15. bölüm · Yasaklı kıvılcım (kefaret)

Aşk oyunu

Astra Faye

Dünya her saniye değişir, bir kişi ölür ve başka bir kişi doğar. Bu düzendir her ölümün bir gelişi vardır fakat bazı ölümler vardır ki asla geri dönemezsin kaldığın o zindandan çıkamazsın. Bunlar yaşarken ölenlerdir. Bir mezarı bile olmayacak kadar çaresiz kişilerdir. Düştükleri uçurumda bir dal görüp tutunurlar fakat o dal alev alır vu yanarlar. Yanmadan düşme ihtimalleri varken onlar güvenerek yanarlar. Kimse kimseyi bunun için suçlayamaz kendi seçimi sonuçta.
Ama önemli olan şu; biz seçimler yaparız hayat ona göre mi devam eder yoksa kader de yazıyor mu her yapacağımız? Sevmek ve güvenmek en tehlikeli duygudur. Bir insanı uğruna ölecek kadar çok seversin bu korkunçtur, her an kaybedebileceğin birşeyi ölecek kadar sevmek aptallıktır. Devrinin temelini ise güven oluşturur ve bu karşılıklı olan bi duygular. Güven biterde sevgi azalır ama bitmez.

Ter içinde gözlerimi açtığımda nefes alamayarak doğruldum, etrafıma bakındım bir süre karanlıkta gözlerim hiçbir şey seçmedi. Terden yüzüme yapışmış saçlarımı geriye attım, gözlerim karanlığa alıştığında Timur’un odasında olduğumu fark ettim. Hiç düşünmeden kalkıp banyoya girdim. Yüzüme soğuk bir su çarptığımda biraz olsun iyi gelmişti. Aynada kendimle bakıştım bir süre, gözlerim o kadar yorgun duruyordu ki on gün uyusam anca geçerdi. “Acizsin sen” demişti annem. İğrenç bir kabustu ve etkisinden çıkmam çok uzun sürecekti. Belki de çıkamayacaktım bir daha. Lavabodan çıktığımda odada oturan Timur’u gördüm, sigara içiyordu teras kapısının önünde. İçeriyi dolduran rüzgar saçlarımı okşuyor tenimi yakıp geçiyordu sanki. Bakışlarını bana çevirdi üzerinde bir şey yoktu altında ise siyah pantolonla duruyordu. “Daha iyi misin?” Göz devirerek kendimi yatağa bıraktım “iyiyim” sigarasını küllüğe bastırıp yanıma geldi ve ayak ucuma oturdu. “Alina amacım seni incitmek değildi özür dilerim” alaycı bir ifade ile yüzüne baktım kahkaha atmamak için dilimi ısırıyordum aynı zamanda. “Haklısın tabi sen beni incitmek istemezsin” tek elimi saçlarımdan geçirdim derin bir nefes vererek. Yüzünde düz bir ifade vardı, kara gözlerinden ise hiçir şey okunmuyordu. “Alina bak kötü bir insan olabilirim. Çok şey yapmış olabilirim ama asla sana zarar vermek istemem” başımı tabiki öyledir dercesine salladım ve gülümsedim. “Orada kriz geçirdin sakinleşmeni bekledim bir süre. Annenin adını sayıklayıp durdun. Eve getirdiğimde yatağa yatırıp yanına uzandım fakat kabus gördüğünü anlayınca benden dolayı sanıp kalktım” dolan gözlerime engel olmak zordu ama yina yaş akmamıştı. Her içime akıttığım yaşta canım daha da yanıyordu ve yakında bununla baş edemeyecektim.
Elimi tutmak için uzandığında beklemeden çektim, dizlerimide kendime çekip sırtımı yatak başlığına dayadım. "Sakın timur sakın. Madem zarar vermek istemiyorsun o zaman uzak dur benden" dirseğini dizine yaslayıp baş parmağını alt dudağında gezdirerek yüzümü uzunca izledi. Birşeyleri anlamak istercesine izledi. Ona şuan Pars ile nasıl bir geçmişleri olduğunu sormak istiyordum ama asla dürüstçe bir yanıt vermeyeceğinden hiç kendimi yorma zahmetine girmedim. "Benimle neden evlenmek istiyorsun ki sen?" Bir cümlede acı ve keder yatıyordu hayatımı mahveden bir soruydu. Derin bir iç çekti "sana seni seviyorum diyorum inanmıyorsun" kısa bir süre ağzım açık ona baktım sonra ellerimi yüzüme yaslayarak gülmeye başladım. Delirmiştim sonunda "dalga geçiyorsun benimle" sinirle ayağa kalktım içeriye giren rüzgar üşütmeye başlamıştı. Akşam olduğu belliydi ama saati merak ederek telefonu açtığımda yedi olduğunu gördüm. "Annemin mezarına gitmek istiyorum" dolaba ilerleyip kalın bir kazağı üzerime geçirdim ve en kalın montumu giydim telefonu da cebime attım. "Ben götürürüm seni" çekmeceden aldığım ağrı kesici hapı yutup ona döndüm "kendim gideceğim, motorun anahtarı nerede?" Aşağıda gördüğüm o siyah kızıl renkleri olan motoru hatırlayarak sordum. Uzun süredir motora binmiyordum, timur cevap vermeden odadan çıktığında peşinden ilerledim. Aşağı inip bir çekmeceden anahtarı alıp bana attı. Havada tutup siyah spor ayakkabılarımı giyip evden çıktım, tam kapıyı kapatacakken kolumdan tuttu "dikkat et" omuz silkip motoru açtım ve çalıştırdım. Evden çıkıp ana yola indiğimde kendimi ilk defa bu kadar özgür hissediyordum. Hızlandıkça hızlandım yaşadıklarımın acısını gazdan çıkarmak adına bastım. Hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı ıslanan ve rüzgardan uçuşan saçlarım bile şuan güzel geliyordu. Mezarlığın önüne park edip anahtarı cebime koydum. Ölülerin şehrine giriş yaptığımda aklıma gelen o rüya titrememe sebep oldu. Ölsem huzur bulurmuydum? Annemin mezarının önünde durduğumda bir süre toprağa öylece baktım sonra ıslanmış toprağa oturdum ve mezar taşına dudaklarımı bastırdık. "Ah annem" gitmek istemiyordum beni de şuaraya bir yere gömseler çok güzel olurdu. "Melisa da oradamı?" Gülümsedim yine acı acı. İçimdek yangını bastırmaya çalışarak daha da gülümsedim, kadere inat gülümsedim. Mezarlar korkunç değildi onlar bitmiş kaderlerinin sonu ile yatıyordular burada. Ağaçların arkasından gelen ses ile bakışlarımı topraktan kaldırıp oraya çevirdim. Hiç beklemediğim o kişi duruyordu karşımda elinde bir gül vardı. Siyah bir gül vardı. Pars tanyeli elinde bir gül ile duruyordu. Yaklaştı ve karşıma geçti. O da benim gibi oturdu mezarın yanına ikimizde sessizce bakıştık ama o sessizlik boğdu sanki bizi. Bazen sessiz kalmak çok zor gelirdi insana o kadar çok söyleyecek şey varken susardın en çok da. Söyleyemezdin hiçbir şey. "Ölümün en acı yanı toprağa girenler değil, geride kalıp söyleyemedikleri ile sessizleşen insanlardır" gözlerim buz mavileri ile buluştu. Yüz hatları, kirpikleri, kaşları gerçekten kalemle çizilmiş gibi kusursuzdu. Ama gözler, onlar çok farklı bir noktaydı. "Sen hiç canın çıkana kadar konuşmak istediğin halde susmak zorunda bırakıldın mı?" Başını ağır ağır salladı. Üzerinde kankırmızı renginde bir kazak ve siyah pantolon vardı. Bu havada üşümüyor muydu? "Baban sağolsun" dudaklarımın içini ısırdım canımı acıtmak için. Acırsa kendime gelirdim ve bu soruyu hi. Sormamış olmayı dilerdim. Babam yüzündendi yaşadıkları. "Kader" düz ifadesini bozup gülümsedi ama mutluluktan uzak bir gülümsemeydi bu. "Kader bazen insana yol çizmez kızıl kafa, önüne yürümesi için acılar serpeler sadece" bana bunu yapmıştı peki ya ona.

"Sana da mı çok çektirdi?" Omuz silkerek dudaklarını büzdü bir süre öylece baktı sonra kısa kestiği saçlarından geçirdi elini.
"Kime çektirmedi ki?" Soruma soru ile verdiği karşılık cevabı almama yetmişti. Hayat çok acımasızdı ve hiç ama hiç adil değildi. "Annemi tanımadım hiç" gözlerinde bir şeyler görmeyi bekledim ama buz mavileri derinleştikçe beni de oraya çektiler sanki. "Belki de bu en iyisidir" kurumuş dudaklarımı ıslatıp toprağa baktım kısa bir an sanki annem cevap verebilecekmiş gibi bekledim ama yine kocaman bir sessizlikti oluşam. "Belki de en kötüsüydü" ihtimaller can yakardı. Bir karar alırdınız ve kötü olurdu ama bilemezdiniz diğer kararın sizi nereye götüreceğini her yol karanlığa çıkabilirdi. "Kaderi değiştiremeyecek olmak çok kötü" yüzündeki ifade sanki bunu kendine ilk defa itiraf ediyormuş gibiydi "bana hiçbir zaman seçme hakkı sunmadılar. Benim yerime seçtiler yönlendirdiler ve ona göre yaşadım" derin bir nefes aldım. Montumun cebinden sigara paketi çıkartıp bir dalını yaktıktan sonda dumanı içime çekip üfledim. Parmaklarımın arasında yanan ve kül olan sigaraya baktım. "Bana hayatmıı yaşama fıesatı vermediler" o an gözlerinde bir duygu gördüm hüzün. O gün melisanın cenazesinde ona bana acımamasını söylemiştim fakat orada ben bile kendime acıyordum.
"Bazı yazgılar mutlu sonla bitmez; sadece yaşar, büyür ve öğrenirsin. Sonunda ise kendinle başbaşa kalırsın." Başımı anladığımı belli edecek şekilde salladım ve ayağa kalktım. Burnumu çktim, sanırım hasta oluyordum. O da benimle ayağa kalktı ve yanıma geldi, alkol kokusunu aldığımda kaşlarımı çattım. Sarhoştu ama aklını kaybedecek kadar içmediği belliydi. "Gitme zamanı geldi" kısacık bi an gülümseyerek ona baktım ve adımlarımı motora yönelndirdim. Bir iki dakinanın sonunda motors geldiğimde anahtarı çıkartıp taktım tam binecekken kolumu tutup kendine çekti. Elini belime koyduğunda yüzlerimizin arasında çok az bir mesafe vardı. Nefesimi tuttum ve gözlerine baktım "Alina" sesi tenimi gıdıklar gibiydi kısık ama derinden tek bir kelimede bir sürü şey anlatmak ister gibi çıkmıştı.
Diğer elini yanağımda koyduğunda parmağını alt dudağımda gezdirdi. Dur demedim yapma demedim. Rahatsız olmamıştım ilk defa, ben ilk defa bir erkeğin temasından rahatsız olmadım. Dudaklarıma yakalştı ama bir anda durdu geri çekilmedi. "Yanlış bu" diye kısık bir ses çıktı. Kelimeler ağzımdan beklemediğim bir anda dökülmüştü. "Yanlışlar görecelidir güzelim. Bazı şeyler yanlış olduğu halde güzeldir. Onu güzel yapanda budur" kelimeleri içimi deşip geçiyor kalbime bir tokat gibi çardıyordu. Her darbede daha da derine giriyordu. Kokusu mayışmama neden oluyor dokunuşu içimi kıpır kıpır ediyordu. "Biz birbirimize uygun değiliz ama insanı da hep yasaklı olan şeyler çekmez mi?" Sanki soru gibi değil de kendini buna ikna etmek içindi dedikleri. Bu sefer kendini durfurmadı ama dudaklarımın üzerine kapanan dudakları benim için dünyayı durdurmuştu. İçimdek alevler yükseldi yükseldi ve patladı o anda. Sadece bir kaç saniye öyle kaldı dudaklarımız ve geri çekildi yüzüme bakmadan arabasına binip gitti. Gitti ama arkasında bıraktığı duygulardan ve onların yaratacağı savaşı fark etmeden gitti. Elim yüzüme gitti dudağıma dokundum az önce öptüğü dudağıma dokundum. Parmağımdaki yüzük canımı daha da yaktı sanki o an. Pars Tanleyi beni öpmüştü az önce. Ne tepki vereceğimi bilemeyerek dakikalardır durduğum yağmurun altında üşümeye başlamıştım. Motora bindim ve yola çıktım eve gitmeyecetim kendi halimde olacağım bir yere gitmek istiyordum. Yolun kenarına çektim motoru ve ilerde denize uzanan ağaçlık kısma ilerledim. Rüzgardan dolayı dalgalar hafiften oraya vuruyordu bastığım yerler ıslaktı. En ucuna geldiğimde ayaklarımı denize doğru sallandırarak oturdum. Önümdeki uçsuz bucaksız denizi izledim sessizce. Bugün kalbim konuşuyordu ve ben ona izin veriyordum. Susmasını istemiyordum, başımı yana çevirdiğimde melisayı gördüm gülümsedim. "Aptal olma" dedi bana uzaktan gelen sesiyle. Dediğini es geçerek "sen nasıl geldin?" Diye sordum.
Omuz silkti "gelmedim alina. Unuttun mu ben gelemem artık, ölüler geri gelemezler" bilinç altımın bana oynadığı bir oyundu bu birazda aldığım ilaçlardan kaynaklandığını düşünüyordum. "Aşık olma sakın, bak aşk sonumu getirdi." Gülümseyerek yüzüme bakıyordu ben ise önümdeki denizi izliyordum cevap vermeden. "Ama bu sefer öyle olmaz belki" dedim. Cık cık'layarak başını iki yana salladı "Aşk ölümcül bir hastalıktır. Tedavisi yoktur ikinizden biri sonunda kaybeder." Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım bu sefer ve kendi kendime mırıldandım. "Aşk ölümle oynanan yalandan ibaret bir savaş, kazananın olamayacağı bir oyun" konuşmam bittiğinde kayboldu melisa yine kendimle öylece kaldım.