25. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ

24- Karmaşa

Elif T.

"Ağlardı lavantalar içimdeki araf sızısına.
Adımı fısıldayan çığlıklar arafın koynunda ışıldayan ruhların cılız ızdırabıydı."

Bölüm Şarkısı: İzel- Işıklı Yol

17 Kasım 2008.

Direksiyonu sıkı sıkı kavrarken, gözlerim sileceklerin dağıttığı yağmur damlalarına takılıyordu. Yağmursa sileceklere inat sanki daha da şiddetleniyordu. Sanki üstü örtülmek istenen, dağıtılmak istenen benliğine inatla başkaldırıyordu.

Yağmur dininceye kadar aracın içinde beklemiştim. Elbet dinecekti, hep dinerdi.

Dünya var olduğu sürece insanoğlu nice savaşlar, nice acılar, nice fırtınalar ve nice ayrılıklar görmüştü. İnsan bunlar için mi yaşardı peki? Güneş'e göre sekiz saniyeyken ömrümüz, bunca hırs, bunca öfke, bunca acı nedendi?

Bu akşam bitecekti.

Bir buçuk yıl boyunca planladığım bir operasyonun, daha iki ayını doldurmadan biteceğini düşünemezdim.

Onun yargılanmasını, adaletin yerini bulmasını ve sevdiğim adamın yattığı yerde huzur bulmasını her şeyden çok istiyordum.

Yağmur, ön camdan aşağı süzülürken parmak uçlarım direksiyonu bırakmıyordu. Sanki gevşetirsem, sadece ellerimi değil, kararlarımı da bırakacakmışım gibi... Tutunacak başka hiçbir şeyim kalmamıştı çünkü. İntikamımdan bile vazgeçebileceğim bir eşikteydim.

Üç gün önce Rıza Baba'nın odasında söylediğim cümle hâlâ zihnimde dönüp duruyordu:

"Görevden çekilmek istiyorum."

Bu cümle ne bir yenilgiydi ne de teslimiyetti. Belki de ilk kez kendime karşı dürüst olduğum bir andı.

Ama şimdi bu sokak lambasının soluk ışığı altında, camdan dışarıya baktığımda içimde taşıdığım boşluk yeniden genişlemeye başlamıştı.

Ali Asaf'a bakarken hissettiğim hiçbir şeyi tarif edememiştim. Ne nefret ne de sevgiye sığabiliyordu. O, kelimelerin içine sığmayan bir muamma gibiydi. İçimi kemiren tek şey ise bu karmaşaydı.

Bunca yıl, siyah ve beyaz arasında net çizgilerle yaşamıştım. Doğru ile yanlışı ayırmak, haklı ile suçluyu ayırt etmek için eğitilmiştim. Ama şimdi karşımdaki adam hem suçlu hem haklı, hem yalan hem gerçek gibiydi. Hem kurban hem cellat gibi...

Direksiyonun başında gözlerimi kapadım. Derin bir nefes aldım.

Yağmur birkaç dakika sonra dinmeye başladığında saatime baktım. Yedi buçuğu geçiyordu.

Günlerce benden bir mesaj, bir arama bekleyen Maraz Ali'yi birkaç saat önce arayıp konuşmak istediğimi söylemiştim. Buluşma saati için akşam saat sekiz demiş ve onu Beşiktaş Sahili'ne çağırmıştım.

Bir sahil kenarında başlayan bu oyun, yine bir sahil kenarında bitsin istemiştim.

Maraz Ali operasyonu yine devam edecekti, Levent'in intikamı bir şekilde yine alınacaktı.

Sadece, artık sahnede ben olmayacaktım.

Sahil boyunca uzanan taşların üzerinde yürürken, her adımda içimde bir şeyler çatırdadı. Sanki iç organlarım yer değiştiriyor, kalbim solumdan çıkıp boğazıma yerleşiyordu. Nefesim daraldıkça kararlılığım artıyordu. Bu gece bitecekti. Sahte olan her şey. Yanlış olan her şey. Ve belki de en çok, umut ettiğim her şey.

Uzakta, bankların birinde oturan silueti gördüm. Ceketinin yakasını kaldırmıştı. Başını biraz eğmiş, ellerini ceplerine gömmüştü. Onu bu hâlde daha önce hiç görmemiştim. Sanki ilk kez bir adam değil, sadece bir "insan" gibiydi. Yaralı, yalnız ve biraz da savunmasız.

Adımlarımı ağırlaştırdım.

O ise hiç kıpırdamadı. Sadece başını bana doğru kaldırdı. Göz göze geldiğimizde, o bakışların içinden geçip geçmişime, vicdanıma ve en saklı korkularıma dokunduğunu hissettim.

"Hoş geldin," dedim.

"Hoş buldum." dedi. Sesi beklediğimden daha yumuşaktı. Sanki içindeki kabuklar çatlamış, o görkemli maskenin altından kırılgan bir ton sızmıştı.

Yanına oturmadım.

Ayakta, birkaç adım ötede durdum. Ve gözlerimi onun gözlerine değil, omzunun hemen gerisinde parlayan şehir ışıklarına diktim. Ardından tekrar ona döndüm. "Öncelikle sana biraz geç dönüş yaptım, kusura bakma." diye girdim söze. "Ben, seninle tanıştığımızdan beri, seni yalnızca iyi bir arkadaş olarak görmüştüm... Ama..."

Devam edemedim, sanki tüm kelimeler boğazıma oturmuştu. Nefes almakta dahi zorlanmıştım bir an. Neden böyle olmuştum?

Sevdiğim adamın katiliyle irtibatımı kesiyordum sadece. Niyeydi bu alabora oluşum?

Maraz Ali, yalnızca benim görevimin bir parçası değil miydi?

"Sana bir hayal kırıklığı yaşattım sanırım."

"Bu seninle alakalı değil," dedim, usulca yanına otururken. "Tüm organlarımız, duygularımız bize aittir evet ama onları biz yönetemeyiz." Akabinde bu kez tereddüt etmeden gözlerinin içine baktım.

Altmış gün sonra belki de ilk kez bu kadar derin bakıyordum o kurşuni harelere.

"Bazen gözler bile kalbe direnemez," dedim içimden.

Oysa ben direnmeyi, hep güçlü kalmayı, kendimi ve sevdiklerimi korumayı öğrenerek büyümüştüm. Ama şimdi karşımda duran bu adam, ezberimi bozuyordu. Beni yıkan, onun yaptıkları değil, onun yapmadıklarıydı. O suskunluğu, o bakışları, o hiçbir zaman tam anlamıyla teslim olmayan ama bir o kadar da teslim olmuş hâli...

"Ali Asaf..." dedim. İlk kez ona ismiyle hitap ettim.

Bir anlığına gözleri kıpırdadı. Bu sese alışık değildi. Belki de bir daha duymayacağını biliyordu. Bu yüzden içine çekti o anı. Baktı ama hiçbir şey söylemedi.

"Ben hiçbir zaman birine önce umut verip sonra da o umudu yıkacak biri olmadım, olamam da." Bu cümle dudaklarımdan döküldüğü an, ilk defa ona gerçek İdil'i yansıtıyordum belki de. "O yüzden, seni de hayal kırıklığına uğratmak istemem."

Bir an gözlerimi devirdiğimde sessiz kaldım. O bu sessizliği fırsat bilerek karşılık verdi. "Biliyorum."

"Yine bu yüzden, bu şekilde devam edemem." Gözlerinin içine daha derinden bakarak konuştum. "Sen iyi bir insansın, merhametlisin. Benim içinse, iyi bir arkadaşsın." Bir an sustum, içimde bir şeylerin uyuştuğunu hissediyordum. "Ama sadece o kadar... Daha fazlası değil. Ancak senin o günkü söylediğin benimle aynı düşünmediğini gösteriyor. Bu yüzden de ikimizin de zarar görmemesi için, bundan sonra görüşmemek sanırım daha iyi olacak."

Sessizlik yine aramıza çöreklendi. Beşiktaş Sahili'nin o denize alışkın uğultusu, bu gece biraz daha acı bir ninni gibi esiyordu. Cümlelerim tamdı, netti. Ama içim... içim darmadağındı. İçimde susmayan, sürekli başka sorular fısıldayan bir ben daha vardı. Her şey olması gerektiği gibiydi belki ama hiçbir şey doğru değildi.

Ali Asaf başını hafifçe yana çevirdi. Yüzüne vuran sokak lambasının loş ışığında, yanak çizgilerinin ne zamandır bu kadar derinleştiğini fark ettim. Yorulmuştu. Bunu ilk kez bu kadar net gördüm.

"Biliyorum," dedi. "Zaten bu konuşmanın buraya varacağını da biliyordum."

Gözleri uzaklaştı benden. Bir bankın kenarında unutulmuş eski bir izmarit gibi kaldı sesimiz. Tütmeyen, sönmüş, ama hâlâ orada duran...

Bir anlık bir iç çekiş duyuldu sadece. Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde, içinde başka bir şey vardı. Sanki içinde bir şeyler ölmüştü ama onu gömecek vakti olmamıştı.

Gülümsemeye çalıştım ama olmadı. "Kendine iyi bak olur mu? Sen her şeyin iyisini hak ediyorsun."

"Sen de öyle."

Başını eğdi. Ellerini tekrar cebine soktu. Bir şey söylemeye çalıştı ama vazgeçti. Onun o yarım kalan cümlesi, benim içimde tam bir boşluk olarak yankılandı.

Ayağa kalktım. Artık gitme zamanıydı. "Her şey için çok teşekkür ederim."

O da ayağa kalkmıştı. "Ben de teşekkür ederim, hoşça kal İdil."

"Hoşça kal Ali Asaf."

Kısa bir bakışın ardından ona sırtımı döndüm, adımlarımı atıyordum ama kalbim sanki ayaklarımın altında sürükleniyordu. Taşlara takılıp düşecek gibiydi.

Tekrar arabama doğru yürürken içimde bir ağırlığın azaldığını hissediyordum. Bir yük mü kalkmıştı omuzlarımdan, yoksa derin bir oyuk mu açılmıştı içimde?

Bilmiyordum.

Arkamı asla dönmeden arabama doğru yürümeye devam ettim.

Dönmemeliydim; çünkü kendi yarattığım bir enkaza bakarsam, altında ben de kalırdım.

Araca bindiğimde, camdan onun hala orada olduğunu gördüm. Hala ayaktaydı ve gözleri benim ona arkamı döndüğüm gibiydi.

Bir an onunla göz göze geldiğimde başımı önüme çevirdim. Aceleyle kontağı çalıştırdım, vitesi ayarladım ve gaza bastım.

Nemli ve ıslak yol, dört teker altında akarken içimden de bir şeyler akıp gidiyordu.

On dakika olmadan eve vardığımda, ayakkabılarımı, kabanımı ve çantamı çıkardığım gibi salona yöneldim. Salonun kapısı aralıktı. Loş bir lambanın altında Aylin'in sırtı bana dönüktü. Kanepeye kıvrılmış, dizlerinin arasına bir yastık almış, gözlerini boşluğa dikmişti. Ama uykuda değildi. Sadece bekliyordu.

Adımlarımı duymuş olmalı ki, "Dönmeni bekliyordum ben de." dedi.

Cevap vermedim. Yanına oturdum.

İkimiz de bir süre konuşmadık. Sadece aynı sessizlikte yandık. Aynı ateşin içinde ama birbirinden uzak...

Sonra Aylin, başını yavaşça bana çevirdi. Gözleri dolu doluydu ama ağlamamıştı. Bu ağlamamak hâli, onu daha da kederli gösteriyordu.

"Gerçekten bitti mi?"

Cevap vermem zaman aldı. Dudaklarımı aralamadan önce zihnimden onlarca sahne geçti. Ali Asaf'ın bakışları, sahildeki konuşma, içimde büyüyen o boşluk...

"Evet," dedim sonunda.

Aylin başını salladı. "Bu operasyonu planlarken, hiç sana aşık olabileceği aklına gelmemiş miydi?"

"Gelmişti. Ama ihtimallere kapılmadım, eğer kapılsaydım bu işe hiç girişmezdim zaten."

"Biliyorum." Nefes verirken kanepenin sırtına yaslandı ve kollarını birbirine bağladı. "İyisin değil mi?"

"İyiyim, kötü olmam gereken bir şey mi var? Artık her gün o adamın yüzünü görmekten sıkılmıştım zaten." diye cevap verdim, kendimden eminlikle. Dilimin söylediğini, kalbimin yargıladığının farkında bile değildim.

Aylin elimi tuttu.

O an ilk kez bu gece gerçekten bir yere döndüğümü hissettim. Eve değil, içimde hâlâ bir yerlerde yaşayan o küçük kardeşliğe. Bizi büyüten acıya. Aynı hatıralara.

O gece, ilk defa hiçbir şey söylemeden sadece sarıldık. Gözyaşı yoktu. Sessizlik vardı. Ama bu kez sessizlik, bir hüznün değil, bir fırtınadan sağ çıkmanın sesiydi.

Ertesi gün merkeze gittiğimde ilk işim sıcak bir kahveyle kendime gelip güne başlamak olmuştu. Devam eden saatlerde ekiple masaya oturmuş, işi bir kenara bırakıp özel hayatlarımıza yönelmiştik.

Gündemleri daha çok bendim, nasıl olduğumu, ne hissettiğimi merak ediyorlardı.

"Bunun böyle olması daha iyi oldu İdil." demişti Mesut Abi.

Orhan Abi de onu destekler bir karşılık vermişti. "Evet, sen doğru olanı yaptın."

"Yaptığım için de pişman değilim." Verdiğim karşılığın ardından derin bir nefes verdim.

O an fark ettim ki, insan bazen en çok kendine yabancılaşırmış.

O masada oturuyordum, kahvemi içiyor, insanların söylediklerini dinliyormuş gibi yapıyordum ama zihnim hâlâ o banktaydı. Beşiktaş sahilinde, omuzlarında yağmur kokusu birikmiş, gözlerinde kırılmış bir adamın sessizliği yankılanıyordu içimde.

Benim cevaplarım netti genelde; ya siyah derim ya da beyaz. Ama şu anda içimdeki ses, gri bir boşlukta yankılanıyor gibiydi.

"İdil, iyi misin?" diye sordu Zeynep bir ara. Sessizliğimden rahatsız olmuştu, biliyordum.

"İyiyim," dedim yine. Otomatikleşmiş bir cevaptı bu. Hangi duyguyla söylendiğini bilmeden dudaklardan dökülen türden. Oysa kalbim hâlâ ağırdı.

"İstersen biraz hava al." dedi Murat bu kez. Beni gerçekten anlamaya çalışan ender insanlardan biriydi. Son yaşananlardan sonra bana bakışı değişmişti, ama içinde hâlâ o eski dostluğun kalıntıları duruyordu.

Başımı sallayıp ayağa kalktım. Kahve fincanımı bıraktım, gözlerim birkaç saniye Yavuz Başkomiser'e kaydı. O, köşede dosyaları inceliyor ama göz ucuyla hepimizi dinliyordu. Karşısında oturan Nevzat Müdür'le aralarında gözle görülmeyen ama ilik ilik hissedilen bir enerji vardı. Dosya Andrea'yla ilgiliydi. Ve muhtemelen Apollon'un gönderdiği yeni şifreli bilgiler de bu masaya düşmüştü.

Ama şu an ne Apollon, ne Andrea, ne Drakon... Zihnimde yalnızca tek bir cümle dolanıyordu:

"Ben artık sahnede olmayacağım."

Havanın soğuğu içime işlerken, merkez binasının önündeki merdivenlere oturdum. Herkes içerideydi. Ben ise hâlâ bir sahne arkasında bekleyen figüran gibi hissediyordum kendimi. Rolüm bitmişti ama alkış da yoktu. Perde kapanmıştı ama içimde fırtına dinmemişti.

Cep telefonumu elime aldım. Mesaj kutuma göz gezdirdim. Ali Asaf'tan bir şey gelmemişti. Ne bir mesaj ne bir arama. Beni anlamış mıydı, yoksa sadece pes mi etmişti? Hangisi daha acıydı, bilemedim.

Yanıma Murat Komiser geldi. Sessizce yanıma oturdu. O hiçbir şey sormazdı genelde. Ama bir şeyler hissettiğinde hep yanı başımda olurdu.

"O çok kırıldı mı?" diye sordu usulca. Murat, diğer tüm arkadaşlarımdan farklıydı benim için. İyi bir dinleyici, iyi bir sorun çözücüydü. Sanırım bu da babası Rıfat Amca'dan geliyordu. Kendisi tam bir insan sarrafıydı.

Birkaç saniye gözlerimi yere diktim. Sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

"Sanırım ikimiz de kırıldık." dedim sadece. "Ama benim kırgınlığım yaşadığım döngüyle ilgili, onunsa kalbiyle."

Murat başını önüne eğdi. Ardından diliyle dudaklarını ıslatarak sözüne devam etti. "Demek ki gerçekten aşık olmuş sana..."

Oflayarak eğdiğim başımı iki elimin arasında sıkıştırdım. "Murat ben böyle olmasını istememiştim."

"Tabii ki de istemedin, istemezsin de. Kendine yüklenme bu yüzden."

"Yükleneceğim kadar yüklendim zaten. Yer kalmadı omuzlarımda."

O an biliyordum ki, bir dönemin kapısını kapatmıştım. Ama açtığım yeni kapının ardında ne olduğunu hâlâ bilmiyordum. Belki karanlıktı, belki de sonunda ışık vardı. Ama şimdilik tek yapabildiğim, yürümeye devam etmekti.

Ve ben yürürken, içimde bir şeyler hâlâ birbirine çarpıyor, hâlâ karmaşa yaratıyordu.

Murat kalktıktan sonra bir süre daha yalnız kaldım. Bahçeye vuran zayıf güneş ışığı yüzümü okşadı ama içimdeki karanlığa ulaşamadı. Gözlerimi kapattım, düşünmemek için ama zihnim yine de konuşmaya devam etti.

"Sen iyi bir insansın, merhametlisin..."

Kendi cümlelerimdi bunlar. Ama o cümleleri kurarken kalbim neden bu kadar titremişti?

Neden içimde hâlâ bir şeyler susmuyordu?

Telefonum çaldı o sırada.

Arayan, Nevzat Müdür'dü.

Yüzümdeki şaşkınlık ifadesini silip cevapladım.

"İdil, biraz konuşabilir miyiz kızım?"

Ses tonu her zamanki gibiydi. Sert değil ama yorgun. Benim içimdeki karmaşayı biliyordu. Muhtemelen her şeyin farkındaydı ama hiçbir şey söylemeden beklemeyi seçmişti. Çünkü bazen insanın kendine çarpması gerekirdi.

"Geliyorum," dedim. Sesim bile yorgun geliyordu.

Nevzat Müdür'ün odasına girdiğimde, o her zamanki masasının başındaydı. Kalın dosyalar arasında elinde bir kalemle bir şeyler not alıyordu. Başını kaldırdı, gözlüğünün üzerinden bana baktı.

"Otur bakalım." Oturduğumda gözlüğünü çıkararak yüzüme dikkatlice baktı. "Maraz Ali operasyonundan çekilmişsin, doğru mu?"

Emniyet içinde haberlerin çabuk yayılmak gibi kötü bir huyu vardı. "Doğrudur müdürüm." diye karşılık verdim, başımı öne eğerek. O sormadan, ben sebebini söyledim. "Çünkü operasyon, amacından sapmaya başlamıştı."

Ne dediğimi anlamamış olmalıydı ki kaşlarını çattı. "Ne gibi?"

Yüzüne bakarak bir solukta yanıt verdim. "Malum kişi cuma akşamı bana ilânı aşk etti."

"Ne?" Dudakları aralık kalarak bir süre sustu.

"Ben görev için bile olsa kimseye karşı duygu rolü yapamam müdürüm, Rıza Baba'yla konuştum, o da böylesinin daha iyi olacağını söyleyince ben de görevden çekilme kararı aldım."

Açıklamam üzerine kaşlarını kaldırdı."Yani bu durumda, Maraz Ali'yle tüm iletişimini tamamen kestin, öyle mi?"

"Evet, dün akşam kestim."

"Ben sana en başında söylemedim mi kızım? 'Bu iş bir kumara benzer.' Bir defa işin içine girdin mi, ya zararla çıkarsın ya da zarar senden çıkar."

Evet, söylemişti. Nevzat Müdür ben Maraz Ali operasyonunu planladığımda beni en çok uyaran kişilerdendi. Öyle ya, malum kişi bir zamanlar onun öğrencisiydi. Kumaşını, rengini bilirdi.

Nevzat Müdür'ün masasının karşısında otururken, aslında sadece ona değil, kendime de cevap veriyordum. Her cümlem, içimdeki karmaşayı biraz daha görünür kılıyordu. Sanki kendi iç mahkememde tanıklık yapıyor, ama yargıcın da savunmanın da kendim olduğunu fark ediyordum.

"Bu kumarı sen açtın kızım," dedi Nevzat Müdür. "Ama kuralların hepsi sana ait değil. Karşındaki adamın ne zaman ne oynayacağı da sana bağlı değil. Bunu unutma."

Başımı sallamakla yetindim. Her kelimesi doğruydu. Her biri, içimde hâlâ sızlayan birer gerçeğe dönüşüyordu. Ama bazen doğrular bile insanın içini rahatlatmıyordu. Bazen, en dürüst kararlar bile en büyük boşlukları açıyordu insanın içinde.

"O dosya ne durumda?" dedim, konuyu değiştirmek istercesine.

Andrea... Drakon... Apollon'un gönderdiği yeni belgeler...

Nevzat Müdür hafifçe kımıldandı. "Daha çözülmesi gereken çok düğüm var. Ama Apollon'un aktardıkları ciddi. Almanya ayağında diplomatik bağlantılar var. Sadece biz değil, dış istihbarat da sürecin içinde."

Gözlerimi kısıp dosyaya baktım. Belki de artık buraya odaklanmalıydım. Belki de en başından beri sahici olan sadece buydu.

"İdil..."

"Efendim müdürüm?"

"Seni tekrar sahaya almak gibi bir niyetim yok şu an. MİT'ten Apollon, seninle özel olarak çalışmak istiyor. Bu, teşkilatın dışında bir şey. Bilgisayarla, şifreyle, zihinle yürütülen bir iş. Fiziki temas yok. Risk daha az. Ama dikkat gerektiriyor."

Yutkundum. İçimdeki ağırlık bir nebze yer değiştirmiş gibiydi.

"Bana güveniyor mudur ki?"

"Bence güveniyor. Ve sen de artık kendine ne için güvendiğini tekrar hatırlamalısın."

Birkaç saniye sustum. Ardından o kelime dudaklarımdan döküldü. "Kabul ediyorum."

Nevzat Müdür gözlüğünü tekrar taktı, önündeki notlara döndü. Konu kapanmıştı. Belki de yeni bir perde daha açılmıştı.

Nevzat Müdür'ün odasından çıkarken gözlerim bir an koridorda asılı duran eski bir fotoğrafa takıldı. Siyah-beyaz bir kare. Onlarca insan, aynı üniforma, aynı yemin. Ama kim bilir o karede kaç kişi sahiden aynı kalabilmişti? Kaç kişi gerçek yüzüyle hâlâ hayattaydı?

Odama geçerken elimdeki kahve soğumuştu. Fincanı masaya bıraktım. Bilgisayarımı açtım. Gözüm aniden sağ alt köşede beliren bildirimde takılı kaldı.

Apollon'dan on iki dakika önce bir mail gelmişti.

Konu: Kassandra Operasyonu
Tarih: 18.11.2008, 09:37.

"Tekrardan merhaba İdil Hanım,
Kassandra Operasyonu ve Andrea Nikolaidis ile ilgili yeni bir gelişme için
yazıyorum size. Andrea Nikolaidis, bildiğiniz üzere Türkiye'de Sancar
Tekeloğlu kimliğiyle bulunmaktadır.
Kendisi, Yunanistan'da tıpkı bizler gibi devletinin kanunlarını korumakla
yükümlü meslektaşımız Maria Angelopus'u pusuya düşürerek öldürtmüştür.

Ne yazıkki Maria Hanım'ın on yedi yaşındaki gencecik kızı Eftelia,
Andrea'nın bir diğer hedefi olmuştur.
Bunun sebebiyse Yunan istihbaratından aldığımız bilgiye göre Eftelia'nın
yanında bulundurduğu annesinin bilgisayarıdır.

O bilgisayarda sözü geçen şahıs ile ilgili çok ciddi bilgiler yer almaktadır.
Sizden o bilgisayarı almanızı ve Mit Başkanlığı dairesine göndermenizi
talep ediyorum.

Saygılarımla, Apollon."

Demek bu yüzdendi. Andrea yahut Sancar, Yavuz Bey ve Murat Yunanistan'dan dönerken onlara bu yüzden saldırmıştı.

Maili, aynı nezaket diliyle yanıtladım.

Kime: apollon@protonmail.com
Konu: Talebiniz Kabul Edilmiştir

"Sayın Apollon,

Öncelikle nezaketli bir şekilde uyardığınız için teşekkür ederim. Bilgisayarı en kısa zamanda alıp Mit Başkanlığı'na güvenli bir şekilde göndereceğim.

Saygılarımla, İdil Ergin."

O e-postayı gönderdikten sonra elim bir an farede öylece kaldı. Parmaklarım tetikte değil de, sanki boşlukta asılı gibiydi. Bir süre ekrana baktım. Ekran bana baktı. İçimde ne varsa oraya yansımış gibiydi. Sessiz, dağınık, yorulmuş ama hâlâ ayakta.

Bilgisayarı kapatmadım. Belki de bu artık benim yeni silahımdı. Tetiği klavye olan, hedefi karanlık yapılar olan bir savaş. Ve bu kez elimdeki bilgiyle susmak, en büyük ihanetti.

Ayağa kalktım. Camdan dışarı baktım. Merkez binasının hemen yanındaki ceviz ağacı rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Her zamanki gibi. Dünya dönüyordu, hayat akıyordu ama benim içimdeki zaman farklı bir yerden ilerliyordu artık.

Aklım Eftelia'daydı. Maria Angelopus'un kızı... On yedi yaşında. Kayıpların en genç yüzüydü belki de. Andrea'nın vicdansızlığını bir kez daha hatırladım.

Demek ki mesele sadece Türkiye değildi. Mesele bir adamın tüm karanlık coğrafyalarda kurduğu ölüm ağıydı. Ve biz, bu ağı çözmekle kalmayıp onun düğüm attığı her vicdanın, her hayatın izini sürmeliydik.

Bilgisayarı almak için harekete geçmeden önce Eftelia'nın yerini teyit etmeliydim.

Bunun için de Yavuz Bey'in masasına yöneldim.

"Yavuz Bey, müsaitseniz beş dakika konuşabilir miyiz? Eftelia hakkında."

"Tabii, buyurun."

Başımı salladım. "Az önce Eftelia'nın yanında, annesinin bilgisayarı olduğunu öğrendim. MİT'ten talimat geldi. O bilgisayarın alınması ve merkeze gönderilmesi isteniyor."

Yavuz bir an kaşlarını çattı. "Apollon mu söyledi bunu?"

"Evet. Maria Angelopus'un öldürülmesiyle ilgili çok kritik bilgiler olduğu söyleniyor. Andrea, o bilgisayarın peşinde. Ve sanırım Yunanistan dönüşünde size yapılan saldırı da bununla ilgiliydi."

"Demek ki tüm dertleri o bilgisayardı." derken gözlerini kaçırıp yumruğunu sıktı. "Şerefsizler..."

Yavuz Başkomiser'in yumruğuna takıldım. Elinin parmak boğumları gergindi, damarları belirginleşmişti. Bir adamın öfkesine tanık olmak kolaydı, ama öfkesinin içinde taşıdığı çaresizlik... İşte o daha ağırdı.

"Bilgisayar nerede şimdi?" diye sordum.

"Evde, Eftelia'nın odasında."

"Gidip alsak?"

Soruma karşılık kaşlarını kaldırdı. "İzinsiz alırsak ters teper. Hiç o cadıyı çekemem." Biraz düşündükten sonra da ekledi. "Ben akşam izah ederim ona durumu, derim böyle böyle. Öyle alır bilgisayarı size getiririm."

"Hemen istiyorlar ama." diye karşılık verdim, üstüne basarak. "Haklılar da sanırım. Çünkü Andrea peşinizde."

Sözlerimin ağırlığı, o anda ikimizin arasında görünmeyen ama çok gerçek bir bağ kurdu. O da bunu fark etti. Sustu. Yumruğu hâlâ sıkılıydı.

"Tamam," dedi sonunda. "Bu gece konuşurum onunla. Ama sana bir şey diyeyim mi İdil?"

"Dinliyorum."

"Eftelia, sandığın kadar sıradan bir kız değil. Onun içi, yaşından büyük bir yıkımla dolu. Bunu da sadece susarak yaşıyor."

Başımı salladım. "Biliyorum. Gözleri çok şey anlatıyor."

Yavuz hafifçe iç çekti. "Ben o bilgisayarı alırım. Ama ne bulursan, önce benimle paylaş. O kız bana emanet. Maria da öyleydi bir bakıma."

Onun bu cümlesi, omuzlarıma görünmez bir sorumluluk daha yükledi. Artık sadece bir görevin değil, bir vasiyetin parçasıydım sanki.

"Paylaşacağım," dedim. "Söz."

Yavuz başını eğdi. Bir an içindeki kırılganlığı görebildim. Kızgınlıkla karışık bir şefkat taşıyordu. Yalnızlığın en sert halini.

Artık bu sadece istihbarat dosyalarının peşinden koşulan bir oyun değildi. Bu, geçmişin susturulmuş çığlıklarını duymak, onların izini sürmek ve ne pahasına olursa olsun birilerini korumak meselesiydi.

Odama döndüm. Bilgisayarım hâlâ açıktı. E-postayı bir kez daha okudum. Cümlelerin arasından Maria Angelopus'un gölgesi geçiyordu sanki. Onu tanımıyordum ama acısını hissedebiliyordum. Bir annenin son nefesini vermeden önce kızını düşündüğünü, onu korumak için ölümü seçtiğini...

Eftelia'nın içindeki sessiz çığlıkları duyabiliyordum artık. Çünkü ben de sustuğum her an biraz daha bağırıyordum içimden.

O gün, akşam saatlerine kadar dosyaları taradım. Apollon'un önceki şifreli belgelerine tekrar göz attım. Kod adlar, tarih damgaları, yurt dışı bağlantıları... Her biri dev bir labirentin ipuçlarıydı. Ama o labirentin ortasında hâlâ Andrea'nın gölgesi dolaşıyordu. Ve ben, her adımımda ona biraz daha yaklaşıyordum.

Saat yediye yaklaşırken kapı çalmıştı. Kapıyı açtığımda elinde bir bilgisayar çantasıyla Yavuz Bey'i karşımda bulmuştum.

Yüzünde memnuniyet ifadesiyle çantayı bana uzattı. "İstediğiniz bilgisayar İdil Hanım."

"Çok teşekkür ederim." dedim, tebessüm ederek. "Ya, buraya kadar yormadım sizi değil mi?"

"Yok canım, niye yorulayım? Zaten hemen karşı blokta oturuyorum."

Duyduklarımla birlikte ufak bir afallama yaşadım. "Ne?"

Verdiğim tepkiye karşılık, "Hee... Sizin haberiniz yok muydu?" diye sordu, kaşlarını kaldırarak.

"Hayır." dedim şaşkınlığım devam ederken.

"Rıza Baba sağ olsun, Eftelia da olunca güvenlik açısından bize ayarladı burayı." diye açıkladı. "Daha çok yeni zaten, iki gün oldu."

"Anladım, hayırlı olsun."

Bana teşekkür ederek veda ettikten sonra adımlarını asansöre doğru yönlendirmişti. Ben de elimdeki bilgisayar çantasıyla birlikte içeri girip kapıyı kapattım.

Bilgisayar çantasını masama bıraktım. Ellerim hâlâ Yavuz Başkomiser'in az önce söylediği cümlede takılıydı: "Karşı blokta oturuyorum."

Bu kadar yakında olması, güvenlik açısından mantıklıydı evet... ama bir yandan da artık bu hikâyenin hiçbir detayının rastlantı olmadığını fısıldıyordu bana. Herkes bir yerlere yerleşmişti. Herkesin bir rolü vardı. Artık perde arkasında değil, yazının kendisindeydim.

Bilgisayarı açmadım. Bunu benim yapmamam gerekiyordu. Artık bu oyun bir üst perdeye taşınmıştı. Kodlar, şifreler, isimler... hepsi bu cihazın içindeydi. Ve belki de Eftelia'nın sessiz çığlığı, bu bilgisayarın dosyaları arasında bir satıra saklanmıştı.

Paltomu giydim. Bilgisayarı sağlamca sarıp çantaya yerleştirdim. Kapıyı kilitlemeden önce son kez içeriye baktım. Evim artık sadece bir durak gibiydi. Kısa soluklar aldığım, sonra yine koşmaya başladığım bir yer.

Yolda giderken dışarıda yağmur yoktu ama içimde hâlâ sırılsıklam bir hava vardı. Maraz Ali'yle olan yüzleşme, onun sessizliği, benim netliğim ve ardından gelen karmaşa... İçimdeki her şey birbirine geçmişti.

MİT binasına vardığımda beni girişte bekleyen kişi, siyah takım elbiseli, kısa saçlı, sessiz bir adamdı. Gözlük camına yansıyan soğuk yüz ifadesiyle beni karşıladı.

"İdil Hanım, hoş geldiniz. Sizi bekliyorduk."

Başımı salladım. "Bilgisayar yanımda. Biriyle görüşmem gerekiyor mu?"

"Hayır, bana teslim edebilirsiniz."

Adam bana yeniden teşekkür ettiğinde başımı sallayıp tebessüm ettim. İyi akşamlar dileğimle beraber oradan ayrıldığımda saat sekiz olmak üzereydi.

Arkamda kalan binanın soğuk mermeri, önümde uzanan yol kadar sessizdi. Adımlarım ağırdı ama geri dönmüyordu. Bu yeni bir yoldu ve ben artık başka bir biçimde savaşıyordum. Kafamda ne bir silah sesi vardı ne de siren uğultusu... Ama içimde, hiç dinmeyen bir karmaşanın çığlığı yükseliyordu.

Arabaya bindiğimde kontağı çevirmedim. Direksiyona ellerimi koydum ve başımı geriye yasladım. Derin bir nefes aldım. O an fark ettim ki; insan bazı kararları verirken değil, verdikten sonra yıkılıyordu. Bir görevi tamamladığında değil, tamamlanmamış duyguların enkazını sırtlandığında gerçekten yoruluyordu.

Camdan dışarı baktım. Şehir ışıkları uzaktan titriyordu. Belki bir sokakta biri ağlıyordu, belki başka bir binada bir çocuk annesine sarılıyordu, belki bir kadın sevdiği adamı seviyordu, belki de bir adam, sevdiği kadının gözlerinin arkasında kayboluyordu. İnsanlık hâlâ sürüyordu. Ama ben sanki o türden bir hayattan kopalı çok olmuş gibiydim.

Ali Asaf'ın sesi kulaklarımda yankılandı:

"Ben de teşekkür ederim, hoşça kal İdil."

Bu veda cümlesi, bir düğüm gibi boğazımda duruyordu. Ne yutabiliyordum, ne çıkarabiliyordum. Sadece taşıyordum. Sessizce. Kimseye göstermeden.

Motoru çalıştırdım. Tekerlekler dönmeye başladı ama içimde hâlâ bir yerler yerinde sayıyordu.

Eve vardığımda, apartman sessizdi. Asansörü çağırmak yerine merdivenleri çıktım. Her adımda kalbim daha çok atıyordu. Her basamak, içimde kapanmamış bir dosyanın sayfası gibiydi.

Kapıyı açtığımda ışıklar açıktı. Aylin'in odasından müzik sesi geliyordu.

İçeri girdim. Montumu çıkardım. Ayakkabılarımı çözdüm ama salona değil, kendi odama yöneldim. Üzerimi değiştirip aynanın karşısına geçtiğimde kendime baktım. Yüzüm yorgundu ama gözlerim hâlâ inatla ayaktaydı.

İşte en çok bu bakıştan korkuyordum. Çünkü pes etmeyen her bakış, yeni bir savaşın habercisiydi.

APOLLON

Bilgisayar, gri bir çantanın içinde elime ulaştığında yeniden masama oturmuştum. Thalia da sandalyesini alarak yanıma gelmişti.

"Hazır mısın?" diye sordum.

Kahvesinden bir yudum aldı, cevap vermedi. Ama gözleri çoktan bilgisayara kilitlenmişti. O bakışları iyi tanırdım. Onu ilk tanıdığımda da o gözlerde aynı soğukkanlılık, aynı pusuda bekleyen öfke vardı.

Ama bugün o gözlerin içinde yıllardır saklanan bir başka şey daha vardı: geçmiş.

Cihazın kapağını açtım. Önceki kullanıcı, bilgisayarı şifreli koruma altına almıştı. Parolayı kırmak zaman almazdı ama Thalia'ya bir kez daha baktım. Nefes alışları düzenliydi. Ama içinin karışık olduğunu biliyordum.

"O buradaydı, değil mi?" dedim alçak sesle. "Andrea... Bu bilgisayarda izini bırakmış."

Başını yavaşça salladı. "O, her yerde iz bırakır Apollon. Çünkü o unutulmak istemez. Korku, onun imzasıdır."

Göz ucuyla bana baktığında dudakları titriyordu. Bu, onun gibi biri için nadirdi. Birimdeki ismi Thalia'ydı. Onun gerçek isminiyse yalnızca ben biliyordum.

Sevdiği adam uğruna, biricik kızı uğruna kendi hayatını riske atmış bir kadındı o.

"Bu bilgisayarin içinde yalniz Andrea'nın kara kutusu yok, çok daha fazlasi var." dedi, Yunan aksanıyla.

"Thalia," dedim, "İdil bu cihazı hiç açmamış. Dokunmamış bile. Bu önemli."

Bakışlarını bana çevirdi. Minnettar bir ifadeyle tebessüm etti. "Demekki ona güvenebiliriz."

Hafif bir tebessümle başımı aşağı yukarı salladım. "Parolayı kıracağım," dedim. "Ama bu dosyalara bakmadan önce bir şey bilmeni istiyorum. Eğer bu belgeler düşündüğümüz gibi bir bağlantıyı açığa çıkarırsa, bu sadece bir istihbarat zaferi olmayacak."

Thalia sessizdi. Ama bilirim, o sessizlik öylece durmazdı. O birikmiş bir kederin ve bir kararın suskunluğuydu.

Birkaç algoritmayı sistem üzerinden geçirdiğimde ekran titredi. Simgeler görünmeye başladı.

Başarılı.

"İşte açılıyor..." dedim, ama sesim bile soğuktu. Heyecan, bizim gibi insanlar için bir lüks. Duygular, operasyonel hata demektir.

Ancak Thalia... onun için bu dosyaların her biri, sadece bir belge değil, bir mezar taşıydı. Ve her tıklamada toprağa biraz daha yaklaşıyordu.

İlk klasör açıldığında "Kassandra" başlıklı bir dizin çıktı karşımıza. Sonra bir başka isim daha: Lason.

İşte o an Thalia nefesini tuttu. Adını yalnızca birkaç dosyada gördüğümüz bir isimdi bu. Dosyaların çoğu Yunan istihbaratının eski kayıtlarına referans veriyor, bir kısmı da çok daha karanlık yerlere işaret ediyordu. Kara para aklama, sahte kimlik zincirleri, Avrupa'daki diplomatik dokunulmazlıklar...

Ama asıl mesele o değildi.

Thalia parmak uçlarıyla ekranın köşesini işaret etti. "Şuna bak."

Bir ses dosyası.

Adı: Δούρειος Ίππος

(Trojan Atı.)

Açmadan önce göz göze geldik. O an gözlerinde artık korku değil, kana bulanmış bir kararlılık gördüm.

Tıkladım.

Ses boğuk ama netti. Bir erkek konuşuyordu. Sesi hemen tanıdım.

Andrea Nikolaidis.

"Türk subaylarıyla toplantı 17 Kasım 2002'de yapılacak."

17 Kasım 2002.

Altı yıl önce tam da bugündü.

"Kassandra'yı aktif hale getirmenin vakti geldi. Hakkı Ergin direnirse, onu bertaraf etmekten çekinmeyin. O adam bir Türk ajanı. Onu en kısa sürede ortadan kaldırmak zorundayız."

Söz orada kesildi. Sanki biri kaydı aceleyle durdurmuştu. Belki de Maria... belki o kayıt, ölümünün nedeni olmuştu.

Ekrandaki o tek ses, odadaki tüm havayı emmişti. Sanki duvarlar bile duyduklarından utanıyordu.

Thalia'nın parmakları bile titremiyordu artık. Yavaşça doğruldu. Omuzlarında yıllardır taşıdığı ağırlığın artık biçim değiştirdiğini fark ettim. O şimdi yalnızca bir anne değil, bir hayalet avcısıydı. Adaletin peşinde değil, bedelin izindeydi.

"Rakı yüzünden değilmiş..."

"Ne?"

"Nevzat Müdür onun içtiği beş kadeh rakı yüzünden kalp krizi geçirdiğini söylemişti." diyebildim sadece, yutkunarak. "Ama değilmiş."