GÖLGELER VE SİS

Vaveyla Yazarı: Fadime Çakır

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: GÖLGELER VE SİS

Nefesim boğazımda düğümleniyor, ciğerlerim soğuk havayla kavruluyordu.Etrafımı saran sık, karanlık ağaçların arasından kontrolsüzce koşuyordum. Çıplak ayaklarıma batan kuru dalları, taşları hissetmiyordum bile. Orman, zifiri bir karanlığa bürünmüş; ağaç dalları adeta birer canavar eli gibi elbiseme takılıp beni geriye çekmeye çalışıyordu. Kalbim göğüs kafesimi patlatacakmış gibi çarparken arkamdan gelen o belli belirsiz fısıltıyı duyuyordum:"Kaçamazsın Asya... Yarım kalan hiçbir şey son bulmaz."Sese doğru arkama dönmeye korkarak daha da hızlandım. Tam o anda ormanın bittiği, uçurumun kenarına geldiğim bir açıklığa çıktım. Önüm kapkaranlık, dipsiz bir uçurumdu. Tam geri dönüp kaçacakken, gölgelerin içinden bir siluet belirdi.Buz gibi mavi gözleriyle bana bakan Fırat’tı bu. Elini uzatmış, sakince bana doğru bir adım atıyordu. "Bana gel Asya," diyordu sesi son derece güvenli ve mesafeli bir tonla. "Burada güvendesin."Onun uzattığı eline doğru bir adım atacakken, birden sol tarafımda derin ve tanıdık bir ses yükseldi:"Onunla gidersen ben kaybolurum."Hızla o tarafa döndüm. Esmer yüzü, simsiyah saçları ve koyu kahve gözlerindeki o yakıcı fırtınayla Mert duruyordu orada. Gözlerinde derin bir sitem, dilinde ise unutturamadığı o geçmiş vardı.İkisinin tam ortasındaydım. Bir yanım durgun, güvenli ama soğuk bir mavi; diğer yanım beni içine çeken, tutkulu ama belirsiz bir siyah... Geriye doğru bir adım daha attığımda bastığım zemin kaydı ve boşluğa düşerken attığım çığlıkla gözlerimi açtım.Yataktan kan ter içinde fırladım. Sabahın ilk ışıkları perdenin aralığından içeri süzülüyordu. Kalbim hâlâ bir davul gibi vuruyor, kabusun ağırlığı göğsümü sıkıştırıyordu. Derin bir nefes alıp elimi yüzüme götürdüm. Sadece bir rüyaydı... Ama etkisi sanki yıllardır içimde bastırdığım her şeyi uyandırmış gibi canlıydı.Gün boyu o rüyanın kasvetli gölgesinden bir türlü sıyrılamadım. Evin içinde adeta bir hayalet gibi amaçsızca geziniyor, attığım her adımda zihnimdeki o iki adama, o uçuruma takılıyordum. Kahve kupasını elime alıyor, soğuyana kadar dalgınca pencereden dışarı bakıyordum. Ne okuduğum kitaba odaklanabiliyor ne de günün akışına ayak uydurabiliyordum.
Öğleden sonra saatler hızla ilerlerken akşama hazırlanmak için makyaj masasının karşısına geçtim. Aklım öyle uzaktaydı ki, fırçayı elime aldığımda bile hareketlerim tamamen otomatikleşmişti. Tam o sırada masanın üzerinde duran telefonun ansızın yüksek sesle çalmasıyla adeta yerimden sıçradım.Yüreğim ağzıma gelmiş gibi bir irkilmeyle elimdeki fırçayı masaya düşürdüm. Ekranda Fırat'ın ismini görünce garip bir panik dalgası kapladı içimi. Nefesimi düzene sokmaya çalışarak, sanki suç işlerken yakalanmış bir çocuk gibi aceleyle ve titreyen ellerimle telefonu açtım.
"Efendim Fırat?" dedim, sesimdeki o anki telaşı bastırmaya çalışarak.
"Asya? Sesin bir garip geliyor, iyi misin?" dedi Fırat. Sesi her zamanki gibi kontrolcü, dikkatli ve korumacıydı."İyiyim, iyiyim... Sadece dalmışım, aniden çalınca irkildim," diye geçiştirdim."Tamamdır. Gideceğimiz davet bizim için önemli biliyorsun. On dakikaya evde olurum, hazır mısın?""Az kaldı, hazırlanıyorum," deyip telefonu kapattım.Aynadaki yansımama tekrar baktım. Kömür karası dalgalı saçlarımı omuzlarıma bıraktım, üzerime zarif, koyu renk elbisemi giydim. Dışarıdan bakıldığında hiçbir eksiği olmayan, kusursuz bir kadındım. Ama içimdeki o huzursuzluk geçmek bilmiyordu.Giyinme odasından çıktığımda Fırat eve gelmiş, salonda beni bekliyordu. Açık renk saçları özenle taranmış, dikkatli bakan buz mavisi gözleri doğrudan üzerimde gezinmişti. Koyu renk takım elbisesiyle her zamanki gibi mesafeli ve kusursuz görünüyordu."Gidelim mi?" dedi nazikçe elimi tutarak."Gidelim," dedim.Mekana varana kadar yol boyunca Fırat’ın eli elimdeydi ama zihnim hâlâ o rüyanın kucağındaydı. Araba, Boğaz kenarındaki o prestijli mekanın önünde durduğunda içimdeki sebepsiz baskı daha da arttı. İçeri geçtiğimizde loş ışıklar, şık insanlar ve hafif bir müzik karşıladı bizi. Fırat, iş dünyasından tanıdığı insanlarla selamlaşmak için kısa bir an yanımdan ayrıldığında masaya doğru ilerledim.Ve işte tam o anda, zaman gerçekten durdu.Gölgelerin arasından bana bakan o çift gözü fark etmem bir saniyemi bile almadı. Simsiyah saçları, esmer, keskin yüz hatları ve bakışlarındaki o tanıdık, can yakıcı derinlik...
Mert.
Yıllar önce yarım kalan, arkasında cevaplanmamış yüzlerce soru bırakıp kaybolan adam, kanlı canlı karşımda duruyordu. Koyu kahve gözlerinde zamanın unutturamadığı bir sitem ve hiç sönmemiş bir tutku vardı.Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpmaya başlarken, Mert kalabalığın arasından sıyrılıp doğrudan bana doğru bir adım attı... Ve tam o anda arkamda Fırat’ın yaklaşan adım seslerini duydum; sabah gördüğüm o kabus aklıma geldi ve vücudumu amansız bir titreme aldı. Tam o sırada Fırat’ın eli belimi şefkatle kavradı ve kulağıma eğilip, "İyi misin sevgilim? Çok güzel görünüyorsun," dedi.