Bölümler 13Şu an: TOSKANA’DA YENİDEN DOĞUŞ
- 1 GÖLGELER VE SİS656 kelime
- 2 MAVİ VE SİYAHIN ARASINDA523 kelime
- 3 SABAHIN SOĞUK YÜZÜ835 kelime
- 4 SİYAHIN GÖLGESİNDEN (MERT’İN AĞZINDAN)910 kelime
- 5 AYNA VE VİCDAN1.219 kelime
- 6 SESSİZLİĞİN SESİ812 kelime
- 7 GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE1.206 kelime
- 8 YENİ BİR SABAH VE MAVİ DÜŞLER1.354 kelime
- 9 GÜN IŞIĞINDAKİ MÜHÜR1.317 kelime
- 10 RÜZGARIN SÜRÜKLEDİĞİ YER500 kelime
- 11 GECE GELEN MÜHÜR VE KAÇIŞ1.475 kelime
- 12 TOSKANA’DA YENİDEN DOĞUŞ1.784 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 SABAHIN İLK AYAZI (MERT)1.006 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alfa Romeo’nun eski ahşap ve deri kokan iç mekânında, motorun ritmik mırıltısı Toskana’nın kıvrımlı yollarına karışıyordu. Yolun iki yanına birer asker gibi dizilmiş göğe uzanan servi ağaçları, batan güneşin altın sarısı ışıklarını süzerek ön cama kızıl gölgeler düşürüyordu.
Fırat, bir eli direksiyonda, diğeriyle Asya’nın vites kutusunun üzerinde duran parmaklarını kavramış hâlde neşeyle mırıldanıyordu. Yüzündeki o çocuksu, hesapsız tebessüm, günlerdir İstanbul’un kasvetli havasında ezilen Asya için adeta sığınılacak tek güvenli limandı.
"Geldik sevgilim," dedi Fırat, hızı biraz daha düşürerek. Toprak bir patikaya saptıklarında tekerleklerin altından çıkan hafif çakıl sesleri sessizliği böldü.
"İşte bizim Toskana..."
Patikanın sonunda, taş duvarları sarmaşıklarla kaplanmış, ahşap panjurları geçmişin tüm zarafetini taşıyan iki katlı masalsı bir bağ evi duruyordu. Bahçesinde asırlık zeytin ağaçları ve göz alıcı mor mor açmış lavantalar vardı.Asya arabadan indiğinde, ılık İtalyan rüzgârı yüzünü yaladı. Ciğerlerine dolan toprak ve kekik kokusu, göğsündeki o son sıkışmayı da söküp aldı.
Uçakta aldığı o kesin karar, burada, bu topraklarda somut bir huzura dönüşüyordu. Mert’in mesajı, o veda çığlığı... Hepsi İstanbul’un gri sularında kalmıştı.Fırat valizleri bagajdan çıkarıp Asya’nın yanına geldi. Kolunu onun omzuna doladı, şakaklarına derin bir öpücük kondurdu.
"Nasıl? Hayal ettiğimizden de güzel, değil mi?"
"Çok güzel Fırat..." dedi Asya. Bu kez sesi pürüzsüz ve duruydu. Yüzünde ilk kez zoraki olmayan, gözlerinin içine kadar ulaşan bir gülümseme vardı.
"Burada zaman gerçekten durmuş gibi."
"Durdu zaten. İstanbul, işler, geçmiş... Hepsi geride kaldı," dedi Fırat gözlerinin içine bakarak.
Taş evin geniş terasına çıktıklarında, vadiye hâkim muazzam bir manzara onları karşıladı. Gün batımı gökyüzünü turuncu, pembe ve morun en sıcak tonlarına boyuyordu. Fırat içeri girip yerel bir Toskana şarabı ve iki kadeh getirdi. Kadehleri doldurup birini Asya’ya uzattı.
"Yeni başlangıcımıza," dedi Fırat kadehini kaldırarak.
"Hiçbir yalanın, hiçbir gölgenin dokunamayacağı o lekesiz geleceğimize."
Kadehlerin çınlaması terasın dinginliğinde yankılandı. Asya şarabından bir yudum alırken cebindeki ağırlığı hatırladı. Telefonu...
Birkaç saat öncesine kadar ruhunu tutsak eden o küçük cihaz, şimdi sadece anlamsız bir metal parçasıydı.Asya kararlı adımlarla terastan içeri, yatak odasına geçti. Çantasından çıkardığı telefonu kapattı ve valizinin en dibine, kıyafetlerinin arasına gömdü. Fermuarı çektiği an, zihnindeki o karanlık parantezi de sonsuza dek kapattığını hissetti.
Terasa geri döndüğünde, Fırat korkuluklara yaslanmış vadideki son ışıkları izliyordu. Asya arkasından yaklaşıp kollarını Fırat’ın beline doladı, başını onun geniş, güvenli sırtına yasladı.Fırat şaşırarak ama büyük bir mutlulukla döndü, Asya’yı kollarının arasına aldı. Asya başını kaldırıp onun dürüst blue gözlerine baktı. Yıllardır aradığı şefkat, huzur ve koşulsuz sevgi tam da bu bakışlardaydı.
"Seni seviyorum Fırat," dedi Asya. Bu cümle, sadece bir sevgi ifadesi değil; kendi ruhunu özgürleştiren, geçmişe çekilen kesin bir süngerdi.
Fırat eğilip Asya’yı dudaklarından öptü. Güneş Toskana tepelerinin arkasında kaybolurken, Asya hayatında ilk kez doğru yerde, doğru adamla olduğunu biliyordu. Bu gece huzurlu bir uykuya daldı. Yeniden doğuş başlamıştı.
Sabahın ilk ışıkları, ahşap panjurların arasından süzülerek taş odanın zemininde altın rengi çizgiler oluşturuyordu. Asya gözlerini açtığında, burnuna dolan taze zeytin yaprağı ve toprak kokusuyla hafifçe gülümsedi. Günlerdir ilk kez sabahları göğsünde o tanıdık, ağır sıkışmayla uyanmıyordu. Başını yana çevirdiğinde Fırat’ın hâlâ derin bir uykuda olduğunu, yüzünde huzurlu bir tebessümle uyuduğunu gördü.
Sessizce yataktan kalkıp üzerindeki ince hırkaya sarındı. Yalın ayak taş zeminin serinliğini hissederek terasa çıktı. Toskana vadisi, sabah sisinin altında masalsı bir sessizliğe bürünmüştü. Göğe doğru dimdik uzanan selviler, vadi boyunca uzanan üzüm bağlarını birer muhafız gibi çevreliyordu.Arkadan gelen hafif ayak sesleriyle birlikte Fırat’ın kolları Asya’nın belini sardı. Çenesini Asya’nın omzuna dayayıp derin bir nefes çekti.
"Günaydın benim güzel uykucum," diye mırıldandı Fırat, sesi uykudan henüz yeni uyandığı için kısıktı.
"Nasıl uyudun?"
"Hayatımda hiç bu kadar derin uyuduğumu hatırlamıyorum Fırat," dedi Asya başını onun boynuna doğru eğerek.
"Sanki zihnimdeki bütün o gürültü bir gecede kesildi."
"Çünkü burası bizim alanımız Asya. Burada sadece biz varız," dedi.
Fırat ve Asya’yı kendine çevirip gözlerinin içine baktı.
"Bugün seni selvilerin gölgesindeki o eski kasabalara götürmek istiyorum. San Gimignano’ya... Orta Çağ’dan kalma o kulelerin arasında kaybolacağız."
Kahvaltıdan sonra Alfa Romeo’ya atlayıp kıvrımlı Toskana yollarına koyuldular. Yol boyunca Fırat, İtalya’nın tarihinden, bağ bozumu dönemlerinden ve birlikte kuracakları geleceğin detaylarından bahsetti. Asya, onun tutkuyla anlattığı her kelimeyi dinlerken içten içe Fırat’a bir kez daha hayran kalıyordu. Fırat, onun hayatındaki fırtınaları dindiren, ona sığınacak sağlam bir liman olan adamdı.Yol kenarındaki devasa bir servi koruluğunun yanında durduklarında, Fırat arabadan inip Asya’nın kapısını açtı. Rüzgâr selvilerin dalları arasında tatlı bir fısıltı gibi esiyordu.
"Burada bir anı bırakalım," dedi Fırat cebinden çıkardığı küçük, gümüş bir bilekliği Asya’ya uzatarak. Üzerinde küçük bir servi yaprağı figürü işlenmişti.
"Bu senin İtalya’da yeniden başladığın günün simgesi olsun. Ne zaman geçmişin gölgeleri zihnini kurcalamaya kalkarsa, buna bak ve nerede, kiminle olduğunu hatırla."
Asya bilekliğe baktı, gözleri hafifçe buğulandı ama bu kez mutluluktandı. Bilekliği bileğine takarken Fırat’ın elini tutup kendine doğru çekti.
"Artık sadece bu an ve seninle olan geleceğim var."
Güneş selvilerin arkasından yükselirken, ikili birbirine sarıldı. Asya için geçmiş artık sadece uzak bir yankıdan ibaretti; gerçek olan ise Fırat’ın sıcaklığı ve önlerinde uzanan sonsuz yoldu.
Öğleden sonra güneş, Siena’nın kızıl tuğlalı binalarına vuruyor; dar, taş sokaklara masalsı bir aydınlık yayıyordu. Orta Çağ’dan kalma yüksek surların arasından süzülen hafif rüzgâr, kavrulmuş kahve ve taze pişmiş panforte kokusunu beraberinde taşıyordu.Fırat ile Asya, parmakları birbirine kenetlenmiş hâlde Piazza del Campo’ya doğru uzanan yokuş aşağı sokakları adım adım keşfediyorlardı. Asya’nın bileğindeki gümüş servi yaprağı, güneş ışığı çarptıkça zarifçe parıldıyordu.
"Burası zamanın durduğu yer," dedi Fırat, başını çevirip gülümsedi.
"Yüzlerce yıl önceki mimari, aynı sokaklar, aynı taşlar... Tıpkı bizim gibi; sağlam ve zamana direnen bir şey."
Asya içten bir tebessümle karşılık verdi.
"Haklısın Fırat. Sokaklarda yürürken insanın içine garip bir dinginlik çöküyor. Sanki burada acelesi olan hiçbir şey yok."
Piazza del Campo’nun deniz kabuğu şeklindeki devasa meydanına çıktıklarında, meydanın ortasındaki tarihi binaların gölgesi yere uzanmıştı. İkili, meydandaki şık bir kafenin dışarıdaki masalarından birine geçti. Fırat iki sert espresso ve Siena’ya özgü bademli tatlılardan sipariş etti.Kahvelerini yudumlarken Fırat cebinden küçük bir defter çıkardı. Sayfalarını karıştırırken Asya merakla ona baktı.
"Nedir o?"
Fırat gözlerini defterden kaldırıp Asya’ya baktı; bakışlarında derin, kararlı bir tutku vardı.
"İstanbul’a döndüğümüzde hayatımızda neleri değiştireceğimizin listesi. Artık sadece anı yaşamak yetmiyor Asya. İtalya bana bir şeyi çok net gösterdi: Seninle kuracağım hayatın tek bir saniyesini bile ertelemek istemiyorum."
Asya’nın kalbi tatlı bir heyecanla çarptı.
"Nasıl bir değişim bu?"
"Mesela iş temposunu yavaşlatmak... İstanbul’daki o boğucu koşturmacadan uzaklaşıp daha çok kendimize vakit ayırmak. Belki de şehir dışında, tıpkı bu bağ evleri gibi, bahçesi olan bir ev bulmak. Ne dersin?"
Asya, Fırat’ın elini masanın üzerinde sımsıkı tuttu. Fırat’ın onunla ilgili planlarında dürüstlük, netlik ve sarsılmaz bir gelecek vaadi vardı. Geçmişte yaşadığı belirsizliklerin, yarım kalmışlıkların tam aksine; Fırat ona ayakları yere basan, güvenli bir dünya sunuyordu.
"Seninle olan her ihtimale varım Fırat," dedi Asya. "Nerede olduğumuzun önemi yok, yeter ki o hayatın içinde sen ol."
Meydandaki devasa kule Torre del Mangia’nın çanları çalmaya başladığında, yankılanan o derin ses Siena’nın sokaklarına dağıldı. Asya o an içten bir rahatlama hissetti. Siena’nın eski sokaklarında yürürken, ruhundaki son kırgınlık parçaları da o tarihi taşların arasında kaybolup gitmişti.
Siena’dan dönüş yolunda, Toskana vadisinin üzerine akşamın ilk erguvani alacakaranlığı çökmüştü. Yol boyunca devam eden o tatlı neşe, bağ evine ulaştıklarında yerini dingin ve ılık bir huzura bıraktı.
Fırat, bahçedeki ahşap masanın üzerine birkaç mum yerleştirip yaktı. Titrek mum ışıkları, zeytin ağaçlarının yapraklarında altın sarısı yansımalar oluşturuyordu. Asya mutfaktan taze domates, fesleğen ve zeytinyağı ile hazırladığı basit ama lezzetli İtalyan meze tabağını getirdi.
"İçeride ne kadar huzurlu bir hava var, değil mi?" dedi Asya masaya otururken.
Fırat şarabından bir yudum alıp Asya’ya baktı. Bakışlarında yumuşak ama bir o kadar da derin bir ifade vardı.
"Çünkü o huzur içeride değil Asya, senin içinde. Sen iyileştikçe etrafındaki her şey güzelleşiyor."
Asya bir an duraksadı. Bileğindeki gümüş servi yaprağına dokundu. Fırat haklıydı. Günlerdir içsel bir dönüşüm yaşıyordu; ancak Fırat’ın bu dönüşümü bu denli net fark etmesi ve ona hiçbir baskı uygulamadan alan açması, içindeki saygıyı bir kat daha artırıyordu.
"Fırat..." dedi Asya, sesi mum ışığı kadar hafifti. "Sana bir şey söylemek istiyorum."
Fırat öne doğru eğildi, ellerini Asya’nın ellerinin üzerine koydu.
"Seni dinliyorum sevgilim."
"Ben buraya gelirken... İstanbul’dan ayrılırken zihnimde çok büyük bir fırtına taşıyordum. Yıllardır beni geri çeken, kendimi suçlu hissettiren yarım kalmışlıkların yükü vardı üzerimde. Ama uçaktayken, senin elini tuttuğum o an bir şeyi fark ettim: Geçmiş, sadece ona izin verdiğimiz sürece hayatımızı işgal ediyor. Ben o izni iptal ettim."
Fırat sessizce dinledi. Yüzünde en ufak bir yargılama, şüphe ya da kırgınlık emaresi yoktu. Sadece derin bir anlayış ve şefkat vardı.
"Biliyorum Asya," dedi Fırat alçak ve güven veren bir sesle.
"Senin içinde bir mücadele verdiğini, zaman zaman gözlerinin uzaklara daldığını görüyordum. Ama seni sıkıştırmak istemedim. Çünkü biliyordum ki, kalbindeki o düğümü ancak sen çözebilirdin. Ve senin bana, bizim geleceğimize olan inancına güveniyordum."
Asya’nın gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü; ama bu kez pişmanlığın değil, tamamlanmışlığın yaşıydı. Fırat uzanıp o damlayı başparmağıyla nazikçe sildi.
"Artık o sessizlik kırıldı Fırat," dedi Asya tebessüm ederek.
"Aramızda hiçbir gölge, hiçbir söylenmemiş söz kalmadı."
O gece bahçede, mumların sönmeye yüz tuttuğu anlara kadar konuştular. Gelecekten, kuracakları evden, seyahat etmek istedikleri yeni rotalardan... Asya için kırılan o sessizlik, Fırat’la aralarındaki bağı sarsılmaz bir temel üzerine oturtmuştu.
İtalya tatilinin son gününe girilirken, Toskana’nın üzerinde serin ve berrak bir sabah havası hâkimdi. Tatil boyunca geçen her an, Asya’nın ruhundaki törpülenmiş kırgınlıkları iyice temizlemişti. Artık geçmişin o ağır gölgesi, yerini Fırat’la inşa ettikleri o sarsılmaz güven duygusuna bırakmıştı.Sabah kahvaltısının ardından, bavulları toplama vakti gelmişti. Yatak odasındaki ahşap dolabın üzerindeki eşyaları toplarken Asya, valizinin en dibine, giysilerinin arasına gizlediği telefonuna ulaştı. Günlerdir tamamen kapalı duran cihazı eline aldığında, kalbinde en ufak bir çarpıntı ya da panik hissetmedi.
Telefonun güç tuşuna bastı. Ekran yavaşça aydınlandı. Şebeke bağlandığı an, ekranına birkaç eski bildirim düştü. Mesaj kutusunda Mert’in o veda mesajı hâlâ duruyordu.Asya, mesajın üzerine parmağını basılı tuttu. Birkaç gün önce onu gözyaşlarına boğan, içini pişmanlık ve vicdan azabıyla kavuran o satırlara son kez baktı. Ancak bu kez gözlerinde ne bir yaş ne de bir tereddüt vardı. Mert’in pişmanlığı, onun geçmişte bıraktığı bir hatalar zincirinden ibaretti; Asya’nın şimdiki huzurunu bozmaya gücü yetmezdi.
"Sil" seçeneğine dokundu. Ekran bir an karardı ve mesaj sonsuza dek silindi. Ardından rehbere girip Mert’in numarasını tamamen engelledi ve sildi. O an, zihnindeki son pürüzün de toz olup gittiğini hissetti. Geçmişin son kırıntısı da rüzgâra karışmıştı.O sırada Fırat kapının eşiğinde belirdi. Elinde iki kupa taze demlenmiş kahve vardı. Asya’nın elindeki telefonu ve yüzündeki o son derece sakin, huzurlu ifadeyi fark etti.
"Hazır mısın sevgilim?" diye sordu Fırat, yumuşak bir tebessümle.Asya telefonu komodinin üzerine sıradan bir eşya gibi bıraktı, Fırat’a doğru yürüdü ve kahve kupasını elinden aldı.
"Tamamen hazırım Fırat," dedi gözlerinin içine bakarak.
"Hem İstanbul’a dönmeye hem de seninle yeni hayatımıza adım atmaya..."
Fırat uzanıp Asya’yı belinden çekti ve alnına derin bir öpücük kondurdu.
"O zaman bu güzel hikâyenin Toskana sayfasını kapatıp, evimizdeki yeni bölümü yazmaya başlayalım."
Bahçeye çıktıklarında, İtalyan güneşi zeytin ağaçlarının arasından süzülerek yollarını aydınlatıyordu. Asya, Alfa Romeo’nun yolcu koltuğuna otururken bileğindeki gümüş servi yaprağına dokundu. İstanbul’a dönüyorlardı ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bölüm etkileşimi
