11. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ
10- Yalanlar
"Bir ruh ne denli doğruya dayanabilir, ne denli doğruyu göze alabilir?"
-Nietzsche
✦
16 Aralık 1978, İzmir.
Genç kız mavi boyalı fırçayı tuvalin üzerine nazik darbelerle sürüyordu. Mavinin koyu tonuydu kullandığı; ve o bu tona dalga şeklini vererek anlam kazandırıyordu. Dalgalar üzerinde çalışmayı tercih etmişti bugün. Bu onun gelişigüzel bir tercihiydi. Her şeyin planla, ölçülüp tartılarak kurulduğu yirmi bir yıllık hayatında, o kendiyleyken hep gelişigüzel olmayı tercih etmişti.
Soylu, zengin bir ailenin kızıydı. Sahip olduğu ve olabileceği imkanların sınırı yoktu. Hayatı boyunca en iyi mekteplerde okumuştu, en kaliteli kıyafetleri giymiş, en pahalı yemekleri yemişti. Şimdi de İzmir'in en iyi fakültesinde, ekonomi eğitimi görüyordu. Lakin tüm bunlar sahip olduğu için gurur duyduğu ya da övündüğü şeyler değildi.
Çünkü çok iyi biliyordu ki imkanların açamadığı kapılar da vardı; hayallerimiz gibi.
Genç kızın hayali ressam olmaktı. Bir atölye açıp, sınırı olmayan hayal gücünün ürünlerini sergilemek istiyordu.
Lakin o hayallerine çok ters değerlerle büyütülmüştü. Babası önce şehrin, ardından ülkenin en ünlü fabrikatörüydü. Babasının adı yalnız cemiyet hayatında anılmazdı, siyasetle de ilgilenirdi.
Ve genç kız, ailesinin ona küçüklüğünden beri aşıladığı bir disiplinle büyümüştü. Doğduğu günden bugüne dek sahip olduğu hayat, ailesinin yaşamasını istediği hayattı.
Adı Nurcan'dı. Yirmi bir yıl önce bugün ipek çarşaflarla serili bir yatağın içinde, ağzına konmuş bir gümüş kaşıkla dünyaya gelmişti.
Ancak o bunu hiçbir zaman bir nimet olarak görmemişti.
Tuvalin eni boyunca aynı şekli çalışmış, akabinde fırçayı elinden bırakarak daha açık tonda bir rengi tercih etmişti. Çizdiklerinin sanki fotoğrafla çekilmiş gerçek manzaralar gibi gözükmesini önemsiyordu.
Tüm konsantrasyonu tuvalin üzerindeyken, ardındaki ahşap kapının açılma sesini duyamamıştı. Dolayısıyla kapının eşiğinde, elinde kurabiye dolu tabakla kendisini izleyen genç kızdan da habersizdi. Sapsarı dalgalı saçları, pırıl pırıl yeşil gözleri vardı. Yüzüne kondurduğu nahif bir gülüşle aheste adımlar atarak Nurcan'a yaklaştı.
"İyi ki doğdun dünyanın en yetenekli arkadaşı!"
Genç kızın gür ve net sesi odanın tuğladan duvarlarına çarpıp geri dönerken fırçayı elinden düşürerek irkildi Nurcan. Fırçadan sarı, çiçekli elbisesine bulaşan mavi boya zemindeki halıdan da payını almıştı. Ancak bunu umursamadı. Baş parmağıyla üst dişlerini ittirerek elini göğsüne götürdü. Akabinde bakışları başucunda kendisine kıkırdayarak bakan arkadaşını buldu. "Ay, Emel Allah iyiliğini versin. Ödümü kopardın yahu."
"Aman sen de." dedi genç kız, gülüşünü soldurarak. "Sürpriz yapmak istedim ne var?"
Doğrularak Emel'in elindeki kurabiye tabağına baktı. Her zamanki gibi tahinlilerdi. "Ve yine en sevdiğim kurabiyelerle." derken kısılan acı kahve gözleri parıldıyordu. Arkadaşına minnet dolu bakışlarını sunarak sıcak kurabiyeden bir ısırık aldı.
"Hı hı."
Emel tahinden pek haz etmezdi. Ancak en yakın dostu Nurcan'ın tahinli kurabiyeye olan düşkünlüğünü bilirdi. Bu yüzden onun her doğum gününde, yaptığı bir tepsi tahinli kurabiyeyle arkadaşının kapısını çalardı.
Nurcan'la Emel, İzmir İtalyan Lisesi'nden arkadaşlardı. Emel'in babası müsteşardı, Nurcan'ın babasıyla ahbaplıkları da onların dostluğunun zeminini oluşturmuştu. Ve bu zemin altında, onları ömür boyu götürecek sağlam bir bağın temelini oluşturuyordu.
Kurabiyesinin son lokmasını yutarken yüzünde memnuniyet bir çehreyi ağırladı Nurcan. "Enfes." dedi sonra. "Beni bazen çok şaşırtıyorsun. Hiç sevmediğin bir şeyi nasıl bu kadar güzel yapabiliyorsun?"
"E sen de tineri sevmezsin, ama boyasıyla şaheserler çizersin ona bakarsan." diye savundu Emel, tebessümle.
Kıkırdayarak arkadaşının koluna hafifçe vurdu Nurcan. "İlahi Emel. Aynı şey mi?"
"Aman, boş ver onu bunu." diyerek geçiştirdi Emel. Akabinde cebinden çıkardığı iki kağıdı arkadaşına uzattı. "Bak, bu elimdekiler ne biliyor musun? Açık hava sinema biletleri."
Biletleri eline aldı Nurcan. İncelerken biletlerin üzerinde Maden isimli bir filmin adı vardı. "Ah, hem de Cüneyt Arkın'ın yeni filmi." Bakışlarını, acı kahve gözlerindeki parıltıyla Emel'e çevirdi. "Emel, onca dersinin sınavının arasında bunlara nasıl vakit ayırdın?"
"Aman, sanki Tıp Fakültesinde mi okuyorum?" dedi Emel, omuzlarını silkerek. "Arkadaşımın en sevdiği aktörün filmine bilet almışım çok mu?"
Minnetle Emel'e sarılarak teşekkür etti Nurcan. Bilette yazan saat yediyi gösteriyordu. Filme dört saat vardı. Biraz daha oyalanabilir, ardından da hazırlanıp çıkabilirlerdi.
Nurcan'ın yaşadığı ev Alsancak sahiline bakan büyük bir köşktü. Elli yıldır da Saruhanlıları ağırlıyordu. Nurcan, köşkün yirmi odasından birini kendine özel bir atölye olarak ayırtmıştı. Ne kadar, babasıyla bu konuda zıtlaşsalar da onu dinlememişti. Babası Talat Saruhanlı, kızının daha çok üniversite eğitimine ağırlık vermesini istiyordu. Ona göre resim, müzik, tiyatro gibi alanlara yalnızca zevklerin tatmini etmek için uğranmalıydı.
Babasına göre statü, eğitim, itibar hayatta her şeyden önce gelirdi.
Nurcan içinse tüm bunların daha da önünde gelen başka bir şey vardı; o da insanın kendi yolunu, geçmişine bağlı kalmadan çizebilecek olduğuydu.
Genç kızın istediği buydu; Saruhanlıların kızı olarak değil, Nurcan olarak yaşamak istiyordu.
✦
Saatler çabucak akıp gitmişti. Nurcan, üzerindeki mavi boyaları temizleyip saçlarını düzeltmiş, zarif bir elbise seçmişti. Emel ise sarı saçlarını basit bir tokayla toplamış, ince bir hırkayla kendini akşamın serinliğine hazırlamıştı. İki genç kız, köşkün önünde bekleyen şoförün kullandığı otomobile binip açık hava sinemasının yolunu tuttular.
Sinema bahçesine vardıklarında, yazlık sandalye sıraları çoktan yerini almış seyircilerle doluydu. Karabiber kokusu gibi havada uçuşan çekirdek sesleri, fonda çalan Yeşilçam şarkıları ve dev beyaz perdenin ışıkları atmosferi büyülü hale getiriyordu.
Emel heyecanla elindeki biletleri gişedeki görevliye uzattı. Nurcan ise çevresine göz gezdirdi. Her yaştan insanın doldurduğu bahçede, sinema yalnızca bir eğlence değil; adeta bir buluşma noktasıydı.
Yerlerine oturduklarında, Nurcan'ın kalbi hafif bir telaşla çarpıyordu. Çünkü biraz ötede, üç sıra ileride, beyaz gömleğiyle oturan genç bir bey dikkatini çekmişti. Dalgalı koyu saçları rüzgârda hafifçe hareket ediyor, keskin hatları sinema perdesinin ışığında daha da belirginleşiyordu. Gözleri karanlıkta bile parlıyordu sanki.
Nurcan, gözlerini ondan alamadığını fark edince kısa bir utangaçlıkla bakışlarını başka yöne çevirdi. Ama biraz sonra tekrar aynı noktaya kaydı. İçinde bastıramadığı bir merak vardı.
Emel yanına eğildi. "Nurcan, ne oluyor kız sana?" dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Nurcan hafifçe kıkırdadı, ama sesi titriyordu. "Hiç... Sadece kalabalığa bakıyordum."
O sırada asker üniformalı bir genç, başını çevirip kalabalığın arkasına doğru baktı. Bir anlığına bakışları Nurcan'ın gözleriyle buluştu. Nurcan'ın içi ısındı, gözbebekleri büyüdü. Genç adamın dudak kenarında beliren belli belirsiz tebessüm, kalbinin ritmini hızlandırdı.
Emel ise dostunun farkında olduğu halde hiçbir şey söylemedi. Yalnızca, Nurcan'ın hayallerini çok iyi tanıyan biri olarak, bu küçük anın onda derin bir iz bırakacağını hissetti.
Nurcan, Cüneyt Arkın'a benzetmişti beyefendiyi. Sanki az sonra projeksiyon ekranında izleyeceği adam, şu anda tam karşısındaydı.
Nazlı nazlı gözlerini ondan kaçırarak başını önüne eğdi.
O'nunla bundan sonraki hayatının geri dönülmez bir şekilde kesişeceğini bilmese de, O'nun şu ruhuna verdiği tesiri hissetmişti.
Hislerine, adından bile çok güvenirdi.
Film sona erdiğinde sinema bahçesinde sandalye gıcırtıları, ayak sesleri ve çekirdek çıtırtıları birbirine karıştı. Perdenin ışıkları yavaş yavaş sönüyor, geriye akşam serinliğinde belli belirsiz bir uğultu kalıyordu. Nurcan, aklının bir köşesinde hâlâ beyaz gömlekli yabancının tebessümünü taşırken, Emel'le birlikte bahçeden çıkıp kalabalığın arasına karıştı.
Şoför arabayı çok uzakta park etmişti. Bahçeden caddeye yürürken Emel kollarını göğsünde kavuşturdu, kaşlarını şakacı bir ifadeyle kaldırdı.
"Sen de gördün mü o çocuğu Emel?" Nurcan yan gözle baktı, dudaklarını ısırarak sustu.
"Hangi çocuğu?" dedi Emel, sesini alçaltarak.
Nurcan utanmış gibi başını öne eğdi, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. "Canım anlasana."
"Kimi diyorsun yahu?" Emel biraz düşündükten sonra arkadaşının kimden bahsettiğini anlamıştı. "Hee... Şu Cüneyt Arkın'a benzeyeni mi diyorsun?"
Nurcan, dudaklarının kenarında beliren tebessümü gizleyemedi. "Sen de benzettin değil mi? Çok yakışıklı değil miydi? Aktör müydü acaba?"
"Kız ne aktörü? Asker üniforması vardı ya üzerinde." dedi Emel, Nurcan'ın kolunu dürterek.
"Canım belki asker rolünde oynuyor, olamaz mı?"
"Kız senin kafa gitmiş, asker rolü oynayan aktörün kostümle sinemada işi ne?" diye sordu Emel, gülüşünü gizleyemeden.
Bıyık altından gülmeye devam ederken karşılık verdi Nurcan. "Aman ne bileyim?"
Araba yoluna çıktıklarında, köşkün ışıkları uzaktan parıldıyordu. Fakat Nurcan'ın gözleri köşkün önünde park etmiş birkaç siyah araca takıldı. Kapılarında metalik parıltılarla aile amblemleri işlenmişti. Nurcan'ın adımları yavaşladı, kaşları çatıldı.
"Bizim evin önü niye bu kadar kalabalık?" diye sordu tedirgin bir tonla. "Annem doğum günüm diye dayımları falan çağırdı herhalde."
Emel dikkatle baktı. Birkaç adam sigaralarını tüttürerek konuşuyor, köşkün kapısında ise şık giyimli bir aile görünüyordu. Kadın, koyu renk bir kürk giymişti; yanında, kırlaşmış saçları geriye taralı, uzun boylu bir adam vardı. Yanlarındaki genç ise Nurcan'dan birkaç yaş büyük görünüyordu.
Emel bir anlığına durdu, gözleri büyüdü. "Yok kız, baksana..." dedi fısıltıyla. "Nazım Bey Amca değil mi şuradaki?"
Nazım Bey Amca dediği, Nazım Çamkara'ydı. Talat Saruhanlı'nın on dokuz yıllık ortağı, aile dostuydu.
Nurcan'ın yüzü gerildi. "Aa, evet o." Hoşnutsuz ve bıkkın bir sesle ekledi ardından. "O zaman Nejat da buradadır kesin." Nejat dediği adam, Nazım Çamkara'nın büyük oğluydu. Nurcan'a gönlü yanıktı ancak bu, ezelden beri karşılıksızdı. "Emel, bu akşam eve gitmesen, bizde kalsan olmaz mı?"
"Çok isterdim de, babamı biliyorsun. Şimdiden heyheylenmeye başlamıştır." dedi Emel, olumsuz bir ifadeyle.
"Peki. Sadri Abi'ye diyeyim de seni eve bıraksın öyleyse."
Emel başını sallayarak onayladı. "Olur, ama sen de çok üzme kendini. Belki de sadece dost ziyaretidir, abartma."
Nurcan, dudaklarını birbirine bastırıp kısa bir "Keşke" mırıldandı. İçini çok iyi tanıyan Emel, dostunun bu sıkıntısının sebebini anlamakta gecikmedi. Nurcan'ın doğum gününün böyle resmî bir havaya bürünmesi, onun hayalini kurduğu o sade mutluluğu gölgelerdi.
Köşkün büyük demir kapısından içeri girdiklerinde, geniş bahçedeki ışıklandırmalar pırıl pırıl yanıyordu. Çamkara ailesine ait şoförlerin ellerinde sigaralarıyla kendi aralarında konuşmalarını geçip köşkün taş merdivenlerine çıktılar. Emel'i uğurlamak için Sadri arabayı hazırlamıştı bile.
Sıcak bir sarılmanın ardından Emel merdivenlerden aşağı inerken, Nurcan derin bir nefes alıp salonun kapısından içeri girdi.
Salon, ağır bir misafirliğin bütün işaretlerini taşıyordu. Kristal avizenin ışığı, koyu renk perdeler ve masanın üzerindeki gümüş şamdanlarla birleşerek ihtişamlı bir hava yayıyordu. Ortadaki uzun masada çeşit çeşit meze, et yemekleri, şarap kadehleri vardı. Annesi Nermin Hanım zarif ipek bir elbiseyle misafirlere gülümserken, babası Talat Bey, yanında oturan Nazım Çamkara'yla hararetle konuşuyordu.
Nurcan'ı görür görmez annesi ona seslendi. "Nurcan, kızım geldin mi? Gel, bak misafirlerimiz burada."
Nurcan istemsizce adımlarını yavaşlattı. İçinden "Doğum günümde bile bana sürpriz yapmayı beceremiyorsunuz." diye geçirdi. Ama yüzüne bunu yansıtmadı.
Nazım Bey ayağa kalktı, kibarca elini Nurcan'a uzattı. "Nurcan Hanım, iyi ki doğdunuz. Babana damin söyledim, bir genç hanıma yakışan zarafet sende ziyadesiyle var."
Nurcan zarifçe başını eğerek teşekkür etti, ama gözlerinde minnetten çok mecburiyet okunuyordu.
Nurcan hafifçe başını eğdi. "Teşekkür ederim, Nazım Amca." Sesi saygılıydı ama içinde boğuk bir sıkıntı vardı.
Bir adım geride, Nejat Çamkara ayakta duruyordu. Koyu renk takım elbisesiyle, her zamanki gibi fazla kendinden emin bir hâli vardı. Nurcan'ın gözlerini bulmaya çalışıyordu ama Nurcan, bakışlarını bilerek başka tarafa çevirdi.
"Nurcan, kızım otur yanıma." dedi Talat Bey, eliyle masanın boş sandalyesini işaret ederek. "Misafirlerimizi bekletme."
Nurcan, mecburen sandalyesine ilerledi. İçinden fısıldayan ses, "Burası benim doğum günüm ama yine de bana ait değil." diyordu.
Emel çoktan gitmişti, yanında güven duyacağı tek dost olmadan bu sofrada yalnızdı şimdi. Birkaç dakika önce sinema bahçesinde tanıştığı o gizemli yabancı, hâlâ aklının bir köşesindeydi. Beyaz gömleği, tebessümü... Oysa şimdi karşısında, babasının iş ortağının oğlunun ağır bakışları vardı.
Nejat hafifçe eğildi, sesi alçak ama duyulacak kadar yakındı. "Doğum günün kutlu olsun Nurcan." Ceketinin cebinden çıkardığı kutuyu genç kıza uzattı. "Senin güzelliğine layık değil ama..."
Kutuyu nezaketen eline alarak açtı Nurcan. İçinden pırlanta işlemeli, zarif bir kolye çıktı. "Ne zahmet ettin? Teşekkür ederim."
"Takmayacak mısın?" diye sordu Nejat, merakla.
"Eee, bu çok şık bir kolye. Daha özel günlerde takmayı tercih ederim. Tekrardan çok teşekkür ederim."
Nurcan, kutuyu özenle kapatıp yanına koydu, dudaklarında yapmacıktan uzak ama içine sinmeyen bir tebessüm vardı. İçinden yükselen sıkıntıyı bastırmak için derin bir nefes aldı, gözlerini masanın üzerindeki şamdanın titrek alevine dikti.
Ve o an, kendi doğum gününde bile başkalarının seçtiği rolü oynamak zorunda kaldığını fark etti.
✦
2 Ekim 2008.
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey, odanın loşluğuydu. Perdenin aralığından sızan sabah ışığı, duvar boyunca ince bir çizgi gibi ilerliyor, odamın içindeki sessizliği daha da derinleştiriyordu.
Bir süre kıpırdamadan yattım. Vücudumun her yerinde yorgunluk vardı, ama en çok da kalbimde.
Başımı yastıktan kaldırdım. Saçlarım karmakarışıktı. Boynumda ince bir ağrı vardı, sanki geride bıraktığım gece hâlâ tenimdeydi.
Yavaşça yataktan kalktım. Aynanın karşısına geçtiğimde yüzüm solgun, göz altlarım mora çalmıştı. Gözlerimin içine uzun uzun baktım. Sanki kendime yabancılaşmıştım. Gördüğüm kadın, ne ben gibiydi ne de başkası.
Elimi boğazıma götürdüm. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
Derin bir nefes alarak odadan çıktım ve duşumu aldım. Duştan sonra saçlarımı kuruladım, üzerime şimdilik rahat bir şeyler giyerek kendimi mutfağa attım.
Bugün ayın ikisiydi. Yani benim hayattaki en iyi arkadaşımın, kardeşimin doğum günüydü.
Elbette ki bugünü unutmamış ve bizim ailemizde bir doğum günü klasiği olarak o gün kime özelse onun en sevdiği tatlıyı yapmaya başlamıştım. Aylin'inki tahinli kurabiyeydi.
Malzemeleri çıkararak hamuru yoğurdum, şekillerini vererek yağlı tepsiye dizdim ve ısıttığım fırına yerleştirdim.
Kurabiyeler pişerken de ortalığı temizleyip odama geri döndüm. Gardırobumdan seçtiğim ince uzun kollu mor kazağım ve siyah kumaş pantolonumla güne hazırlandım.
Mutfağa döndüğümde, tahinli kurabiyelerin kokusu tüm eve yayılmıştı. O an burnuma dolan bu tanıdık koku, geçmişe ait bir şeyleri uyandırdı içimde. Çocukken Aylin'le annemin etrafında döndüğümüz günler, fırının önünde sabırsızca bekleyişimiz, kurabiyeleri soğumadan yeme yarışımız... Gülümsedim.
Fırın kapağını açıp kurabiyeleri çıkardım. Altın rengini almışlardı, kenarları kıtır kıtırdı. Tepsiyi soğumaya bıraktım, ardından mutfağın pencere kenarına geçip dışarıya baktım. Sokakta tanıdık hiçbir yüz yoktu ama İstanbul her zamanki gibi ayaktaydı.
Yeniden mutfağa döndüğümde bir tabağa iki kurabiye koyarak Aylin'in odasına doğru yol aldım. İçeri girdiğimde onu yine klasik bir şekilde bir uzvunu yatağın dışına sarkıtır halde buldum. Elimdeki tabakla yatağının kenarına oturdum, sıcak tahinli kurabiyelerden bir tane alarak burnuna tuttum.
Ciğerlerine dolan tahin kokusuyla gözlerini araladı.
"Hadi kalk bakalım uykucu." dedim, yüzümdeki tebessümle.
Mest olmuş bir şekilde tebessüm ederek mırıldanarak kollarını iki yana açtı. "Doğum günlerimi çok seviyorum. Çünkü senin tahinli kurabiyelerini bir tek o zaman yiyebiliyorum."
Gözlerimi belerterek, "Nankör!" diye söylendim. "Normal zamanda istedin de yapmadık mı?"
"Ama doğum günümde tadı bir başka güzel oluyor ne yapayım?"
Ben onun bu lafına gülerken, Aylin yatağında doğrulmaya çalıştı. Kurabiyelerden birini eline aldı, daha ilk ısırığında gözlerini kapatarak mırıldandı.
"Mmm... Bu tat, bu kıvam..."
Gözlerimi devirerek güldüm. "Kurabiyeyle romantik ilişki yaşamanı izliyorum resmen."
"Yalnızca senin yaptıklarınla ama." diye karşılık verdi.
Dirseğimle koluna vurarak güldüm. "Yalancı."
Akabinde bir süre şakalaşarak birbirimize sıkıca sarıldık.
"İyi ki doğdun ay parçası, iyi ki varsın." dedim, saçlarını okşayarak. Ayrıldığımızda da gözlerinin içine bakarak ekledim. "Ve iyi ki sadece benim kardeşimsin. Yoksa seni çok kıskanırdım."
Memnuniyet tebessümünü dudaklarına yerleştirdi önce. Ardından da tebessümünü soldurdu. "Ama ben iyi ki yalnızca benim ablamsın diyemiyorum. Üç numara malum."
Küçük kardeşimiz İpek'ten bahsediyordu. Aylin'le aramda bir buçuk, İpek'le dokuz yaş vardı. Annemle birlikte İzmir'deydi. Bu yıl üniversiteye başlıyordu.
Aylin'in gözlerinde, İpek'i anarken beliren o hafif burukluk bana da geçti. Göz göze gelip bir an sessiz kaldık. O sessizlikte ikimizin de aklından geçen aynıydı: Annem, İpek, eksilen kalabalığımız... babamızın yokluğu.
"Bu sene yanında olamayacak..." dedim yavaşça, "Ama mesaj atmıştır herhalde."
Aylin yatağın başucundaki telefonuna uzandı, ekranını açtı. "Atmış," dedi gülümseyerek. "Üç paragraf şiir gibi SMS yazmış. Hem duygulanmış hem ağlatmış. Tam İpek'lik işte."
"Akşam laptoptan görüntülü konuşuruz." dedim. "Benim seni emniyete bıraktıktan sonra adliyeye uğramam gerek."
"Kıbrıs meselesini konuşmak için mi?"
Neyi sormak istediğini anlamıştım ancak anlamazlıktan gelerek espriye vurdum. "Aylinciğim 1974'te değiliz."
Yataktan kalkmıştı. Gardırobuna yönelerek kendine kıyafet seçiyordu. Esprim üzerine yüzünü ekşiterek bana baktı.
"Tamam, bir gün özel olarak anlatırım size, Hakan hariç."
Odadan çıkarken, "Aman o eksik kalsın zaten." diye mırıldandı.
Onu umursamadan mutfağa yöneldim, tabağı tezgaha bırakarak odama geri döndüm.
Çantama gün içinde bana lazım olacak eşyalarımı koydum. Gardıroptan aldığım trençkotumu üzerime geçirerek üstüme başıma çeki düzen verdim. Odadan çıkmak üzereyken telefonumun sesi kulaklarıma doldu.
Elimi çantama attım ve telefonu çıkardığımda ekranda hiç beklemediğim o ismi gördüm.
Malum kişi.
Boğazımı temizleyerek telefonu açtım, kulağıma götürdüm. "Alo?"
Telefonun ucundan tanıdık ama mesafeli bir ses yükseldi. "Alo, İdil merhaba."
Ali Asaf'tı.
Sesinde ne baskı vardı ne de aşırı bir yakınlık. Ama ikimizin arasında hâlâ çözülmemiş bir gerginlik asılıydı havada. Sözleri fazlaca ölçülmüş, tonu dikkatle yontulmuş gibiydi.
"Merhaba Ali."
"Rahatsızlık vermedim değil mi?" diye sordu.
"Hayır." dedim. "Zaten evden çıkmak üzereydim."
"Vaktin var mıydı?" dedi. "Sen derse girmeden biraz konuşmamız mümkün mü?"
Neden konuşmak istediğini az çok tahmin edebiliyordum.
Kıbrıs'tayken Sancar beni hırpaladıktan sonra adamını çağırdığında ona, "Maraz'ı ara." demişti.
O anda tüm planlarımın elimde patlayacağını düşünürken önceden kurduğum planı unutmuştum. Hatırladığımdaysa kendime yeni bir rota oluşturmuştum.
Maraz Ali orada beni bulamamıştı. Sancar adımı Alara Soydan olarak biliyordu. Kıbrıs'a giriş çıkışım da Alara Soydan olarak yapılmıştı.
Yani Maraz Ali Sancar'ın karşısına çıktığında hem eli boş hem de kafası karışık dönmüş olmalıydı.
Benim bunun için planımsa, Maraz Ali'ye sanki hiç Kıbrıs'tan haberim yokmuş gibi davranmaktı.
"Tabii." dedim, ses tonumu sakin tutarak. "Nerede?"
"Ben seni alabilirim istersen."
"Pekala." dedim. "Nereye geleceksin?"
Kısa bir duraksamadan sonra "Kadıköy'e gelirim. Sen de oradan binersin, olur mu?" dedi.
Bu kadar çabuk kabul etmem onu memnun etmiş olacak ki sesindeki gerginlik biraz gevşemişti. Benimse zihnim, cümlelerimin olası yankılarını hesaplamakla meşguldü. Daha önceki konuşmalarımızda Kıbrıs'tan hiç bahsetmemişti. Bu ya hiçbir şey bilmiyor olduğu ya da doğru zamanı kolladığı anlamına geliyordu. Her iki ihtimal de dikkatli olmam gerektiğini fısıldıyordu kulağıma.
Kadıköy'ün kalabalığında dikkat çekmemek kolaydı. Ama dikkat çeken tek şey ben olmayacaktım bu buluşmada. Her kelimem, her bakışım, her sessizliğim tartılacaktı.
Telefonu kapattıktan sonra Aylin'in odasına gidip onu öptüm, "Geri kalanı akşama, tamam mı?" dedim. Hediye vermemiştim henüz, çünkü planım akşama sakladığım başka bir sürprizi de içeriyordu. O ise hala pijamalarıyla mutfağa yönelirken bana sıradan bir günmüş gibi gülümsedi.
Dışarı çıktığımda gökyüzü griydi. Tam anlamıyla yağmur vaadi taşıyan bir gökyüzüydü bu. İçimde de benzer bir baskı vardı zaten. Hem karanlık hem patlamaya hazır. Durakta kısa bir bekleyişin ardından otobüse bindim. Kadıköy'e giderken pencereden dışarıyı izliyormuş gibi yaptım ama kafamın içindeki görüntü çok daha yoğundu. Ali Asaf'ın sesi, gözleri, kokusu... Ve hepsinden daha çok, Kıbrıs'taki o gece. Beni gören biri olmuş muydu? Reşat konuşmuş muydu? Sancar hâlâ hayattaydı ve onun ağzından çıkacak bir tek cümle, tüm oyunu yerle bir edebilirdi.
Kadıköy'e vardığımda cep telefonum titredi. Kısa bir mesaj gelmişti: "Mavi minibüs durağının oradayım."
Adımlarımı dikkatli seçerek durağa yöneldim. Kalabalık, her zamanki gibi çeşit çeşit insanla doluydu. Öğrenciler, esnaflar, telaşlı yüzler... Ama içlerinden biri, bütün bu kalabalığın içinde kendi alanını yaratacak kadar baskındı. Gri gömleği, koyu pantolonu ve güneş gözlükleriyle bir arabanın kapısını açarken beni izliyordu.
Yaralarımı fark etmesin diye fondöten sürdüğüm yüzümde hafif bir gülümsemeyle yaklaştım. Kapının açılmasıyla birlikte sıcak bir koku dalgası yüzüme vurdu; arabaya değil, geçmişe binmek gibiydi. Adımlarımı ağırlaştırmamaya çalıştım. Çünkü ne kadar emin görünürsem, o kadar inandırıcı olurdu yalanlarım.
"Merhaba." dedim, arabanın içine girerken.
"Merhaba." dedi, güneş gözlüğünü çıkararak.
Bu kez doğrudan gözlerime bakmıştı. Derin, gri ve içine çekmeye meyilli bakışları... Ama ben gözlerimi kaçırmadım.
Motorun sesiyle birlikte yola çıktık. Kısa bir sessizlik oldu.
"İyisin umarım?" dedi, gözlerini yoldan ayırmadan.
Gülümsedim, "İyiyim. Sen?"
O an, doğru olmayan bir cevabı doğru gibi gösterebildiğim için kendimden tiksindim. İyilik haliyle kastettiği şey bedenim miydi, ruhum mu, yoksa hafızam mıydı emin olamadım. Çünkü o geceye dair en ufak bir ima bile yapmamıştı henüz.
Sonra, beklenen cümle geldi. Çok yumuşak, neredeyse sıradan bir sohbet gibiydi.
"İdil, sen bu hafta hiç şehir dışına çıktın mı?"
Zihnimde saniyeler içerisinde dört farklı senaryo döndü ama hepsi fazla abartılıydı. Basit olanı seçtim. Çünkü en iyi yalan, gerçeğe en yakın olandı.
"Aa, evet. İzmir'deydim." dedim, yüzüme endişe izleri serpiştirerek. "Annem rahatsızlandı biraz. Telefonumu da kapalı tuttum. Ne sen ne okul arayamasın istedim. Hem kafa dinlemek de iyi geldi."
Bunu söylerken yüzüne kısa bir bakış attım. Gözünde bir şüphe belirtisi aradım. Bir kas seyirmesi, kaşın hafifçe kalkması, bir nefes değişimi... Ama hiçbir şey yoktu. O, aynı dikkatli adamdı.
"Umarım iyidir şimdi?" diye sordu, sesi tam bir nezaket tonu taşıyordu.
"Daha iyi." dedim. "Biraz tansiyon sıkıntısı oldu. Neyse ki çabuk toparladı."
Arabanın içinde yeniden sessizlik oldu. Bu kez huzursuzluk yüklü bir sessizlikti. Camdan dışarı baktım. Şehrin rengi griden sarıya dönüyordu. Trafik ışıkları, insanların yüzlerine çarpan birer hesaplaşma gibi parlıyordu.
Arabanın içindeki sessizlik, sanki bir tabanca gibi camın ortasında asılı duruyordu. Tetik düşmemişti henüz. Ama birimiz biraz daha nefes alsa, o sessizlik patlayabilirdi.
"Kahvaltı yapmış mıydın?"
"Evet."
Elbette yalan söylemiştim. Çünkü bir an önce merkeze gitmek zorundaydım. Kahvaltı, ardından okul derken bu iki saatimi alırdı.
"Hay Allah, ben de bir yerlerde bir kahvaltı yapalım istersen diyecektim."
"Çok isterdim," dedim, suni bir tebessümle. "ama acil okula dönmem gerekiyor."
"Peki... Ama bir gün sözüm olsun."
"Kabul."
Onun her kelimesi, benim gizlediğim gerçekleri de tokat gibi yüzüme vuruyordu. Aramızdaki bu sinsice büyüyen güven oyununda, yalnızca birimiz değil, ikimiz de maske takıyorduk. Ve o bunu biliyor gibiydi.
Yol boyunca başka bir şey konuşmadık. Okulun önüne vardığımızda araba durdu. Ali motoru kapattı. Camdan okul bahçesindeki öğrencilere kısa bir göz gezdirdi. Sonra başını bana çevirdi.
"Kendine dikkat et." dedi.
Başımı aşağı yukarı sallayarak tebessüm ettim. "Sen de. Teşekkür ederim."
Çantamı omzuma asarken arkamdan bir şey demedi. Ama ben onun hâlâ baktığını biliyordum. Okul kapısından içeri girene kadar o bakışı sırtımda hissettim. Adımlarımın sesi, kalbimin ritmiyle karıştı.
Maraz Ali arabasıyla oradan tamamen uzaklaştığında tekrar okulun bahçesine çıktım. Adımlarım aheste aheste arka tarafa doğru giderken, ardımdan çok tanıdık bir kadın sesi duyumsadım.
"Aaa, İdil?"
O sese döndüğümdeyse Zeynep'in annesi Emel Teyze'yle karşılaştım. Zeynep'e miras bıraktığı sarı saçlara, yeşil gözlere sahipti. Yüzü Itır Esen'in elli yaşındaki hali gibiydi.
Gözlerim onu seçtiği anda şaşkınlıkla dudaklarım aralanmış ve kaşlarım havalanmıştı. "E-... Emel Teyze?"
Emel Teyze, benim teyze yarımdı. Genç kızlıklarında annemle hiçbir kan bağları olmadan kardeş olmuşlardı. Bana öz teyzemin vermediği desteği ve ilgiyi vermişti.
Bir matematik öğretmeniydi. Avrupa yakasında özel bir okulda öğretmenlik yaptığını biliyordum. Ancak bu okulun, benim oynadığım oyunun bir parçası olduğunu kesinlikle bilmiyordum.
"Kızım senin ne işin var burada?" diye sordu, yüzünde tıpkı benimki gibi bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Daha sonra p şaşkınlık bir korkuya dönüştü. "Yoksa, yoksa birine bir şey mi oldu?"
Yüzündeki o ifadeyi seçtiğim gibi onu telkin etmeye başladım. "Yok, yok Emel Teyzecim hayır, kimseye bir şey olmadı." dedim, iki elimi yanlara sallayarak. Akabinde de aklıma gelen ilk yalan senaryosuna başvurdum. "Eee, ben merkeze giderken eski bir arkadaşımın kardeşiyle karşılaştım da, yolumun üzerindeyken onu okula bırakmak istedim."
Emel Teyze, annem, kısacası ekibim dışındaki hiçbir tanıdığım Levent'in intikamını almak için girdiğim yolu, oynadığım oyunu bilmiyordu. Doğrusu olarak, bilmemeleri de gerekiyordu. Bu yüzden de ağzımı sıkı tutmuştum.
"Hee, iyi o zaman." diye karşılık verdi Emel Teyze, başını sallayarak. Akabinde gözleriyle bir süre bana dikkatlice baktı. "Senin yüzüne ne oldu?"
Bu sorusuna da başvurduğum bir geçiştirmeyle karşılık verdim. "Ufak bir kaza geçirdim ama iyiyim."
"Operasyonda değil mi?" diye sordu, gözlerini devirerek.
Dudaklarımı birbirine bastırarak yanıtladım. "Evet. Ama gerçekten iyiyim, yaralarım yüzeysel zaten."
"Aman kızım, yüreğim ağzımda zaten. Dikkat edin kendinize."
Elimle omzunu okşayarak tebessüm ettim. "Ederim Emel Teyzecim."
"Bir ara da Aylin'i al bize yemeğe gel. Çok ihmal ediyorsunuz beni, bacaklarınızı kıracağım ikinizin de."
Parmağını sallayarak sunduğu sitemine kısık bir tebessümle karşılık verdim. "Hakkındır Emel Sultan. Şu işlerimizi bir düzene koyalım, sendeyiz." Onu öperken de kulağına fısıldadım. "Fırında naneli tavuğunu çok özledim. Bir de kızları."
"Onlar da sizi özlediler."
"Ben artık gideyim, sana iyi dersler Emel Teyze." dedim, saatime bakarak.
"Sağ ol yavrum, sana da iyi çalışmalar."
Okul kapısına doğru yürürken bu anı atlattığımı varsayarak rahatlamaya çalıştım.
Attığım her adımda karşıma çıkabilecek risklerin pek tabii farkındaydım.
Yalnızca bazen o risklerle nasıl baş edeceğimi bilemiyordum.
Okuldan çıkıp merkeze gittiğimde kendimi telaşe gibi görünen bir kalabalığın içinde buldum. Ofiste Rıza Baba yanında tanımadığım bir adamla ekibimin karşısına geçmiş, muhtemelen onlara onu takdim ediyordu.
Ben ne olduğunu anlayamadan çatılan kaşlarımla aralarına girdiğimde Rıza Baba gözbebeklerini büyüterek bana baktı. "Hıh, İdil de geldi." Bunu söylerken, yanındaki adama bakıyordu.
Adam 1.75 boylarında ya var ya yoktu. Yaşı da kırkın biraz üzerinde olmalıydı. Sakalından, duruşundan Anadolu'nun bir köyünden beş dakika önce gelmiş gibi duruyordu.
"Müdürüm?" dedim, Rıza Baba'ya bakarken. Ses tonum burada ne olduğunu anlamaya çalışır gibiydi.
"Tam zamanında geldim. Ben de şimdi ekibe yeni başkomiserimiz Yavuz'u tanıtıyordum."
Söylediği üzerine gözlerim tekrar adının Yavuz olduğunu öğrendiğim adama döndü. Bu Yavuz, meşhur Adanalı mıydı?
"Yavuz Başkomiser bundan böyle bu ekipte, bizimle çalışacak."
O anda kaşlarım havalanmış, dudaklarım aralanmıştı. Ekibe bir başkomiser atanacağını geçen gün Zeynep söylemişti. Ancak bundan haberim olmak şöyle dursun, bu kişinin Adanalı olarak bilinen Yavuz Bey olabileceği aklıma bile gelmemişti.
"Başkomiser mi?" diye sordum, teyit etmek ister gibi.
"Evet. Sana bu konuda biraz geç haber verdim ancak çok ani gelişti." diye açıkladı Rıza Baba.
Geç haber verilmesi benim için çok önemli değildi. Neticede ben de yalnızca Asayiş ekibinden sorumlu bir memurdum. Rıza Baba 4. Sınıf, Nevzat Müdür'se 3. Sınıf emniyet müdürlerimdi. Bir nevi bu ekibin esas şefleri onlardı. Son sözü onlar söylerdi.
"Merhaba." Elimi Yavuz Başkomisere uzatarak dudağıma silik bir gülüş peyda ettim. "Ben İdil."
"Merhaba amirim. Başkomiser Yavuz ben de."
Ellerimiz ayrılırken, "İdil?" diye araya girdi Murat. Ona döndüğümdeyse devam etti. "Yavuz Abi, hani hep bahsediyordum ya."
Başımı sallayarak karşılık verdim.
Sosyal ağıma Maraz Ali'nin geçmişine hakim bir kişi daha eklenmesi benim işime gelirdi. Operasyonuma engel olunmadığı sürece benim için bir problem yoktu.
Tanışma faslı bittiğinde Yavuz Başkomiseri personel şube müdürlüğüne yönlendirmiş ve atama işlemlerinin tamamlanmasını sağlamıştım.
Akabinde de Rıza Baba'nın beni odasına çağırması üzerinde masasının önünde yerimi almıştım.
"İdil, Kıbrıs'ta olan bitenleri öğrendim." diye söze girdiğinde ciddiyetimi korudum.
"Sancar'a kendimle ilgili bir açık vermemek için çok uğraştım müdürüm ama ne yazıkki işler istediğim gibi olmadı. Sancar beni rehin alıp sorguya çekti. Ağzımdan malum kişinin adını almaya çalıştı. İstediğini vermeyince de şiddet uygulamaya başladı. " Açıklayıcı bir şekilde kendimi ifade ederken pür dikkat beni dinliyordu.
Muhtemelen Maraz Ali'nin evinde uyanmış olmamı beklemiyordu ki şaşkınlıkla gözlerini büyüttü. "Ali nereden biliyordu senin Kıbrıs'ta olduğunu?"
"Ben bayılmadan önce Sancar adamını çağırıp, 'O Maraz köpeğini ara, adamını nasıl içeri soktuysa öyle çıkarsın.' demişti. Muhtemelen böyle öğrendi."
Müdürümün gözlerine bakarken boğazıma oturan yumruyu yutkundum. Kurduğu son cümle içime sanki kor bir ateş düşmüş etkisi bırakmıştı.
"Maraz Ali bana güveniyor, hissediyorum." dedim, gözlerimi devirerek. "Söylediğim yalanın çok üstünde durmadı."
"Sana bu kadar kolay güvenmesi, biraz beni şüphelendirdi doğrusu. Neticede Maraz Ali öyle bildiğin mafyalara benzemez. Kırk tilkiyi bir odada kuyruklarını birbirine değdirmeden oynatır o çocuk."
"Herkes hata yapar müdürüm, bu adam Tanrı değil sonuçta öyle değil mi? İllaki bir yerde açık verecektir."
"Elbette. Ama önemli olan, senin açık vermemen."
"Rıza Baba, Sancar ve Maraz Ali'nin husumetinin sebebi ne? Biliyor musunuz siz?" diye sordum bu kez.
"Yok. Ben Sancar'ın kumaşını bilirim ama hasımları kimdir, dostları kimdir pek bilmem."
Ondan aldığı cevap karşısında ayaklanarak ondan müsaade istedim. "Anladım. Ben artık işime döneyim, size kolay gelsin."
"Sana da kızım."
Odadan çıktığımda, başımı yerden kaldırmadan masama oturdum. Bu dosyadaki her olay bir pazılın parçası gibiydi.
Ve ben çözmeye çalıştıkça daha da parçalanıyordu.
