7. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ

6- Çok Bilinmeyenli Denklem

Elif T.

"Bir düşün içinde bir düş mü
Tüm gördüğümüz ve göründüğümüz?"

-Edgar Allan Poe

Göz kapaklarımı aheste aheste araladım. Gözlerimdeki buğu dağılırken başımı etrafta gezdirdim. Bir ormanın içindeydim, yemyeşil yapraklı, kalın gövdeli ağaçlar, ağaçların eteklerinde açmış renk renk çiçekler... Gökyüzü masmaviydi, güneşin pırıl pırıl ışıkları etrafı bir örtü gibi sarıyordu. Uzaklardan kuş sesleri geliyordu, melodileri sanki tanıdık bir ninniyi anımsatıyordu.

Buraya nasıl ve neden geldiğimi hatırlamaya çalışırken yalnız olmadığımı fark ettim. Başımı kaldırdığım yerde bir çift bacak vardı, orta yaşlarda, cüsseli bir adamın bacakları. Gözlerimi yukarı kaldırdığımda, tıpkı bana benzeyen, rengine dek aldığım acı kahve gözlerle karşılaştım.

"B-baba?!"

Sesim uzaklara gidip bana yankı olarak dönerken karşımdaki adama şaşkınlıkla baktım. Yüzündeki kırışmalar, saçlarındaki hafif beyazlıklar, tıpkı gittiği zamanki gibiydi.

Acı kahve gözleri bana bahar sıcaklığıyla bakarken gamzeli yüzüne geniş bir tebessüm kondurdu. "Günaydın bahar yüzlüm."

Bahardan bir gün önce doğduğum için, bana taktığı tüm hitaplar genellikle baharla ilgili olurdu.

"B-baba ama sen..." dedim, titreyen dudaklarımla. Pınarlarım yaşla dolmaya başladığında boğazıma bir acının oturduğunu hissettim. "Sen, öldün."

Benim hayattaki en zor kabullenişim, babamın ölümüydü.

Gülüşünü bozmadan, "Öyle zaten." karşılığını verdiğinde bir rüyanın içinde olduğuma o an ikna oldum.

Bir şey söylemedim, gözyaşlarım benden bağımsız çeneme doğru bir sel gibi akarken ona sıkı sıkı sarıldım. Hala sıcacıktı, huzur doluydu. "Babacığım..."

Ben sessizce hıçkırırken o nazikçe yüzümü boynundan ayırdı, iki eliyle gözyaşlarımı yüzümden sildi. "Şşş... Sil gözyaşlarını." Kuralcıydı benim babam, disiplin ve ciddiyet severdi. Ancak kalbi yumuşacıktı, sıcacık ve şefkat dolu gözlere sahipti. "Ne senin ne de annenle kardeşlerinin, gözlerinden akan tek yaşa dayanamam ben."

Evet dayanamazdı, özellikle Aylin'in gözyaşlarına hiç dayanamazdı. Ama yine de gitmişti. Öldüğünde en çok Aylin'in ağlayacağını bile bile gitmişti. "Neden gittin o zaman baba?" diye sordum çaresizce. "Neden bizi sensiz bıraktın?"

"Gitmeyi ben istemedim ki..." dedi, başını öne eğerek. Başını üzgün bir şekilde iki yana salladı. "Hiçkimse sevdiklerini bırakıp gitmek istemez."

"Biliyorum." Omuzlarımı silkerek yutkundum. "Biliyorum ama ben seni çok özlüyorum."

"Her şey gibi özlemler de bir gün biter kızım. Vakti geldiğinde tekrar buluşacağız."

Başımı sallarken eliyle yüzümü okşuyordu. Avuçlarındaki sıcaklığı, gözlerindeki parıltıyı ve güldüğünde meydana çıkan gamzesini ne kadar özlediğimi o an fark ettim.

"Keşke vaktimiz bu kadar az olmasaydı baba." derken mağrur bir hüzünle onun kısık gözlerine baktım. "Ben sana daha sevdiğim adamı bile anlatamamıştım. Onu da çok zamansız kaybettim."

"Hayatın bir dengesi var, merak etme. Kaybettiklerin kadar, kazandıkların da olacak. Sen yeter ki seçimlerini doğru yap." Akabinde toparlandı ve bana beklemediğim bir soru yöneltti. "Sana ilkokuldayken anlattığım bir hikaye vardı, hatırlıyor musun?"

Mecbur olduğu için kendi ormanını yakmayı seçen bir aslanın hikayesinden bahsediyordu. Benim çocukken en sevdiğim hikayelerden biriydi.

Omuzlarımı silktim. "Hiç unutmadım ki."

"Herkes yaşadığı sürece bir şeylere mecburdur kızım." Sözlerini söylerken saçlarımı okşuyordu. "Hayat insanı seçimlere zorlar, her seçim de kendi olasılığını doğurur. Ve insan o olasılıklardan payına düşeni yaşayarak seçimlerinin bedelini ödemekle mesuldür."

"Ben, ödeyeceğim bedel ölmek bile olsa intikamı seçtim baba."

Babam, gözlerimin içine baktı. Bakışlarında kırgınlık yoktu, öfke yoktu. Sadece... kabul vardı. Anlayışla örülmüş, içini huzurla kaplayan o dinginlik...

"İntikam..." diye mırıldandı. "Kolay bir yol gibi görünür bazen. Ama en zoru odur. Çünkü sen, sana yapılanla değil, o yolda dönüşeceğin kişiyle de yüzleşirsin."

Sustu bir an. Gözlerini ağaçların arasındaki göğe çevirdi. Işık, yaprakların arasından süzülüyor, sanki her biri babamın cümlelerine eşlik ediyordu.

"Bir gün geldiğinde, aynaya baktığında kendini tanımayabilirsin. İşte o gün, bu konuşmamızı hatırla."

"Ya kendimi tanımak istemezsem?" diye sordum, boğazımdaki düğümü yutkunarak. "Ya o aynada gördüğüm kişi ben değilsem artık?"

Babam usulca gülümsedi. "O zaman sana kendini hatırlatacak birini bul. Unuttuğunda seni çağıracak bir sesi dinle. O ses bazen bir kardeş olur, bazen bir arkadaş... bazen bir bakış."

Duraksadı.

"Bazen de düşman sandığın birinin gözleri olur."

Sözleri içime işledi. Bir anda aklımdan Ali Asaf geçti. O gece, o gözlerde gördüğüm şey bir kırılganlık mıydı, yoksa bastırılmış bir geçmişin yankısı mı? Ayırt edememiştim. Belki de hâlâ edemiyordum.

Babam başını eğdi, alnımı öptü. "Şimdi git. İçinde büyüyen yangını söndürmek senin elinde. Kimi ateşler aydınlatır, kimi yakar. Seçimini sen yapacaksın."

Daha fazla tutamadım. Ellerine yapıştım, gözyaşlarım toprağa karıştı.

Ben ağlarken babam bana tebessüm ederek baktı, sonra arkasında onu kendine çeken beyaz bir ışığın içinde kayboldu.

25 Eylül 2008.

"Baba?!"

Henüz güneşin doğmadığı bir vakitte, kan ter içinde yatağımda doğruldum.

Sesim yalnızca odanın içinde duyulacak kadar yüksek çıkmıştı. Etraftaki bir diğer sesse göğüs kafesimi döver gibi atan kalbime aitti. Nefesler alıp vererek nabzımı düzene sokmaya çalıştım. Burnumda ormanın çam kokusu, yanağımdaysa huzurlu bir sıcaklık vardı. Babamın sıcaklığı, onun özleminden bana miras kalmış gözyaşlarım bu sıcaklığa eşlik ediyordu.

Babam, Hakkı Ergin. Bir bakışıyla koca bir orduyu titretirdi, karanlık bir sokakta onunla yürürken korkmazdınız, hiç tereddüt etmeden sırtınızı yaslar, gözleriniz kapalı kalbinizi emanet ederdiniz. Çünkü sizi yarı yolda bırakmayacağını, kalbinize ihanet etmeyeceğini bilirdiniz.

Öyle bir insandı benim babam, merhameti düşmanlarından başka herkese dokunurdu. Ailesini ve ailesi bildiklerini yarı yolda bırakmazdı.

Buna rağmen, hayatın tüm adaletsizliğinden payına düşeni almıştı. 80 darbesinde babam, en güvendiği silah arkadaşları tarafından iftiraya uğrayıp askerlikten atıldığında ben annemin karnındaydım. Doğup büyüdüğümde, babamın neden bize öğrettiği ilk şeyin adalet olduğunu o zaman anlamıştım.

Benim babam korkusuzdu, uğradığı hiçbir adaletsizlik onu yıldıramazdı. Aklandıktan sonra istihbarata girdiğinde adını hafızalara izini sildirmeden kazımıştı.

Ve günün birinde ismi sadece hafızalarda değil, soğuk bir mezar taşında yazmaya başlamıştı.

Babamı bizden koparan beş duble rakıydı. Ve ben o günden sonra bir daha rakı içemedim, istavrit yiyemedim.

O günden sonra ne zaman birileri sofrada kadehini kaldırsa, ben gözlerimi kaçırdım. Kadehte gördüğüm, rakının beyazı değil, babamın sessiz vedasıydı.

Bir daha hiçbir masada onun kadar dimdik oturan, sözünü onun kadar ölçüp biçerek söyleyen bir adam görmedim. Hakkı Ergin gibi bakabilen gözler yoktu artık. Ne emniyette, ne başka bir yerde... O bakışlar yerini ya hırsla kararmış, ya korkuyla silinmiş başka bakışlara bırakmıştı.

Ben onunla büyüdüm.

Korkusuzluğu ezberledim.

Ve bir sabah, gözlerimi onsuz bir güne açtım.

Yatağımın ucunda kıvrılmış battaniyeye uzandım, rüyanın sıcaklığını biraz daha taşıyabilmek istercesine. Ama içimdeki boşluk, battaniyeden büyük, anılardan derindi. Ellerimi yüzüme kapadım, bir süre öylece kaldım. Sanki avuçlarımda hâlâ babamın alnı vardı.

Kalktım.

Bugün yine sorulara uyanmıştım. Cevaplara ulaşmanın yolunun da yatakta kalmak olmadığını biliyordum.

Babamın sesi kulağımda çınlıyordu.

Ancak onun sesini bastıran başka sesler de vardı kafamın içinde.

Sancar'ın selamını getirdim. Özlemiş seni

İhaleden çekilmişsin, aferin. Eh, kimleri karşına almaman gerektiğini anlamışsındır artık.

Dünden beri aynı sesler kulaklarımdan zihnime doğru yol çiziyor ve kafamda bozuk bir plak gibi tekrara düşüyordu. Sesleri susturamadığım gibi, içimdeki huzursuzluğu da bastıramıyordum.

Olay yerine gittiğimizde ekiplerin verdiği rapora göre deponun tamamı harap, kullanılamaz hale gelmişti. Deponun güvenlik kameraları, alarm sistemi dahi paramparça olmuştu. Ancak bunların yangından önce yaşandığı düşünülüyordu.

Dudaklarım arasından, sanki kafamın içindekileri boşaltır gibi keskin bir nefes verdim. Çarşafı yatağın ucuna atarak ayağa kalktım. Lambaderimi yaktım ve masamın başına geçtim.

Benim seçimim çoktan belliydi.

Elime beyaz bir a4 kâğıdı, bir de tükenmez kalem aldım. Son iki gün içinde yaşanan her şeyi kronolojik sırayla yazmaya başladım.

Yemek teklifi, restorana giriş, Tahir ve adamlarının gelişi, Maraz Ali'ye sataşması, lavaboya gidişim, yemek sonrası sahilde yürüyüşümüz, yürüyüşte bize saldıran adamlar, arbede, polisler, Sancar, ertesi gün Tahir'in patlatılan deposu.

Ve deponun içinden çıkan, parçalanıp etrafa dağılmış silah parçaları.

Gözlerim, mavi yazıların üzerinde gezerken zihnim o yazıların somutluğunda bir bağlantı kurmaya çalışıyordu.

Tüm bu olay örgüsünün hepsi Maraz Ali'ye çıkıyordu.

Ben ondan sevdiğim adamın intikamını almak isterken, o bir başkasından bize yapılanın intikamını mı almaya çalışmıştı?

Çember daralacağına giderek büyüyordu. Attığım her adımda, kurduğum operasyon farklı katmanlara dağılıyordu. O'nun başına yıkmak için izini sürdüğüm karanlığı, zannettiğimden daha büyüktü.

Tahir o gece bize saldıran adamların başını çekiyordu. Sinirli, provokatif ve açıkça tehditkâr biriydi. Ama ondan daha fazlası neydi?

Sancar'ın kuklası mı? Malum kişinin kurbanı mı?

Cezasını ellerimle vermek istediğim bir adamın, başka bir suçluya ceza kesmiş olma ihtimali, nedense içimde bir yerleri çatlatıyordu. Ben onun cezasını vermek için yanıyorken, o benden önce bir hüküm kesmişti belki de. Bu fikir içimi yakıyordu ama reddedemiyordum.

Maraz Ali, zannettiğimden daha gizemliydi. Bilineni olmayan iki bilinmeyenli bir denklem gibiydi. Bilinmeyenlere en yüksek değeri de versem, bilinenler tarafında hep sıfır kalıyordu.

Kalemi masaya bıraktım. Yazdıklarımı okuyup tekrar başa döndüm. Tarihler, saatler, ifadeler... Her biri bir başka sorunun kapısını aralıyordu. Sanki olaylar bana kendini göstermemek için anlaşmalı bir suskunlukla ilerliyordu.

Kendimi geri yasladım. Tavanı izlerken içimden geçen tek şey şuydu; Bu adam gerçekten kimdi?

Onu sorguya çekemiyordum. Çünkü ben hâlâ sahte bir kimlikle onun yanındaydım. Gerçek İdil, sadece içimde yaşıyordu. Dışarıda ise bambaşka bir İdil vardı.

Ama içimdeki gerçek İdil, onun gözlerine her baktığında daha fazla kırılıyordu.

Her cevabı binbir olasılığa çıkan sorular kafamda dönüyordu. O soruların doğru cevaplarını bulamazsam dosya ilerlemeyecekti. Ve ben sadece dosyayı değil, kendimi de ilerletmeye çalışıyordum.

İçimdeki karmaşaya bir şekil vermek istiyordum.

Ama bazen hiçbir şekil yetmiyordu. Bu gece onlardan biriydi.

Ayağa kalktım. Lambaderi söndürdüm. Pencereye gidip perdeleri araladım. Dışarıda sessiz, uyuyan bir İstanbul uzanıyordu. Ama ben... ben o uykunun dışında kalmıştım.

Kendimi, içimdeki savaşa girmeye mahkûm hissediyordum.

Yavaşça pencereyi kapadım. Masanın üstündeki kâğıdı katladım, çekmeceye koydum.

Gardırobuma yönelerek kapağını açtım. Askeri düzenle katlanmış gömlekler arasında siyah, düz, sade bir tanesini seçtim. Babam da sade giyinirdi. Bir gömlekle bile sessiz bir duruş sergileyebilirdi.

Kendime bir kahve yaptım.

Saat sabahın altısıydı.

Şehir hâlâ uykudaydı. Ama ben, günün bana sunduğu karanlıkta bile bazı gerçekleri görmeye hazırdım.

Sabahın ilk ışıkları henüz gökyüzüne dokunmamıştı. Hava grinin en koyu tonundaydı. Sonbahar, iyiden iyiye etki ediyordu artık. Yazdan kalma son günleri çoktan yanında götürmüş ve beraberinde serin rüzgarları, sararıp dökülen yaprakları getirmişti.

Kafamda hala gördüğüm rüyanın yankısı güç buluyordu. Babamın sesi, sıcacık parmakları, şefkatli bakışları, alnıma kondurduğu öpücük, sanki bir adım gerimdeydi.

Aylin'in odasına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp içeri girdiğimde onu yatağında hala uyur vaziyette buldum. Her zamanki gibi bir bacağı dışarıda, yüzüyse battaniyesine gömülü haldeydi.

Sessizce kıkırdadım. İnsan hiç mi değişmezdi? Küçüklüğünden beri illa bir uzvunu dışarıda bırakacak şekilde uyur, uyandığında da, "Ya donmuşum, niye örtmedin üstümü?" diye bana sitem ederdi.

Başucuna yönelerek bacağını battaniyenin içine ittirdim. Homurdanarak mırıldandı ve gözlerini açmadan diğer tarafa döndü.

Saat henüz altıydı. Şimdi uyandırırsam tüm gün uykumu alamadım diye huysuzlanacaktı. Onu azad ederek başına bir öpücük kondurdum ve odasından çıktım.

Evde fazla oyalanmadım. Siyah bir pantolon, boğazı kapalı ince bir triko ve uzun kahverengi bir kaban geçirdim üzerime. Saçlarımı toplamadan dağınık bıraktım, makyaj yapmadım. Aynada kendime son bir kez baktım. Gözlerimde uykusuzluğun ağırlığı vardı.

"Şimdi git. İçinde büyüyen yangını söndürmek senin elinde."

Babamın sesi kulaklarımda yankılanırken adımlarım beni çoktan evin dışına sürüklemişti.

Saat sekize yaklaşmıştı ancak emniyetin koridorları hala sessizdi. Temizlik görevlilerinin paspas seslerinden ve arada çalan telefonların yankılarından başka bir şey yoktu. Birçok masa boş, ışıklar loştu. Sadece bizim birimden birkaç kişi erkenden gelmiş, çay termosunun başında sohbet ediyordu.

Bilgisayar klavyesinde gezinen parmaklarımın ucunda hafif bir karıncalanma hissi vardı. Emniyet bilgi sistemine girdim. Önce "Sancar" soyadını tarattım. Onlarca sonuç döküldü önüme: GBT kayıtları, sabıka dosyaları, ihbar raporları... Ama bu sefer soyada değil, isme odaklandım. Arama çubuğuna sadece Sancar adını yazdım ve filtreyi şüpheli iş bağlantıları, organize suç ve şiddet eğilimli geçmiş olarak daralttım.

Birkaç saniye sonra ekranımda bir isim beliriverdi: Sancar Tek. Koyu gri arka planın üstüne yansıyan beyaz harflerle dolu satırları hızlıca gözden geçirdim. Sancar Tekeloğlu, 1961 doğumluydu. Beşiktaş merkezli "Tekeloğlu Endüstri" isimli bir şirketin resmi sahibi. Ancak şirketin kayıtlarıyla sahadaki faaliyetleri arasında ciddi bir uçurum vardı. Yasal olarak metal işleme ve üretim şirketi gibi görünüyordu ama sahadan gelen ihbarlar, onun fabrikasını uyuşturucu ve silah transferi için lojistik merkez olarak kullandığını işaret ediyordu.

Gözlerim detaylara takıldı. "Beykoz baskını" ibaresini gördüğümde elim durdu. Aylin'in dün sabah söylediği şey doğruydu. Bu adam, o fabrikanın sahibi olmalıydı. Altını çizdim. Sancar Tekeloğlu son yıllarda birkaç kez gözaltına alınmış ama delil yetersizliğinden hep serbest bırakılmıştı.

Bu isim, Ali Asaf'la geçmişten gelen bir bağ taşıyor olmalıydı. Belki de bu yüzden o adamlardan biri, onunla karşılaştığında ilk cümlesi "Sancar'ın sana selamı var" olmuştu.

Bilgisayarda kayıtlı olan arşiv fotoğrafına tıkladım. Siyah takım elbiseli, geniş alınlı, gözlerinde gülümseme izi taşımayan bir adamdı. Elindeki puroyu kibirle tutuyordu. Onu tanımasam bile o poza bakınca midemin kasıldığını hissettim.

Bir sonraki hamlem için kiminle konuşmam gerektiğini biliyordum. Bu kişi Nevzat Müdür'dü.

Ayağa kalkarken içimdeki görev bilinci yeniden yerini buldu. Kafamdaki puslu düşünceler biraz daha berraklaşmıştı.

Bu sefer mesele sadece bir yemek ya da bir saldırı değildi.

Bu, ipleri usulca çözülmekte olan bir ağın ilk ilmikleriydi.

Saat sekizi hızla geçiyordu. Kafamda binlerce soru, önümde tek bir hedefle, yukarı kata çıktım. Koridorun loş ışıkları altında yürürken, mesaiye yeni başlamış memurların konuşmaları kulak arkamda yankılanıyordu. Kapının önünde durdum. Parmaklarımın ucuyla iki kez tıklattım.

"Gel."

Nevzat Müdür'ün kalın sesi içeriden duyuldu.

Kapıyı araladım. Yavaşça içeri girdim. O her zamanki gibi masasının başında oturuyor, önündeki klasörleri inceliyordu. Gözlüklerini burnunun ucuna indirmişti. Beni görünce gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.

"Gel kızım, hoş geldin."

Kapıyı kapatıp karşısındaki sandalyeye geçtim. Sakin görünmeye çalışsam da içimdeki gerilim sesime yansıyordu.

"Müsait miydiniz müdürüm?"

"Müsaitim kızım, geç otur."

Nevzat Müdür'ün yılların yorgunluğuyla kırışmış yüzüne baktım. "Sizinle muhtemelen sizin de tanıdığınız biri hakkında konuşmak istiyorum. Sancar Tekeloğlu."

Kaşlarını hafifçe çattı. Dosyasını kapattı ve dikkatini tamamen bana verdi. "Sancar Tekeloğlu mu? Nereden çıktı o adam?"

Elimde tuttuğum not defterini açtım. Bilgisayarda yaptığım sorgulamaların çıktısını almış, birkaç not eklemiştim.

"Biliyorsunuz ki dün gece malum kişiyle yemeğe çıkmıştım. Bir süre sonra restorana birkaç adam geldi. İçlerinden biri, 'Sancar'ın sana selamı var' dedi. Adı Tahir'di. Malum kişiye çok sataştı." Duraksadım. "Biz yemekten sonra sahilde yürürken de o ve adamları tarafından saldırıya uğradık."

Nevzat Müdür'ün yüzü bir anda ciddileşti. Sandalyeye biraz daha yaslanarak, "Sana bir şey oldu mu?" diye sordu.

"Hayır, ben iyiyim ama Maraz Ali epey dayak yedi." Cümlemi yarıda kestim. Olasılıkları kurcalamak istemiyordum.

Nevzat Müdür derin bir nefes alarak dosyaya eğildi. "Sancar'ı elbette tanırım. Hatta en iyi Rıza ve Enver tanırdı. Onun adını ilk kez 2005'te duymuştuk. Hakkında çok kirli söylemler, iddialar vardı. Ama adam kurnaz. Hiçbir dosyada izi doğrudan çıkmaz. Aracı kullanır. Tehdit ettirir. Pis işleri başka isimlere yıkar. Enver sağken çok uğraştı o dosyayla. Ama üstten engel geldi. Emniyet içinde bile Sancar'la çalışan bazı 'sessiz ortaklar' olduğu konuşuluyordu. Ama, üzerine gidememiştik."

Bir an için içimdeki öfke kabardı.

"Yani sırf yukarıdan izin çıkmadığı için bir suç örgütü yıllarca serbest mi dolaştı?"

Adam gözlerimin içine baktı. Yorgun ama samimi bir ifadeyle. "Bazen sistem, bizim bile anlayamadığımız şekillerde işler. Sancar gibi adamlara tek başına gidemezsin. Onları devirmek istiyorsan sabırla, adım adım gidersin. Her dosya, her bağlantı, bir tuğladır. Duvarı bir gecede yıkamazsın."

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kısa süreliğine kapattım. "Ben bu duvarı yıkacağım Müdürüm. Ne kadar zaman alırsa alsın. Yeter ki elimde doğru bilgiler olsun."

"Doğru bilgiler sende yok değil. Ama artık başka şeyler de gerekiyor." Gözlüğünü yeniden taktı, çekmeceden eski bir dosya çıkardı. Tozlu, kenarı yıpranmıştı. Masaya bıraktı. "Bu rahmetli Enver'in bana iki yıl önce emanet ettiği dosyaydı. Hiçbir yerde resmi kaydı yok. Ama içeride Sancar'la ilgili notlar, bağlantılar, kod isimler var."

Dosyayı dikkatle elime aldım. Sayfaları çevirmeye başladım. İçinden bazı fotoğraflar, elle yazılmış notlar, kroki benzeri çizimler çıktı. Bir fotoğrafta Sancar, siyah deri montuyla bir depodan çıkarken görünüyordu. Arka planda sarı kasalar, mavi variller... Burası bir depo değil, bir sevkiyat merkezi gibiydi.

"Sancar'ın bu kasalarla ne taşıdığı hiç bulunamadı." dedi Nevzat Müdür. "Ama şüpheler hep silah ya da uyuşturucu üstündeydi."

"Burası neresi?"

"Pendik–Kaynarca'da bir depo. O dönem baskın yapıldı ama her şey boşaltılmıştı. Sadece birkaç evrak kaldı, hepsi uyduruk."

Sayfaları çevirirken elime bir başka belge geçti. Bir telefon dinleme tutanağı. Konuşmalar kod isimlerle yapılmıştı: Yaman Ayçiçeği Beton.

"Bunlar onun adamları mı?"

"Evet. Yaman Arslan, Sancar'ın sağ koluydu. Mart 2007'de aniden ortadan kayboldu. Cesedi bile bulunamadı."

Yutkundum. Bu, daha büyük bir şeyin başlangıcıydı.

Başımı salladım. Kalbim göğsüme sığmıyordu. Bu dava, artık sadece Levent'in intikamı değildi. Bu, köküne kadar çürümüş bir yapının çöküş hikâyesiydi.

Ve ben, bu hikâyenin ön saflarında, gerçeklerle yüzleşmeye hazırdım.

Nevzat Müdür'ün odasından çıkarak asayiş şubeye geri dönmüştüm. Dakikalar öncesinde yaptığım görüşme beni hem zihinsel hem duygusal olarak sarsmıştı. Yıllardır kılcal damarlar gibi genişleyen bir suç ağı, artık gerçek bir hedefe dönüşüyordu.

Maraz Ali yalnız benim değil, teşkilatın da şahsi meselesiydi.

Masama oturur oturmaz önündeki dosyaları kapattım. Yasemin çayım soğumuştu ama ellerim hâlâ sıcaktı. Sanki elimdeki dosya, yıllardır aradığım pusulanın ta kendisiydi.

Bilgisayarı yeniden açacakken Zeynep'in sesi eylemimi vazgeçirmişti.

"Bu saatte burada olacağını biliyordum."

Başımı çevirince Zeynep'i gördüm. Elinde bir adaçayı, üstünde haki yeşili bir trençkotla bana doğru geliyordu. "Dün gece saat üç buçukta sistemdeki dosyalara giriş yapılmış. Birinin sabah erken geleceği kesindi."

Gülümsedim. "Beni mi takip ediyorsun sen?"

"O senin uzmanlık alanın. Ben sadece kayıtlara bakıyorum."

Bir an hiç konuşmadan ayakta durduk. Ardından ben masamın kenarına oturdum, o da karşımdaki sandalyeye. "Garip bir geceydi..." dedim.

"Uyuyamadın, değil mi?"

Başımı iki yana salladım. "Hayır. Ama bir rüya gördüm."

Gözlerini merakla kıstı. "Kiminle ilgili?"

"Babamla. Uzun zaman sonra ilk kez onu rüyamda gördüm."

Zeynep'in yüzünde bir anlayış ifadesi belirdi. Usulca bana yaklaştı ve elimi tuttu. Bense konuşmaya devam ettim. "Bazı yangınların beni aydınlatacağını, bazılarınınsa beni yakacağını ve hangi ateşe yaklaşacağıma kendim karar vereceğimi söylüyordu."

Bir süre sustu Zeynep, gözlerini başka tarafa çevirip bana baktı. "Bu ara kafan hep dosyalarla, operasyonlarla dolu. Bilinçaltın sana bir tepki vermiş olmalı."

"Olabilir." dedim omuzlarımı silkerek.

"Hakkı Amca muhteşem bir insandı. Babamla Sherlock Holmes ve Dr. Watson gibiydiler hatırlıyor musun?"

Kıkırdayarak karşılık verdim. Akabinde gülüşüm, buruk bir tebessüme dönüştü. "İnşallah beraberdirler şimdi."

"İnşallah." Mağrur bir gülüşle ekledi. "Biliyor musun, ben de bazen babamı yanımda hisseder gibi oluyorum. Ama önemli günlerde. Murat'la nişanlanırken, evlenirken, zor bir operasyondayken sanki babam hep oradaymış, hep yanımdaymış gibi garip bir his."

"Onlar hep bizimleler çünkü panterim." diye tebessüm ettim, arkadaşımın elini tutarak. "Biz onları göremesek de, duyamasak da hep bizimleler."

Zeynep'in babası benim eski amirimdi. Amca yarımdı.

Enver Amir, amcam yerine koyduğum biriydi benim için. Baba yarısı derler ya amca için, o hesaptı işte. Onu kaybettiğimiz gün, babamı kaybettiğim güne denkti. Dolayısıyla o günkü Zeynep'le yirmi bir yaşındaki İdil de denkti. Zeynep'in her döktüğü yaşta yirmi birimdeki kendimi görmüştüm. Onun yanında ben de acısından kendi payıma düşeni almıştım. Çünkü benim babam öldüğünde acımı paylaşabileceğim kimse yoktu.

Yıllar sonra Zeynep babasını kaybettiğinde, ben de onunla aynı acıyı yaşamıştım. Çünkü öğrenmiştim ki bazı acılar tek başına yaşandığında insan dünyada kendini yapayalnız hissediyordu.

Buna sonrasında sevgilimi kaybettiğimde daha da emin olmuştum.

Ama Levent'in kaybı, kesinlikle paylaşmayı isteyebileceğim bir kayıp değildi. Zeynep Murat, Aylin, Akın, Derya ve Hakan... Hiçbiriyle bu acıyı paylaşmamayı diliyordum.

"Şimdi de biz onların izinden gidiyoruz." dedi Zeynep, çayını yudumlayarak. "Sen benim kara cadımsın, ben senin sarı panterin."

Keyifle gülerek karşılık verdim. "Öyle tabii. Seni bir de başkomiser yaptık mı teşkilat yerinden oynar."

"Aman İdil ya..." diye hayıflandı, gözlerini devirerek. "Yine konuyu aynı yere getirdin."

"Ya fena mı olurdu? Ne olur sanki inat etmesen, girsen şu sınava."

"Önümde bir doğum var, anne adayıyım ben." Henüz şişmemiş karnını okşadı ve bana döndü. "İki üç yaşlarına gelsin, bakarız."

"Ohoo, öyleyse söyle ona çabuk büyüsün." derken elimdeki kalemle arkadaşımın karnını işaret ettim.

"Deli ya!" diye kıkırdadı Zeynep. Akabinde ciddiyete büründü. "Kızım şaka bir yana, Rıza Baba konuşuyordu geçen, bir başkomiser tayin edilecekmiş yakında."

Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. Böyle bir durumdan hiç haberim yoktu. "Kimmiş o?"

"Bilmem." dedi, omuzlarını silkerek. "Ama eminim işinin hakkını verecek biridir."

Zeynep sözlerini bitirince gözlerini uzaklara dikti, fincanındaki son yudumu aldı. Gözlerinde bir düşünce dolaşıyordu, ama söylemek için doğru zamanı kolluyormuş gibiydi.

Bir süre sonra Zeynep yanımdan ayrılarak kendi masasına yönelmişti. Ben de gözlerimi dosyalarıma çevirmiştim. Parmaklarım, farkında olmadan kalemin ucuyla küçük daireler çiziyordu. Babamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Seçimini sen yapacaksın.

Düşünceler bir yağmur gibi zihnime yağarken gözlerimi yumdum ve bir nefes verdim. Gözlerimi açtığımda masamın kenarından hiç ayırmadığım çerçeveyle karşılaştım. İçinde Levent'in üniformalı resminin olduğu çerçeveyle.

Onu elime alarak parmaklarını, sanki sevdiğim adama dokunur gibi üzerinde gezdirdim. Her geçen gün içimdeki özlem daha da büyüyordu. Yanımda olmasına ihtiyacım vardı, elimi tutmasına, gözlerimin içine bakmasına, onu hissetmeye çok ihtiyacım vardı.

Ama onu göremeyecek ve hissedemeyecek kadar uzağımdaydı.

Beni bu gerçeği kabullenmeye mahkum ettiği için bile nefret ediyordum o adamdan. Eğer o soygun olmasaydı, biz şu anda Levent'le evli olacaktık. Tüm bu hayallerim imkansıza dönüşmeseydi belki anne olmak bile isteyebilirdim.

Maraz Ali'den yalnız sevdiğim adamı öldürdüğü için değil, yaşanması mümkün olan tüm güzellikleri benden çaldığı için intikam almak istiyordum.

Tüm seçimim bunun içindi. Ateşte yanmaya da, bedel ödemeye de razıydım.

Pınarlarımdan taşarak çeneme doğru yol çizen yaşlarımı sildim. Çerçeveyi yerine bırakırken, sevgilimin resimdeki yüzüne bir buse kondurdum.

"Az kaldı birtanem, çok az kaldı..."

Döktüğüm her yaşta, geçen her günde, akan her suda ve ona ait her hatırada onu ne kadar özlediğimi tekrar tekrar anımsıyordum.

Artık hayatta olmayan birini özlemek, onun yokluğuna alışmak zorunda kalmak, dikenlerin üstünde dimdik yürümeye benziyordu.

Bir süre sonra canınızı yakanın dikenler değil, ona duyduğunuz özlem olduğunu anlıyordunuz.