7. bölüm / 7
Yarım Kalan VuslatSESSİZLİĞİN SESİ
Bölümler 7Şu an: SESSİZLİĞİN SESİ
"Fırat..."
Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, ben bile duymakta zorlandım. Fırat hemen bana doğru eğildi, elini alnıma koydu.
"Canım? Nasılsın? Daha iyi misin?"
Galerideki o buz gibi karşılaşma, Mert'in gözlerindeki o sarsıcı ifade, havada asılı kalan o çifte anlamlı cümle... Her şey bir film şeridi gibi kafamın içinde dönüp duruyordu. Beynim zonkluyor, göğsümün üzerindeki o ağır kayayı yerinden oynatamıyordum. Daha fazla dayanamayacaktım. Bu gerilimli ortam, bu yalanlar... Beni bitirecekti.
"Daha iyiyim ama..." dedim, gözlerimi Fırat'tan kaçırarak. "Hâlâ başım çok dönüyor, midem de bulanıyor. Sanırım... Eve gitsem daha iyi olacak."
Fırat'ın yüzünde hemen bir endişe bulutu belirdi. "Tabii ki sevgilim, hemen gideriz. Zaten sergi de pek keyifli geçmedi galiba."
Küratöre ve Mert'e dönüp, "Mert Bey, tekrar teşekkür ederiz. Asya biraz rahatsızlandı, biz müsaadenizi isteyelim," dedi.Mert, elleri ceplerinde, o karanlık köşede durmaya devam ediyordu. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı.
"Tabii, Fırat Bey. Çok geçmiş olsun Asya Hanım," dedi, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da soğuktu. "Umarım en kısa zamanda iyileşirsiniz. İstanbul havası bazen ağır gelebiliyor insanlara."Mert'in bu son lafı, içimdeki o son direnci de kırdı. Fırat'ın koluna tutunarak galeriden çıktık. Arabaya bindiğimizde Boğaz'ın o mavi suları, tarihi binalar, vapurlar... Hepsi birer gölge gibi geçip gidiyordu. Hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyordum. Sadece Mert'in o bakışları, o sesi...
"Geldik."
Fırat'ın sesi beni kendime getirdi. Arabadan indik, sessizce eve girdik. Evin o tanıdık kokusu, o huzurlu ortamı... Bir anda üzerime çöktü. Kendimi o kadar yorgun, o kadar bitkin hissediyordum ki...
"Ben... Biraz dinlenmek istiyorum Fırat," dedim, ceketimi çıkarırken. "Bana biraz zaman verir misin?"
Fırat, bana doğru bir adım attı, elimi tuttu. Gözlerindeki o şefkat, o koşulsuz sevgi... Kalbimi daha da acıttı. "Tabii ki sevgilim. Sen git dinlen, ben buradayım."Odaya girdim, kapıyı kapattım. Kendimi yatağa attım, yüzümü yastığa gömdüm. Gözyaşlarım sonunda sel olup aktı. Mert'in o mesajı, o karşılaşma, o bayılma... Hepsi birer kabus gibiydi. Yıllardır kaçtığım o geçmiş, şimdi beni tam kalbimden vurmuştu. Fırat'ın o şefkati, o güveni... Şimdi bana bir yalan gibi geliyordu.
"Affet beni Fırat..." diye fısıldadım, hıçkırıklarımın arasında. "Affet beni..."
Sessizlik odanın her köşesine sindi. Sadece dışarıdan gelen o tanıdık Boğaz rüzgarının uğultusu ve benim hıçkırıklarım duyuluyordu. İstanbul gecesi, benim bu ağır sırrımı saklamaya devam ederken, ben kendi yarattığım bu karanlığın içinde yok oluyordum.
Yatak odasının zifiri karanlığında, şakaklarımdan süzülen son yaş damlası yastığa gömülürken bilincim yavaşça kapandı. Zihnimdeki o bitmek bilmeyen gürültü, Mert’in fısıltıları ve Fırat’ın çaresiz bakışları yavaş yavaş silindi; yerini derin, karanlık bir uykunun kucağına bıraktı. Yorgun bedenim teslim olmuştu ama ruhum hâlâ bir fırtınanın ortasında savruluyordu.Oysa birkaç metre ötede, salonda hayat başka bir kabusun fitilini ateşliyordu.
Fırat, loş ışığın altında tek başına oturmuş, elindeki su bardağına bakıyordu. Evin üzerindeki o ağır sessizlik, onun zihnindeki şüphelerin sesini daha da yükseltiyordu. Asya’nın galerideki o ani bayılışı, gözlerindeki o saklanamaz korku ve Mert denilen o adamın takındığı garip, cüretkar tavır... Parçalar birleşiyor ama ortaya çıkan tablo Fırat’ın canını yakıyordu.Fırat bardağı sehpaya yavaşça bıraktı. Oturduğu yerden kalkıp sessiz adımlarla yatak odasının kapısına yaklaştı. Kapıyı araladı.
Uykunun derinliklerinde, huzursuzca kıvranan Asya’yı izledi bir süre. Yüzündeki o solgunluk, kirpiklerine yapışıp kalmış gözyaşı izleri Fırat’ın içini sızlattı. Yavaşça yatağın kenarına yaklaştı, komodinin üzerinde duran Asya’nın telefonunun ekranı birden belirsiz bir bildirimle hafifçe aydınlandı.Fırat’ın bakışları komodine kilitlendi. İçindeki o sadık eş ile şüpheci adam arasındaki ince çizgi o an kopmak üzereydi.
Fırat, komodinin üzerindeki o parlayan ekrana doğru elini uzattı; parmakları telefonun soğuk camına değmek üzereydi. Şüphe içini bir kurt gibi kemiriyordu ama tam o anda derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, elini yavaşça geri çekti. Asya’ya olan sevgisi, ruhunu saran o karanlık şüpheye baskın gelmişti. Onu gizlice denetlemek, aralarındaki o kutsal güvene ihanet etmek gibi hissettirdi.
Ceketini yavaşça çıkarıp sandalyenin arkasına astı. Yatağın kenarı oturup öylece kaldı. Bakışları Asya’nın huzursuzca kıvranan yüzüne, şakaklarına yapışmış nemli siyah saç tellerine kaydı. Elini yavaşça uzattı; parmak uçlarıyla o saçları incitmekten korkar gibi geriye doğru süzdü. İçi titriyordu. Eğildi, Asya’nın titreyen dudaklarına derin, paha biçilmez bir aşkla ve sonsuz bir sadakatle öpücük kondurdu.
"Benim masum kelebeğim..." diye fısıldadı gecenin en sessiz anına.O an, zihninin derinliklerinde zaman geriye doğru aktı. Aklına Asya ile ilk tanıştıkları o fırtınalı gün geldi. Yıllar önceki Asya...
Hayattan bıkmış, umudunu kesmiş, gözleri yaşlar içinde ama yine de dimdik, korkusuzca Fırat’ın gözlerinin içine bakan o kırgın kadın... Fırat, o gözlerdeki acıyı silmek, o kırık kanatları sarmak için hayatını adamıştı ona.O anları düşündükçe Fırat’ın kalbi paramparça oldu. Bunca emek, ilmek ilmek işlenmiş bunca sevgi, birlikte aştıkları o devasa zorluklar... Hayattaki tek varlığı, gözünden sakındığı bir tanecik eşinin bugün bir anda bu kadar derin bir çöküşe geçmesi, gözlerinin önünde eriyip gitmesi içini amansız bir kederle doldurdu.Ne olmuştu da o korkusuz gözler yeniden o eski, karanlık çaresizliğe gömülmüştü?
Onu içten içe kemiren bu gizli yük neydi?
Fırat, bu düşüncelerin ağırlığıyla derin bir iç çekti. Artık mesele sadece şüphe değildi; Asya’yı koruma, onu yeniden o karanlığın eşiğinden çekip alma içgüdüsüydü. Yavaşça çarşafın altına kaydı, kolunu Asya’nın beline doladı ve onu göğsüne çekip sabaha kadar gözünü bile kırpmadan nöbet tuttu.
