4. bölüm / 7
Yarım Kalan VuslatSABAHIN SOĞUK YÜZÜ
Bölümler 7Şu an: SABAHIN SOĞUK YÜZÜ
Sabahın ilk ışıkları yatak odamızın kalın perdelerinin arasından sızarken gözlerimi açtım. Gece boyunca zihnimi kovalayan gölgeler yüzünden hiç uyumamış gibi yorgundum.Yanımda Fırat, kolunu belime dolamış halde derin ve huzurlu bir uykudaydı. Onu ne kadar çok sevdiğimi, bana sunduğu bu güvenli dünyayı ne kadar benimsediğimi düşündüm. Fırat benim sığınağımdı; fırtınalı günlerin ardından demir attığım o sakin liman... Yavaşça kolunu belimden kaldırıp yataktan çıktım. Banyoda yüzüme soğuk su çarpıp ipek sabahlığımı üzerime geçirdim ve mutfağa indim.Kahve makinesinin tuşuna basıp kupamı doldurdum. Telefonum kupanın yanında duruyordu; ne bir mesaj ne de bir arama vardı. Mert’in bu sessizliği zihnimi her geçen dakika daha çok yoruyordu.Kupamı iki elimle kavrayıp salona geçtim. Bahçeye bakan büyük camın önüne geçip dışarıdaki serin sabahı izlemeye başladım. Zihnim öyle bir karmaşanın ortasındaydı ki, zamanın nasıl aktığını hissetmedim bile. Dün geceki bakışlar, yıllar önce yarım kalan o vedasız gidiş ve Fırat’ın bana sunduğu dertsiz hayat... Düşünceler zihnimde teker teker çarpışırken ne kadar öylece durduğumu bilmiyordum. Avuçlarımın arasındaki kupanın sıcaklığının tamamen çekildiğini, kahvenin buz gibi soğuduğunu ancak fark edebildim.
"Çok derinlere dalmışsın..."
Fırat’ın arkamdan gelen yumuşak sesiyle irkilerek kendime geldim. Arkamı döndüğümde takım elbisesini giymiş, duşunu almış ve her zamanki gibi kusursuz görünerek bana gülümsüyordu. Uzanıp elimdeki soğumuş kupayı aldı ve kenara bıraktı.Hafifçe gülümsedim, içimdeki fırtınayı gizleyen tatlı ve sıcak bir ses tonuyla, "Seninle dolu bir geleceğin derinlikleriydi sadece," dedim başımı hafifçe eğerek. "Kötü bir derinlik değil yani..."
Fırat’ın gözlerinin içi parıldadı. Uzanıp yanağımı okşadı. "Günaydın sevgilim," dedi neşeyle. "Mutfakta soğuk kahveyle vakit kaybetmek yok. Hadi, üzerini değiştiriyorsun."
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizlemeye çalışarak."Sürpriz," deyip göz kırptı.Yarım saat sonra kendimizi Boğaz'ın hemen kıyısında, sadece ikimize özel kapatılmış gibi duran, sarmaşıklarla kaplı küçük bir bahçe kafesinde bulduk. Fırat, günün ilk ışıklarıyla denizin tam üzerindeki o masa için haftalar öncesinden hazırlanmış gibiydi. Masa; taze pişmiş sıcak hamur işleri, çeşit çeşit peynirler, reçeller ve buram buram kokan çayla donatılmıştı.
"Fırat... Bunların hepsi ne zaman hazırlandı?" dedim gözlerim parlayarak.
"Sen dün gece benim yanımdayken bile aklımın bir köşesinde bu an vardı," dedi Fırat.
Sandalyemi çekip oturmama yardım etti, ardından karşıma geçip ellerimi tuttu.
"Son aylarda iş yüzünden seni biraz ihmal ettiğimi biliyorum. Ama bu hafta sonu sadece biz varız." dedi.
Fırat’ın o kendine has şakaları, neşeli anlatımı ve gözlerinin içindeki sonsuz aşk bir anda bütün karanlık bulutları dağıttı. Kahvaltının ortasında anlattığı eski bir anıyla kendimi tutamayarak kahkahalara boğuldum. O kadar içten, o kadar özgürce gülüyordum ki... Fırat uzanıp yanağımdaki kırıntıyı sildi, dudaklarıma sıcacık bir öpücük kondurdu.
"İşte bu gülüş," dedi fısıltıyla. "Dünyadaki her başarıdan daha değerli."
Bir an olsun Mert’i, dün geceyi ve içimdeki o amansız korkuyu tamamen unuttum. Fırat'ın sevgisine, güvenli kollarına ve aşkına kendimi tamamen bıraktım. Huzur, son iki günden sonra ilk kez içimi böylesine kaplamıştı.Tam o sırada, Fırat çayından bir yudum alırken ben gözlerimi Boğaz’ın maviliğine çevirdim.Kafenin biraz ilerisinde, sahil yolundaki bankların arkasında gölgelerin içinde duran bir adam vardı. Siyah deri ceketi, darmadağın saçları ve elleri ceplerinde...
Mert.
Aramızdaki metrelerce mesafeye rağmen, koyu kahve gözlerinin doğrudan bizim masamıza, Fırat’ın elimi tutan ellerine kilitlendiğini hissettim. Yüzünde ne bir öfke vardı ne de bir tebessüm; sadece buz gibi, yakıcı bir izleme...Atmak üzere olduğum kahkaha boğazımda tıkandı. Yüzümdeki o neşeli tebessüm bir anda donup kaldı. Fırat’ın sevgisiyle ısınan bedenimi amansız bir soğuk kapladı. Kalbimin güm güm atışını Fırat'ın duymasından korkarak bakışlarımı Mert’ten hızla kaçırdım.Fırat, fincanını masaya koyarken bakışlarımdaki anlık değişimi çaktırmamaya çalışıp derin bir nefes aldım. Zoraki ama son derece pürüzsüz bir tebessümü yüzüme yerleştirdim.
"Sevgilim, ben bir lavaboya geçip üzerimi düzelteyim," dedim, sesimin titrememesine azami özen göstererek.Fırat şefkatle gülümsedi.
"Tabii ki hayatım, bekliyorum."Sandalyeden kalkıp çantamı omzuma astım. Mert'in olduğu tarafa tek bir bakış bile atmadan, adımlarımı olabildiğince kendinden emin tutarak kafenin iç mekanına doğru ilerledim. Ancak adımlarımı attıkça dizlerimin bağı çözülüyor, sırtımda Mert'in o keskin bakışlarının ağırlığını hissediyordum.Kafenin koridorunu geçip lavaboya girdiğimde kapıyı arkamdan kilitledim. Aynanın karşısına geçip iki elimle tezgaha tutundum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Yüzüme az önce kondurduğum o sahte tebessüm tamamen silinmiş, yerini saf bir endişeye bırakmıştı. Musluğu açıp ellerimi buz gibi suyun altına tuttum ve ıslak parmaklarımı boynuma bastırdım.Tam o sırada, çantamın içindeki telefonum hafifçe titredi.Aynadaki aksimden gözlerimi çekip titreyen ellerimle çantamdan telefonu çıkardım. Ekranda bilinmeyen bir numaradan gelen mesaj belirdi:
"Gülüşün hiç değişmemiş Asya... Yıllar önce gözlerimin içine bakarken güldüğün o ilk günkü kadar içten, o anki kadar masum. Ama uzaktan o masaya bakarken kendi kendime sadece şunu soruyorum; o gülüşün şimdi o adamda, bende bıraktığı gibi yıkıcı ve derin bir anlamı var mı? Sen ona gülümsediğinde, benim neden hâlâ nefesim kesiliyor? Güvenli bir liman bulmuşsun, anlıyorum... Ama ne kadar güzel gülersen gül, o kahkahanın ardında bana bıraktığın o yarım kalmış vedanın sızısını saklayamıyorsun. Benim canım çok yanıyor Asya... Umarım sen gerçekten mutlusundur."
Mesajı okurken göğsüme bir öküz oturdu sanki, nefes alamadım. Gözlerimden süzülen ilk damla yaş telefonun ekranına düşüp harfleri buğulandırdı. Yıllardır kalbimin en derin yerine gömdüğüm, toprak attığımı sandığım o ince sızı, Mert'in tek bir cümlesiyle bendimi yıkan bir sel gibi gözlerimden akmaya başladı. "Benim canım çok yanıyor," deyişi zihnimde yankılandıkça, sessizce hıçkırıklarımı boğazımda düğümleyerek aynadaki çaresiz yüzüme baktım. Haklıydı...
O geçmiş, yüzümdeki hiçbir tebessümle tamamen örtülemeyecek kadar ağır ve kanamaktaydı.
