Bölümler 13Şu an: GÜN IŞIĞINDAKİ MÜHÜR
- 1 GÖLGELER VE SİS656 kelime
- 2 MAVİ VE SİYAHIN ARASINDA523 kelime
- 3 SABAHIN SOĞUK YÜZÜ835 kelime
- 4 SİYAHIN GÖLGESİNDEN (MERT’İN AĞZINDAN)910 kelime
- 5 AYNA VE VİCDAN1.219 kelime
- 6 SESSİZLİĞİN SESİ812 kelime
- 7 GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE1.206 kelime
- 8 YENİ BİR SABAH VE MAVİ DÜŞLER1.354 kelime
- 9 GÜN IŞIĞINDAKİ MÜHÜR1.317 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 RÜZGARIN SÜRÜKLEDİĞİ YER500 kelime
- 11 GECE GELEN MÜHÜR VE KAÇIŞ1.475 kelime
- 12 TOSKANA’DA YENİDEN DOĞUŞ1.784 kelime
- 13 SABAHIN İLK AYAZI (MERT)1.006 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğle güneşinin ışığı saatin çelik kasasına vurup göz alıcı bir parıltı saçıyordu.
"Fırat..." dedi Asya, yaşadığı şokla sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıkarak.
"Sen... burada ne yapıyorsun?"
Fırat, arabanın kapısını kapatıp ağır ve kendinden emin adımlarla Asya’ya doğru yürüdü. Tam önünde durduğunda gözlerinin içi parlıyordu.
"Sana sürpriz yapmak istedim," dedi Fırat, sesi son derece yumuşak ve içtendi.
"Öğle yemeği sözümüz vardı, unuttun mu? Şirketten çıkacağını tahmin edip tam saat ikiye randevu koydum. Ama görüyorum ki zamanlamam mükemmelmiş, tam kapıda yakaladım seni."
Asya, Fırat’ın bu tamamen iyi niyetli, romantik ve içten tavrı karşısında ne diyeceğini bilemedi. Az önce sahafın önünde hissettiği o karmaşık suçluluk duygusu, Fırat’ın gözlerindeki koşulsuz sevgiyle birleşince göğsüne ağır bir taş gibi oturdu. Fırat’ın hiçbir şeyden haberi yoktu; o sadece karısına sürpriz yapmak isteyen düşünceli bir eşti.
"Ben de... tam içeri giriyordum," dedi Asya, tebessüm etmeye çalışarak.
"İçeri girmene hiç gerek yok," diyerek uzandı Fırat. Asya’nın elini tuttu. Fırat’ın bileğindeki kelebekli saat, Asya’nın parmaklarının hemen yanında ışıldıyordu. O saat, Asya’nın Fırat’a verdiği sadakat sözünün bir simgesiydi.
"Araba hazır, masa bizi bekliyor. Bugün bütün öğleden sonrayı sana ayırdım."
Siyah arabanın içi dışarıdaki öğle sıcağına tezat oluşturacak kadar ferah ve sakindi. Fırat motoru çalıştırıp caddeden süzülürken, Asya yanında oturan adama baktı.
"Ben tesadüfleri çok severim Asya, biliyorsun," dedi Fırat birden, gözlerini yoldan ayırmadan. Sesi pürüzsüz ve huzur vericiydi.
"Sonuçta seninle de hayatlarımız tamamen bir tesadüf eseri kesişti... Hayatıma girdiğin o günü düşündükçe, tesadüflerin insan kaderini nasıl değiştirdiğine bir kez daha inanıyorum.Şirketin önüne geldiğim an senin kapıdan çıkıyor olman bile bana o ilk günü hatırlattı. Hayatıma girdiğin için her gün şükrediyorum."
Asya yutkundu. Fırat’ın bu içten sözleri, içindeki son şüphe kırıntılarını da yakıp yıktı. Mert onu görmemişti, sahafın kapısında kalmış bir geçmişti o. Ama Fırat buradaydı; kanıyla, canlılığıyla ve ona olan derin sevgisiyle tam yanındaydı.
"Ben de..." dedi Asya, bu kez gözlerinin içine dürüst bir kararlılıkla bakarak.
"İyi ki geldin Fırat."
Boğaz kenarındaki şık restorana vardıklarında masaları denize sıfır, en güzel köşede hazırdı. Fırat, centilmenlikle Asya’nın sandalyesini çekti. Masaya oturduklarında Fırat, Asya’nın ellerini kendi ellerinin arasına aldı.
"Son zamanlarda çok çalıştığının ve yorulduğunun farkındayım," dedi Fırat, gözlerinin içine sevgiyle bakarak.
"Ama bilmeni isterim ki, benim bu hayattaki en büyük önceliğim senin mutluluğun. O yüzden bugün geçmişteki tüm yorgunlukları, aklını kurcalayan her şeyi arkada bırakmanı istiyorum."
Asya, Fırat’ın elini sıktı. Fırat'ın tamamen romantik bir düşünceyle yaptığı bu sürpriz, Asya’yı geçmişin gölgelerinden ve Mert’in hatırasından tamamen çekip çıkardı. Geçmiş, sahafın o karanlık rafında kalmıştı; geleceği ise Fırat’ın bileğindeki kelebek gibi aydınlıktı.
O sırada, kilometrelerce ötedeki sahafın vitrininde oturmaya devam eden Mert ise dışarıdaki kalabalığa bakıyordu. Asya’nın kapının önüne kadar gelip içeri girmeden döndüğünden de, Fırat ile olan bu mutlu anından da tamamen habersizdi.
Masadaki şarap kadehleri öğle güneşinin altında kırılan ışıklarla parıldıyor, Boğaz'ın üzerindeki hafif rüzgâr tüllerle kaplı terası serinletiyordu. Denizin maviliği, ikilinin üzerindeki tüm o şehir gürültüsünü ve gerilimi yok eder gibiydi.
Fırat, garsonların servis ettiği tabaklara kısa bir bakış attıktan sonra bakışlarını tekrar Asya’ya çevirdi. Elini masanın ortasına doğru uzatıp Asya’nın parmaklarını usulca kavradı. Bileğindeki kelebek işlemeli saat, güneş ışığı vurunca adeta canlı bir varlık gibi parıldadı.
Seni buraya sadece bir yemek yemek için getirmediğimi biliyorsun, değil mi?" dedi Fırat. Sesi son derece kendinden emin ve bir o kadar da şefkat doluydu.Asya, parmaklarını sıkan sıcak elin hissiyle yavaşça gülümsedi. "Öyle mi? Nedir peki asıl sebebin?""Hayatımızı bir adım öteye taşımak istiyorum Asya," dedi Fırat. Bakışları hiç kaymadan, doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu. "Son zamanlarda işlerin yoğunluğu, şehir hayatının koşturmacası derken kendimize hiç vakit ayıramadık. Hatta birbirimizden biraz uzaklaştığımızı bile hissettim zaman zaman. Ama bugün seni o şirketin kapısında gördüğüm an, ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım."Fırat ceketinin iç cebinden koyu lacivert, kadife bir kutu çıkardı ve masanın ortasına, Asya’nın önüne koydu.Asya şaşkınlıkla bir kutuya, bir de Fırat’a baktı. Kalbi aniden hızlanmıştı."Bu ne, Fırat?""İtalya’daki o küçük sahil kasabasını hatırlıyor musun? Hani hep gidip aylarca orada, deniz kenarında bir taş evde yaşamak istediğini söylerdin," dedi Fırat. Kutuyu hafifçe Asya’ya doğru itti. "Önümüzdeki ay için iki haftalık bir rota çizdim. Şirketteki tüm yetkilerimi devrediyorum, sen de projelerini teslim ediyorsun. Sadece ikimiz. Hiç kimsenin, hiçbir geçmişin ya da kafa karışıklığının bizi bulamayacağı bir yer."Kutunun kapağı hafif bir tık sesliyle açıldığında, içinde İtalya gidiş-dönüş uçak biletleri ve o sahil kasabasındaki taş evin anahtarları görünüyordu.Asya, göz pınarlarında biriken hafif ıslaklıkla biletlere baktı. Zihninin derinliklerinde sahafın önünde bıraktığı o belirsiz gölge tamamen silinmiş, yerini Fırat’ın somut, gerçek ve korumacı sevgisine bırakmıştı. Mert’in bir anlık hatırası, Fırat’ın inşa ettiği bu muazzam geleceğin yanında bir toz tanesinden farksız kalmıştı."Fırat... Ben ne diyeceğimi bilemiyorum," dedi Asya, sesi heyecandan biraz kısalarak.Fırat gülümsedi, masadaki elini daha da sıkı tuttu. Bileğindeki kelebek, ikisinin de ortak geleceğini mühürler gibi duruyordu. "Bir şey demene gerek yok. Sadece 'evet' de ve bu şehri, arkamızda bıraktığımız her şeyi geride bırakalım."
“Seni buraya sadece bir yemek yemek için getirmediğimi biliyorsun, değil mi?" dedi Fırat.
Sesi son derece kendinden emin ve bir o kadar da şefkat doluydu.Asya, parmaklarını sıkan sıcak elin hissiyle yavaşça gülümsedi.
"Öyle mi? Nedir peki asıl sebebin?"
"Hayatımızı bir adım öteye taşımak istiyorum Asya," dedi Fırat.
Bakışları hiç kaymadan, doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu.
"Son zamanlarda işlerin yoğunluğu, şehir hayatının koşturmacası derken kendimize hiç vakit ayıramadık. Hatta birbirimizden biraz uzaklaştığımızı bile hissettim zaman zaman. Ama bugün seni o şirketin kapısında gördüğüm an, ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım."
Fırat ceketinin iç cebinden koyu lacivert, kadife bir kutu çıkardı ve masanın ortasına, Asya’nın önüne koydu.Asya şaşkınlıkla bir kutuya, bir de Fırat’a baktı. Kalbi aniden hızlanmıştı.
"Bu ne, Fırat?"
"İtalya’daki o küçük sahil kasabasını hatırlıyor musun? Hani hep gidip aylarca orada, deniz kenarında bir taş evde yaşamak istediğini söylerdin," dedi Fırat.
Kutuyu hafifçe Asya’ya doğru itti.
"Önümüzdeki ay için iki haftalık bir rota çizdim. Şirketteki tüm yetkilerimi devrediyorum, sen de projelerini teslim ediyorsun. Sadece ikimiz. Hiç kimsenin, hiçbir geçmişin ya da kafa karışıklığının bizi bulamayacağı bir yer."
Kutunun kapağı hafif bir tık sesliyle açıldığında, içinde İtalya gidiş-dönüş uçak biletleri ve o sahil kasabasındaki taş evin anahtarları görünüyordu.Asya, göz pınarlarında biriken hafif ıslaklıkla biletlere baktı. Zihninin derinliklerinde sahafın önünde bıraktığı o belirsiz gölge tamamen silinmiş, yerini Fırat’ın somut, gerçek ve korumacı sevgisine bırakmıştı. Mert’in bir anlık hatırası, Fırat’ın inşa ettiği bu muazzam geleceğin yanında bir toz tanesinden farksız kalmıştı.
"Fırat... Ben ne diyeceğimi bilemiyorum," dedi
Asya, sesi heyecandan biraz kısalarak.Fırat gülümsedi, masadaki elini daha da sıkı tuttu. Bileğindeki kelebek, ikisinin de ortak geleceğini mühürler gibi duruyordu.
"Bir şey demene gerek yok. Sadece 'evet' de ve bu şehri, arkamızda bıraktığımız her şeyi geride bırakalım."
Asya, gözlerini bir an bile Fırat’ın üzerinden ayırmadı. Göğsündeki o günlerdir süren sıkışma, fırtına öncesi uğultu yerini derin, duru bir sessizliğe bıraktı. İçinde son bir haftadır bocaladığı karmaşa, Fırat’ın parmakları arasındaki elinin sıcaklığıyla eriyip gitti.Masadaki kadife kutuda duran anahtarlara ve biletlere baktı. Sahafın önündeki o tereddüt anı, geçmişin tozlu sayfalarına sıkışıp kalmış çocukça bir meraktan ibaretti artık. Oysa karşısında duran adam; geleceğiyle, sadakatiyle ve sarsılmaz sevgisiyle tam karşısındaydı.
"Evet," dedi Asya.
Sesi bu kez pürüzsüz, kararlı ve gölgesizdi.
"Gidelim Fırat. Arkamızda hiçbir şey bırakmadan..."
Fırat’ın yüzüne yayılan o içten rahatlama gülüşü, Asya’nın içindeki son şüphe kırıntısını da silip attı. Fırat masanın üzerinden biraz daha uzanıp Asya’nın elini dudaklarına götürdü. Asya, Fırat’ın kolundaki o kelebeğe baktığında artık bir vicdan azabı değil, ait olduğu yeri ve kendi tercih ettiği kaderi gördü. Kendini tamamen Fırat’a ve onunla kurduğu bu güvenli dünyaya teslim etmişti.
Aynı dakikalarda, şehrin diğer ucundaki sahafın sessizliğinde saatlerdir pencere kenarında oturan Mert, elindeki eski ciltli kitabı yavaşça kapattı.Gözleri bir süre dışarıdaki hareketli caddeye, insanların koşturmacasına takılı kaldı. Beklediği adımların sesini duyamamıştı. Ne bir gölge düşmüştü vitrine, ne de kapının üzerindeki küçük pirinç çan çalmıştı. Sahafın yaşlı sahibi ahşap tezgâhın arkasından seslendi:
"Aradığını bulabildin mi evlat?"
Mert ayağa kalktı. Kitabı rafa, ait olduğu o eski ve tozlu yere geri koydu. Derin bir nefes alarak ceketini düzeltti.
"Aradığım şey burada değilmiş," dedi sakince. "Çoktan başka bir hikâyeye ait olmuş."
Mert, sahafın ağır ahşap kapısını açıp İstanbul’un kalabalık caddesine adım attı. Kapıdaki çan son bir kez çınladı ve arkasından kapandı.
Bölüm etkileşimi
