SİYAHIN GÖLGESİNDEN (MERT’İN AĞZINDAN)

Vaveyla Yazarı: Fadime Çakır

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: SİYAHIN GÖLGESİNDEN (MERT’İN AĞZINDAN)

İstanbul’a dönmek, kendi ayağımla cehennemin ortasına yürümek gibiydi. Yıllar önce arkamda bıraktığımı, zamanın tozlu sayfalarına gömdüğümü sandığım bu şehir; her sokağıyla, denizin üzerindeki o tanıdık sisle ve genzimi yakan iyot kokusuyla bana sadece seni fısıldıyordu Asya. Ama seni göreceğimden, o gece seninle aynı havayı soluyacağımdan tek bir an bile haberim yoktu.Gala davetine tamamen iş icabı, sıradan bir akşamı geride bırakmak için katılmıştım. Loş ışıkların, şampanya kadehlerinin ve sahte gülüşlerin uçuştuğu o salonda bir köşeye çekilmiş, kendi içimdeki o bitmeyen sessizlikle duruyordum. Yıllardır kalbimin en derin yerinde sakladığım, zamanın bile eskitemediği o büyülü aşkın sızısı yine içimdeydi. Seni arkamda bırakmak zorunda kalmanın, o vedasız gidişin hüznü bir an olsun peşimi bırakmamıştı ki zaten... Kalbimde hep senin o ilk günkü saf, dokunulmaz aşkın vardı.Derken bir an oldu. Kalabalığın arasından bir siluet geçti.Zaman o saniye akmayı bıraktı. Salondaki bütün sesler bıçak gibi kesildi, uğultular yok oldu, ışıklar söndü; geriye sadece sen kaldın.Seni o salonun ortasında gördüğüm an, göğsüme koca bir kayanın oturduğunu hissettim. Bu bir tesadüf olamayacak kadar yıkıcı bir sürprizdi bana. Siyah, narin bir elbisenin içinde bir kuğu gibiydin. Kömür karası dalgalı saçların omuzlarından dökülüyor, koyu kahve gözlerin salondaki her şeyi gölgede bırakıyordu. Yıllardır zihnimde büyüttüğüm o büyülü aşk, kanlı canlı tam karşımdaydı işte... Yıllar senden hiçbir şey eksiltmemişti; aksine, duruşuna daha da can yakıcı, daha da derin bir güzellik katmıştı.Ama kalbimi asıl paramparça eden şey seni görmek değil, yanında duran adamdı.Yanındaki o sarışın, kendinden emin adamı gördüm. Fırat’ı... Sana bakarken gözlerinin içinden taşan o gururu, elini tutarken hissettiği o rahatlığı izledim. Seninle birlikte masaya doğru ilerlerken elini bir an bile bırakmayışı, seni herkese gururla tanıtışı... O adamın gözlerindeki o sarsılmaz mülkiyet duygusu, benim yıllardır kalbimde büyüttüğüm o derin aşkın üzerine düşen en siyah gölgeydi.Restoranın loş bir köşesine çekildim. Elimdeki kadehi parmaklarımın arasında öyle bir sıktım ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Yıllar önce seni arkamda bir enkaz gibi bırakıp gitmenin hüznü, şimdi seni başka bir adamın güvenli kollarında görmenin yakıcı acısıyla birleşti.Tam o masaya oturduğunuzda, gözlerin salonu tararken ben gölgelerin arasından sana bakıyordum. Ve hiç beklemediğin bir anda çakıştı gözlerimiz.Aramızdaki metrelerce mesafeye, salondaki kalabalığa rağmen...
Bakışlarım gözlerine kilitlendiği an, yüzündeki o zarif tebessüm bir anda donup kaldı. Dudağındaki o anlık titremeyi, gözlerinde beliren o büyük şaşkınlığı ve paniği sadece ben gördüm Asya.Sen orada, o adamın yanında dururken; ben yıllardır kalbimde taşıdığım o büyülü aşkın ve yarım kalmışlığın ağırlığı altında bir kez daha mahvoldum.
Gala gecesinin o ağır, kasvetli havası dağılıp otel odasına adım attığımda, duvarlar üzerime yürümeye başladı. Koskoca lüks oda bir anda daraldı, nefes alamadım. Üzerimdeki ceketi, kravatı söküp atar gibi çıkardım. Kendimi banyoya atıp musluğu sonuna kadar açtım; buz gibi su başımdan aşağı dökülürken olduğum yere çöktüm. Yıllarca içimde taşıdığım, zamanın unutturamadığı o derin aşkın acısı buz gibi suyla birleşti. Sevdiğim kadını, Asya’mı, başka bir erkeğin yanında görmenin yıkımıyla banyoda sessizce, omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım. O soğuk su bile içimdeki yangını söndürmeye yetmedi.Bitkin halde yatağa devrildim. Ne zaman daldığımı bilmediğim o ağır uykunun ortasında yine sen vardın Asya. Rüyamda eskisinden de güzel, eskisinden de yakın duruyordun bana; tam elimi uzatıp dokunacakken birden ellerimin arasından kayıp kayboluyordun.Kan ter içinde, nefes nefese uyandım. Oda hâlâ üzerime geliyordu. Hızla yataktan doğrulup kendimi balkona attım. Gece yarısının sert Boğaz rüzgarı üzerimdeki ince gömleği ve darmadağın saçlarımı savururken kollarımı iki yana açtım. Gözlerimi kapatıp gecenin karanlığına, rüzgarın uğultusuna doğru avazım çıktığı kadar bağırdım:
"Affet beni Asya! Ne olur affet beni!.."
Sesi Boğaz’ın karanlık sularında kaybolup gitti ama içimdeki yangın zerre azalmadı. O odada daha fazla kalamazdım. Siyah deri ceketimi üzerime geçirip otelden çıktım; ayaklarım beni amaçsızca sokaklara sürükledi.Gecenin sonu, sabahın ilk ışıklarına dönerken kendimi Boğaz’ın kıyısında buldum. Denizin o dingin, insana huzur veren maviliğine bakıp düşüncelere dalmışken, bir an zihnimdeki gürültü kesildi. Biraz ilerideki sarmaşıklı küçük bir kafenin deniz kenarındaki masasında iki kişi vardı.Gözlerimi kısıp baktığımda kalbim bir kez daha duracak gibi oldu. Sen ve Fırat...
Denizin üzerindeki o masada, Fırat’ın eli senin ellerini kavradığında ve dudaklarından o neşeli kahkaha döküldüğünde kalbimin ortasına sanki binlerce iğne saplandı Asya. Gözlerin Boğaz’ın maviliğinden kayıp tam bulunduğum gölgeye düştüğünde, zaman bir kez daha durdu. Gözlerimiz çakıştığı o saniye... O an gözlerinde gördüğüm şok, kalbime kelimelerle anlatılamayacak kadar ağır bir acı bıraktı. Benim kalbim orada, o soğuk bankın arkasında parça parça olurken senin de içinin sızladığını, o dertsiz görünmeye çalışan tebessümünün arkasında geçmişin sarsıcı fırtınasının koptuğunu hissettim.O kahkahalarında öyle bir huzur vardı ki Asya... Fırat’ın yanında kendini tamamen güvende hisseden, sığındığı o sakin limanın tadını çıkaran bir kadının huzuru. Yıllar önce benim yanımda hiçbir zaman tam anlamıyla bulamadığın, benim fırtınalarımla yıpranan ruhunun şimdi başka bir adamın kollarında böylesine dinlendiğini görmek beni mahvetti. O huzurlu gülüşün, benim bu dünyadaki en büyük yenilgimdi.Sen bakışlarını benden kaçırıp hızla masadan kalktığında, titreyen adımlarla kafenin içine kaçışını izledim.Artık dayanamıyordum. Cebimden telefonu çıkardım. Parmaklarım buz kesmişti. Seni o masada, o adamın huzurlu kollarında izlemenin yıkımıyla gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Ekranın üzerine düşen her damla yaşla birlikte kalbimin son kırıntılarını da o mesajın satırlarına döktüm:
"Gülüşün hiç değişmemiş Asya... Yıllar önce gözlerimin içine bakarken güldüğün o ilk günkü kadar içten, o anki kadar masum. Ama uzaktan o masaya bakarken kendi kendime sadece şunu soruyorum; o gülüşün şimdi o adamda, bende bıraktığın gibi yıkıcı ve derin bir anlamı var mı? Sen ona gülümsediğinde, benim neden hâlâ nefesim kesiliyor? Güvenli bir liman bulmuşsun, anlıyorum... Ama ne kadar güzel gülersen gül, o kahkahanın ardında bana bıraktığın o yarım kalmış vedanın sızısını saklayamıyorsun. Benim canım çok yanıyor Asya... Umarım sen gerçekten mutlusundur."
Gönder tuşuna bastığımda gözyaşlarım görüşümü iyice bulandırmıştı. Sen o mesajı aldığında, ben dışarıda Boğaz’ın soğuk rüzgarında tamamen yok oluyordum.