9. bölüm · Yasaklı kıvılcım (kefaret)

Hisler

Astra Faye

Şimdi eline bir bıçak al, için de hali hazırda kanayan o yaraya sok çevir, çevir ve bir daha çevir. Aıcıdı değil mi ama bitmemişti çünkü o yaranın derinliği artmış kanaması hızlanmıştı
İhanet bir insanın kalbinde açtığı yaradan çok senin ona olan güvenine sessizce indirdiği darbedir. Bu darbe ise her acıya eşittir yakar yıkar ve geçer bunu yapan fark ettirmeden bitirmiştir bile işini sen ise acının şoku ve sıcaklığı ile hiçbir şey hissetmemişsindir ama o ilk acı bedenine girdiğinde ruhunu söküp atar. Ruh bir insanın ölüm noktasıdır, kalp ise ruhu besler ve kalbe aldığın her bir yara ruhu senden koparır. Bazen ölmeyi o kadar çok istersiniz ki ama asla olmaz işte ben ilk defa hayır ikinci defa ölmeyi bu kadar istemiştim. Birinci ise babamın hayatımı bitirdiği o gündü. Doğmadan önce bu hayatı biz mi seçmiştik yoksa rastgele mi belirlenmişti bilmiyordum ama kader denilen şey her neyse çok acımasızdı. Altından kalkmadığım şeyler yaşatmış hiçbir şey olmamış gibi de koşmamı beklemişti. İlerlediğim mayın tarlasında her adımda bir bomba patlamıştı ama ölmemiştim her seferinde benden bi parça alıp götürmüştü ne zaman biteceği ise belirsizdi. Hayatın beni içine çektiği o girdap öyle derin ve sessizdi ki korkmaya başlamıştım. Korktukça üzerime üzerime gelmişlerdi bense o gün o uçurumun kenarında bir daha asla ama asla güvenmemyi öğrenmiştim. Yaşadıkça daha çok şey öğreniyordun, olgunlaşıyordun. Bir insan bi günde olgunlaşabilir miydi? Evet olgunlaşabilirdi hayat bana bunu da göstermişti.

Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım. Kolumda takılı ve bitmiş olan serumu değiştiren hemşireye baktım bir süre. Siyah kısa saçlı bir kadındı üzerinde mavi bir takım vardı. Ne zamandır buradaydık? En son ne olmuştu? Hatırlamıyordum. Öksürerek konuştum “ben neden buradayım?” Hemşire bana bakıp sıcak bir gülümseme ile elimi tuttu. “Bir kaza yaşadınız Alina hanım, ama iyisiniz şuan” kaza mı? Lanet olsun beynim herşeyi silmişti. “Büyük ihtimalle bir şey hatırlamıyorsunuz ama zamanla iyileşecektir o da” başımı salladığımda odadan çıkıp kapıyı kapatmıştı. Bir süre sessizce tavanı izledim ve hafızamı zorlamaya çalıştım, hiçbir şey çıkmıyordu hatırlayamıyordum. Doğrulmaya çalıştığımda karnımda hissettiğim acı ile inledim. Üstümdeki beyaz tişörtü sıyırıp karnıma baktığımda büyük bir bant gördüm. O sırada kapı açılmış ve içeriye doktor girmişti. 1.80 boylarında sakallı orta yaşlarda bi doktordu.

“Nasılsın” diye sorduğunda gülümseyerek elindeki dosyayı inceliyordu. “İyiyim sanırım” öyle miydim? Hiçbir şey hissetmiyordum şuan ama bunu söylememe gerek yoktu. “Hafızan karışık şuan ama düzelir merak etme” önlüğünün cebinden ışık çıkardığında gözlerime yaklaştırdı ve inceledi. “Evet iyisin iyi” ışığı geri koyup kâğıda not almıştı. “Gözlerinde pek güzel deniz mavisi” deniz, acı, kan, ihanet. Hatırlıyordum yavaş yavaş. Kelimeler zihnimde bir şeylerin canlanmasına yardımcı oluyordu. “Beni kim getirdi buraya ve ne zamandır buradayım?” Dedim başımı yastığa koyarken. Doktor bey derin bir nefes alıp dosyayı kolunun altına sıkıştırıp bana döndü. “Seni Pars Tanyeli getirdi. 12 gündür de uyuyorsun” bir an durdu “komadaydın yani” kaşlarımı çatmış ona bakıyordum. Komadamıydım o kadar ciddi miydi durum gerçekten. Pars dediğinde artık çoğu şeyi hatırlamaya başlamıştım. Melisa’nın ateş ettiğini kendini o uçurumdan bıraktığımı ama sonrası karanlıktı yoktu. Peki ya babam o neredeydi? “Ne zaman eve gidebilirim” doktor kısa bi an gözlerini kapatıp iç çekti sonra geri açtı. “İki gün daha buradasın sonra gidersin eve. Bir ihtiyacın varsa eğer söyle ve karnına dikkat et derince kesilmiş daha iyidir şuan ama dikişlerini patlatabilirsin” başımı salladım o sırada odaya beklediğim kişi girmişti. Kerem karan yani babam. Doktora başı ile selam verdiğinde gülümsedi doktor ve odadan çıktı.

“İyisin sanırım” dediğinde istemsizce gülümsedim iyiyim sanırım az önce bu cümleyi kurmuştum. “İyiyim” dedim bu sefer. Cam kenarında olan koltuğa oturdu ve sessizce beni izledi. “Hatırlıyor musun?” Başımı olumlu anlamda salladım. “Beni kim çıkardı sudan” ayağa kalktı ve kapıya ilerledi bana dönüp bir süre baktı “Alina belki bu sefer ölürsün de rahatlarım sanmıştım” ve odadan çıktı. Duyduğum cümleler sanki artık etki etmiyordu alışmıştı bünyem buna ama değişik geliyordu ne de olsa babamdı. Baba kelimsedi neydi ki alayla bi kahkaha attım kendi kendime. Ölmemi beklemişti ciddi ciddi ölmemi beklemişti ve olmadığı için de üzülmüştü. Şaka gibiydi bazen hayat. Canım o kadar yanmıştı ki artık hissetmiyordum ayağa kalkmaya çalıştığımda acıyla geri oturdum zaten komadan çıkmıştım iyi değildim ve yorgundum bu yüzdne geri başımı yastığa yasladım ve gözlerimi kapattım. Bir süre sonra uyku sersemiyken kapı sesi duymuştum biri gelip saçımı yüzümden çekmişti onu hissetmiştim sadece sonra bir şeyler mırıldanmış ve çıkmıştı fakat bu rüya da olabilirdi.

Kendime geldiğimde uyanmış hemşireden yardım alarak ayağa kalkıp elimi yüzümü yıkamıştım ve geri uzamıştım bu cidden böyle mi geçecekti çünkü ben sıkılmaya başlamıştım. Karnımdaki yaranın büyük bi ihtimalle izi kalacaktı ama çok da önemli değildi bu. Beni oradan kurtaranın Pars olduğuna çok emindim çünkü hasteneye o getirmişti ama anlamadığım neden kurtarmıştı ki bendi? Ölmem onun için daha iyiydi aslında ölmem herkes için daha iyi olurdu. Acaba Melisa şuan neredeydi? Ne yapıyordu merak etmeden duramıyordum. İçeri Eren girdiğinde gülümsedim “Hoşgeldiniz eren bey” dedim şakacı bir ses tonu ile. Elindeki çantayı koltuğa koyduğunda bana döndü. “Hoşbuldum nasılsınız?” Dediğinde her zamanki givi ciddiydi. “İyiyim sağol” asker gibi başımda dikiliyordu “eşyalarınız çanta da doktor iki gün sonra durumunuza bağlı eve geçebileceğinizi söyledi. Başımı salladım yavaşça ona da güveniyordum ama ya güvenmemem gerekiyorsa.
“Eren sence sana güvenebilir miyim?” Kaşlarını çatmıştı bu sefer ellerini önünde birleştirmiş bir adım atmıştı. “Neden güvenemeyesiniz ki?” Dedi sorgular şekilde “neden güveneyim ki?” Dedim bende ona aynı şekilde karşılık vererek. “Yıllardır yanınızdayım ya” dediğinde gülümsedim buruk bir gülümsemeydi. “Boşver Eren. Sağol çanta için” başını salladı ve odadan çıktı. O kız da yıllardır yanımdaydı hemde doğduğum günden beri yanımdaydı.

İki gün geçmişti ve hastaneden çıkmış eve geçiyorduk. Eren gelmiş almıştı beni doktor bir hafta araba kullanmamamı söylemişti çünkü. Eve geçtiğimde odama çıktım ve banyoya geçtim sıcak bi duş almam lazımdı sanki o denizin soğukluğu geçiyordu üzerimden. Hatırladıkça üşütüyordu tişörtü yukarı çektiğimde elimi yaranın üzerinde gezdirdim, su deymemesi gerekiyordu. O gün bana hayatım boyunca hiç silemeyeceğim iki yara bırakmıştı. Teki içimde teki ise karnımdaydı. Denize karışan kanımda boğulmak istemiştim suyun altındayken. Sıcak su dökülmeye başladığında ayakta zor durduğumu fark ettim ve hızlıca saçımı, vücudumu yıkayıp havluyu bedenima sardım. Yatağa oturduğumda acı ile dudağımı ısırdım, borda uzun kollu bir pijama takımı giyip babamın çalışma odasına ilerledim. Kapıyı yavaşça açtıp içeri girdim ve gözlerimi odada gezdirdim. Masanın arkasındaki tekerlekli sandalyeye oturdup çekmeceyi açtım, dosya oradaydı bütün bunların yaşanmasına sebep olan dosya. Titreyen elimle onu alıp önüme koymuştum kapağını açmaya korkuyordum. Aklıma gelen şeyle omuzların çöktü sırtımı arkaya yasladım babam ben uçurumun kenarındayken gelmemişti çünkü dosyanın peşindeydi. Dosyanın mavi kapağını açtığımda annemin resmi çıktı karşıma yanında adı soyadı bazı bilgiler vardı. Altında ise uzunca bir yazı ama benim gözlerim fotoğrafta kalmıştı. Parmğımın ucu ile kızıl saçlarına dokundum kan kırmızısı saçlarına, hiç göremediğim o kadına dokundum. “Anne.” Sesim kısık titrek ve ağlamaklıydı bu kadar zayıf hissettiremezdi bi fotoğraf. Altındaki yazıları okumaya başladığımda tam da babamın anlattığı gibi olduğuna emin olmuştum. Annem boş yere yıllarca hapis yatmış ona rağmen dostunu satmamıştı. Kızlar annelerinin kaderini yaşar derler cidden de öyleydi sanırım çünkü benim de en güvendiğim kişi sırtımdan bıçaklamış unutamayacağım şeyler yapmıştı. Aşık oldum ben demişti. Pars’a aşık olmuştu ve bunun için beni bırakmıştı. Dosyanın her kısmını iyice okumuştum ve okudukça içimdeki yangın artmıştı. Elime alıp odadan çıktım hızlıca aşağı indiğimde bir an dengemi kaybediyordum duvardan tutunup bir nefes aldım. Bu sefer yavaşça salonda ortada olan şöminenin önüne oturdum ve dosyaya baktım. Ateşe bıraktığımda yanışını izledim, küle dönüşünü tıpkı hayatım gibi yok oluşunu. O sırada Ayşe abla bana seslendi “Alina hanım” elinde bir tepsi vardı ve üzerinde çorba bir dilim ekmek ve ilaçlarla salına girdiğinde masaya koydu. “Yemek yemeniz lazım” yavaşça ayağa kalkıp gülümseyerek ona sarıldım. “Yerim Ayşe ablam” saçlarımı okşadı, bir süre sarıldıktan sonra mutfağa döndü bende sandalyeye oturup çorbadan bir kaşık aldım. Beynimdekileri sustursam çok iyi olacaktı aslında. Çorba bittiğinde ilaçlarımı içip masadan kalktım, çalan kapının sesini duyduğumda oraya ilerledim ve açtım. Karşımda pars vardı. Siyah takım elbise giymiş saçını arkaya taramış ve gülümsüyordu. Gözlerim gamzelerine kayarken kokusu etrafı sarmıştı. “Konuşmamız lazım” sesi herzaman ki gibi değildi daha sakin ve yakındı neden böyleydi? “Ne konuşacağız pars bana yaşattıklarınızı mı?” Kapının pervazına omzunu yasladı ve beni baştan aşağı süzdü. Eliyle başını ovaladığında bir nefes verdi “evet onları” hadi ya dercesine başımı salladım ve gülümsedim. “Nereden başlasak ki. Bana en yakınımın ihanet etmesi olabilir senin için” durdum yutkundum “sana olan aşkı için” gözlerini bir saniye olsun yüzümden çekmemişti. Pijamamın üstünü biraz sıyırdım “bıraktığınız bu yarayı mı?” Gözleri karnıma indiğinde yumruğunu sıktığınu görmüştüm ama umursamadım “neyi pars neyi konuşalım” çenesini sıkıyordu sinirlenmeye başlamıştı sanırım iyi de neden? Sinir edecek hiçbir şey söylememiştim yaptıklarını anlatmıştım ki daha bunlar yarısı bile değildi. “Dosya için geldiysen. Yaktım onu” bu sefer kaşlarını çattı, ıslattığı dudaklarını araladı konuşmak için “onun için gelmedim” üşümüştüm kapıdan giren soğuk yüzünden. Bana doğru bir adım attığında geriye çekildim ama o an karnımdaki acı ile sendeledim ve düşecekken pars belimden tutup kendine çekti beni. Dehşet içinde ona baktığımda yüzünde telaş görmüştüm ve bu yeni soru işaretlerine sebep oluyordu. Geri çekildim bu sefer duvardan tutunarak ve eli belimden çekildi sonra içeri girdi ve salona yürüdü.

“Sen hayırdır evime böyle girmeler falan” ayakkabılıkta duran bıçağı alıp elimin içine sakladım küçüktü zaten o koltuğa oturduğunda dizimi büküp bacağının yanına yaslayarak üzerine eğildim ve bıçağı karnına bastırdım. “Amacın ne?” Kaşları kalktığında keyifle gülümsedi başını arkaya atıp yutkunmuştu ve gözlerim belirginleşen adem elmasına kısa bir an kaydı ama geri bana baktığında bende gözleirmi yüzüne çevirdim. “Asıl senin amacın ne silahsız bir adama bıçak çekiyorsun” sesindeki alay sinirlenme sebep oluyordu. Bıçağı koltuğa bırakıp yüzüne attığım yumrukla üstünden çekilmiştim. Elini yüzüne götürdüğünde kanayan dudağını fark etmişti, ayağa kalkıp bana doğru bir adım attığında bende geriye çekildim ve sırtım duvara çarptı. İki elini de başımın yanına koydu ve yüzüme yaklaştı aramızda bir nefeslik boşluk vardı. Dudağından akan kan boynundaki yara izine doğru ilerliyordu oraya bakan gözlerim yüzüne çıktığında iki parmağı ile çenemi tutumuş kaldırmıştı. “Yanında durduğum her an dikkatli olmam gerekiyor” sessiz ve derinden konuşuyordu “çünkü alışıyorum” gözleri yüzümün her yerinde dolaşıyordu sanki her kısmını hafızasına kazımak ister gibiydi. Sıcaklamıştım şuan başımdan buz gibi su dökseler yeriydi gerçekten. “Seninle durdukça içimde susturmam gereken şeyler başlıyor ve ben ilk defa onların susmasını istemiyorum” tek elinin tersini yanağımdan başlayarak boynuma kadar sürttü. Buz mavileri içimi yakıyordu sanki, dudağını ısırdı yüzüme bakarken. “Buna izin verme” yine aynı şeyi demişti buna izin verme o gece de söylemişti. Geri çekildiğinde evden hızlı adımlarla gitti ve ben bıraktığı yerde öylece kaldım. Ne hissedeceğimi bilemiyordum. Nefes almayı unuttuğumu fark ettim o an ya da aldığım nefes bana yetmiyordu artık. İki duvar arasında sıkışmış gibi hissediyordum.