10. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ
9- Pusu
"Hayattaki en zor şey geçeceğin köprülerle yakacağın köprüleri ayırt etmektir."
-David Russel
✦
1 Ekim 2008, 03:12, İstanbul.
Gecenin en derin vaktiydi. Uykunun, en ağır perdeleri örttüğü saatler... Herkesin kendi kabuslarına veya rüyalarına sığındığı, sokakların sesini kestiği, İstanbul'un bile iç çekmeyi unuttuğu zamanlardı.
Böyle bir vakitte yatağında oradan oraya dönüyordu adam. Uyuyamıyordu, göğsüne oturmuş, adını adlandıramadığı bir his uyumasına izin vermiyordu.
Karanlıkta kendi gölgesine bile sinirlenmeye başlamıştı. Sonra üzerindeki battaniyeyi içindeki sinirle aşağı ittirdi ve yatakta doğruldu.
"Sokacağım uykusuna şimdi..." diye mırıldandı.
Daha önce hiç böyle uyuyamadığını hatırlamıyordu. İçine böylesi bir hissin dolduğunu da hatırlamıyordu.
Hissin bir adı yoktu ama sanki az sonra kötü bir haber alacakmış gibi bir etki veriyordu.
Yataktan çıktı, odanın camına yöneldi.
Kuzguncuk'un dar sokakları, gece lambalarının sarı ışığında sessizce uzanıyordu. Karşı binanın duvarındaki begonviller bile huzurla uyuyordu. Bu senaryonun içine bir tek kendisi sığamamıştı.
İçinde bir ağırlık vardı. Ne yediğindendi ne içtiğinden. Zaten tıka basa doyacak kadar yemekten de nefret ederdi.
İçinde tanımlayamadığı, tarif edemediği, sol kaburgasının içini sarmış bir sıkıntı vardı. Sanki biri, bir yerlerde zora düşmüş ve onun zor durumu adamın sol tarafına malum olmuştu.
Boş yere tedirgin olur muydu bir insan? Hayır, özellikle o asla boş yere tedirgin olmazdı.
İçindeki kasvetli düşüncelerle odadan çıktı, merdivenlere yönelerek mutfağa indi. Su içmek istedi, bardağın tamamını doldurup ağzına dikti. Suyun tadı, hiç olmadığı kadar tatsız gelmişti. Bardağı geri boşaltarak makineye koydu.
Akabinde kulakları tanıdık bir zil sesiyle doldu. Telefonunun sesi.
"Kim lan bu saatte?"
Kendi kendine sorgulayarak tekrar odasına yöneldi. Telefonu kapanmadan eline aldı, ekranda Özel Numara yazıyordu. Açma tuşuna basarak kulağına götürdü.
"Alo?"
Yarı tedirgin bir sesle açmıştı telefonu.
"Ali..." diye mırıldandı hattın ucundaki ses, son heceyi uzatarak. "Sana ayağıma dolanma, üzerime basma diye bin kere tembih etmiştim."
Kim olduğunu anlaması bir saniye bile sürmemişti. Sancar'dı bu, hayattaki en büyük iki düşmanından biriydi. "Ne dolanacağım lan ben senin ayağına? Üzerine bassam senin leşin bile kalmaz ortada."
"Aliii, Maraz Ali..." diye mırıldanarak söylenmeye devam etti Sancar. "Sen beni çok hafife aldın."
"Senin hafifliğin itlerini mekanıma salıp savurduğun tehditlerle kendini belli etti." Ona cevap verirken, gecenin bu saatinde ne için aradığını düşünüyordu Ali Asaf. "Benim bir şey yapmama gerek kalmadı yani."
"Ya... Öyleyse senin de benden aşağı kalır yanın yok he?" diye kendinden emin bir raconla karşılık verdi Sancar. "Yakışmadı Ali... Mekanıma adam sokmak sana hiç yakışmadı."
Ali Asaf, Sancar'ın ne dediğinden hiçbir şey anlamamıştı. Kaşlarını çattı. "Kafa mı buluyorsun lan gece gece? Ne adamı?"
"Demek üç maymunu oynuyorsun, peki." dedi Sancar, bir süre sessiz kalarak devam etti. "Gel, nasıl soktuysan içeri, öyle çıkar adamını." Akabinde, son sözcüğüne bir düzeltme yaptı. "Daha doğrusu, kadınını."
Ali Asaf'ın aklı hala karmaşıktı. Zaten yeterince şeyle dolu olan kafasını bir de Sancar'ın bulandırması sinirlerini bozuyordu. "Kadın mı? Ne kadını? Kimden bahsediyorsun sen?"
Sesi alayla gülerken karşılık verdi Sancar. "O gece baş başa yemek yediğin güzel hatundan bahsediyorum."
Sonlanan aramadan miras kalan dııt, seslerine maruz kalırken, kafasında şimşeklerin çaktığını hissetti Ali Asaf.
"İdil..." diye fısıldadı, kendisinin bile zor duyduğu bir sesle.
İdil ve Sancar aynı mekanda ne alakaydı, diye geçirdi içinden. İdil'in Kıbrıs'ta, o kansızın mekanında ne işi vardı?
Yok, Sancar kesinlikle yalan söylüyordu. İdil'i kendisine bir tehdit olarak kaçırmış olmalıydı. Ya da hiç kaçırmamıştı. İdil yanında bile değildi. Kendisine bir tuzak kurmuş olmalıydı.
Rehber bölümünü açtı, İdil'in numarasını buldu.
Ya uyuyorsa?
Yine de numaranın üzerindeyken arama tuşuna bastı ve kulağına götürdü. Telesekretere bağlanmıştı. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor."
"Allah kahretsin!" diye bağırdı, hızlıca kapama tuşuna basarak.
Akabinde telefonuna bir multimedya SMS bildirimi düştü. Bildirim, özel numaradandı. Mesajı açtı.
İdil... Bilinçsiz bir şekilde yatıyordu, burnu kanıyordu. Başında şişlik, dudağında yara vardı.
Sancar doğru söylüyordu, maalesef doğru söylüyordu.
Kalbi duracakmış gibi göğüs kafesine çarparken telefonu parçalayacakmış gibi sıktı. "O*** çocuğu!"
Telefonu fırlatmadı ama bir süre yumruğunda sıkmaya devam etti. Akabinde ne yapabileceğini düşünmeye başladı.
İlk işi Timur'u aramak oldu. Timur, onun en güvendiği sağ koluydu.
Yaklaşık on sekiz saniye sonra telefon açıldı. "Alo..." diye mırıldandı, hattın ucundaki uykulu ses.
"Alo, Timur? Çabuk hazırlan, çocuklara haber ver. Kıbrıs'a gidiyoruz."
Hattın ucundaki ses bir anda can bulmuştu. "Abi? Hayırdır bir sıkıntı mı var?"
"Var evet. Şimdi anlatamam, sen dediğimi yap."
Timur, telefonda yalnızca, "Tamam abi." diyebildi. Cümleyi bitirmeden telefonu kapatmış, diğerlerini uyandırmaya gitmişti bile. Ali Asaf ise evin koridoruna yönelmişti. Gardıroptan siyah bir sırt çantası çıkardı. İçine tabancasını, birkaç şarjör yedeğini ve özel belgelerini koydu. Ceketinin iç cebine yedek sim kartlı telefonu yerleştirdi. Yatağın yanındaki küçük kasayı açtı, içinden susturucu bir Glock daha aldı. Bakışları boşlukta gezinirken dişlerini sıktı.
"Kanı bozuk herif..."
Merdivenleri ikişer ikişer indi. Dış kapıdan çıkarken sabahın ilk loşluğu henüz ufka ulaşmamıştı. Sessizlikte yankılanan tek ses, öfkesinin ayaklarına verdiği ağırlıktı.
Garajda bekleyen siyah Jeep'in kapısını açtı. Anahtarı çevirdi, motor bir homurtuyla çalıştı. Telefonunu bir kez daha kontrol etti, gelen başka mesaj yoktu. Yüzünde bir gerginlik vardı.
Yol boyunca Kuzguncuk'un kıvrımlı sokaklarından sahil yoluna, oradan da Sarıyer'e kadar neredeyse hiç fren yapmadı. Havaalanının özel apron girişine geldiğinde Timur ve diğer dört adamı çoktan oradaydı.
"Helikopter hazır abi. Beş dakika içinde kalkabiliriz."
Ali Asaf başını salladı. Adamlarının gözlerinin içine baktı. İçlerinden hiçbiri soru sormadı. Hepsi durumu anlamıştı. Onun gözleri konuşuyordu.
Helikopter pistine doğru yürüdüler. Motor çoktan çalışmıştı. Rotorların sesi kulakları doldururken, Ali Asaf kaskını taktı. Pilot başını ona çevirdi:
"Lefkoşa özel pistine mi?"
"Hayır. Gazimağusa çevresi."
Timur sordu. "Silahların hepsi çantada mı?"
Ali başını salladı. "İkisi Glock. Biri benim, biri senin. Diğerlerini taksim edersin."
"Abi, bu arada ne oldu?"
"Sancar... İdil Sancar'ın elinde."
"İdil kim?"
"Bir arkadaşım."
Aldığı yanıt üzerine bıyık altı sırıttı Timur. "Abi, yoksa yengemiz mi?"
"Sorma Timur, önümüzdeki sabahı atlatana dek bana soru sorma." dedi Ali Asaf, sinirli ve keskin bir ses tonuyla.
Gökyüzüne yükseldiklerinde saat 04:01'di. İstanbul, hâlâ uykudaydı. Ama bu helikopterin içinde uykunun adı geçmiyordu.
Ali Asaf camdan aşağıya baktı. Boğaz köprüsü, gecenin sisine gömülmüş gibiydi. Ama onun zihninde artık ne şehir ne manzara vardı. Onun zihninde İdil'in yaralı ve şiş yüzü vardı.
✦
İDİL
Sancar, adamına verdiği emrin ardından kapıyı çarpıp çıktığında gözlerimi araladım. Benim tamamen savunmasız bir şekilde yerde baygın yattığımı düşündüğü için kapıyı kilitlememişti. Bunu tahmin ettiğim için de planımı önceden yapmıştım.
Göz kapaklarım titredi. Bilincim karanlığın içinden ağır ağır yüzeye çıkıyordu. Başımın sağ tarafı zonkluyor, sıcak bir sızı yanağıma akıyordu. Burnumdan gelen kanın tadı hâlâ ağzımdaydı; metalik, yakıcı, mide bulandıran bir tat.
Ama en kötüsü acı değildi.
En kötüsü kendime kızgınlığımdı.
Bir an, bir saniyelik bir boşluk, bir hamle gecikmesi kimliğimi değil ama canımı tehlikeye atmıştı. Görevim değil, varlığım riske girmişti.
Ama hâlâ yaşıyordum. Ve yaşayan biri, hâlâ bir şeyler yapabilirdi.
Kulaklarım çınlıyordu. Sancar'ın kapıyı çarpıp giderken çıkardığı eski ahşap sesi hâlâ kulak zarıma çakılıydı. O çarpışta bir nefret vardı. Bir kibir vardı. Bir tehdit vardı. Ama fark etmediği başka bir şey daha vardı.
Ben hâlâ bilincimin başındaydım.
Ve o bunu bilmiyordu.
Ellerimi yavaşça hareket ettirdim. Sancı her hareketimde kaburgalarıma çiviler gibi saplanıyordu. Ama sessizdim. Kontrol bendeydi. Önce nefesimi dengeledim. Yavaş. Düzenli. Kısık. Bir bayığın nefesi nasıl olur biliyordum.
Sanki cansızmışım gibiydi.
Sanki kırılmış, bükülmüş, teslim olmuşum gibi...
Oysa ben kırılmamıştım, bükülmemiştim.
Ve asla teslim olmayacaktım.
Elimi hafifçe arkamdaki duvara doğru kaydırırken parmak uçlarım soğuk zemine değdi. Parmağımın içindeki küçük, neredeyse görünmez iğne başı kadar metal parçasını hatırladım. Elbisemin bel kısmında dikildiğinden beri oradaydı.
Athena'nın sözleri çınladı zihnimde:
"Son ihtimal. Asla ilk hamlen bu olmasın, İdil. Ama eğer fiziksel olarak sıkışırsan... çıkar, eline al. Sadece bir saniye yeter."
Sadece bir saniye...
Parmaklarım kumaşın arasındaki dikişe doğru ilerledi. Metal başlığı hissettiğimde derin bir nefes alıp bekledim.
Sonra bodrum merdivenlerinden gelen ağır, botlu ayak seslerini işittim. Demek ki Reşat denen peşinde dolanan adam beni almaya geliyordu.
Demek ki henüz yalnız değildim.
Demek ki saniyeye ihtiyacım vardı.
Adımlar yaklaştıkça, nefesimi yavaşlattım. Göğsüm neredeyse kımıldamıyordu. Gözlerimi kapattım. Dudaklarımı araladım. Ölmüş gibiydim. Baygın gibiydim. Kırılmış gibiydim.
Ama içimde bir şey bir çelik gibi geriliyor, buz gibi keskinleşiyordu.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
"Heyt be... Sancar abi işi iyi yapmış yine." dedi Reşat'ın sesi. Ağır, salyalı bir özentilik vardı sesinde. "Neymiş bu milletin kadın merakı... Ama bu kız da güzelmiş hani."
Zemin adımlarıyla titriyordu.
O esnada iğneyi avucuma aldım, parmaklarımla sakladım. Bir damla ter avuç içimde aktı.
"Uyanık mısın bakalım?" diye sorduğunda cevap vermedim. "Eh... zaten uyanıksan bile şimdi bayılırsın nasıl olsa."
Koluma doğru uzandığını hissettim. Derimin üzerinde sigara kokulu bir el gezindi. Midem kaldırdı. Ama tepki vermedim. Zaman erken değildi; zaman doğru olmalıydı.
Kolumu omzunun üzerine almaya çalıştığı anda iğneyi tenine batırdım. "Hah tamam, kalk bakalım güzellik-..."
Parmaklarımı kapadığım iğneyi bileğine saplamıştım. Nefesi kesilmeye başlarken çırpınamadan, şaşkınlığın verdiği boşlukla sendeliyordu.
"Ah..."
Bileğindeki sinir boşaldığında parmakları çözüldü. O anda elinden silahını düşürdü.
Bense düşmemiştim.
Doğrulmaya çalıştımda başım döndü, gözlerim karardı ama ayaktaydım. Reşat bir adım geri sendeledi. Öfkesinden çok şaşkınlığı vardı.
"Sen..."
Dizimle burnuna sert bir darbe indirdim. Tüm gücümle. Kemik sesi duydum. Bir çığlık değil, kırılma sesiydi.
O anda Reşat denem adam yere yığılmıştı. Bense ayakta kalmıştım.
Nefes nefese, acılarla, kan içinde ama ayaktaydım.
Duvara yaslanıp kendimi sabitledim. Baş dönmem geçene kadar üç saniye bekledim. Sonra eğilip silahını aldım. Şarjörünü kontrol ettim. Dolu.
Gözümü kırpmadan kapıya baktım.
Bu bodrumdan çıkacaktım.
Ama sadece çıkıp kaçmayacaktım.
Çünkü birine duyduğum öfke, artık görevden çok daha fazlasıydı.
Sancar, yanlış kadına saldırmıştı.
Ve ben de ona bunun bedelini ödetmek için yaşıyordum.
Kulağımdaki gizli kulaklık hâlâ çalışıyor muydu bilmiyordum. Ancak yine de şansımı deneyerek, "Merkez..." dedim, kısık bir sesle. "B planına geçiyorum."
Telsiz hâlâ sessizdi. Cevap gelmedi. Belki kulaklık çoktan bozulmuştu, belki de Athena henüz frekansa dönmemişti. Ama önemli değildi. Bu işin bir planı varsa, onu ben yazacaktım artık.
Kapıyı araladım. Merdivenin başında, yukarıya çıkan koridor karanlıktı ama sessizdi. Reşat'ın bedenini kapının gerisine çektim, ayakkabısını, ceketini, silahını aldım. Bir çöp gibi sarkıyordu. Ölmüş müydü? Belki. Umurumda değildi. Yaşadığı kadar yaşadı.
Ben hayatta kalmak zorundaydım.
Kapüşonunu başıma geçirdim. Beni yukarıdan gören biri olursa, hızlıca tanıyamazdı. Elimdeki silahı koltuğumun altına gizledim. Ağır ağır ama kararlı adımlarla merdivenleri çıktım. Her adımda kaburgam zonkluyor, başımdaki ağrı sanki göz bebeklerimi de çınlatıyordu. Ama beden, iradenin kölesiydi.
Sessizlik.
Koridor boyunca ilerledim. Sağda depo odası, solda jeneratör odası vardı. İkisinden de ışık sızmıyordu. Ayak seslerimi duymamak için tüm baskımı tabanlarıma verdim. Reşat'ın adımlarını taklit ederek yürüdüm. Yılların saha tecrübesi şimdi kılık değiştirme becerime borçluydu her şey.
Sonunda mutfak kapısına vardım.
Yarım aralıktı.
İçeride iki kişi vardı. Biri ocakta kahve karıştırıyordu, diğeri telefonla konuşuyordu. Ne mutlu ki beni umursamayacak kadar kendi dünyalarındaydılar.
Bir şey demeden geçtim. Sadece başımla selam verdim. Reşat sanmışlardı, eminim. Kimse dönüp ikinci kez bakmadı.
Koridorun sonunda acil çıkış kapısı vardı. Üzerinde büyük harflerle yazılmış bir uyarı: "Sadece personel kullanabilir."
Kapının metal kolunu indirdim. İnce bir sesle açıldı. Dışarı çıkarken içeri dolan havada deniz tuzu vardı. Kıbrıs'ın sabaha karşı rutubeti yüzüme çarptı. Bu, hâlâ hayatta olduğumun ispatıydı.
İçeriye son bir kez baktım.
Sancar içerideydi.
Ve hâlâ nefes alıyordu.
Ama uzun sürmeyecekti.
Kapıdan çıkar çıkmaz adımlarımı hızlandırdım. Ay ışığı altındaki arka servis yolunda ilerlerken gözlerim çevreyi tarıyordu. Sol çaprazda boş bir otopark vardı, birkaç araba gelişigüzel park edilmişti. Tam karşıda, köhne bir konteynerin yanında farlarını yakmayan bir araç dikkatimi çekti.
Arabanın içinden tanıdık bir el çıktı. Elin parmaklarıyla üç kez tıklatır gibi yaptı.
Athena.
Kalbim bir an durur gibi oldu. Koşmaya başladım. Ayaklarım yerle temas etmiyordu sanki.
Kapıya yaklaştığımda Athena arabadan indi, hızlıca etrafı kontrol etti ve kapıyı açtı.
"Biniyorum!" dedim kısık bir sesle.
Athena, kapıyı sertçe kapatıp direksiyona geçti. Motoru çalıştırmadan önce göz göze geldik.
"Gözünün haline bak... Reşat mıydı?"
"Reşat'tı." dedim.
"Hak ettiyse üzülmem."
"Az bile."
Motoru çalıştırdı. Araba sessizce geri vitese geçti, sonra yavaşça asfaltta süzülmeye başladı. Tüm bunlar olurken bir alarm çalmamıştı. Henüz.
Ama çalacaktı. Çünkü içeride Reşat'tan haber alamayan biri muhakkak vardı.
"Dakikamız var." dedim. "Onlar uyanmadan buradan çıkmamız gerek."
"Dakika değil." dedi Athena. "Saniyelerle oynuyoruz, Alara Soydan."
Bu sahte ismi duyunca başımı çevirdim. Gülümsedi hafifçe.
"İdil," diye düzelttim. "Sadece İdil artık. Bu gece o sahte kimlik yandı."
Arabanın farları karanlığı yarmaya başladığında Athena elini cebine attı, küçük bir kulaklık çıkardı.
"Sesin gitmiş ama frekans kaydı bizde. 'B Planı.' dediğin anda hareket ettim."
"Güzel zamanlama."
"Sen de sağlam bir iş çıkarmışsın. O Reşat denen adamı tek başına alt etmek herkesin harcı değil."
"Ben herkes değilim."
Athena bir an sustu. Sonra gözünü yoldan ayırmadan sordu.
"Peki şimdi ne olacak?"
Dudaklarım kuruydu. Ellerim hâlâ titriyordu. Ama gözümde bir tek şey vardı.
"Sancar'a savaş açıldı." dedim. "Bu kez görev değil. Bu kez kişisel."
Ve o an, içimde yanan ateşin artık sadece adaletle ilgili olmadığını fark ettim.
Bu, intikam değildi.
Bu, hesaplaşmaydı.
Yol kenarında süzülen sessizlik, bedenimin yorgunluğunu daha çok hissettirdi. Gözlerim kapanmak istiyordu ama zihnim hala tetikteydi. Athena direksiyonu çevirdikçe asfalt çizgileri gözümde titreşiyor, her viraj bir başka ihtimali beraberinde getiriyordu.
Arabanın içinde ağır bir sessizlik vardı. Sadece motorun hafif uğultusu ve bazen Athena'nın geçici nefesi.
Ellerim hâlâ titriyordu ama kalbim sabitti. Çünkü artık neyi neden yaptığımı biliyordum.
O an cebimdeki küçük metal plakayı hissettim. Nevzat Müdür'ün verdiği, Sancar'ın geçmişine dair sırlarla dolu dosyanın içinde bulunan, tek kelime yazmayan ama çok şey anlatan o plaka.
Yol ayaklarımızın altında akıp giderken otele dönmüştük. Odama geçtiğim gibi üzerimdekileri çıkarıp ılık bir duş almış, ardından da uçuş saatine dek biraz uyumuştum.
Uyandığımda saat sabahın onu olmuştu. Uçağım on birdeydi. Dönüş biletlerimiz çok önceden alınmıştı.
Gümrükten geçerken üzerimde hâlâ Reşat'ın çakmak kokusu sinmiş montu vardı. Her adımımda kaburgam zonkluyor, gözlerimin altı morluktan değil, uykusuzluktan kararıyordu. Ama ben hâlâ yürüyordum.
Kuytu bir bekleme alanında Athena'yla son kez göz göze geldik. O her zamanki gibi sakin, ölçülü, her hareketi hesaplıydı. Ama gözlerinde ilk kez kırılgan bir gölge yakaladım. Belki de içimizde biri ilk kez, başka biri için endişelenmişti.
"Beni havalimanından MİT alacak." dedi.
Başımı salladım. "Beni de hava sahası dışında Nevzat Müdür'ün ekibi karşılayacak."
"İstanbul'a dönüyorsun. Ne yapacaksın?"
Cevap vermedim. Çünkü ben de tam olarak bilmiyordum.
Sadece bildiğim şey, bu defterin artık kanla kapanacağıydı.
✦
İstanbul.
"Ben bundan bahsediyordum işte!" Hakan'ın gür sesi salonun duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Bir yandan yüzünde saklayamadığı bir gerginlikle salonda volta atıyordu. "Bu oyun saçmalığına bu kadar karşı çıkarken bundan bahsediyordum."
Bense gözlerimi henüz taksidi yeni bitmiş tüylü halımızın üzerinde gezdiriyordum. Sessiz sedasız Kıbrıs'a giderek ortadan kayboluşum, mevcut hattımın da yanımda olmayışı İstanbul cephesinde bir korku ve panik trafiğine yol açmıştı.
"Telefonun yok, sinyalin yok, seni gören eden yok! Ya sana bir şey olsaydı İdil?"
Sesi kırılacak gibi çıkmıştı. Öfkesinin ardında endişe vardı.
"Hakan tamam, sakin ol artık." diye araya girdi Zeynep, ses tonunu vurgulayarak. "Hepimiz yeterince gerildik zaten."
Zeynep'in yatıştırıcı söylemi Hakan'ın nezdinde bir işe yaramamıştı. Hala aynı ses tonuyla bağırmaya devam ediyordu. "Ya Zeynep ne olduğunu görmüyor musun?" Akabinde bakışları tekrar beni buluyordu. "Adliyede sana sorduğumda bilerek söylemedin eniştemle ne konuştuğunuzu değil mi? Çünkü o Sancar soysuzunun mekanına gitmene engel olacağımı biliyordun."
Gerginlikten sıkılmıştım. Yılgın bir ifade çehreme misafir olurken, dudaklarımdan bir nefes verdim. "Hakan, yeter tamam."
Hakan sinirden yüzünü buruşturdu, elleri yumruk olmuştu. Salonda volta atarken ayak sesleri sertçe halıya çarpıyor, her adımıyla gerilim artıyordu.
"Senin burnunun dikine gitme huyun yüzünden bir gün hepimizi tehlikeye atacaksın." dedi. "Bunu anladığında çok geç olmasından korkuyorum."
Murat araya girerek Hakan'ı geri çekmeye çalıştı. "Hakan dur artık. Böyle esip gürleyerek hiçbir yere varamazsın."
"Murat bu kız o adam yüzünden önce az kalsın sahilde..." Cümlesini bitirmeden burnundan soludu. Kısa bir sessizliğin akabinde konuşmaya devam etti. "Şimdi de canından oluyordu. Siz durumun ciddiyetinin farkında değilsiniz galiba." Sonra tekrar bana döndü. "O herifin attığı adım bela. Seni de kendi karanlığının içine çekiyor. Farkında değil misin bunun? Bin kere söyledim size, bırakın tutayım takasından ağzını burnunu kırıp teslim edeyim adalete, diye."
Arkadaşlarımın, amirlerimin, yakın olduğum herkesin benim için endişelenmesini anlayabiliyordum. Bir buçuk yıldır neredeyse her gün Maraz Ali ve çevresi konusunda uyarılıyordum.
Bunu anlayabilirdim, buna hak da verebilirdim. Ama sınırlarım içerisine müdahale edilmesini anlamak şöyle dursun, tahammül edemezdim.
"Ya yeter!" diye gür bağırarak Hakan'ın karşısında dikildim. "Ne yaptığımı biliyorum ben, tamam mı?! Ne yaşadığımı da biliyorum. Tüm hepsini tehlikeleri göze alarak yaptım, göze alarak karar verdim." Sesimin keskinliği yüzüme de yansıyordu. Gözlerimi yalnız Hakan'a değil, herkese çevirerek bağırıyordum. "Sevdiği adamı kaybeden de benim, geleceği elinden koparılan da! Benim yaşadığım acının zerresini yaşamamışsın, gelmiş ahkam kesiyorsun! Bu benim operasyonum, benim davam! İster ateşin ortasına atarım kendimi ister uzaktan izlerim!"
Sözlerim, odanın içinde buz gibi bir yankı gibi asılı kaldı. Kimse nefes almaya cesaret edemedi. Yüzüm kızarmıştı, göğsüm inip kalkıyordu. İçimdeki öfke, yıllardır birikmiş bir yangın gibi dışarı taşıyordu. "Ben her attığım adımı düşünmeden mi atıyorum sanıyorsunuz? Ben o masaya neden oturdum? Kumarı sevdiğimden mi?! O mekânda, o adamlardan biri bana yanlış bir şey söyleseydi, beni fark etseydi... hepsi gözümdeydi."
Gözlerim dolmaya başlamıştı ama bırakmıyordum düşmelerine. Bu acizlik değil, öfkenin gözyaşıydı.
"Ve sen..." diye döndüm Hakan'a, sesim çatlayarak. "Sen bana sürekli korumacı davranıyorsun ama aslında yapmaya çalıştığın tek şey beni kendi çizdiğin çerçevenin içinde tutmak! Kırılmamı istemiyorsun çünkü sana yük olmak istemiyorum. Ama ben çoktan kırıldım Hakan! Çoktan parçalandım! Ve artık kimse beni bir arada tutmak zorunda değil!"
Gözleri donmuştu. Ne diyeceğini bilemeden bana bakıyordu. Zeynep'in dudakları aralanmıştı ama konuşmaya cesaret edememişti. Murat bir adım öne atar gibi oldu ama ben çoktan yönümü çevirmiştim.
Hiçbir şey söylemeden yürüdüm. Ayak seslerim, salondaki gerilimli sessizlik içinde tok bir yankı gibi duyuluyordu. Her adımda daha da hızlandım. Koridoru geçtim, odama vardım. Kapıyı ardımdan sertçe çektim, kilidi çevirdim.
Yalnız kalmak istediğimde hep yaptığım şeydi.
Sırtımı kapıya yasladım. Dizlerimi yavaşça büküp yere çöktüm. Başımı dizlerim ve gövdemin arasındaki boşluğa gömerek sessizce ağladım.
Öfkemdendi gözyaşlarım. Öfkemse kimsenin beni anlamamasındandı. Anladıklarını söylüyorlardı ama anlamıyorlardı işte.
İyi ki de anlamıyorlardı, düşmanımın bile beni anlamasını istemezdim. Yaşadığım acıyı, hissettiğim kırgınlığı, yarım kalmışlığı, hayatımın sonuna dek yalnız olacağımı...
Bunları düşmanımın bile hissetmesini istemezdim.
Levent'i özlüyordum, döktüğüm her yaşta, kalbimin her atışında onun özleminin payı vardı.
Tüm bunlara, engebelere, tehlikelere onun için katlanıyordum.
Ama değerdi, onun için değerdi.
✦
Ağustos 2006, Burgazada.
Güneş Boğaz'dan süzülerek Marmara'nın üstünde altın bir yol çiziyordu. Ağustos sıcağı insanın ensesine abanıyordu ama denizden gelen hafif rüzgâr o harareti tatlı bir serinliğe çeviriyordu. Motor teknesi, dalgaları yararak ilerlerken güvertedeki kahkahalar martı seslerine karışıyordu.
İdil, teknenin baş tarafına geçmiş, rüzgârın saçlarını savurmasına izin veriyordu. Üzerinde beyaz keten bir elbise vardı. Bir eli korkulukta, diğeri gözlerini kapatırken alnını gölgeleyen şapkasını tutuyordu. İçinde çocukça bir heyecan vardı; uzun zamandır böyle kalabalık ve neşeli bir ortamda bulunmamıştı.
"Düşeceksin, biraz geride dur."
İdil başını çevirip sesin geldiği yöne, sevdiği adama baktı. Adam, güvertede güneş gözlüğünü takmış, gömleğinin düğmelerini iki sıra açık bırakmıştı. Elinde soğuk bir bira bardağını tutuyor, dudaklarının kenarına ilişmiş yarım gülümsemesiyle ona bakıyordu.
"Merak etme, ben denizden korkmam." dedi İdil, şakacı bir edayla.
Levent yanına yaklaştı. "Ben de korkmam ama senin boğazın tuzlu suyla dolsun istemem." diyerek kolunu onun beline doladı.
O an, denizin üstünde zaman bir anlığına durdu. İdil başını onun omzuna yasladı. Burnuna Levent'in parfümünün deniz tuzuna karışmış kokusu geldi. Gözlerini kapattı. Kalbi sanki o dalgaların ritmiyle atıyordu.
Arkalarındaki grup yüksek sesle şarkı söylüyorlardı. Kimi kahkahalarla dans ediyor, kimi denize atlamak için sıra bekliyordu. Ama İdil için tekne kalabalık değildi; bütün dünya o an sadece sevdiği adamın omuzları arasında vardı.
Ancak kafasında da uzun zamandır zihnini kurcalayan düşünceler vardı. Onları susturamıyordu.
"İdil senin neyin var? Durgun gibisin."
Evet, bunu inkar edemezdi. Sevdiği adamın sorusunu yanıtlamadan önce dudaklarından bir nefesi özgür bıraktı. "Hiç, sadece kafamda bazı sorular var." dedi, omuzlarını silkerek.
"Ne gibi sorular?"
"Biz dört yıldır beraberiz, değil mi?" diye doğrulamak ister gibi sordu.
Levent, elindeki bira bardağını masanın kenarına bıraktı. Dudaklarındaki yarım gülümseme ciddileşmişti.
"Evet." dedi. "Dört yıldır beraberiz. Ne oldu ki?"
"Peki neden hala sadece sevgiliyiz?" diye sordu İdil, hiç yumuşatmadan. Bu soru, kafasındaki soru işaretlerinin bir yanılsamasıydı.
Levent'i seviyordu, o bu hayatta kalbini açabildiği tek erkekti. Dört yıl önce bir akşam, ortak arkadaşları Hakan sayesinde hayatına girmiş, birkaç hafta içerisinde ilişkileri önce arkadaşlığa, sonra da aşka dönüşmüştü.
Ancak dört yıldır, o dönüşümle kalmıştı. İdil daha fazlasını istiyordu. Onunla bir gelecek kurmak istiyordu. Ancak sevdiği adamın bu konuda attığı tek adım, ailelerinin tanışması olmuştu.
"İdil, ne demek istiyorsun?" diye sordu Levent, kadının demek istediğini tam anlayamamış gibiydi.
"Demek istediğim gayet açık değil mi?" diye sordu İdil, dudaklarını birbirine bastırarak.
"Canım bak, seninle bunları daha önce de konuşmuştuk." derken yılgın bir çehreyi yüzünde ağırladı adam. "Beni biliyorsun, bir aile ortamında büyümedim. Bir hayat nasıl kurulur, nasıl aile olunur bunu henüz bilebilmiş değilim. Senden bunun için biraz daha anlayış göstermeni istiyorum."
İdil gözlerini kısıp ona baktı. Denizden gelen serinlik, söylediklerinin üstüne örtülemeyen bir sıcaklık gibi yüzünü yaktı.
"Levent, ben senden hemen yarın evlilik teklif etmeni beklemiyorum." dedi, sesinde kırılganlıkla öfke arasında gidip gelen bir ton vardı. "Ama dört yıl geçti. Hayatımın en güzel yıllarını seninle geçirdim. Yine seninle geçirmek istiyorum. Bunun adı bir gelecek değil mi? Ama sadece sözde kalıyor bu. Arkadaşlarımız bile ciddileşiyor bak. Zeynep'le Murat bile sevgili oldu. Derya, Taner'le evlenmeyi planlıyor. Bizse hâlâ... sadece sevgiliyiz."
Arkadaki kahkahaların ortasında bu konuşma, teknenin baş tarafında ayrı bir dünyanın sessizliğini yaratıyordu.
Levent, elini saçlarının arasına götürdü, derin bir nefes aldı.
"Ben de seninle evlenmek istiyorum İdil. Ama hazır hissetmiyorum."
"Hazır hissetmiyorsun..." diye tekrarladı İdil, içten içe kırılmış. "Ben dört yıldır hazır hissediyorum, Levent. Daha ne kadar bekleyeceğim?"
Levent gözlerini ondan ayırmadı. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı önce. Sonunda konuştu:
"Ben seni kaybetmekten korkuyorum. Sana evlenelim desem, sana yetemezsem... ya da seni mutsuz edersem?"
İdil başını iki yana salladı. "Beni mutsuz eden tek şey, sürekli ertelemen." dedi, sesi titrerken. "Sen farkında değilsin ama bu belirsizlik, beni senden uzaklaştırıyor."
Levent kolunu onun belinden çekmedi. Aksine daha sıkı sarıldı.
"Uzaklaşma. Ne olur. Sen benim için çok kıymetlisin. Zamanla her şey çok güzel olacak."
"Ne zaman?" diye bastırdı İdil, gözlerinin içine bakarak.
Levent derin bir nefes aldı. Arkadaki şarkıların sesine karışan dalga sesleri, aralarında büyüyen sessizliği daha da belirginleştirdi.
O sırada Zeynep yanlarından seslendi:
"Hey siz ikiniz! Yüzleriniz niye bu kadar ciddi? Gelin hadi, denize giriyoruz!"
Murat gitarı bir kenara bırakmış, Akın çoktan suya atlamıştı. Derya ve Taner de hazırlık yapıyordu. Aylin, İdil'e göz kırparak seslendi:
"Hadi İdil bırak romantizmi, atla gel!"
İdil, arkadaşlarının sesine gülümsedi ama gözlerini Levent'ten ayırmadı. Dudaklarından yalnızca şu döküldü.
"Düşün öyleyse."
Sonra ayağa kalktı, elbisesini toparladı ve korkuluklara yöneldi. Arkadaşlarının alkışları, kahkahaları göğe yükselirken Levent derin bir iç çekip gözlüğünü çıkardı. Başını salladı, İdil'in ardından kendini suya bıraktı.
Tekne, akşamüstü güneşi batıya kayarken Burgazada'nın kıyısına yanaştı. Gökyüzü turuncuya çalıyor, dalgaların üstünde parlayan ışık kırıntıları bir tablo gibi yayılıyordu. Arkadaşlar aceleyle kıyıya atladı. Çantalar, yiyecekler, gitar, piknik örtüleri... Hepsi sahile taşındı.
Kısa süre sonra mangal yakıldı. Derya ile Taner kömürleri tutuştururken Zeynep şarkı söylemeye devam ediyor, Murat gitarını akortluyordu. Aylin yiyecekleri hazırlamış, Akın şişelere buz dolduruyordu. Kahkahalar yükseliyor, dumanla beraber deniz kokusuna karışıyordu.
İdil biraz uzakta, ince bir taşın üstüne oturmuştu. Ayaklarını kumlara gömüp gökyüzüne bakıyordu. Gün batımı bütün renkleriyle denizi boyarken, içinde garip bir sessizlik vardı.
Yanına Aylin geldi, iki elinde de teneke kutuda soğuk içecek taşıyordu. Birini uzattı. "Nen var kuzum?"
Bardağı alarak dudağına suni bir gülüş yerleştirdi İdil. "Boş ver."
Bakışlarını Levent'e çevirerek, "Levent?" dedi Aylin. Levent kendisine merakla baktığında ona yaklaştı. "Ablamın canı neye sıkkın?"
Aylin içeceğini yudumlarken boğaza bakarak iç çekti Levent. "Klasik şeyler. Ben modunu yükseltirim onun merak etme."
"Hee, böyle söylediğine göre canının sıkkınlığı senden kaynaklı yani?"
"Öldürecek gibi bakıyorsun." dedi Levent, yarı alayla.
"Bakarım. Bir tane ablam var benim, onu üzersen seni süründürürüm."
Ne kadar sesi şakayla karışık bir tonda çıkmış olsa da içinde bir parça ciddiyet de barındırıyordu.
Levent, Aylin'in sözleri karşısında kahkaha attı ama yüzünde belli belirsiz bir mahcubiyet de vardı. Elindeki kutuyu kumlara bırakıp başını salladı.
İdil, onların konuşmalarını sessizce dinledi. Dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm belirdi ama gözlerindeki kırgınlık hâlâ saklıydı.
O sırada Murat'ın gitar sesi yükseldi. Akın coşkulu sesiyle şarkıya girdi, Derya ve Taner de alkışlarla tempo tutuyordu. Kahkahalar arasında Zeynep bağırdı. "Hadi buraya gelin!"
Levent, İdil'in elini tutarak ayağa kalktı. "Bu akşam hiçbir şey düşünmeyelim. Sadece anı yaşayalım."
İdil onun yüzüne baktı. O sözlerin, şu anlık avutmadan ibaret olduğunu biliyordu ama yine de elini bırakmadı. Arkadaşlarının yanına gittiler.
Mangalın dumanı göğe yükselirken kahkahalar yeniden havayı doldurdu. Murat gitarını çalıyor, Zeynep şarkıya eşlik ediyor, Akın göbeğini sallayarak ortada dans ediyordu. Derya, Taner'e domates uzatıyor, Aylin de bardaklara içecek dolduruyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde ateşin etrafında toplanmışlardı. Yıldızlar pırıl pırıldı. Deniz kıyıya usulca vuruyordu. İdil başını Levent'in omzuna yaslamıştı.
O yazın, birlikte son yazları olduğundan ikisi de habersizdi.
Bir yıldan çok az bir süre sonra anlayacaklardı ki, hiçbir zaman birlikte bir gelecekleri olamayacaktı.
