21. bölüm · Yasaklı kıvılcım (kefaret)

Katil

Astra Faye

Yıllar önce
Yağmurlu bir akşamdı hava daha tam olarak kararmamıştı bile ama sokak lambaları yanmaya başlamıştı. Daha on yaşında olan küçük kız dizlerini kendine çekmiş bir şekilde otobüs durağında oturuyordu. Üzerinde incecik olan siyah bir hırka vardı sadece ve soğuktan titriyordu. Ağlamıyordu artık sadece sessizce önünden öylece geçip giden insanları ve arabaları izliyordu. Kimse küçük kıza dönüp bakmıyordu ta ki o çocuk durana kadar.
Çocuk ondan bir kaç yaş büyüktü. Siyah kapüşonunun altında küçük kıza baktı ilk önce. Soğuktan kızarmış yanakları ağlamaktan şişmiş gözlerini izledi. Gözleri ne kadar ağlamaktan kızarmış olsada o maviler içine işlemiş gibiydi. Kıza doğru bir kaç adım atıp önünde durdu.
“Kayboldun mu?” Diye sordu küçük çocuk düz bir ses tonu ile. Kız cevap vermek yerine başını iki yana salladı çocuğa bakmadan. “Eve gitmeyecek misin?” Bu sefer cevap vermedi küçük kız çünkü bazen insanın gidecek bir evi olsa bile oraya dönmek istemezdi. Küçük çocuk bunu anlamış gibi sustu ve derin bir nefes çekti içine. Cebinden çilekli bir şeker çıkartıp kızın yanına bıraktı. “İnsanlar ağlayınca üşür” dedi sadece. Kız ilk kez çocuğa baktı, yüzü sertti fakat sesi sakin. “Ben ağlamıyorum” dedi kız inatçı bir sesle. Çocuk omuz silkerek “tamam” dedi. Bir süre sessizlik çöktü aralarına sadece yağmurun ve insanların sesleri vardı. Sonra küçük kız sessizliği bozarak “bir insan hiç tanımadığı birini özler mi?” Diye sordu üzgün çıkan sesi ile. Çocuk kaşlarını çattı bu soruyla. Beklememişti böyle bir şey demesini “kimi?” Diye sordu.
“Boşver” dedi küçük kız akmış burnunu çekerek. Çocuk cevap vermedi ama küçük kızın içinde bir şeylerin eksik olduğunu anlamış gibiydi. Yağmur hızlanmaya başladığında çocuk montunu çıkartıp kızın omuzlarına bıraktı. “Hasta olursun” dedi.
Küçük kız çocuğa sessizce baktı “ya sen?” Diye sordu üşümekten titreyen sesiyle. “Ben alışığım” kız monta iyice sarılırken ilk defa gülümsedi. Küçücük yorgun bir gülümsemeydi ama nedense çocuk o an gözlerini başka bir yere çevirdi. Çünkü yıllar sonra bile unutamayacağı o gülümseme ve gözler olacaktı. “Görüşürüz yabancı” diyerek kızın cevap vermesini beklemeden oradan ayrıldı.

🖤
Annesi onu çok… babası onu çok…. Herkesler onu severmiş severmiş. Küçük bir çocukken kendi kendime hep bu şarkıyı mırıldanırdım. Daha o yaşlarda anlamıştım hayatın nasıl olduğunu. Belki biraz olsun sevilmek istemiştim nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek ama olmamıştı. Hatırlıyorum da bir keresinde okul çıkışı parka gitmiş cebimde son kalan paramla en sevdiğim çikolatayı almış ve tek başıma salıncakta oturmuştum. Hafta da bir kaç kez bunu yapar insanların mutluğunu izlerdim, diğer çocuklar anneleriyle ve babalarıyla gelip oynarlardı ama ben tek başıma orada beklerdim. Saatler geçerdi soğuktan donardım ama kalkmazdım şimdi ki aklım olsa asla yapmazdım bu kendime acı çektirmekten başka bir şey değildi. Annesi hiç olmamış babası onu hiç sevmemiş ve yalnız büyümüş bir kız için bu hayat fazla acımasızdı. Okulda bile hiçbir zaman düzgün arkadaşlarım olmamıştı hep arka sırada oturan sessiz öğrenciydim. Liseye geçtiğimde ise çok peşimden koşan olmuştu, günlerce onunla konuşmam için yalvaran olmuştu. Hiçbirinin yüzüne bakmamıştım onlara bağlanmaktan ve kaybetmekten korkmuştum. Şimdi ise bağlandığım biri yüzünden kendimi kaybediyordum. İnsan kendi isteği ile çıktığı yoldan geri dönmek isteyemezdi. Kimse beni zorlamamıştı ben kendim gelmiştim ve kendi mezarımı kendim kazmıştım. Arkamda bıraktığım kimsem yoktu Pars ile tanışana kadar. Hayatıma bir anda girmemişti belki, yıllardır vardı zaten ama hep düşmandı fakat bir süre sonra herşey değişmiş ve o benim için tek önemli kişi haline gelmişti. O gün onun kollarında ölümden korkmamıştım ama ardımda onu bırakırsam nasıl dağılacağını bildiğimek korkutmuştu beni. Kimseyi canını verecek kadar sevme! Sevdin mi dönemezsin çünkü. “İyi olacak mı?” Derinden boğuk boğuk duyduğum tanıdık ses ile konuşmak istedim yapamadım. “Bilemiyorum şuanlık” bi oflama duyduldu sonra kapı çarpma sesi ve başkası geldi “Abi, iyileşecek” diyordu diğer bi ses bu Sercan’a aitti. Onlara iyi olduğumu söylemek istedim pişman olmadığımı söylemek istedim. Sanki bedenim oynamıyordu asla “Benim yüzümden. İnsan sevdiğine bunu yapar mı Sercan? Benim yüzümden bu halde” içimdeki her bir parça tek tek kırıldı o an. “Timur gelecek hadi gidelim biz” kısa bir sessizlik ve sonrası yok.

İki hafta sonra
“Larin ya istemiyorum.” Ağzıma zorla tıkmaya çalıştığı çorbayı sertçe masaya bırakarak olabildiği en sinirli ifadesini takındı ve bana döndü. “Yiyeceksin o çorbayı.” Bu haline kahkaha atmak istiyordum aslında. “Tamam ama yavaş yavaş.” Sinirli ifadesi hemen gülümsemeye dönerken başını salladı ve ayak ucuma oturup bacaklarını kendine çekti. Daha iyiydim ve o günün üzerinden iki hafta geçmişti. Bir kez bile Pars ile konuşmamıştım en son hastane de kısa bi an sesini duyduğumu hatırlıyordum sonrası ise yoktu. Timur, Larin’e bir hikaye uydurup anlatmıştı beniyse bir çok kez sorguya çekmişti. Nasıl kaçırıldın? Neden bana şüpheli bir durum olduğunu söylemedin? Gibi gibi sorular. Pars’ı çok merak ediyordum. Neden hiç bir haber yollamamıştı iki haftadır bilmiyordum sanki amacı kendisini benden uzan tutmak gibi davranıyordu. Bir süre sonra çorbamı içmiştim Larin’le sohbet ediyordum ki Timur odaya girdi. “Bitanem” saçlarıma bir öpücük kondurdu “bi işim var bu gece olmayacağım. Larin’e emanetsin” Larin ayağa kalkıp hazır ol pozisyonu aldığında gülümsedim “Emredersiniz” asker gibi çıkarmaya çalıştığı sesiyle çok komik görünüyordu. Timur’a dönenen bakışlarım beni o gece götürmüştü. O geceki kurşun Timur’un silahından çıkıp bana saplanmıştı. Ölüm hiç korkutmamıştı beni belki yaşarken bir çok kez öldüğüm içinde olabilirdi bu. “Görüşürüz o zaman” cevap vermeden sadece başımı salladığımda bir süre gözlerime öylece baktı sonraysa evden çıktı.

Larin ile bi iki saat film izledikten sonra o odasına duş almak için çıkmıştı. Bense elimdeki çikolata ile bakışıyordum uzun bir süredir. O sırada birinin cama tıklatması ile bakışlarımı salondaki bahçeye açılan cam kapıya çevirdim. Sercan oradaydı. Elimdekini bırakıp koltuktan tutunarak ayağa kalktım hala canım acıyor ve zorluyordu beni. Cana yaklaştığında kapıyı açtım. “Sercan?” Yüzündeki ciddi ifade sanki daha da soluklaşmıştı. “Pars bekliyor biraz ilerde” gösterdiği yere baktığımda onu gördüm iki hafta sonra ilk defa yüzünü görebiliyordum. Kalbim hızlanmaya başlamıştı bile. Ne kadar dağıldığını ona yaklaştıkça anlıyordum, gözleri kızarmıştı büyük ihtimalle hiç uyumuyor ve yemek de yemiyordu. Buz mavileri bile rengini kaybetmişti. Sercan kolumdaki desteğini çektiğinde duvardan tutundum. Yutkundum ama sanki boğazımda kaldı “Alina” kısık ve düşündüğümden daha yorgun çıkan sesiyle içimdeki her şey dağıldı. “İyi misin?” Gülümsemeye çalıştım ama nedense içimden gelmedi o an. İyi miydim? Değildim ben ne xaman iyi olmuştum ki ama ona ihtiyacım vardı belki bi kez sarılsa öpse daha iyi olurdum. Ama o hiç birini yapmadı
“Özür dilerim…”
“Ne için?”
“Yaşamana bile izin vermedikleri hayatı az kalsın benim yüzümden kaybedeceğin için.”
Derin bir iç çektim bakışlarımı yüzünden kaçırdım ve arkasındaki ağaçlara sabitledim. O an yüzüne baksam sanki daha da parçalanacaktı içim onun için canımı ortaya atmıştım. Herşeyimden vazgeçmeye kalkmıştım ve o bunu bana yaşattığı için özür diliyordu. “Bir daha sakın Alina. Benim için kendine zarar verme sakın.” Her kelimesi sadece uyarmakla kalmıyor emrediyordu sanki. Beynime iyice sokmak istercesine üzerinde duruyordu söylediklerinin. Gözlerimi geri ona çevirdiğimde bir daha ne kadar yakışıklı olduğunu anladım. O an dudakları kıvrılmış bir şekilde bana bakıyordu “Neden gülümsüyorsun?” Dedim kaşlarımı çatarak. Gamzelerine dalıp gitmemek için çok zor duruyordum. Omuz silkerek bana doğru bi adım attı “Alina kimseye güvenme bu hayatta. Nefes aldığın her bir saniye bile insanlar sırtından bıçaklamak için yer arayacak ve bi gün tek başına kaldığında o bıçakların acısında boğulacaksın.” Anlamsız bakışlarımı boş boş yüzünde gezdirdim. Kurumuş dudaklarımı ıslatarak sessizce güldüm. “Bunu bana mı söylüyorsun? Yoksa kendine mi?”
Pars bir az sustu ve iç çekti “ben sadece sana gerçeği söylüyorum.” Başımı iki yana salladım “hayır” dedim kısık çıkan sesimle. “Sen kimsenin benim canımı senin kadar yakmasını istemiyorsun.” Bakışları anında değiştiğinde daha sert, daha kırgındı. “Bir gün benden de nefret edeceksin.” Yavaşça başımı salladım “insan en çok vazgeçemeyeceği kişiye kırılır pars.” Kurmuş olan dudaklarını ıslattığında omzunu önümde durarak duvara yasladı ve yüzüme eğildi. “Beni anlamıyorsun.” Sesi bu sefer daha güçsüzdü “ben iyi biri değilim.” Gözlerimi bir saniye bile kaçırmadım “iyi insanlar da can yakar.”
“Benimki farklı” dedi sertçe “ben yaklaşınca insanlar parçalanıyor. Geçmişte neler yaptığımı sen biliyorsun az çok” dudaklarımı aralayıp kısa bir nefes verdim “belki de sen kendini herkesten daha tehlikeli sanıyorsundur?” Pars’ın kaşları çatıldı ve gözleri yüzümden ayrılmadı sanki ilk defa biri karşısına geçip bu kadar dürüst ve acımasız konuşuyordu. “Benden niye korkmuyorsun?” Diye fısıldadı. “Çünkü en karanlık insanlar bile bazen sevdiklerini korumak için çabalarlar” pars başını hafif bir şekilde eğip acıyla gülümsedi “bir gün bu cümlene pişman olacaksın Alina.”
“Belki” dedim omuz silkerek “ama yine de sana inanmak istiyorum.” Geriye çekildi bu sefer beklemeden “Görüşürüz” soğuğu içime çektim ve onu izledim kısa bir an “görüşürüz” gitmesini beklemeden hızlı adımlarımı salona yönlendirip kapıyı kapattım. Perdeleri de sonuna kadar çekip koltuğa oturduğumda dedikleri beynimde bir bir canlanıyordu. Neyden pişman olacaktım ki? Onu sevmekten mi hiç sanmıyordum. Ama kendinden fazlasıyla emin konuşuyordu. Bir şeyler vardı anlamdıramadığım.

O gece orada uyuya kalmıştım. Sabah kalktığımda ise üzerime bir örtü örtülmüştü, örtüyü sıyırıp ayağa kalktığımda kolumdaki acı ile yüzümü buruşturdum. Mutfağa ilerlediğimde gelen sesle durdum “Kimin ne düşündüğü umrumda değil” dedi Timur telefonu hopörlere vererek. Karşıdaki adamın sesi doldu kulaklarıma “Ama umrunda olmalı” Timur’un alayla güldüğünü duyduğumda biraz daha kenara sindim. “Neden? Pars Tanyelinin kardeşini öldürdüm diye mi?” O an bedenimi saran gerginlik ve şaşkınlık ile dengemi sağlayamayarak duvardan tutundum. Pars Tanyelinin kardeşini öldürdüm diye mi? Timur katildi. Pars’ın kardeşini öldüren bir katil ve bunları kendi ağzıyla söylemişti hiç beklemeden mutfağa girdiğimde telefonu kapatıp bana döndü yüzümde gördüğü şok ve dehşet vereci ifsde ile kaşları çatıldı. “Sen pars‘ın kardeşini mi öldürdün?” Bir kardeşi olduğunu ve öldüğünü bile bilmiyorken bu gerçek çok ağır gelmişti. Timur karşıma geçerek gözlerini bana kitledi “Kimse gerçekleri bilmiyor.” Ve başka bir şey demeden mutfağı ters ettiğinde içime dolan merakla öylece kaldım.