6. bölüm / 7
Yarım Kalan VuslatAYNA VE VİCDAN
Bölümler 7Şu an: AYNA VE VİCDAN
Lavabonun buz gibi fayanslarına tutunurken göğsümün sıkışması bir türlü geçmiyordu. Aynadaki aksime baktım; gözlerim kızarmış, rimelim hafifçe dağılmıştı. Mert’in o mesajı... "Benim canım çok yanıyor Asya... Umarım sen gerçekten mutlusundur."
Satırlar zihnimde bir alev gibi dolaşıyor, dokunduğu her yeri yakıyordu. Yıllar önce bir fırtınanın ortasında yarım kalan o hikaye, şimdi kurduğum bu huzurlu dünyayı sarsacak bir heybetle tam karşımda duruyordu.Derin bir nefes aldım. Musluğu tekrar açıp buz gibi suyu yüzüme çarptım. Avuçlarıma aldığım suyla gözlerimin etrafını pürüzsüzce sildim. Çantamdan pudramı ve rujumu çıkarıp dokunuşlarla yüzümdeki o yıkımın izlerini kapatmaya çalıştım. Aynadaki kadına baktım: Dışarıdan kusursuz, içeriden parça parça.
"Güçlü olmalısın Asya," diye fısıldadım kendime. "Fırat bunu hak etmiyor."
Lavabonun kapısını açıp kafenin o sarmaşıklı bahçesine doğru adımladım. Bacaklarım titriyordu ama adımlarımı olabildiğince kendinden emin tutmaya çalıştım. Masaya yaklaştıkça Fırat’ın denize karşı huzurla çayını yudumladığını gördüm. Benim sığınağım, beni her türlü fırtınadan koruyan o adam oradaydı. Mert’in durduğu sahil yoluna doğru gözüm kaydı; bankların arkası boştu. Gitmişti. Ama arkasında bıraktığı o ağır enkaz tam kalbimin üzerindeydi.Masaya varıp sandalyemi hafifçe çekerek oturdum.Fırat bardağını masaya koyup bana döndü. Yüzündeki o sıcacık tebessüm bir anda yerini hafif bir merak ve dikkatli bir bakışa bıraktı. Bakışları doğrudan gözlerime, hafifçe kızarmış göz kapaklarıma kilitlendi. Uzanıp masanın üzerindeki elimi tuttu. Parmakları sıcacıktı ama benim ellerim buz kesmişti.
"Asya..." dedi sesi birden derinleşerek.
"İyi misin sevgilim? Gözlerin... Ağladın mı sen?"
Gözlerimi bir saniye bile kaçırırsam her şeyi anlayacağını biliyordum. Zoraki ama pürüzsüz bir tebessüm kondurdum dudaklarıma.
"Yok hayatım, ne ağlaması?" dedim, sesimin tonunu en doğal haline ayarlayarak.
"Gözüme lens takılır gibi oldu, biraz ovuşturunca kızardı sadece. Suyla temizledim, geçti."
Fırat ikna olmamış gibi gözlerimin en derinine bakmaya devam etti. O an kalbimin güm güm atışı neredeyse dışarıdan duyulacaktı. Fırat’ın sezgileri her zaman çok güçlüydü; beni tek bir bakışımdan tanıyan adamı kandırmak, dünyanın en zor işiydi.Uzanıp elimi daha sıkı kavradı, başını hafifçe yana eğdi. "Emin misin?" diye sordu, sesindeki o yoğun şefkat içimi daha da sızlattı. "Bir şey mi sıktı canını? Dün geceden beri üzerinde bir dalgınlık var zaten..."
Fırat’ın gözlerindeki o şüpheci ama şefkat dolu bakışlar üzerimde ağırlaşırken, tek bir saniyenin bile aleyhime işlediğini hissettim. Sözcükler yetersizdi; ona vereceğim her uzun açıklama, içimdeki suçu ve huzursuzluğu daha da belirginleştirecekti.Hiç düşünmeden sandalyemde öne doğru uzandım. Masanın üzerindeki mesafeyi kapatıp kollarımı Fırat’ın boynuna doladım. Başımı onun sıcak göğsüne bastırıp gözlerimi sıkıca kapattım. Kokusu, o bildiğim, bana her zaman güven veren derin huzur bir anda burnuma doldu. Ama bu sarılış sadece bir sığınma değil, aynı zamanda içimdeki suçluluk duygusunu bastırma çabasıydı.Fırat bir anlık şaşkınlığın ardından kollarını belime sarıp beni kendine daha da çekti. Dudağını saçlarımın arasına bastırdı."Sadece..." diye fısıldadım, sesimi Fırat’ın ceketinin kumaşına gömerek.
"Sadece seni ne kadar çok sevdiğimi ve bana sunduğun bu hayat için ne kadar minnettar olduğumu düşündüm. Bazen çok fazla duygusallaşıyorum, biliyorsun. Yorgunluktan sanırım."
Fırat derin bir nefes aldı. Göğsünün inip kalkışını yüzümde hissettim. Şüpheleri, yerini o pürüzsüz şefkatine bıraktı. Kollarını yavaşça gevşetip yüzümü ellerinin arasına aldı. Gözlerimin içine o paha biçilmez aşkıyla baktı."Güzel karım benim..." dedi
"Beni böyle nedensiz mutlu etmek zorunda değilsin. Senin iyi olduğunu bilmek bana yetiyor. Ama söz ver, ne zaman zihnin yorulsa bana sığınacaksın."
"Söz," dedim, kalbime oturan o ağır taşla tebessüm ederek.Fırat elimi tekrar tuttu ve masadaki taze çay bardaklarına işaret etti. "O zaman bu güzel Boğaz sabahının tadını çıkaralım. Kahvaltını bitir de seni harika bir yere götüreyim."
Konu kapanmıştı. Fırat’ın gözlerindeki o tehlikeli sorgulama yerini sakinliğe bırakmıştı ama ben masaya her baktığımda, Az önce Mert’in durduğu o sahil yolundaki gölgeyi görüyordum. Fırat’ın elini tutuyordum ama ruhum, lavabodaki o mesajın sıcaklığında sıkışıp kalmıştı.
Kafeden ayrıldıktan sonra Fırat, Boğaz’ın kıvrımlı yollarından yukarı, tepelere doğru sürmeye başladı arabayı. Şehrin uğultusu geride kalırken, yeşilliklerin sakladığı o sakin ve görkemli mekanlardan birinin önünde durduk.Arabadan indiğimizde karşımızda, Boğaz’a hakim bir tepede yer alan, tarihi ve büyüleyici bir sanat galerisi duruyordu.
"Burası..." dedim, şaşkınlığımı ve hayranlığımı gizleyemeyerek.Fırat belimden kavrayıp beni içeriye doğru yönlendirdi.
"Haftalardır o kadar çok çalıştın ki," dedi kulağıma eğilerek. "Hayalindeki o roman üzerine kafa yorarken ilhama ihtiyacın olduğunu biliyordum. Bu sergiyi sadece ikimiz için özel olarak açtırdım. Bugün burada saatlerce vakit geçirebiliriz."
Galeriye adım attığımızda ortamın loşluğu ve tabloların üzerindeki spot ışıkları içimde garip bir dinginlik yarattı. Duvarlarda çağdaş sanatın en derin, en vurucu eserleri sergileniyordu. Fırat’ın benim iç dünyama, yazma arzuma gösterdiği bu ince düşünce ve saygı bir kez daha kalbimi sızlattı. O bana sadece bir eş değil, ruhumu besleyen en büyük destekçiydi.Bir tablonun önünde durduk. Devasa kanvasta, fırtınalı bir denizin ortasında sallanan tek bir sandal ve gökyüzünden süzülen ince bir ışık huzmesi resmedilmişti.Fırat tabloyu incelerken, "Bak," dedi parmağıyla fırtınayı işaret ederek. "Bazen hayat insanı böylesine sert dalgalarla sınar. Ama önemli olan o sandalda kalabilmek. Işık her zaman bir yerlerden sızar.
"Sözleri sanki benim iç dünyamı okuyormuş gibiydi. "Sence o sandal batar mı?" diye sordum, sesimdeki gizli kırılganlığı bastırmaya çalışarak.Fırat bana dönüp elimi sımsıkı tuttu.
"Dümende doğru insan varsa batmaz sevgilim. Ben senin yanındayım."
Gözlerim doldu, başımı onun omzuna yasladım. Ancak tam o sırada galeri koridorunun diğer ucundan gelen adım sesleri sessizliği böldü. Galerinin küratörü yanında bir adamla bize doğru yaklaşıyordu.
"Fırat Bey, hoş geldiniz," dedi küratör tebessümle. "Sizi serginin ana sponsoru ve en önemli koleksiyoncularımızdan biriyle tanıştırmak isterim. Kendisi de dün sabah İstanbul’a yeni giriş yaptı.
"Başımı Fırat’ın omzundan kaldırıp gelen adama baktığım an, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.Siyah takımı, darmadağın koyu renk saçları ve o keskin bakışlarıyla Mert, küratörün yanında duruyordu.
Mert, gözlerini benden ayırmadan Fırat’a doğru bir adım attı ve elini uzattı:
"Mert ben... Memnun oldum Fırat Bey."
Mert’in uzattığı o el ve dudağının kenarındaki o belirsiz, meydan okuyan tebessüm... Her şey bir anda buz kesti. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki; kulaklarımda uğultulu bir sessizlik patladı. Galerinin duvarları, tablolar, tepemizdeki spot ışıkları hızla dönmeye başladı.
"Asya?.."
Fırat’ın endişeli sesini çok uzaktan, sanki bir suyun altındaymışım gibi duydum. Mert’in gözlerindeki o yakıcı ifade son gördüğüm şey oldu. Ayaklarımın altındaki zemin birden çekildi, dizlerimin bağı çözüldü ve dünya tamamen karardı.Gözlerimi açtığımda hafif bir kolonya kokusu ve derin bir panik havası kaplamıştı etrafı. Galerinin dinlenme odasındaki deri koltukta yatıyordum. Başımın altında Fırat’ın ceketi vardı.
"Asya! Bitanem, duyuyor musun beni?"
Fırat dizlerinin üzerine çökmüş, ellerimi sımsıkı tutmuştu. Yüzü bembeyazdı, gözlerindeki o büyük korkuyu ilk kez bu kadar net görüyordum. Bir eliyle şakağımı okşuyor, bana nefes aldırmaya çalışıyordu.Hemen arkasında, kapının eşiğinde ise Mert duruyordu.Elleri ceplerinde, gölgelerin içinden beni izliyordu. Yüzündeki o sert ifade gitmiş, yerini derin bir suçluluk ve paniğe bırakmıştı. Gözlerimiz çakıştığında dudaklarının kıpırdadığını, sessizce "Özür dilerim" der gibi baktığını hissettim.
"F-Fırat..." diye fısıldadım, sesim oldukça cılız çıkmıştı.
"Buradayım sevgilim, buradayım. Çok korkuttun beni," dedi Fırat, alnımı öperek. Sonra arkasına, Mert’e doğru kısa bir bakış attı.
"Tansiyonun birden düştü sanırım. Mert Bey sağ olsun, düşerken seni tutmaya çalıştı, ambulansı çağıralım mı?"
"Hayır, hayır ambulans olmasın," dedim hızla doğrulmaya çalışarak. Mert'in bana dokunmuş olma ihtimali bile içimdeki fırtınayı iyice alevlendirmişti. "İyiyim ben... Sadece havasız kaldım galiba, birden gözüm karardı."
Fırat, Mert’e dönüp, "Yardımınız için teşekkür ederim Mert Bey. Sizi de ilk dakikadan böyle bir paniğin ortasında bıraktık," dedi.
Mert adımlarını yavaşça bize doğru attı. Bakışlarını Fırat’tan çekip doğrudan benim gözlerimin içine dikti. O bakışlarda hem sarsıcı bir aşk hem de beni bu hale getirmiş olmanın verdiği ağır bir vicdan azabı vardı.
"Önemli değil Fırat Bey," dedi Mert, sesi pürüzüz ama derindi.
"Asya Hanım’ın... iyi olduğunu görmek yeterli. Bazen insan kaldıramayacağı kadar ağır şeylerle aniden karşılaşınca beden buna dayanamıyor. Çok geçmiş olsun."
Mert’in bu çifte anlamlı cümlesi odadaki havayı bir kez daha bıçak gibi kesti.
