dünyadaki o minik koridorda adımlardı. Bununsa farkına çok sonradan varırdı. Zaman geçerdi ama hiçbir şey olması gereken yerde kalmazdı. Zaman ilaçtı derler ama o iyileşmesi için can attığın yaraları da zaman açmamışmıydı? Doğduğunda hikayen belliydi zaten benim mi gibi. Benim hikayem kısa ve netti; ölüm. Sevdiğim herkesi gömmüştüm toprağa sadece ben kalmıştım yeryüzünde. Kader benim isteklerime inat devam etmişti. Yaşamama izin vermemişti bana gömülmeden ölmeyi emretmişti. Bende bir köle gibi emirlerine itaat etmiştim. İki gün geçmişti Timur’un ölümünden. ev hiç olmadığı kadar sessiz ve sakindi ne beni Çağıran ne zorla bir yere götüren biri vardı ama bir yanım sanki eksikti. Larin ve barış daha fazla durmak istemeyerek evlerine dönmüşlerdi. Çalan telefonumun sesiyle yataktan zar zor kalkarak aramayı cevapladım. “Güzelim nasılsın?” Diyen sakin sesiyle hafifçe gülümsedim. “İyiyim sanırım.” Ama sesim hiç öyle çıkmamıştı. “Akşam yemeğine gidelim mi? Kafan dağılır biraz.” Bir süre kendi kendime düşündükten sonra ayağa kalkıp dolanana ilerledim “olur aslında.” Bir saate Beni alacağını söyledikten sonra telefonu kapattı.

Beyaz bir elbise küçük bir çanta ve topuklu ayakkabılarını giydikten sonra hazırladım saçlarımı her zamanki gibi kendi dalgasıyla bırakmış ama yarım bir şekilde toplamıştım. Tamamen hazır olduğumda telefonumu çantama atarak aşağı indim ve kapıyı açarak çıktım. Üzerimle uyumlu beyaz bir araba ile gelmişti. Hızlıca yanına ilerleyerek bindim. O benim aksime baştan aşağı simsiyah giyinmişti mavi gözleri sarı saçları ile harika duruyordu. Bir ömür boyu sessizce gözlerine bakabilirdim. “Melek gibi olmuşsun.” Diye mırıldandı gözlerini benden ayırmazken. Gülen suratıma anında soldu “Melek kim?” Dedim kaşımı kaldırarak. Göz devirerek sırıttı ve başını cam tarafına çevirdi. “Eski sevgilim.” Duyduğum cümle ile topuklu ayakkabımı çıkartıp kafasına fırlatmak için tam bir hamle yapacakken elimi tutup çekti ve dudağımdan öptü. Saniyesinde gözlerim kapanırken. Eli belime sarıldığında kucağına çekmişti. Bacaklarımı ayırarak oturdum, elbisemin yukarı çıkması hiç umrumda değildi şuan. Elini elbisemin altından çıplak belime değdirdiğinde elektirik çarpmış gibi titredim. Melankolik kokusu etrafımı sararken elimi saçlarından geçirerek öpmeye devam ettim. Son kez öpüyormuş gibi bir açlıkla devam ediyordu sanki şuan bıraksa bir daha tutamayacaktı bir daha yaşayamayacaktı bu anı. Oysaki önümüzde bir ömür vardı belki evlenecektik bir kızımız olacaktı. Bir kaç dakika sonra nefes nefese ayrılarak gözlerime baktı. Başını çekmemişti sadece öpmeyi bırakmıştı “Bu an hiç bitmesin olur mu?” Diye mırıldandı düzensiz nefes ile. Hafifçe gülerek başımı iki yana salladım “asla.” Bu kelime ağzımdan yemin gibi çıkmıştı adeta. Bırakmak istemiyordum onu dudaklarından bir santim bile ayrılmak istemiyordum. “Bu anı hiç unutmayacağım.” Dedim gülerek. Kaşlarını çattı “unutma bi zahmet.” Dedi bilmiş bir ses ile. Beklemediğim bir anda dudakları boynuma doğru kaydığında “Burada mı sevişeceğiz?” Sesim mırıltı gibi çıkmıştı. Başını hafiften kaldırarak “arabada rahat yapamayız zaten bütün hünerlerimi yatakta göstereceğim.” Dişimle alt dudağını hafifçe çekiştirerek “şimdi olsa.” Dedim. Elini yanağına koyarak okşadı “sınırlarımı zorluyorsun Alina.” Hırlar gibi derinden gelen sesi benim de sınırlarımı zorluyordu. “Zorlarsam ne olur.”
“Zorlarsan senin gibi kızıl saçlı mavi gözlü bir çocuğumuz olabilir.” Anında elimle ağzını kapattım “ayıp.” Diye mırıldandım utanarak. Sonra kucağından kalkıp yerime geri oturdum ve elbise düzelttim o da sanki hiçbir şey olmamış gibi gaza bastığında gülerek ona bakıyordum. Şık bir restoranın önünde durduğumuzda inip kapımı açtı ve elini bana uzattı. Gülümseyerek elini tuttum birlikte içeriye ilerlediğimizde bizi en köşe de cam kenarına otutturdular. “Beğendin mi?” Diye sorduğunda loş ışıklı mekanı inceliyordum “çok beğendim.” İçimde gereksiz bir huzur vardı mutluydum şuan önümde onunla olmamamız için hiçbir engel yoktu istesek şuan evlenebilirdik bile ve bu gerçek her saniye heyecanlanmama neden oluyordu. “Ne yersin?” Diye sorduğunda önümdeki menüye biraz göz gezdirim. İkimizde siparişlerimizi verdikten sonra garson beyaz şarap getirip bardaklarımıza doldurdu. “Çok mutluyum biliyor musun?” Gözleri anında ışıldar gibi açıldı “Belli oluyor.” Bunu biraz kısık söylemişti sanki. Şarap bardağımı hava kaldırarak “Mutluluğumuza o zaman.” Dedim neşeli sesimle. Mutluydu pars ve Alina gerçekten mutlulardı. Hayatlarındaki en güzel andı belki de şuan. Pars da kaldırdığı bardağını çarpıştırdığında çıkan tiz ses aramızdaki huzura karışarak kaybolmuştu. Karşımda gördüğüm adam bir ömür beklediğim kişiydi belki de. Nerelerden gelmiştik biz bu güne kaç kişiyi gömmüştük toprağa neler atlatmıştık ama şuan birlikteydik yanyanaydık. Bir ömür uyandığım her sabahta onu yanımda görmek istiyordum gittiğim her yerde o olsun istiyordum. Düştüğümde benimle düşsün yanımda kalsın istiyordum hayat onu benden almasın. Kaderimizin birbirine bağladı halatlar kopmasın. Yemekler geldiğinde neşeli bir sohbet ile başlamıştık “Hayatımda hiç böyle hissetmedim ben Alina.” Dediğinde çatalımı bırakarak arkama yaslandım “Nasıl yani?” Dudakları usulca kıvrıldığında kalbim hızlanmıştı “Sen çok farklısın…” sesi kısılmıştı. “Sensiz bir saniye bile kalamıyorum anında özlüyorum. Biliyorum çok tehlikeli bir duygu bu ateş gibi yakar geçer külü bile kalmaz. Ama ben senin aşkınla yanmaya razıyım.” Gözlerimin mutlulukla dolduğunu hissetmiştim. Burnumu geçerek gözlerimi kaçırdım ve kurumuş dudağımı yaladım. “Kaçırma o güzel gözlerini bakmak istiyorum.” Uzanıp elimi tuttu ve avuç içime bir öpücük kondurdu. Parmağıyla yavaşça bir sonsuzluk işareti çizdi avucumun içine. “Bunun dövmesini yaptırsak.” Başını salladı “Yaptırırız acelesi yok ya.” Gülerek şarabımdan bir yudum aldım. “Bitti pars herşey farkında mısın?” Aklıma gelenlerle dudağımı ısırdım “Hayır güzelim bitmedi. Daha yeni başlıyor ve bu sefer ki hayatında ben yanından ayrılmayacağım. Kimsenin saçının tek teline zarar vermesine izin vermeyeceğim.” Derin bir nefes aldı sanki cümleleri toparlamaya çalışıyormuş gibi. “Ve özür dilerim sevgilim, yaptıklarım için çok özür dilerim.” Yüzündeki gülümseme solmuş yerini hüzünlü bir ifadeye bırakmıştı. “Geçti pars ben unuttum onları.” Dedim. İnanmamıştı ama üzerinde çok durmak istemediği belliydi. O sırada elini elimden çekip cebine götürdü ve siyah küçük bir kutu çıkardı ayağa kalkıp yanıma geldi ve dizinin üzerine çöktü “Alina Karan geriye kalan hayatımızda her sabah seninle olmak istiyorum. Eve geldiğimde seni görmek istiyorum sana sarılmak istiyorum. Karım olmanı istiyorum. İzin ver bütün acılarını sileyim bütün yaralarına merhem olayım. İzin ver güzelim senin yolunda öleyim.” Gözlerimden mutluluk yaşları dökülmeye başladığında şaşkınca ona bakakalmıştım tek kelime edememiştim. Hissettiklerimi nasıl anlatabilirdim bilmiyordum karşımdaki adama sarılmak ve asla ayrılmamak istiyordum. “Seninle evlenebilir miyim?” Kurduğu cümle ile bir anda gülümsedim “benimle evlenebilirsin Pars Tanyeli.” Yüzüğü parmağıma taktığında kalktı ve sıkıca boynuna sarıldım. Başımı omzuna yasladım uzun süre sonra ilk defa güvendeydim. İyiydim ve mutluydum yanımda sevdiğim adam vardı. En önemlisi de artık ayrılık yoktu.

Tam o anda kapılar sertçe açıldı bir silah sesi duyduldu. Geriye çekilerek arkama baktığımda en önde gülerek bize bakan Kuzey’i ve Konstantin’i görmem bir olmuştu. İçimdeki bütün hisler kaybolurken korku bütün bedenimi ele geçirmişti. Pars elimi sıkıca tutarak beni arkasına çekti direnemedim ona şaşkınlık hala geçmemişti. Arkalarındaki adamlar bütün insanları çıkarttıktan sonra kuzey bize doğru bir adım attı “Selam genç aşıklar.” Sesi fazla memnun ve mutlu çıkıyordu. “Otursanıza ya bizim için ayakta kalmayın.” Aynı alayla devam ederek elindeki silahı salladı. Pars daha sıkı tuttu elimi her an bir şey olabilecekmiş gibi. Adamları etrafımızı sardı. Kuzey ve Konstantin ise tam önümüzde duruyorlardı. Bir adım öne attım “Ne istiyorsun yine yetmedi mi yaptıkların?” Gür ve sinirli çıkan sesime engel olamamıştım. Kuzeyin yüzündeki gülümseme büyüdü “Yetmedi o yüzden geldim. İki gün önce Timur öldü sessiz sessiz. Fark etmediniz bile. Ben siz ölmeden rahat edemeyeceğim” Bir adım daha atacakken pars beni kendine çekti “yapma.” Dedi bana bakarak. Az önceki mutluluğu gitmiş yerine çok yabancı bir adam geçmişti. “Siktir git kuzey. Defol elimden bir kaza çıkmadan.” Konstantin bir kahkaha attığında kaşlarımı çatarak ona baktım. Göğüsümdeki K harifinin sızladığını hissettim. “Ah yeğen bir aşk uğruna harcadın ya kendini.” Başını Cıkcıklayarak iki yana salladığında silahı kaldırarak bana çevirdi. Parısın elindeki elim titremeye başlamıştı. “Sana son bir seçim hakkı sunuyorum.” Dedi tane tane. Son yaklaşıyor diye fısıldadı içimden bir ses. Parsla bakışlarımız kısa bir an kesiştiğinde ne hissedeceğimi bilemedim. “Ya sevdiğin kadının hayatı ya da kendi hayatın.” Kalp atışımın durduğunu hissettim o an kaçacak bir delik aradım yoktu kurtulacak bir umut düşündüm yoktu. Lanet olsun ki burada sıkışmış kalmıştık yapacak hiçbir şeyimiz yoktu. Pars elimi daha da sıktı sanki bıraksa ölecektim. “Saçmalıyorsun.” Dedi yüksek sesle ama ben anlıyordum sesinin altında yatan telaşı. “Saçmalamıyorum yeğen. Sen bana ihanet ettin cezasını da çekeceksin. Seç şimdi sevdiğin kadın mı kendin mi?” Pars bana döndü o an herşeyi bırakıp. Gözlerim bu sefer mutluluk ile değil korku ile doldu. “Ben seni kaybedemem.” Pars Tanyelinin sesi titremişti. İlk defa sesi titremişti. Kocaman adam korkudan ne yapacağını bilemiyordu. “Asıl ben seni kaybedemem pars. Aklından geçeni biliyorum yapma.” Yapacaktı ben ne dersem diyeyim yapacaktı çünkü ben olsam bende onun için düşünmeden ölürdüm. Kulağıma yaklaştı “Alina’m, sevgilim şunu bilmeni istiyorum. Ben seni çok sevdim. Bir ömrüm daha olsa onda da severdim. Tek istediğim mutlu ol ve beni unutma.” Fısıldaması kalbimi delip çekmişti içimi yakan ateşi harlamıştı. Korku ile başımı iki yana salladım “hayır.” Ama duyulmayacak kadar kısık ve güçsüz çıkmıştı sesi. Kuzeye döndü “Sevdiğim kadın yaşasın.” Tek cümle bir insanın hayatını bitirebilirdi. Ve bu cümle pars tanyelinin sonuydu. Alina karanın hayatı pars tanyelinin sonuydu. Silah parsa döndüğünde öne atılmaya çalıştım ama arkadan bir adam beni tutarak geri çekti. “Hayır! Kuzey yapma!” Çığlık çığlığa bağrıyor kurtulmak adına çırpınıyordum ama bir işe yaradığı yoktu. Kuzeyin yüzünde ise çok memnun bir ifade vardı. Pars son kez bana baktı ve bir silah sesi ile o buz mavileri sonsuza dek karanlığa kavuştu. “Hayır!” Haykırışım bütün seslerin önüne geçmişti. Adam beni bıraktığında yere çökmüş çığlık çığlığa ağlıyordum nefes alamıyordum. Bütün dünya karanlığa gömülmüştü herşey susmuştu bütün renkler kaybolmuştu. Pars Tanyeli bu hayattan silinmişti. Sevdiğim adamın kafasından vurulmuş kanlı cesedini kollarımın arasına aldım ama ellerimin titremesinden dolayı zorlanıyordum. “Pars kalk. Ölemezsin söz verdin! Pars.” Yüzünü salladım gözlerini açamaya çalıştım bakmadı bana. Açmadı gözlerini bir şey bile söylemedi. Nefes alıyordur belki diye yüzüne yaklaştım. Almıyordu. Ölmüştü… “Hayır… hayır…” ağzımdan başka kelime çıkmıyordu bir umutla onu sarsmaya devam ediyordum beyaz elbisem onun kanına bulanmıştı. Gözyaşlarımdsn önümde yatan adamı bile göeremiyordum. “Her hikaye güzel bitmez Artemis. Bazı hikayeler kötü sonla tamamlanır.” Konstantin’in sesi kulaklarıma ulaşmıştı ama başımı kaldırıp da bakamamıştım ona. Hepsinin çıktığını hissettim ve orada sevdiğim adamın cesdiyle tek başıma kalmıştım. “Pars.” Dedim son kez fısıldar gibi “kalksana.” Bedenini biraz daha kendime çekerek iyice sarıldım ona “Kalk; yine yalan söyle, oyun oyna bana ama kalk pars. Nefes al gitme bırakma beni.” Yalvarıyordum ölü bir bedenin karışında. Kabullenmek imkansız geliyordu az önce bana evlenme teklifi etmişti şimdi ise cansız bir biçimde yatıyordu. Bir silah sesi, bir kurşun sadece parsı öldürmemişti. Alina’nın hayallerine, geleceğine mutluluğuna saplanmıştı. Kaderin onun için çizdiği yoldan çıkamayacağını öğretmişti. Evrendeki her bir yıldız onların aşkının sönüşü ile dünyaya düşmüşlerdi.
🖤❤️
On dakika geçmişti ölümün ardından ve uraz girdi restoranta. Karşında gördüğü manzara ile adımları durdu bakışları kızıl saçlı kadına kaydı. Kucağında sevdiği adamın cesedini tutuyor, ağlayarak öne arkaya sallanıyordu. Kafası yerinde değil gibiydi. İçerisi kan kokuyordu acının kan ile bütünleşmesi gibiydi. Hava ağır ve sessizdi dünya küsmüştü sanki o kadar sakindi. Güzelim beyaz elbisesi hep kan olmuştu. Uraz, alinanın bu hali ile derin bir hüzün içine girdi. Onu böyle görmek istemiyordu. Ağlasın istemiyordu Alinanın üzülmesindense bir ömür mutlu olamamayı yeğlerdi. Uraz Karael’in aşkı da böyle bir şeydi. Uzaktan sakin sessiz ama en derindendi. Şarabın yıllanmışı güzel olurdu aynı aşk gibi urazın aşkı da yıllanmıştı. Girdiği etkiden çıkarak alinanın önünde çöktü “Alina.” Dedi yutkunarak. Kadın duymadı onu kendini bütün dünyaya karşı kapatmıştı. Yüzü bembeyazdı hareket etmese ölü sanılırdı. Sevdiği adamın ölümü ile o da nefes almayı kesmişti. Uraz korkarak elini alinanın omzuna koyduğunda titreyen bakışları ile ona baktı. Küçük bir kız çocuğunun çaresizliğini gördü o gözlerde. On beş yaşını gördü, duraktaki halini gördü. Yaşama olan inancının nasıl gittiğini gördü ama en önemlisi de nefes alınırken nasıl ölünürdü onu gördü. “Alina.” Dedi bu sefer daha yüksek, sesi bir yakarış gibi titredi. Alina yine cevap vermediğinde anladı. Onu hayata döndürmenin tek yolu karanlık acısında ona eşlik etmekti. Yanına çöktü sessizce, saniyeler dakikaya döndü dakikalar ise bir ömürlük acıya. Alinanın gözlerine o tamamen bitmiş korkunç kabullenişi izledi. Kadının kucağında nefes almadan yatan adama olan aşkı dünyadaki bütün renkleri ve sesleri silip atmıştı. Uraz içindeki bu yıllanmış aşkın, alinanın yasının yanında ne kadar küçük kaldığını hissetti. Bir ölü bir de yaralı ruh arası da kalmış gibiydi. Alina’nın dünyası ise tamamen sessizdi. Uraz’ın o haykırışları tedirgin sesi hepsi çok uzaktı sanki başka bir gezegenden gelen cılız seslerdi. Elleri sevdiği adamın soğumuş tenine gömüldü. Gitme diye düşündü ama sesi çıkmıyordu. Bırakma beni pars. Diye geçirdi içinden. Boğazında düğümlenen o çığlık artık kalbine de mühürlenmişti. Sanki ruhu, bir kuş gibi kafesinden çıkıp gitmiş, geriye sadece nefes alıp veren, mekanik bir enkaz bırakmıştı. Gözleri açıktı ama hiçbir şeyi görmüyordu; baktığı tek yer, kaybettiği geleceğiydi. Kaderin acımasızlığı Alinanın göğüsünü bir mengene gibi sıkıyordu. İçi tamamen kurumuştu, gözyaşları artık akmıyordu bile. Sadece o sessiz, ürpertici boşluk... Ve dünyanın geri kalanının devam etme cüreti karşısında duyduğu o sessiz öfke.
🖤❤️
Gece boyunca süren o sessiz bekleyiş, zamanın anlamını yitirdiği bir tünel gibiydi. Uraz, hastanenin soğuk morg koridorunda, sanki bir nöbetçi gibi kapının önünde dikiliyordu. İçeride Alina, sevdiği adamın —Pars'ın— cansız bedeniyle birlikte, dünyanın geri kalanından kopuk bir halde bekliyordu. Uraz, Alina'nın her saniye biraz daha soluşunu, o beyaz elbisenin üzerindeki kan lekelerinin kuruması gibi ruhunun da kaskatı kesilişini hissedebiliyordu. Orada öyle saatlerce beklemişti Alina bir şey yemeden içmeden gözlerini sevdiği adamdan ayırmadan. Sabah olmuştu artık cenaze olacaktı. Alina bırakmak istemiyordu, gömmek istemiyordu sevdiği adamı. Gökyüzü bile o sabah Alinanın acısına ortak olmuş gibi gri ve pusluydu. Dünya bile üzülüyordu onların aşkının yarım kalmasına. Bazı aşkar vardı mahşere kalırdı. Alina ve Parsın aşkı da öyleydi. Mezarlığın o kasvetli sessizliğinde, Pars’ın toprağa verileceği an gelip çatmıştı. Alina, elinde bir avuç toprakla çukurun başında duruyordu. Artık ağlamıyordu; gözyaşları kurumuş, yerini derin, dipsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Ama bütün hayatı boyunca hiç ağlamadığı kadar ağlamıştı o restoranda cesedin başında. Kadere boyun eğmeyen Alina o gün teslim olmuştu yaşadıklarına. Daha fazla direnememişti kader acımamıştı ona. Uraz, birkaç adım gerisinde, bir gölge gibi onu izliyor, her an yıkılabilecek olan kadını tutabilmek için tetikte bekliyordu.Tabutun üzerine ilk toprak atıldığında, o tok ses sessizliği bir bıçak gibi kesti. Alina’nın eli havada asılı kaldı. Tam toprağı bırakacakken, bir anlığına o korkunç gerçeğin ağırlığı tüm hücrelerini ezip geçti. Pars’ın artık bu dünyanın bir parçası olmadığını, o toprağın altında artık sadece bir hatıradan ibaret kalacağını tüm benliğiyle hissetti. Var olmadığını anladı bir kez daha sanki bunu yeni fark ediyordu. Ölümü hiç bu kadar net hissetmemişti daha önce. Gerçekler bir bir aklına düşmüştü. bütün dünya bir anlığına karardı.Alina'nın ellerindeki toprak yere döküldü. Rengi zaten solmuş olan yüzü, şimdi bir mermer kadar beyazdı. "Pars..." diye fısıldadı, ama bu bir veda değil, bir teslimiyetti. Gözleri boşluğa takılı kaldı ve bedeni, ruhunun çoktan terk ettiği bir kabuk gibi yere yığıldı.Uraz, daha o yere düşmeden atik bir hareketle onu kollarına aldı. Çevredeki insanlar panikle etrafına toplanırken, Uraz’ın tek gördüğü Alina’nın o cansız, bembeyaz yüzüydü. "Alina! Aç gözlerini!" diye haykırdı. Ancak Alina artık orda değildi. Acı, zihninin kaldırabileceğinden çok daha büyüktü; Alina, yaşamın en ağır yükünü taşıyamayacağını anladığı o anda, kendini zihninin derin, karanlık odalarına kilitledi. Kaldıramadı genç kız acılarını. İnkar edemedi bu sefer karşı gelemedi kaderine. Kaderin o kanlı elleriyle boynuna urganı asmasına izin verdi. Sevdiği adam yoktu artık. Dün vardı ama bugün yoktu ve budan sonra da olmayacaktı. Neler yaşamıştı onunla nerelerden gelmişti bu güne. Düşünememişti onu kaybedeceğini kader parsı almaz sanmıştı kara toprağa vermez sanmıştı. Yanılmıştı. Aldanmıştı toz pembe dünyada aldatılmıştı yazılanlar ile. Her aşk mutlu bitmezdi her hikaye güzel sonlanmazdı ama bazı hikayeleri de unutulmaz yapan acı sonlarıydı. Ve o gün, mezarlığın soğuk toprağı Pars'ı alırken, Alina'nın ruhu da onunla birlikte toprağa gömüldü. Uraz, kucağında hareketsiz yatan bedene bakarken, bir devrin kapandığını biliyordu. Bir aşk ölmüştü, bir kalp durmuştu ve geriye sadece, neyle karşılaşacağını bilmeyen bir yabancı kalmıştı.