3. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ
2- Matem Nöbeti
"Her şey bir simge, en dayanılmaz acı bile. Bizler düşlerimizde haykıran uyuyanlarız. Bize acı veren şeyin daha sonraki sevincimizin başlangıcı olup olmadığını bilmiyoruz."
-Leon Bloy
✦
16 Nisan 2007, İstanbul.
Mathilda'nın gözyaşları, içinde kopan kasırganın çığlığıydı. Çığlıkları sustukça büyüyen, büyüdükçe yavaş yavaş öfkeye dönüşen bir kaostu.
Ve o kaos, tüm dengeleri alt üst ettiğinde evrende artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Yelkovan akrebin izini takip ederken zaman ağır ağır akıp gitmiş, giderken de insana büyük bir yanılgıyı öğretmişti: Zaman acının ilacı değildi. Acıyı hafifletmesi mümkündü ama onu yok etmesi imkânsızdı. Zaman, sadece insanı alışmaya zorlardı.
Acı, ona alıştıkça derin bir uçurum olmaktan çıkıp sönük bir yara izine dönüşürdü. İşte bu yüzden insanlar zamanın acıyı bitirdiğine inanmak isterdi. Ama zaman asla bir iyileştirici değildi. Sadece hatırladıkça insanın içine dokunan bir sessizliği öğretirdi.
Otuz yedi gündür zaman benim acımı hafifletmek bir yana, her geçen gün üzerine bir dirhem daha eklemişti. İçimde giderek büyüyen, pervazları ateşten bir kara delik vardı. Matemim de o kara delikle birlikte büyüyordu.
Benim sevdiğim adam ne bir trafik kazasında, ne de bir hastalığın pençesinde can vermişti. O, bir insan eliyle kasten öldürülmüş, şehit edilmişti. Daha yirmi sekizini bile doldurmamışken beyaz bir örtüyle toprağın altına girmişti.
İki ay sonraki nişanımızda giyeceğim elbise beyazdı. Ancak o beyazı Levent daha önce giymişti.
Onsuzluğu ilk yaşadığım gecelerde uykuyu unutmuştum. Aynadaki yansımama gün geçtikçe yabancılaşıyordum. Bir daha eski neşemle gülebilir miydim bilmiyordum.
Bildiğim tek şey; sevdiğim adamın katillerine dünyada cehennemi yaşatmadan ölmek istemediğimdi.
Levent'in toprağa verilmesinin ardından geçen otuz yedi gün boyunca yalnız kendi dünyama kapanmıştım. Tüm günümü odamda, ondan kalan ölü hatıralarla geçiriyordum. Ölmeyecek kadar yemek yiyor, sosyal becerimi yitirmeyecek kadar da az konuşuyordum.
Yaşayan bir ölü gibiydim, içimde bir kara deliğin beni yutacağını hissediyordum. Sanki bir çıkmaz sokakta çaresizce kurtuluşu bekliyordum. Çaresizlik, otuz yedi gündür tek yoldaşım olmuştu.
Otuz yedinci günün sabahıydı. Her zamanki saatte kalkmış, ılık bir duş almıştım. Dünden farklı olarak yaptığım ilk şey, üzerime rahat bir şeyler yerine kumaş pantolon ve gömlek giymek olmuştu.
Çünkü bugün, ruhumu o çıkmaz sokaktan çıkaracak ve kendime bir yol çizecektim.
Çünkü beni oradan kurtaracak tek kişi bendim.
Üstlerimin, istediğin kadar kullanabilirsin dedikleri izin hakkımı bugün bitirmeye karar vermiştim. Bu, düşünmeden verdiğim bir karar değildi. Evde yalnız değildim evet, annem iki haftadır bizdeydi. Bir de taziye için gelen giden oluyordu. Akşamları Aylin vardı. Ancak hiçbir kalabalık, içimdeki kara boşluğu yok etmediği gibi, hiçbir nefes de beni boğulmaktan kurtarmaya yetmiyordu. Duvarlar üzerime üzerime gelmeye başlıyordu.
Yasım, Levent'in katili dünyada cehennemi görene dek bitmezdi.
Ancak ben, acı çekiyor da olsam bir yerden hayata devam etmek zorundaydım, dağıldığım yer bile olsa.
Gözlerimi kapatacak kadar uzamış perçemlerimi yana doğru toparlamış ve saçlarımı at kuyruğu yapmıştım. Odamdan çıkarak mutfağa doğru adımladığımda annemi masada bardaklara çay doldururken bulmuştum.
Ben, sevdiği adamla bir hayat kurabilmek için tüm hayatından vazgeçmiş bir kadının kızıydım. Aynı kız, yıllar sonra büyümüş ve sevdiği adamla bir hayat kurmak üzereyken onu gözlerinin önünde kaybetmişti.
Kız çocukları annelerinin kaderini yaşarlar sözüne inanmıyordum. Benim annem sevdiği adamla yirmi bir yaşında tanışmış, yirmi üç yaşını bitirmeden evlenmiş ve onu kırk beş yaşındayken kaybetmişti. Yirmi dört yıl bile olsa birlikte kurdukları bir hayatı yaşama şansları olmuştu. Benim sevdiğim adamsa biz daha o hayatın zeminini kuramadan gözlerimin önünde hayattan kopmuştu.
Annem; Nurcan Ergin. Babam seviyor diye saçlarına acı kahveden başka bir renk sürdürmemiş, gülünce kısılan gözlerinin olduğu yerde ışığa ihtiyaç duyulmayan, güneş gözlü annem.
Domine bir kişiliği vardı, kuralları ve keskin sınırları olan bir kadındı. Buna rağmen yumuşak, sevgi dolu bir kalbe sahipti. Beni itiraz kabul etmediği kurallarıyla büyütmüştü. Sevgisini eksik etmemişti, hayatta her zaman bir kadın olarak nerede ne yapıyorsak olalım bir duruşum, bir kişiliğim olması gerektiğini aşılamıştı. Büyüdükçe de buna hak vermiştim.
Çaydanlığı tekrar ocağa koyup arkasına döndüğünde beni ancak fark etti. Beni baştan aşağı süzdükten sonra badem gözlerinin üzerindeki kaşlarını kaldırarak, "Kızım? Günaydın." dedi.
Ilık bir tebessümle, "Günaydın." derken bakışlarımı etrafta gezdirdim. Annemin en sevdiğim huyu çocuğu da olsam bana ait olan düzene dokunmamasıydı. Bunu mutfağı bıraktığım gibi bulmamla tasdik ediyordum.
Masaya ekmekleri koyarken, "Bir yere mi gideceksin?" diye sordu.
"Merkeze gidiyorum."
Başını masadan kaldırarak şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Merkeze mi?"
Başımı aşağı yukarı sallayarak, "Ben işime dönmeye karar verdim anne." dediğimde yüzündeki şaşkınlık ifadesi daha da belirgin hale döndü.
"Baban öldüğünde de işine dönmen iki hafta sürmemişti."
Babam öldükten on gün sonra işbaşı yapmıştım çünkü o dönem ailemin geride kalan üyelerine karşı sorumluluklarım vardı. Aylin daha akademiyi bitirmemişti, annem ofise dönecek durumda değildi.. Şimdiyse peşine düşmem gereken bir dava vardı, toprağın altında çürümeye mahkum edilmiş ela gözlerin davası.
Annem lokmasını çayıyla yuttuktan sonra konuşmaya devam etti. "İdil, bak hayatta sorumluluklarımız olduğu kadar onlara mola vermeye de hakkımız vardır. Biraz daha zaman versen kendine, çok değil birkaç hafta daha." Sıcacık avucunu elimin üzerine koydu ve şefkatli bir ses tonuyla ekledi. "İzmir'e gelsen benimle, oradan Gökçeada'ya geçeriz en olmadı. Özlemişsindir de hem..."
"Anne, benim sevdiğim adam şehit oldu." dedim, bakışlarım da en az ses tonum kadar vurguluydu. "Üstelik katilleri kim bilmiyorum bile." diye devam ederken sesimi yükseltmemeye özen gösteriyordum. "Sen bana kalkmış kendine birkaç hafta daha ver diyorsun. Nasıl vereyim he? Levent yerin yedi kat altında, katilleriyse kim oldukları bulanamadığı için dışarıdalar. Belki de tıpkı bizim gibi hiçbir şey olmamışçasına kahvaltı yapıyorlar şu anda. Benden bunu isteme anne. Sınırlarıma gösterdiğin saygıyı, kararlarıma da göster." Ne kadar zıt da gitsem onu anlayabiliyordum. Kendince beni düşündüğünü biliyordum. "Bak, anlıyorum benim iyiliğimi düşünüyorsun. Ama ben böyle iyi olamam. İzmir ya da Gökçeada fark etmez, dünyanın bir ucuna da gitsem o katiller içeri girmeden ben toparlanamam. Lütfen sen de bunu anla."
Bir şey söylemeden buruk bir tebessüm ifadesini yüzüne yerleştirdi. Badem gözlerindeki bakışlarından tıpkı baban gibisin demek istediğini anlamıştım.
Keşke babam gibi değil, senin gibi olsaydım anne, keşke senin gibi sevdiğim adamı yoğun bakımın önünde bekleyecek kadar vaktim olabilseydi.
"Aylin'in haberi var bu arada gideceğimden." dedim, çayımdan son yudumumu alarak. "İtiraz edeceğini bildiğim için sana en son söylemeye karar verdim."
"Onu tahmin etmiştim zaten." dedi, dudağının kenarını kıvırarak.
Saatime bakarak sofradan kalktım ve annemin yanağına öpücük kondurdum. "Seni seviyorum."
Aynı karşılığı verdiğinde yüzümde hafif bir tebessümle evden çıktım.
Merkezden önceki durağım Edirnekapı Şehitliği'ydi. Her gün olduğu gibi o gün de şehitlikteki yerimi almıştım. Onun yerin bir metre seksen santim altına gömülü yüzünü görebilirmişçesine mezar taşına uzun uzun bakıyordum. Onunla geçirdiğim beş yıl, yalnızca bir günde toprağın altına bırakılıp unutulacak bir zaman dilimi değildi. Birlikte yaşadığımız her an; kahkahalarımız, tartışmalarımız bile o an zihnimde yeniden can buluyordu. Sanki Levent o toprağın altından kalkacak ve bana "Ben buradayım." diyecekmiş gibi bir hisle duruyordum mezarın başında. Ellerim titreyerek soğuk taşın üstünde gezinirken aklımda yalnızca bir soru yankılanıyordu; Ben bu acıyı hak edecek ne günah işlemiştim?
Kalbim ağır bir taş gibi göğsüme oturmuştu. Levent bana hep umut dolu şeyler söylemişti; beni her zorluğun bir çıkışı olduğuna, her karanlıkta bir ışık bulunduğuna inandırmıştı. Şimdi onun gidişiyle, tüm ışığımı ve umudumu yitirmiş gibi hissediyordum. Levent mezar taşına yaslanıp, "Sen beni böyle bırakmazdın." dedim usulca. Gittiği için onu suçlayamazdım. Son sözlerinde bile beni bıraktığı için benden özür dileyen bir adamı nasıl suçlayabilirdim?
Babamı kaybettiğim zaman her şeyin geçici olduğunu, zamanın acıları nasıl törpülediğini söyleyen sesi yoktu artık. Geride koca bir meçhul, koca bir buzdağı vardı.
Onu her düşündüğümde gözlerimden süzülen yaşları engellemeye çalışmıyordum artık. Her bir gözyaşı, yüreğimdeki derin sızıdan dökülüyordu. Sessizce gökyüzüne bakarken, kaybettiğim sevgilimle bir şekilde iletişime geçebilme umuduna tutunuyordum. Her göğe baktığımda onun sımsıcak bakışlarıyla göz göze geliyordum belki de; ama bunu bilmiyordum. Hiçbir zaman bilemeyecektim.
Yasım devam ederken hayatımın en zor kararlarından birini almam gerektiğini fark etmiştim. Onun ölümünü kabullenmek, onu sonsuza dek uğurlamak ve kendi yoluna devam etmek zorundaydım. Kabullenmek en az onunla kurduğum hayallere veda etmek kadar zor olmuştu. Ancak biliyordum; geçmişe tutunarak yaşayamazdım.
Mezarını ziyaret ettiğim her seferinde geçmişin yarattığı ağırlığı değil, hayatıma kattığı anlamı hatırlıyordum. Onun hatırasıyla yaşamayı öğrendiğimde geçmişin değil, geleceğin şekillendiği o ışığa doğru adım adım ilerliyordum. Ne olursa olsun, Levent'i öldürenleri bulacak ve adaleti sağlayacaktım. Bu kararlılık, içimdeki derin boşluğu dolduran tek şeydi.
"Söz veriyorum sana; bizden hayallerimizi çalanlara bu dünyada cehennemi yaşatacağım."
Ona mezarı başında verdiğim bu sözün ardından şehitlikten ayrılmış ve kendimi toparlayıp merkezin yolunu tutmuştum.
Araçla yarım saat geçmeden küçük pencereli, büyük emniyet binasının önüne gelmiştim. Otuz yedi sonra ilk kez zeminine ayak basacağım, koridorlarında adımlarımın ona çıkmayacağını bilerek yürüyeceğim binaya uzun uzun baktım.
Buraya aittim ben.
Her ne kadar, bana ait olan hayallerimi bu binanın sınırları içinde kaybetmiş olsam da bu böyleydi.
İçimdeki baskıyı tamamen bitirmeyecek olsa da bir an için rahatlamak adına dudaklarım arasından bir nefes verdim. Ardından ağır adımlarla binanın içine doğru yürüdüm. İçeri adım attığım anda sanki tüm gözler üzerimdeymiş gibi hissettim. Kimi bana bakışlarıyla baş sağlığı diliyor, kimi bana hüzünlü bir ifadeyle bakıyordu.
Benim hüznüm, öfkem ve acım bana yeterdi. Bir başkasının bunu paylaşmasını istemiyordum. Hiçbirine aldırmadan merdivenleri çıkarak organize şubeye ulaştım.
Mümkün olduğunca güçlü gözükmeye çalışarak Nevzat Müdür'ün odasının yolunu tuttum. Kapıyı tıklatarak içeri girdiğimde beni görmeyi beklemediğini belirtir bir ifadeyle bana baktı.
"İdil?"
Neden herkes otuz yedi gündür bana hortlak görmüş gibi bakıyordu?
"Günaydın müdürüm." dedim, tam karşısında durarak.
Eliyle önümdeki koltuğu işaret ederek. "Günaydın, otursana." derken hala şaşkınlığını atamamış gibiydi. Koltuğa oturduğum zaman gözlerime nasılsın diye sorar gibi baktı ancak bir şey söylemedi. Ardından konuşmaya başladı. "O soruyu sormayacağım, çünkü cevabını biliyorum... Sana törenden sonra istediğin kadar izin kullanabileceğini söylemiştim."
Söylediklerinin üzerine ona bu sabah verdiğim kararı açıkladım. "İznimi bugün bitirmeye karar verdim. Benim için en iyisi bu."
"Kararına saygı duymaktan başka bir şey yapamam. Kendin için en iyisini sen bilirsin. Ama yine de olur da daha kötü hissedersen tekrar izne çıkabilirsin."
Nevzat Müdür anlayışlı, babacan ve güler yüzlü bir insandı. Önü dökülmüş saçlarındaki ve bıyığındaki beyazlar yılların verdiği yorgunluktandı biraz da. Ancak o yorgunluğuna bile meydan okuyan bir adamdı. Babamdan sonra ikinci babam bildiğim, ailemin üzerindeki iyiliklerine sonsuz minnet duyduğum biriydi.
Ona karşı duyduğum minnetten miras bir tebessüm kondurdum dudaklarıma. "Teşekkür ederim müdürüm." Ardından şubeye dönmek üzere ayağa kalktım.
Yumuşak bir ses tonuyla, "İyi çalışmalar kızım." dediğinde başımı salladım. Ağır adımlarla odadan çıkarak yeniden merdivenlere yöneldim. İlk durağım asayiş şubeydi. Öğrendiğime göre Levent'in dosyası Nevzat Müdür'ün talimatıyla Rıza Amir'e verilmişti; yani bu binadaki en tecrübeli, en güvenilir amire. Birinci derece yakını sayıldığım için Levent'in dosyasındaki soruşturmada bulunamazdım. Ama en azından bilgi almak için şansımı deneyebilirdim.
Buna hakkım vardı. Sevdiğim adamı kimin vurduğunu bilmeye hakkım vardı.
Düşüncelerim zihnimin içinde toz bulutu gibi büyürken adımlarım beni asayiş katına ulaştırmıştı.
Beni görüp de tanıyan herkese selam vererek Rıza Babanın odasına geçerken Zeynep'in sesiyle durdum.
Beni gördüğüne oldukça şaşırmış bir edayla, "İdil?" diye seslenmişti.
"Merhaba Zeynep."
"Ne zaman geldin sen?" diye sordu, gözlerini büyüterek.
"Oluyor on dakika kadar."
"Döndün mü?"
Zeynep'in yarı çekingenlikle sorduğu sorusunu başımı aşağı yukarı sallayarak cevapladım. "Konuşuruz sonra. Kolay gelsin sana."
Bir şey söylemesini beklemeden arkamı onlara dönerek Rıza Baba'nın odasına yöneldim. Kapıyı üç kere tıklattığımda, "Gir." komutunu alana dek bekledim. İçeri girdiğimde kendimi bir dejavunun içinde hissettim.
"Gel kızım." dediğinde kapıyı kapatarak masasının önündeki koltuğa oturdum. Tıpkı o günkü gibi masasının arkasında önündeki evraklarla uğraşıyor, bir yandan da dikkatini bana veriyordu.
"Ben bugün, işimin başına dönmeye karar verdim Rıza Baba." dedim, dudaklarımı birbirine bastırarak.
Hafifçe tebessüm ederek, "Kendin için en doğru kararı verdiğine inanıyorum." diye yanıtladı, önündeki kağıtları toplayarak.
"Bana olan inancınız için teşekkür ederim." dedim, içten bir tebessümle. Ardından buraya geliş nedenimi hatırlayarak konuya girdim. "Rıza Baba..." duraksayarak boğazımı temizledim. "Bir gelişme var mı?"
Sorduğum soru üzerine üzgün bir şekilde başını iki yana sallayarak, "Maalesef." dedi. Bu cevabı vereceğini tahmin etsem de içimde büyüyen umutla sormak istemiştim. "Kayıtların silinmiş veya çalınmış olması çok kötü oldu."
"İçeri önceden sızmışlar demek ki..." diye mırıldandım, başımı öne eğerek. Yılgın bir nefes vererek devam ettim. "Mağaza cadde üstündeydi. Mobeselerden bir şey çıktı mı?"
"Asıl karışıklık orada başlıyor." diye yanıtladı Rıza Baba. Ben merakla kaşlarımı çattığımda anlatmaya başladı. "Olay anını gören herkes çetenin siyah bir ciple kaçtıklarını, kaçarken de yanlarında iki çuval dolusu mücevher olduğunu söylüyor. Araç mobeselerin onu izlediği son sokağa kadar geliyor." diye anlatmaya devam ederken tüm dikkatimi ona vermiştim. "Ondan sonra geçtiğimiz cumaya kadar da asla onlara ait bir iz bulunamıyor. Cuma günüyse bahsedilen cip ıssız, tenha bir çıkmaz sokakta terk edilmiş halde bulunuyor. Plakası yok, daha kötüsü üzerinde veya içinde tek bir parmak izi de yok. Çalınan mücevherler, mağazaya bir kilometre uzaklıkta bir arazide bulundu. En garibi de bu değil mi?"
Konuşmasını bitirdiğinde dudaklarım şaşkınlıkla açık kalmıştı. Devriyenin olduğu akşam anons geldiğinde Crush Diamond'u soymaya kalkacak kadar aptal ve acemi bir çete olduklarını düşünmüştüm. Yanılmışım, aslında orayı soymaya kalkacak kadar cesaretlilerdi.
"Kim bunlar Rıza Baba? Kim?!" Son sorum dudaklarımın arasından isyan dolu bir serzenişle çıkmıştı. Kim olduklarını, arkasındaki güçleri merak ediyordum.
"Bir bilsem kızım..." dedi Rıza Baba, çaresizce. Akabinde parmaklarını birbirine kenetleyerek diliyle dudaklarını ıslattı. "Aslında bir şey var. Ama gerçeklik payından henüz emin değiliz."
Bu söylemi üzerine kaşlarım daha da çatılmıştı. Rıza Amir, içimdeki merakın yüzüme nasıl yansıdığını görmüş olmalıydı ki anlatmaya devam etmişti.
"Olay esnasında o cipte bulunan birini tanıdığını iddia eden biri var," dedi, ardından kasvetli bir sessizlik kasırgası odanın içine doldu. "Murat."
"Bizim Murat'tan mı bahsediyorsunuz?" diye sordum, teyit etmek adına.
Başını aşağı yukarı salladı. "Ne kadar doğru bilmiyorum, yanılmış da olabilir."
Sessizliğimi korudum bir süre, düşünmeye başladım. Murat olaydan sonra cenaze töreninde, mezarlıkta yanımda olan arkadaşlarımdan biriydi. Taziye için ailesiyle evime bile gelmişti. Tüm sorularıma rağmen bana bundan neden bahsetmemişti?
Bunun cevabı ne bu odanın içinde ne de benim içimdeydi. Bunu yalnız muhatabına sorarak öğrenebilirdim.
"Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim amirim." derken aheste bir hareketle ayağa kalktım.
"Ne demek," dedi Rıza Amir. O da benim gibi ayağa kalkmıştı. "İdil, onları ne olursa olsun bulacağız. Er ya da geç, biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum amirim." diye tebessüm ederek odadan çıktım.
Gözlerim etrafta gezinirken Murat'ı bulmayı umuyordum. Çok geçmeden onu Zeynep'le birlikte kahve makinesinin bulunduğu masada gördüm.
Yanlarına yaklaştığımda geldiğime haber vermek adına boğazımdan ses çıkardım. Yüzlerini bana döndüklerinde, "Murat?" dedim, yüzümde yarı kızgın ve ciddi bir ifade vardı. "Seninle biraz konuşabilir miyiz?"
"İdil, noldu?" diye sordu Zeynep.
Murat bana cevap vermeden Zeynep'e dönerek, "Muhtemelen anlattığım konuyla ilgili canım." dedi. Ardından bana döndüğünde yüzünde ciddiyeti ağırladı. "İdil, aslında ben de seninle konuşmak istiyordum." Onunla niçin konuşmak istediğimi anlamış olmalıydı. "Toplantı odasına geçelim mi?"
"Olur." dedim, donuk bir sesle.
Bunun üzerine üçümüz aheste adımlarla toplantı odasına doğru yürümeye başladık. Murat bir anlığına yanımızdan ayrılıp masasından mavi telli bir dosyayı eline aldı ve tekrar bize katıldı. Gözüm o dosyaya takılırken toplantı odasına yöneldik.
Muhatabım o olduğu için Murat'ın karşısına oturdum. Zeynep de benim yanıma oturduğunda kendini toplayarak anlatmaya başladı Murat. "Olay gecesinde siz Zeynep ve Harun Komiser'le mağazanın içine girerken biz dışarıdan dolanarak çeteyi etkisiz hale getirmeye çalışıyorduk. Sonra Levent birini kovalamaya başladı. Bir adamda beni bıçağıyla rehin almıştı. Arkadaşlar beni kurtardıktan sonra silah seslerini duydum ve uzaktan Levent'i yere yığılırken gördüm." Son cümlesini kurarken gözlerimin dolmasına engel olamadım. O anı gözlerimde canlandırırken dudaklarım titremeye başlamıştı. "Bıçaklı adamdan kurtulup Levent'in yanına gittiğimde siz daha içerideydiniz. Bir süre sonra kalktım ve elimde silahla çetenin peşinden gittim. Bir araca doluşuyorlardı. Araca yaklaştım ve şoför koltuğunda elinde silahla," önündeki dosyadan çıkardığı bir vesikalık fotoğrafı parmağıyla önüme doğru sürdü. "Bu kişiyi gördüm."
Yirmi yedi, belki yirmi sekiz yaşlarında, siyah saçlı, sarımtırak tenli bir adamın vesikalığıydı. Gözlerinin rengi ışıktan dolayı net anlaşılmıyordu ancak koyu renkte olduğunu söyleyebilirdim.
Başımı fotoğraftan kaldırıp Murat'a baktım. "Kim bu?"
"Ali Asaf Çakırcı."
İsmi hem yabancı geliyordu hem de sanki daha önce bir yerlerde duymuşum gibi hissettiriyordu. Bu ikircikli hissin tesirindeyken bir süre sessiz kaldım.
Sonra sessizliğimi aniden bozarak, "Tanıyor musun sen bu adamı?" diye sordum.
"Benim akademiden arkadaşımdı." O anda gözlerim far görmüş tavşan gibi açıldı. Bir an yanlış duymuş olmak istedim. Ancak imkansızdı.
Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. "Ne?"
"Ben de çok şaşkınım. Hatta senden daha çok..." diyerek beni destekledi Murat. Ben bir şey söylemeden anlatmaya devam etti. "Ali Asaf akademiden sonra şark hizmeti için gitti Ankara'dan. Biz bu süreçte mektuplaşıyorduk, telefonlaşıyorduk. O şark hizmetini bitirip Ankara'ya geri döndü. Benim de o sırada İstanbul'a tayinim çıktı. Yine iletişimdeydik. Ama birkaç ay sonrasında polislikten atıldığını öğrendim ve o dönem tüm iletişimimiz kesilmişti. Telefon numarası, adresi... Hepsini değiştirmişti. O akşama kadar ondan bir daha haber alamamıştım."
O anlatırken sanki bir filmin senaryosunu dinler gibi hissetmiştim. Dudaklarım yarı aralı, kaşlarım şaşkınlığın verdiği bir mirasla çatılmıştı. Çok enteresan bir hikaye değildi aslında. Tarihte bu gibi birçok örnek vardı.
"Yani bizden biriymiş bir zamanlar." derken gözlerim yine önündeki mavi telli dosyaya yöneldi. Ardından Zeynep'e bakarak, "Siz bunu neden şimdi söylüyorsunuz peki bana?" diye yarı sitemle sordum. Bu sorumun asıl muhatabı Murat'tı. "Ya evime geldin Murat, kaç kere sordum sana bir gelişme var mı diye."
"Çünkü önce gördüğüm kişinin Ali Asaf olduğundan gerçekten emin olmak istedim." diye vurgulayarak kendini savundu. "Şoktaydım zaten İdil. Hâlâ atlatabildim sayılmam."
Onu anlayabiliyordum. Neticede bahsettiği bir zamanlar belki de aynı ranzayı paylaştığı, dertleştiği biriydi. Yüz ifadesindeki durgunluk da bunu kanıtlıyordu.
"Nasıl emin oldun peki o kişinin Ali Asaf olduğundan?"
Sorum üzerine gözlerini önündeki dosyaya çevirdi. "Onu araştırdım." dedikten sonra tekrar bana baktı. "Polislikten atıldığını öğrendikten sonra hiç haber alamamıştım ya, başlarda kafaya takmış, sonra da varlığını unutmaya başlamıştım. İnsanoğlu neticede, o da kendi yolunu böyle çizmiş. O gece onu araçta gördüğümde göz göze geldik, yüzünde tıpkı benimki gibi yıllardır görüşmediği biriyle karşılaşmış olmanın şaşkınlığı vardı. Levent'i defnettikten sonra ilk işim onu araştırmak oldu. Her şeyine tek tek baktım, sabıkası, mal varlıkları, ikametgahı..." dosyanın şeffaf kağıdını yana doğru açarak ilk sayfayı incelemeye başladı. "Yıllar sonra onunla tekrar tanıştım."
Yine ve yeniden onu anlayabilirdim. Nitekim kim olsa, yıllardır görüşmediği birinin bambaşka bir yüzüyle tanıştığında aynı tepkiyi verirdi.
Ali Asaf Çakırcı Murat için geçmişten kalma bir hayal kırıklığı, benim içinse karanlık bir yabancıydı. Belki sevdiğim adamın katili, belki de katiline eşlik etmiş biri. Bir korkak, bir canın hayattan koparılmasına göz yummuş bir zalim belki.
Kafamdaki belki olasılıkları çoğalırken, Ali Asaf Çakırcı benim için o günden sonra bir hedef haline gelmişti.
Düşmanımı tanımasam da artık kim olduğunu biliyordum.
Bakışlarım yeniden o dosyaya yöneldiğinde, "İçinde ne var onun?" diye sordum.
"Ali Asaf Çakırcı'ya dair her şey. Bilgileri, üzerine kayıtlı mal varlıkları, sabıkası, okuduğu okullar vesaire, vesaire..." Murat dosyanın içeriğindekileri sıralarken, bu dosyaya dair merakım daha da şiddetlenmeye başlamıştı.
"Alabilir miyim?" Gözlerimi dosyanın ilk sayfasına sabitlemiştim.
"Elbette. Zaten henüz o geceyle ilgili somut bir kanıt bulamadığım için Levent'in dosyasına dahil etmedik."
Dosyayı ellerimle kavrayıp Murat'ın önünden aldım ve kendime çektim. Ben dosyayı açmaya başlarken Zeynep ve Murat birbirlerine biz çıkalım işareti yaparak masadan kalktılar.
Yalnız kaldığımda dosyanın üzerindeki şeffaf kağıdı kaldırdım. Tele tutturulmuş iki ayrı poşet dosyanın içindeki evrakları çıkararak hepsini tek tek incelemeye koyuldum.
Ali Asaf Çakırcı.
14 Temmuz 1980'de Ankara'da doğmuş, polis akademisini bitirene kadar da orada yaşamıştı. Babasını 12 yaşındayken bir trafik kazasında kaybetmişti. annesi, bir erkek bir de kız kardeşi vardı.
1997 yılında Ankara Polis Akademisi'ni kazanıp 2001'de bitirmesi gerçekten Murat'ın akademiden arkadaşı olduğunu kanıtlıyordu. İki yıl boyunca Mardin'de şark hizmeti yapmış ve sonra Ankara Emniyeti Organize Şube biriminde görev almaya başlamıştı. Asıl karmaşa Ağustos 2004'ten sonra başlıyordu. O tarihte içişleri bakanlığı tarafından meslek etiğine aykırı olarak rüşvet alması sebebiyle polislikten atılması emri verilmişti.
Bu beyimizin kayıtlara geçmiş ilk falsosuydu.
Sonrasında okuduklarım, kafamda çizdiğim profile daha da netlik kazandırmıştı.
Mal varlıklarına baktığımda Çeşme Şifne sahiline bağlı bir tekne, ERC Mühendislik Ltd. Şirketi, Kadıköy'de bir açık hava sineması, Ankara'da bir daire, Kıbrıs'ta bir Casino...
Kıbrıs'ta bir Casino. Kumarhane işletiyordu.
Dosyadaki son sayfaya kadar göz gezdirdim. Her bir bilgi, zihnimde parçaları yavaş yavaş yerine oturan bir bulmacanın parçasıydı. Ama bazı parçalar hâlâ eksikti. Yine de Ali Asaf Çakırcı'nın adı artık bu dosyanın üstünde yazılıydı. Ben o ismin üzerine, kalbimin en derin yerine Levent'in kanını da yazmıştı.
Ve o an, sevdiğim adamın katilinden alacağı intikam için hem mesleğim hem de hayatım üzerine yemin ettim.
Gözlerimi dosyadan kaldırdım, derin bir nefes alıp ellerimi masanın kenarına bıraktım. İçimdeki sızı yerini yavaş yavaş bir kararlılığa bırakıyordu.
O yüz, Levent'in son nefesinin gölgesiydi.
Ve ben o an itibariyle kendimi o gölgeyle yüzleşmeye hazırlamaya başlamıştım.
Bir Anka gibi ayağa kalktım Toplantı odasından çıkarken üzerime konan bakışları umursamadan, tekrar Rıza Baba'nın odasına yöneldim.
"İdil?" İçeri girdiğimde kendimi tekrar bir dejavunun içinde hissettim. O güne geri dönmüş gibi hissediyordum. Sanki yine az sonra bana o teklifi sunacak gibiydi. "Kızım ne oldu?"
Usulca masasının önündeki koltuğa oturdum. Gözlerimin içine baktı ve bir süre beni izledi. Bense duraksayarak boğazımı temizledim. "Ben direk konuya girmek istiyorum. O gün beni yanınıza çağırttığınızda ettiğiniz teklif hala geçerli mi?"
Bunu söylememi beklemiyor olmalıydı ki başını masadan tamamen kaldırarak gözlerimin içine baktı. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, dudaklarım arasından bir nefesi özgür bırakarak cevap verdim. "Eğer geçerliyse, kabul ediyorum."
