31. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ

29- Yinelenen Yas

Elif T.

"İnsanlarda tek zorlu kanun,
Savaşlara, yoksulluğa karşı
Kendilerini ayakta tutmaları,
Ölüme karşı yaşamalarıdır."

-Paul Eduard

15 Aralık 2008.

Adımlarım emniyetin üçüncü katının koridorlarında konferans salonuna ilerlerken yüzümde mağrur bir tebessüm vardı. Uzun zaman sonra ilk kez, kendimle kavga etmeden yürüyor gibiydim. Bu ne bir zafer yürüyüşüydü, ne de pişmanlıkla bükülmüş bir boynun teslimiydi. Bu sadece bir kadının ayakta kalışının, yıkılmayışının, seçtiği yolun arkasında durmasının yürüyüşüydü.

Konferans salonunun kapısına geldiğimde birkaç kişi içeride toplanmıştı. Beni fark ettiklerinde fısıldaşmalar ve göz göze gelmeler başlamıştı. Gözlerim ister istemez protokol sırasına kaydı. Yavuz Başkomiser, Nevzat Müdür ve Rıza Baba... Birinci sınıf emniyet müdürü bile gelmişti. Demek ki bu sadece bir "teşekkür" töreni değildi.

Sahneye çağrıldığımda, içimde yılların yorgunluğu değil, bir günün ağırlığı vardı. Çünkü o gün çatıda bir hayat kurtarmamıştım sadece. Kendi içimde bir duvar yıkmıştım. Susturulmuş bir sesi, dinleyerek var etmiş, başka birinin umutsuzluğunu söküp almıştım.

Alkışlar arasında sahneye çıktım. Gözlerim hemen ekip arkadaşlarımı aradı. Zeynep, Mesut abi ve Orhan abi el çırparlarken gözleri parlıyordu, Akın göz kırptı, Aylin'in tebessümü gururla doluydu.

Murat ise alkışlarken kafasını hafifçe eğdi; onun için bu bir "aferin" değil, "hak ettin" selamıydı.

Rıza Baba konuşmaya başladı. "Bazen silah değil, söz kurşunları susturur. Bazen bir teşkilatın onuru, bir kadının yüreğindedir. Değerli çalışma arkadaşımız, asayiş büro amiri İdil Ergin, Cevahir AVM'de yaşanan rehine krizini tek bir kurşun sıkmadan, yalnızca ikna gücüyle çözerek hem teşkilatımıza hem de insanlığa örnek olmuştur."

Alkışlar yeniden yükseldi.

Ödül olarak bir plaket verildi. Üzerindeki yazı basitti ama anlamı derindi:

"Cesaretiyle değil, vicdanıyla savaşanlara..."

O an içimde bir şey titreşti.
Bu cümle, bana değil, Levent'e; o gece ölen her şeye; ve son iki yıl boyunca susturduğum her iç sesime yazılmıştı sanki.

Sahneden indiğimde ilk önce Aylin sarıldı bana.
"Abla," dedi gözlerim dolarken, "Seninle gurur duyuyorum. Gerçekten."

Zeynep hemen ardından geldi.
"Yok böyle bir şey ya," dedi sırıtarak. "Resmen psikoloji diploması da alman lazım artık. O adam ellerini havaya kaldırırken, bizim kalplerimiz de yumuşadı be!"

Murat kolunu omzuma attı, klasik tavrıyla:
"Ben zaten senin o adama kurşun sıkmayacağını biliyordum. Ama sen onun içindeki kurşunları çıkardın resmen."

Orhan Abi usulca yaklaştı, yüzünde o baba yarısı tebessümüyle:
"İnsan bazen dosyaları değil, kendi kalbini çözünce çözüyor davayı. Sen bunu yaptın kızım."

Akın kahvesini uzattı:
"Bugün kahveyi ben ısmarlıyorum. Duyan da sen operasyon yaptın sanır, sanki adamı terapiyle bayılttın!" Gülüştük. Bu kahkahalar, uzun zamandır duymadığım türdendi. Gerçekti.

Yavuz Başkomiser bir adım geriden izliyordu bizi. Yanıma geldiğinde sesi sakindi:
"Bu meslek sadece silah değil, siper de olmayı gerektirir. Bugün sen, bir adamın önüne değil; onun karanlığının önüne siper oldun. Aferin sana."

"Sağ olun Yavuz Başkomiserim." diyebildim sadece.

Ve dünya bazen yalnızca içindeki yıkıntıları onaranlarla ayakta kalırdı.

Merkeze geçtiğimizde herkes orta masada yerlerimizi alırken ben ödülümü masama koymuştum. Tekrar ekip arkadaşlarımın yanında yerimi alırken Akın yaptığı kahveyi önüme servis ediyordu.

"Teşekkür ederim Akın."

Yüzümdeki tebessümle ona teşekkür ettiğimde bana göz kırptı.

"Kız, sen bi enine boyuna tekrar anlat bakayım." dedi Orhan abi heyecanla bana sönerek. "Nasıl oldu olay?"

"Abi işte biraz dolaşayım diyip gitmiştim AVM'ye, sanki içime doğmuş." Gerçekten de öyle olmuştu. "Dönüşte arabaya binecekken silah sesleri geldi. Bağırışlar çağırışlar arasında etrafa bakarken terasta gördüm adamı. Merkezi arayıp çıktım terasa..."

O an masanın etrafında çatal bıçak sesleri bile durmuştu sanki. Herkes bana bakıyordu. Aylin'in elleri çay bardağının etrafında kenetlenmiş, gözleri ağabeyine şiir okur gibi bana sabitlenmişti. Murat kollarını göğsünde kavuşturmuş, başını hafif yana eğmişti. Zeynep'in gözleri koca olmuş, kahve fincanı dudaklarına ulaşmadan avuçlarında bekliyordu. Orhan Abi ise kaşları çatık, gözlerinde hem gurur hem kaygı... O gece ben çıkarken yaşadıklarını zihninde yeniden izliyor gibiydi.

"Adamın elinde el bombası vardı," dedim. "O bombayı görünce başta tamam dedim, buraya kadarmış. Ne yapsam diye düşünürken adamı ikna etmeye çalışıyorum bir yandan. Sonra en ufak boşluğunda altından arkadan kaptım kolunu, karda biraz zor oldu tabii ama küçük bir arbedeyle hallettim."

"Ben nasıl kaçırdım bu aksiyonu ya..." diye hayıflandı Murat, ensesini kaşıyarak.

Yarı sitemle karşılık bir alayla ona karşılık verdi Zeynep. "Başka işin yok zaten, aklın fikrin aksiyonda."

"Herif Tarzan kızım, doğasında var onun." dedi Mesut abi, yarı ciddiyet yarı alayla.

Dudağıma tebessümü peyda ederek Murat'a baktım. "Geçen yıl yanında seksen kilo adamla inşaattan atlamak sana on yıl yeter diye düşünüyordum ben Murat."

"Ondan tatmin olur mu hiç bu?" diye sordu Orhan abi, Murat'ı işaret ederek. "Ağrı Dağı'na tırmandır, 'E hani bu dağın ayısı, kurdu yok mu?' der."

"Ne alaka abi ya, ne yapayım ben ayıyı, kurdu? Kaplan verin bana siz."

Murat'ın söylediğiyle kahkahalarımız bir çınlama gibi asılı kaldı etrafta. Gözlerimiz birbirine değiyor, sözlerimiz yarım kalıyor ama içimizden geçenler aynı yere akıyordu: sonunda bir şeyleri başarmıştık. Ama ben bilirdim, bu başarıların da içinde bir hüzün olurdu hep.

"Bu kızı da böyle delirtiyorsun, sonra tüm ceremesini ben çekiyorum." dedim, kahvemi yudumlarken bir Zeynep'e, bir de Murat'a baktım.

Omuzlarını silkerek alt dudağını büktü Murat. "E çek, kan kardeşi değil misin?" Sonra Zeynep'e bakarak ekledi. "Hem ne yapayım? Gideyim başka kadınları mı delirteyim?"

Ben onun bu dediğine gülerken Zeynep gövdesine hafifçe vurup, "Serseri ya..." diye mırıldanıyordu.

Gözümü onlardan ayırıp masamın köşesine bıraktığım plakete baktım tekrar. "Cesaretiyle değil, vicdanıyla savaşanlara" yazıyordu. O kelimeler... Sanki içimden biri çıkıp onları adıma yazmış gibi tanıdıktı. Belki de bu yüzden bu kadar yakıcıydı.

Çünkü ben hep vicdanımla savaşıp durmuşum meğer. Silahımı değil, kalbimi çekmişim karanlığın üzerine.

Dışarıdan bakan birine göre bugün her şey yolundaydı. Ama içimde başka bir savaş vardı hâlâ. Ve bazı savaşların kazananı olmuyordu. Sadece hayatta kalanlar oluyordu.

Masaya dönerken bile omuzlarımda bu iki yıldan kalma bir yük vardı. Ayakta duruyordum, evet. Ama rüzgâr kesse devrilecek bir ağaç gibi.

Kimsenin fark etmediği, benim bile zaman zaman unuttuğum bir yas vardı içimde. Yinelenen, tazelenen, dinmeyen bir yas.

Levent'i kaybettiğim o gece, sadece onu değil, bir yanımı da gömdüm. Ve şimdi ne zaman bir başarı hikâyesi yazılsa, o yanım mezarından başını kaldırarak, "Keşke sen de görebilseydin..." diyordu.

Bu burukluk, göğsümde kambur gibi duruyordu. Her gülümsememin ardında bir iç çekiş saklanıyordu.

Çünkü zaferin bile tadı buruktu benim için. Çünkü kurtardığım her hayat, kaybettiklerimi hatırlatıyordu.

Masama oturduğumda herkes gülüyordu hâlâ. Sıcak, samimi bir ortamın içindeydim. Ama ben bazen kendimi o sıcaklığın kıyısında hissediyordum. İçeride değil, sanki camın dışında kalan bir silüet gibiydim.

Mesela Mesut abi de çok acılar çekmiş bir insandı. Benim gibi sevdiği insanı kaybetmişti, doğmamış bebeğini de. Bir sürü silah arkadaşını toprağa vermiş, onların cesediyle günlerce bir mağaranın enkazında esir kalmıştı. Ama gülebiliyordu, her şeye ve her sınava rağmen gülebiliyordu.

Bense her gülüşümün ardından suçluluk duyuyordum, sanki mutlu olmak bana haramdı. Oysaki tek suçum, sevdiğim adamı gözlerimin önünde zamansız kaybetmekti. Mesut abi bana hep güçlü bir kız olduğumu ve üstesinden gelemeyecek hiçbir şeyimin olmadığını söylerdi. Bence yanılırdı, çünkü ben zannedildiği kadar güçlü değildim.

En azından, onun kadar güçlü değildim.

2008'in son haftalarıyla birlikte şehir birkaç günde bir beyaza bürünmeye başlamıştı. Tutan karların ardından buz tutmuş yollar tuzlansa da bazen zeminde hızla kaydığımı hissediyordum. Gökçeada'da, İzmir'de pek kar yağmazdı. Bu nedenle ben karla İstanbul'a taşındığım kış tanışmıştım.

Birbirini takip eden son on gün bir cinayet soruşturması, bir narkotik operasyonu ve bir de benim başrolünde olduğum AVM saldırısıyla geçmişti. Tüm bunların birikmiş yorgunluğu üzerimdeyken bir an önce eve gidip güzel bir yemeğin üstüne sıcak bir şeyler içip uzanmak istiyordum. Yorgunluğumun üstüne regl dönemim de eklenmişti üstelik; stresten mi bilmiyorum, bu ay birkaç gün erken olmuştum.

İstanbul bembeyazdı ama ben üşüyordum. Yalnızca hava değil, içimden esen bir soğuk beni üşütüyordu.

Yorgunluğun, regl sancısının ve zihnimde devinip duran düşüncelerin arasında yürürken her adımda biraz daha kendi içime çekiliyordum. Kimi zaman insanlar bu tür günleri "geçici" diye tanımlar ya, benimkiler hiç geçmiyordu. Sadece bir sonrakine yer açmak için gölgeleniyordu.

Nihayet eve vardığımızda saat yediye geliyordu. Araçtan inip sitenin içinde binaya yürürken bir anda durmuştu Aylin.

"İdil, bizim salonun ışığı yanıyor."

Önce onun şaşkınlıkla açılan gözlerine, sonra bizim salonun penceresine baktım, gerçekten de yanıyordu.

"Birini beklemiyorduk değil mi?"

Sorusuna karşılık, "Bizim anahtarın yedeği annemde var sadece. O mu geldi acaba?" diye sordum mırıldanarak.

"Annem habersiz gelmez ki."

Doğruydu, eğer acil bir durum yoksa habersiz gelmek huyu değildi.

Acil bir durum...

İkimiz de bir şey söylemeden alelacele önce binaya girdik, sonra da asansöre binip dairenin kapısına ulaştık. Aylin anahtarı çevirerek açtığında açık olanın yalnız salon değil, ara hol olduğunu da görmüştük.

Montlarımızı, çantalarımızı çıkarıp astıktan sonra salona girdiğimizde annemi üçlü koltukta başını önüne eğmiş, gözlerindeki yaşı silmekle meşgul halde, dayımı da cam kenarında birileriyle telefonda konuşurken bulmuştuk. Bir diğer detaysa annemin önündeki sehpada duran beyaz bir evraktı.

"Anne? Dayı?"

Telaşla yanlarına gittiğimizde ne olduğunu anlamaya çalışır bir ifadeyle onlara baktık.

Gözlerindeki yaşı bastırmak için dudaklarını ısıran annemin yanına oturdum ve elimi sırtına yerleştirdim. "Anneciğim, niye ağlıyorsun?"

"A-anneanneme mi bir şey oldu yoksa?" diye sordu Aylin, telaşla.

Başını iki yana salladı annem. "Anneanneniz iyi." Nefes alıp vererek sakin kalmaya çalışıyordu ancak zorlandığını görebiliyordum. "Konu babanız..."

Aylin'le aynı anda kaşlarımızı çatmıştık. "B-babamız mı?"

Derin bir nefes alıp vererek eliyle gözlerini sildi. "Kızlar babanız ölmemiş," dedi, sesi titreyerek. "Öldürülmüş."

Duyduğumu idrak edemeyerek öylece kalakalmıştım. Annemin son sözü zihnime bir balyoz gibi vururken öylece yüzüne bakıyordum.

"Ne?" diyordu Aylin, kaşlarını daha da çatarak.

Histerik şekilde kısa bir kahkaha attım. "Anne? Ne dediğinin farkında mısın sen? Ne demek öldürülmüş?"

"Anneciğim babam kalp krizi geçirmişti ya, yoğun bakımda üç gün başında bekledik. Dokt-"

Aylin'in sözünü bir bıçak gibi gür sesiyle kesti annem. "Değilmiş işte Aylin, değilmiş! Benim Hakkı'ma kıymışlar, kıymışlar..." Elleriyle yüzünü kapatarak sanki babam az önce ölmüş gibi hıçkırıklara boğuluyordu annem.

Gözlerimi annemden ayırarak cam kenarında telefonu kapatarak bize doğru gelen dayıma baktım. Yüzünde telaşlı, gergin bir ifadeyle koltuğa oturup sehpadaki evrağı işaret etti.

O evrağa uzanırken ellerim titriyordu.

Ne soğuk bir kış gecesi, ne de geçmeyen bir regl sancısıydı bu titremenin sebebi... Bu, geçmişin dirilip gözümün içine bakmasıydı.

İçimde bir yer sızladı. Sanki babam bir kez daha ölmüş gibi.

Ama bu kez, ölümünün ardında bir gölge vardı.

Kâğıdı elime aldım.

Resmî mühürler, tarih, imza...

Altında Adli Tıp Kurumu'nun soğuk diliyle yazılmış cümleler vardı: "Yoğun bakım sürecinde gelişen kardiyak arrestin doğal nedenlere bağlı olmadığı, yüksek dozda dijitalis türevi maddeye rastlandığı..."

Dijitalis...

Babamı bizden koparanın kalp krizi olduğunu sanırken, şimdi aslında zehirlendiğini öğrenmiştim.

Kelimenin harfleri gözümde büyüyordu.

Zehir.

Cinayet.

Suikast.

Ve biz başında dua edip, ağlayıp, toprağa verip dönmüştük. Bir cinayetin yasını tutarken, bir kalp krizinin yasına sığınmıştık.

Evrağın ucunu kıvırdım. Kıvırdıkça içim kırılıyordu sanki.

Aylin hâlâ orada, ayakta, olduğu yerde donup kalmıştı. Benimse içimde, bir yıldırım gibi düşen cümle yankılanıyordu:

"Babamı öldürmüşler."

Sırtımı koltuğa yasladım, avuçlarımı yüzüme götürdüm. İçimdeki lavanta tarlaları bir kez daha küle döndü. Bu acı, daha önce tattığım hiçbir şeye benzemiyordu.

Levent'in ölümü ansızın, bir kurşunla gelmişti. Ama babam?

O üç gün boyunca başında dua ettiğimiz adam, içten içe bir zehirle can çekişmişti.
Biz ona son defa "dayan" derken, biri onu içeriden susturmuştu.

"Bu nasıl olur dayı?" dedim fısıltıyla. "Yıllar sonra... Nasıl çıkar ortaya?"

Dayımın sesi kısık ama netti. "Ablamın iş yerine bir kadın gelmiş ziyarete, eniştemin vefat ettiği hastanede çalışıyormuş. Üç ay önce emekli olmuş. Yıllar önce eniştemin otopsisi yapılırken birileri ona para karşılığında sonuçların değiştirmesini söylemiş. Kadın zor durumdaymış, kabul etmiş."

"Yalan." dedim başımı iki yana sallayarak. "Biri sırf bizim canımızı yakmak için ortaya böyle bir şey atmıştır."

"Çamkaralar." diye sinirle yerinden kalktı Aylin, gözlerinden ateş fışkırarak. "O p•çlerin işidir. Bir düşmediler yakamızdan aşağılık soysuzlar."

"Sanmam." dedi dayım. "Bu kadar ince gitmezler."

Annemin sırtını okşayıp başını göğsüme bastırdım. "Annem, anneciğim hadi ağlama artık."

Nihat dayım araya girerek durumu daha detaylı izah etti. "Ve aynı zamanda Adli Tıp'taki bir tanıdık yeni bir kontrol sistemiyle arşivleri tararken rastlamış. Kimliğe, tarihe, duruma... Hepsi uymuyor dediğinde, dosyayı çekmiş. Şüpheli ölüm. Gizlenmiş. Üstü örtülmüş."

"Kim örtmüş peki?" dedim, sesim hırıltıyla çıkarken. "Hangi eller o raporu değiştirip babamı sessiz bir mezara gömmüş?"

Beynimin içinde, babamın gülen yüzüyle ölüm raporunun harfleri çarpışıyordu. Ben o gülen yüzü kaybettiğimde, içimde koskoca bir parça susmuştu. Şimdi anlıyordum ki o suskunluk, susturulmuş bir hakikatin yankısıymış.

Anneme döndüm. Başını avuçlarına almış, fısıltı hâlinde dua okuyordu.

"Andrea..." diye mırıldandım, yutkunarak. "Babam son zamanlarında onun peşindeydi. Andrea yaptı, o yaptı."

"Ne diyorsun İdil sen? Ne Andrea'sı?"

Aylin'in ne dediğimi anlamayarak sorduğu soruya dudaklarımdan bir nefes vererek cevap verdim. "Andrea, Andrea Nikolaidis."

"O kim?" diye araya girdi dayım, kaşlarını çatarak.

"Avrupa'nın en güçlü kara para organizasyonunu yöneten kişi. Birden fazla kimliği var. Türk kimliği de Sancar Tekeloğlu."

Söylediğim isme karşılık, "Ne?!" dedi Aylin, bir haykırışla.

Koltuğa oturdum ve sakinliğimi koruyarak her şeyi en başından anlatmaya başladım. Yavuz Başkomiser'in eski sevgilisi Maria'nın ölüm haberini aldıktan sonra Yunanistan'a gidişini, onu öldürtenin Andrea Nikolaidis olduğunu, Nevzat Müdür'ün o adamı araştırmam için benden istediği desteği ve ben Andrea'yı araştırırken onun hem Sancar Tekeloğlu olduğunu hem de babamla aynı masada resminin olduğunu öğrenişimi... Hepsini tane tane anlatmıştım.

Sonuncuyu söylediğimde Aylin tekrar yerinden fırlayarak, "Sen bunu benden nasıl saklarsın ya?!" diye söylenmişti.

"Karmaşıktı çünkü her şey," dedim, açıklayıcı bir netlikle. "Emin olmak istedim önce."

Aylin'in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu ama ben çoktan başka bir sessizliğe düşmüştüm. Etrafımda insanlar vardı. Ama içimde sadece ölümün soğuk nefesi dolaşıyordu.

Babamı öldürmüşlerdi.

Bu cümle, zihnimin duvarlarına bir mıh gibi çakılmıştı. Kalbimde bir çığlık vardı ama boğazım düğümlüydü. Çünkü bu acı, yıllar boyunca üstüne toprak atılmış bir mezarın içinde filizlenmişti.
Ve şimdi, mezarın kapağını ben kaldırmıştım.

Gözlerimi hâlâ elimde tuttuğum rapora diktim.

Adli Tıp Kurumu'nun damgası...

Tarihler...

Tıbbi terimler...

Dijitalis...

Bana hiçbir şey ifade etmeyen bu teknik kelime, artık içimde bir kıyametti.

"Zehirlemişler..." dedim kendi kendime. "Babamı, o gün o hastane odasında, kimse anlamasın diye... Sessizce susturmuşlar..."

Dayımın sesi uzaktan bir yankı gibi geldi.
"Hastanede o gün nöbetçi olan bazı personellerle irtibata geçeceğim. O kadının anlattıkları doğrulanırsa..."

Duymazdan gelmiştim. Çünkü ben şu an ne plan yapmak, ne iz sürmek istiyordum. Sadece o hastane odasına dönmek istiyordum. O sedyenin başında duran halime, babamın elini tuttuğum o ana dönmek istiyordum.

Ama geç kalmıştım.

Yıllar, aylar, günler geç kalmıştı.

Ve ben yine çok geç öğrenmiştim her şeyi.

Aylin hâlâ öfkeliydi. Bağırmak, bir şeyleri parçalamak istiyordu. Ama benim öfkem suskundu. Kuyular gibi. Ne kadar derin olduğunu ben bile bilemiyordum.

Kalktım. Kimse bir şey demedi. Salonun ortasında durup o raporu tekrar katladım. Gözlerimi anneme çevirdim. Küçülmüş, büzülmüş, o yorgun bedenin içinde hâlâ ayakta kalmaya çalışan o kadına...

"Bu defa affetmeyeceğim." dedim usulca. "Beni ne kadar kırarlarsa kırsınlar, ne kadar susturmaya çalışırlarsa çalışsınlar... Bu defa arkasını bırakmayacağım."

Annem gözlerime baktı. Belki ilk defa o an babama benzediğimi düşündü. O gözü karalık, o dik duruş, o gölgeye meydan okuyan iç burkulması...

Aylin başını çevirdi. Hâlâ içindekini sindiremiyordu. Haklıydı. Böyle bir şeyi sindirmek için bir ömür yetmezdi zaten.

Ama ben sindirmeyecektim, ben yanacaktım.

Ve ben yanarken beni öldürenlerin üstüne o yangını salacaktım.

Çünkü bu artık bir yasa değil, yinelenen bir adaletsizlikti. Ve ben o adaletsizliği bir daha kimse yaşamadan durdurmaya yemin ettim.

Bazı acılar vardır, aynı yerden defalarca doğurur kendini. Ve ben o gece, babamın ölümünü bir kez daha gömdüm içime. Ama bu kez, mezarın taşı kalbimin üstüne düşmüştü.

Ayakta durmak zorundaydım.
Çünkü artık mesele yalnızca babam değildi. Birinin elinde değil, sistemin içinde öldürülmüştü o adam. Birileri onu susturmuş, sonra da hayatımıza "doğal ölüm" damgasını vurarak geçip gitmişti. Ve biz... biz yıllarca o yalanın gölgesinde yas tuttuk.

O gece yatmadım. Aylin bir süre sonra odasına geçerken arkamdan, "İdil... uyuyamazsan çağır beni, olur mu?" dedi. Ama ben onun aksine kimseyi çağırmak istemedim. Çünkü bazı sessizlikler, yalnız yaşanmalıydı. Baba mezarına ikinci kez oturulmazdı kalabalıkla.

Salonda tek başıma oturdum. Annem uyuyamamıştı. Ağlamaktan bitkin düşmüş yüzüyle bir an göz göze geldik. Ben hiçbir şey demedim, o da sadece başını eğdi.
Çünkü bazı cümleler söylenmeden de duyulurdu. Ve o gece, hiçbir kelime kuramamış annemle sadece sustuk. Ama o suskunluk bin kitaplık bir ağırlıktı aramızda.

Kalkıp babamın eski çekmecesini açtım. Küçük ahşap kutusunu, köşesi yıpranmış defterini, bana aldığı ilk saatimi, bir de şu saçma sapan fon müzikli doğum günü kartını buldum. Hepsine baktım. Ve sonra, hepsine sırtımı dönüp yeniden kalbimdeki o masaya oturdum.

Andrea...

Adını içimden her geçirdiğimde, başka bir gölge daha büyüyordu içimde. Yıllardır Levent'in ölümünün ardında aradığım şeyin, aslında babamın da katili olduğunu fark etmek... Bu, intikamı bir duygu olmaktan çıkarıp, bir varoluş sebebine dönüştürüyordu artık.

Sabah olduğunda, gözüm hiç kapanmamıştı. Ama kafamda tek bir düşünce vardı.

Bu defa affetmeyeceğim.

Çünkü bu artık kişisel bir mesele değildi. Bu, bir sistemin cinayetleri örtbas etmek için kullandığı suskunluk doktrinine karşı bir ayaktı. Babam, bir ölüm raporuna sığdırılmış bir hayat değildi.

Bir an, gecenin ucunda göğün siyahına bakarken O'nu hatırladım. Ali Asaf'ı.

Onun çalışma odasında gördüğüm, babasının kaza haberinin verildiği gazete kupürü geldi gözlerimin önüne.

Onun babası da eğer şüpheleri doğruysa kaza süsü verilerek öldürülmüştü.

Onun babasının üzeri de doğal ölüm denilerek bir toprakla örtülmüştü.

O an onu tekrar anladım. Onunla yeniden içimde kendime dahi itiraf edemediğim bir bağ kurdum.

Nasıl ki ben içinde zamansız bir kaybın ızdırabını çekiyorsam, o da kendi içinde adaletsizce yetim bırakılışının öfkesini taşıyordu.

O geceden sonra zaman, bildiğim anlamını yitirdi. Saatler ilerlemiyor, geceler sabaha varmıyor gibiydi. Sanki bir yerlerde takılı kalmıştım; babamın hastane odasıyla Levent'in kanının yere karıştığı o an arasında sıkışmış, çıkışı olmayan bir aralıkta.

Yas, sandığım gibi tek bir kez yaşanmıyormuş meğer.
Bazı acılar tekrar tekrar doğuyormuş insanın içine. Aynı yerden, aynı yerinden.

Babamın öldürüldüğünü öğrendiğim an, Levent'i bir kez daha kaybettim. Çünkü şimdi geriye dönüp baktığımda, onun mezar taşının önünde ettiğim her yemin, eksik bir gerçeğin üstüne kurulmuştu. Ben adalet ararken, adalet çoktan başka bir yerden kanıyormuş.

Sabahın ilk ışıkları camdan içeri sızarken hâlâ salondaydım. Annem koltukta uyuyakalmıştı. Yüzü, yılların yükünü bir gecede omuzlarına almış gibiydi. Üzerine ince bir battaniye örttüm. Uyanmasını istemedim. Bazı gerçeklere uyanmak için insanın biraz daha karanlıkta kalması gerekirdi.

Mutfağa geçtim. Çay koydum. Babamın en sevdiği bardak hâlâ dolabın ön sırasındaydı. Elim ona gitti, sonra durdum. Bazen bir eşyaya dokunmak, mezar taşını okşamak gibidir; insanın içi parçalanır ama elini de çekemez.

Çayı içmedim. Zaten boğazımdan geçecek bir şey yoktu.

Beynimin içinde tek bir görüntü dönüp duruyordu; Babamın yoğun bakımda yatan bedeni. O sessizlik. O makinelerin ritmik sesi. Ve bizim "dayan baba" deyişimiz.

Meğer dayanması gereken kalbi değilmiş.
Meğer biz, çoktan zehirlenmiş bir hakikatin başında nöbet tutmuşuz.

Telefonumu elime aldım. Saat daha erkendi ama uyumak gibi bir ihtimalim yoktu. Rehberde bir isimde durdu parmağım: Ali Asaf.

Aramadım.

Ama o ismin zihnimde açtığı kapıyı da kapatamadım.

Onun babası ve benim babam...

İki adam.

İki "kaza".

İki "doğal ölüm".

İki suskunluk.

Ve aynı karanlık.

O an anladım: Bizim hikâyemiz, sandığımdan çok daha önce kesişmişti. Ben Levent'in yasını tutarken, o babasının yasını başka bir biçimde yaşıyordu. Ben sistemi korumaya çalışırken, o sistemle savaşmayı seçmişti. Ben içimdeki adaleti sustururken, o kendi adaletini kurmuştu.

İkimiz de aynı yerden kırılmıştık.

Ama yollarımız farklıydı.

Üzerimi giyinip evden çıktım. Hava ayazdı. İstanbul griydi. Şehir, sanki benim içimi taklit eder gibi renksizdi. Emniyete gitmedim. Bugün resmi bir işim yoktu. Ama benim işim artık resmî değildi zaten.

Arabayı sahil yoluna sürdüm. Boğaz'a baktım. Su sakindi. İnsan böyle anlarda, her şeyin sakin kalabilmesine içerler. Çünkü içi paramparçayken, dünyanın yerinde durması bir hakaret gibi gelir.

Babamın ölümünü bir kez daha düşündüm.

Andrea'yı düşündüm.

Sancar'ı düşündüm.

Ve o görünmez elleri...

Bu bir intikam değildi artık. Bu, adını koyamadığım bir zorunluluktu.

Ben bu gerçeği öğrendikten sonra eskisi gibi yaşayamazdım. Görüp de susamazdım. Bilip de görmezden gelemezdim. Çünkü susmak, onların en sevdiği şeydi.

Yasım yineleniyordu, evet. Ama bu kez yas, beni yere sermiyordu. Beni ayağa kaldırıyordu.

Levent'i kaybettiğimde yıkılmıştım. Babamı gerçekten kaybettiğimdeyse... Artık yıkılacak bir yerim kalmamıştı.

Sahil boyunca ilerledim. Arabayı park edip yürümeye başladım. Sabahın bu erken saatinde sokak lambaları hâlâ yanıyordu, ama gün ışığı da silikçe ufku delmeye başlamıştı. İstanbul'un puslu sabahlarından biriydi bu. Rüzgâr tenime değil, ruhuma dokunuyordu. Ve ben, her adımda biraz daha kararımı keskinleştiriyordum.

Bir bank bulup oturdum. Önümde koca bir şehir, ardımda yıkılmış iki hayat vardı. Biri Levent'ti. Diğeri babam. İkisi de susturulmuştu. Biri silahla, biri zehirle. Ama ikisinin de katili, aynı gölgeden çıkmış gibiydi.

Ben bugüne kadar Levent'in yasını tuttum. Babamın mezarına çiçek koydum, arada bir eski anılara daldım. Ama şimdi fark ediyordum ki, yıllardır eksik yaslar tutmuşum. Çünkü hakikat eksikti. Ve eksik yas, kapanmaz bir yara gibi içte sızlardı.

Gözlerim denizin uzak ufkuna takılmıştı. İçimdeki fırtınalarla çelişen bir durgunlukla Boğaz'ın gri sularına bakıyordum. Gün yavaş yavaş doğarken, rüzgâr hafif ama keskin bir şekilde yüzüme vuruyordu. İçimdeki uğultuya rağmen dış dünya sessizdi. Belki de ben artık bu sessizliğin içine doğmuştum.

Tam o sırada ayak sesleri duydum. Ritmik, sağlam ve tanıdık adımların sahibine başımı kaldırdığımda günlerdir aklımdan çıkmayan kurşuni gözlerle karşılaştım.

Ali Asaf.

Üzerine kalın, şişme bir mont ve altına polar eşofman giymiş, muhtemelen sabah koşusunu yapıyordu. Siyah montunun fermuarı göğsüne kadar açık, nefesi hafif buğulu, elleri hafifçe yumruk hâlinde... Kendi iç sesine doğru koşuyor gibiydi. Beni fark etmemişti henüz.

Ama ben onu görmüştüm.

Öylece kaldım. Gözlerim, yorgun ama keskin bir mercekle onun yüzünü taradı. Kaşlarının arasındaki o ince çizgi, gözlerinin altındaki gölge... Sanki o da uzun zamandır uyumamış gibiydi.

Sonra adımları yavaşlamıştı. Göz göze geldiğimizdeyse dünya bir anlığına durmuştu.

Ona ilk kez yargılayan gözlerle değil, anlayan gözlerle bakıyordum.

İki yıl boyunca haksız yere suçladığım, düşmanım bildiğim adama bakıyordum.

Levent'i vuranın o olmadığını öğrendiğim an içimdeki öfke de nefret de yerini bir boşluğa bırakmıştı.

Ali Asaf'ın gözlerinde, kendi yansımamı gördüm. Aynı acının başka bir suretteki ifadesini. Aynı karanlıktan geçen iki yabancıydık. Ama o an, hiçbir yabancılık yoktu aramızda.

Birbirimize bakıyorduk.

Sadece bakıyorduk.

O an içinde ne kadar çok şey aktığını kelimelerle anlatmak mümkün değildi. Ne bir selam vardı ne de bir soru. Ama bin cevap doluydu aramızdaki sessizlik.

Ben gözlerimi kaçırmadım.

O da kaçırmadı.

Sanki ikimiz de içimizden geçenleri karşı tarafa kelimesiz bir dille fısıldıyorduk. "Ben seni anlıyorum," diyordu gözleri. "Artık ben de seni," diyordu gözlerim.

"İdil?"

Şaşkınlıkla adımı söyleyen sesi kulaklarıma dolduğunda içimde tarif edemediğim bir his can bulmuştu. Huzur ve rahatlamaya benziyordu.

Ali Asaf birkaç adım daha atarak yanıma gelmişti. Koşmayı bırakmıştı. Derin bir nefes verdi. Yanağındaki kırmızı soğuktan değil, içeriden gelen bir yanmanın iziydi.

Ayağa kalkarak onun karşısında durdum. Bir şey söylemeden, gözlerinin en içine baktım. Bir zamanlar bakmaktan ölesiye kaçındığım o karanlığa.

Kalbim göğüs kafesimi döverken boğazıma bir yumru oturmuştu. O yumru, onun karanlığını başına yıkmak isterken benim başıma yıkılan enkazın ta kendisiydi.

O karanlığa ilk defa bu kadar cesurca baktım.

Onun gözleri, geçmişten çıkıp gelen bir hayalet gibi önümdeydi. Ama bu defa beni korkutmuyordu. Belki de aynı yası taşıyan insanlar birbirinin acısından ürkmezdi artık.

Bir adım daha attım.

"Merhaba..." dedim fısıltıyla. Sesim çatallıydı ama içimdeki düğüm çözülmeye başlamış gibiydi.

Ali Asaf başını hafifçe eğdi, yorgun ama içten bir selamla karşılık verdi.

"Burada ne yapıyorsun?" dedi usulca.

"Ben, hava almaya çıkmıştım sahile." dedim. Gözlerim uzaklara, Boğaz'ın dalgalarına takılı kaldı.

Yanıma geldi. Bankın diğer ucuna oturdu. İkimiz de bir süre denize baktık. Sanki o da konuşmaya çalışıyor ama hangi kelimeyle başlayacağını bilmiyordu.

Sessizlik öyle gergin değildi bu kez. Aksine, birbirimizin varlığına alışan iki ruh gibiydik. Aynı siperin içinde, farklı yaraları olan iki savaşçı.

"Özür dilerim Ali Asaf..." dedim, yutkunarak. "Çok özür dilerim."

Ne demek istediğimi anlamayarak bana baktığında, gözlerimden akmaya başlayan yaşa da anlam verememişti.

"Neden özür diliyorsun?" diye sordu, kaşlarını çatarak.

Ben onu iki yıl boyunca bir şeytan ilan ettiğim için, ondan yok yere nefret ettiğim için, onun dünyasını başına yıkmak üzere planlar yaptığım için özür diliyordum. Oysa bunu bilmiyordu. Ve muhtemelen uzun bir süre bilmeyecekti.

"Ben yanılmışım, çok yanılmışım..."

Gözlerimden akan yaşla mırıldanırken bir anda onun bana dönük bedenine sarıldım. Kollarımı boynuna dolarken bir an bile düşünmemiştim. Yalnızca sarılmak istemiştim, bunu neden yaptığımı bilmiyordum.

Tıpkı ona sarıldığım zaman bedenimde hissettiğim huzur ve rahatlamanın nedenini bilemediğim gibi.