Yarım Kalan Vuslat kitap kapağı

14. bölüm / 13

SABAHIN İLK AYAZI (MERT)

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: SABAHIN İLK AYAZI (MERT)

Mert, o son mesajı gönderdikten sonra telefondan gözlerini alamadan öylece kalakaldı. Gönder tuşuna bastığı parmağı hâlâ hafifçe titriyordu. Ekranın ışığı yavaşça sönüp karardığında, elindeki o soğuk demir parçası sanki bütün ağırlığıyla avucuna çöktü.
Ağlamaklı gözlerle banka yaslandı, başını geriye atıp karanlık denizin dalgalarına dikti bakışlarını.Onun için dünya o sahil şeridinden, o banktan ve göğsünü parçalayan o mutlak sessizlikten ibaretti.
Saatler birbirini kovaladı. Zaman, Mert’in içinde durmuştu; ne akrebi yelkovanı takip ediyor ne de gece sabaha dönüyordu. Denizden esen sert, tuzlu rüzgâr suratına vurdukça, sanki geçmişin tüm hataları yüzüne inen tokatlar gibi çarpıyordu. Her bir rüzgâr darbesinde göz pınarlarından süzülen yaşlar yanaklarını ısıttı. Ağlamaktan gözleri şişmiş, kirpikleri birbirine yapışmıştı. Nefesi boğazına düğümleniyor, içindeki o keskin sızı bütün bedenini felç ediyordu.
Gece boyunca ne kımıldadı ne de oradan kalktı. Sadece oturdu ve içine akıttığı o sessiz çığlıklarla sabaha ulaştı.
Ufuk çizgisi yavaş yavaş grileşip, günün ilk soluk ışıkları denizin üstüne vurmaya başladığında, Mert ancak kendine gelebildi. Gözlerindeki o ağır yanma ve bacaklarındaki uyuşma, yaşadığı gecenin gerçeğini yüzüne vuruyordu.
Derin, titrek ve kırık bir nefes aldı. Yavaşça başını öne eğdi, şişmiş gözlerini kırpıştırarak ayağa kalktı. Arkasına bile bakmadan, o bankın üzerinde bıraktığı tüm o geçmişin enkazıyla birlikte ağır adımlarla yürümeye başladı.
Adımları omuzlarındaki binlerce tonluk yükle yürüyen bir adamın adımları kadar ağırdı. Sabaha karşı esen o keskin ayaz, gözlerindeki tuzlu yaşları dondurur gibi yüzüne çarpıyordu. Asfaltın üzerine düşen kendi gölgesine bile yabancılaşmıştı; arkasında bıraktığı hayat, yaktığı köprüler ve o sahil bankında tükettiği son umut parçası artık geride kalmıştı.
Nereye gittiğini bilmeden, sadece ayaklarının onu sürüklediği yöne doğru yürüdü. Sahil boyunca uzanan o boş sokaklarda kimseden ses, hiçbir yerden hayat belirtisi yoktu. Sadece uzakta, denizin ufkunda kaybolan birkaç martının çığlığı vardı.
Cebindeki telefon, günün ilk ışıklarıyla birlikte, sessizliğini bozarak titreşmeye başladı. Mert durdu. Parmağını cebine atıp o soğuk ekranı çıkardığında, gelen bildirimin ne olduğunu bilmek istemez gibi bir an baktı. Asya’dan bir cevap değildi; ama telefonun o an çalışması bile zihninde yankılandı. Ekranı açmadı, bildirimi okumadı. Sadece ekranın ışığının sönmesini bekledi ve telefonu tekrar cebinin en derinlerine itti.
Artık ne bekleyeni vardı ne de döneceği bir yer.
İstanbul’un o görkemli kalabalığından, Asya’nın hatırasından ve kendi elleriyle paramparça ettiği o geçmişten çok uzakta, şehrin kenar mahallelerinden birine doğru yürümeye devam etti. Şafak vakti tanyeri ağarırken, Mert kendi karanlığını da beraberinde taşıyarak yürüyordu; çünkü biliyordu ki, güneş ne kadar doğarsa doğsun, onun için gece henüz yeni başlıyordu.
Mert, şafak vakti sahil boyunca attığı her adımda şehrin o boğucu çemberinden biraz daha uzaklaşıyordu. İstanbul, her köşe başında Asya’nın gülüşünü, geçmişin o tatlı yalanlarını ve kendi elleriyle döktüğü betonları yüzüne vuran dev bir labirent gibiydi. Orada kalmak, her gün biraz daha nefessiz ölmek demekti.
Geriye dönmedi. Sahil kasabasından çıkıp ana yola doğru yöneldiğinde, park hâlindeki arabasına ulaştı. Kapıyı açıp direksiyona geçtiğinde elleri hâlâ hafifçe titriyordu; gözlerindeki şişlik, bütün gece döktüğü o sessiz gözyaşlarının izini taşıyordu.
Kontağı çevirdi, motorun derin homurtusu sabahsız gecenin sessizliğini böldü. Navigasyona ya da belirli bir rotaya bakmadı. Tek bir hedefi vardı: İstanbul’un o gri silüetini, o simgeleşmiş köprülerini ve her sokağında adımlarının izi kalan o lanet şehri arkasında bırakmak.
Kuzeye doğru, dağların arasına kıvrılan o ıssız otobana girdi. İstanbul’un ışıkları dikiz aynasında birer birer küçüldü, nihayetinde tünellerin ve tepelerin ardında tamamen kayboldu. Şehir geride kalmıştı.
Kilometreler devrildikçe, etrafındaki manzara değişti. Beton yığınlarının yerini yeşilin en koyu tonları, sisli vadiler ve insan sesinden uzak, vahşi bir doğa aldı. Mert camı biraz araladı; içeri dolan soğuk ve temiz dağ havası, ciğerlerini yaksa da ona yıllardır unuttuğu bir şeyi hatırlattı: Hâlâ nefes alıyordu.
Güneş tepede iyice yükseldiğinde, haritada adı bile okunmayan, ormanın ortasında unutulmuş gibi duran küçük bir dağ kasabasının girişindeki köhne bir benzinlikte durdu. Arabadan indiğinde bacaklarındaki uyuşma ve zihnindeki o ağır sis hala yerli yerindeydi.
Benzinliğin marketinden aldığı bir şişe suyu kapağını açtıkdan sonra yüzüne çarptı. Aynadaki yansımasına baktı; dağılmış saçları, çukurlaşmış gözleriyle karşısındaki adam ona tamamen yabancıydı. Ama bu yabancılık ilk defa korkutmuyordu.
Aracına geri bindi, vitesi değiştirdi ve daha da derinlere, kimsenin onu bulamayacağı, adını bile duymayacağı o uzaklığa doğru sürmeye devam etti. İstanbul bitmişti; şimdi kelimelerin bittiği, sadece rüzgârın konuştuğu o uzun yolculuk başlıyordu.
Arabanın tekerlekleri, asfaltın bittiği yerdeki stabilize yolda boğuk bir hışırtıyla dönmeye devam ediyordu. Şehirden uzaklaştıkça, doğanın o ağır ve kadim sessizliği etrafı sarıyordu. Çam ağaçlarının gökyüzünü neredeyse tamamen kapattığı dar bir patikanın sonundaki, gözlerden uzak, terk edilmiş gibi duran ahşap bir dağ evinin önünde durdu motor.
Mert kontağı kapattı. İçeride kalan son mekanik ses de susunca, dünyada sadece rüzgârın dallar arasında çıkardığı hışırtı ve kendi düzensiz nefes alışları kaldı.
Arabadan indi. Ayakları toprağa bastığında hafifçe sendeledi; uykusuzluk, açlık ve ruhsal çöküntü artık bedenini de teslim alıyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğinde ev, uzun süredir insan eli değmemiş olmanın verdiği o küf ve odun kokusuyla karşıladı onu. Eski bir şömine, köşede duran süngerli bir sedir ve kırık dökük birkaç eşyadan başka bir şey yoktu burada.
Çantasını yere bıraktı ve kendini odanın ortasındaki sedirin üzerine bıraktı. Tavan tahtalarındaki örümcek ağlarını izlerken göz kapakları kurşun gibi ağırlaştı. Zihni nihayet direnmeyi bıraktı; ne İstanbul’un o boğucu caddeleri ne sahafın tozlu rafları ne de Asya’nın adı kaldı geride. Derin, karanlık ve rüyasız bir uyku, günlerdir can çekişen bedenini yavaşça teslim aldı.
Saatler, belki de günler birbirini kovaladı.
Mert dış dünyayla tüm bağını koparmıştı. Sabahın ayazı pencere camlarını buğulandırırken, o ya sedirde sessizce oturuyor ya da ormanın derinliklerinde hiçbir yere çıkmayan patikalarda saatlerce yürüyordu. Telefonu ise çoktan şarjı bittiği için karanlık bir cam parçasından ibaret kalmış, masanın köşesinde öylece duruyordu. Ne arayanı vardı ne de merak edeni. Zaten aramasını istediği tek kişi, çoktan başka bir kişinin rüzgârına bırakmıştı kendini.
Bir öğleden sonra, dışarıda ince ince çiseleyen yağmurun altında yürürken durdu. Yüzüne düşen her bir damla, içerideki o dinmeyen yangını biraz olsun soğutuyordu. Çam kokulu ıslak toprakta derin bir nefes aldı. İçindeki o keskin sızı hâlâ yerli yerindeydi; ama artık canını yakmaktan ziyade, göğsünde taşıdığı bir mücevher gibi ağır ve sakindi.
Kendi kendine mırıldandı, sesi yağmur sesine karıştı: "Sen benim umudumdun, sende mi yalan oldun…”
İstanbul’u, o büyük aşkı ve kendi elleriyle batırdığı gemiyi arkasında bırakmıştı. Şimdi bu ormanın ortasında, her şeyin sessizliğe büründüğü bu yerde, ilk defa kendi yalnızlığıyla barışmayı öğreniyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…