29. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ
27- Çıkmaz Sokak | Part II
"Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi."
-Fernando Pessoa
✦
27 Kasım 2008.
Ertesi gün ilk işim merkeze gittiğimde, elime aldığım bir kupa çayla bilgisayarın başına oturmak olmuştu. Dün gece eve gittiğimde Aylin çoktan uyumuştu. Ben de onun ardından sıcak bir duş alarak kendimi yatağa bırakmıştım. Sabah olduğundaysa hiçbir şey belli etmeden onunla birlikte merkeze gelmiştim.
Kimseye söylememiştim bildiğimi, çünkü önce kendim idrak edebilmeliydim. Flashdiski çantamdan çıkarıp bilgisayara taktım. Kaydı yeniden sağlam bir gözle izlemeye başladım.
Levent'in vurulduğu an dahil hiçbir kısımda Maraz Ali yoktu. Maskeli adamlar arasında dahi yüzü seçilmiyordu. Ama Murat kaçan çetenin aracın şoför koltuğunda Ali'yi görmüştü. Belki de içeri hiç girmemiş, araçta adamlarının sessizce işi bitirmelerini beklemişti.
Acaba bu kayıttan onun da haberi var mıydı? Levent vurulduktan sonra benim onun başucuna çöktüğüm kısma geldim. Sırtım dönüktü kameraya, yüzüm gözükmüyordu, sadece kısacık bir anda ambulans çağırmaları için etraftakilere yalvarırken yanağım seçiliyordu.
Görünüyor olsam da fark etmezdi. Maraz Ali bu kaydı izlemiş olsaydı eğer onun karşısına çıktığım an beni tanımaz mıydı?
Demekki kayıttan haberi yoktu; bu yüzden de kaygılanmaya gerek yoktu.
Benim için esas önemli olan gerçek katilin kimliğiydi. Sevdiğim adamı hayattan koparan alçağın kameraya döndüğü ana geldim. Ekranı büyüterek maskenin ardındaki gözlere ve yarısı gözüken burnunu, kaşlarını dikkatle inceledim. Kaydı orada durdurup ekranı kararttıktan sonra sabıka dosyasını almak üzere masadan kalktım.
Tekrar bilgisayar başına oturduğumda, o maskenin altında çok azı gözüken eşgali dosyadaki tüm yüzlerle karşılaştırmaya başladım. Evet böyle bulmak çok zordu. Hatta belki imkansızdı. Ama şu an için başka çarem de yoktu.
Dosyada yüzlerce sabıkalı vardı. Ekrandaki adam belki benim yaşlarımda, belki de benden biraz büyüktü.
Dosyadaki her yüz, her bakış, bana bir şey fısıldıyordu sanki. Ama hiçbirinin sesi, o maskenin ardındaki sessizlik kadar derin değildi.
Bir saatten fazla zaman geçmişti. Bardaktaki çay çoktan soğumuştu ama ben hâlâ ekran başındaydım.
Ellerimle tek tek sabıka fotoğraflarını geçiyor, maskenin altındaki o gözleri belleğimde tutarak karşılaştırıyordum.
Bazen bir çift kaş, bazen bir burun kemiği... Ama hiçbir eşleşme tam değildi.
Tam olarak emin olamasam da içime sinmeyen bir his vardı. Bu adam burada yoktu.
Belki de sabıkası olmayan biriydi.
Belki de sistemde adı bile geçmiyordu.
Ya da belki sistemin ta kendisiydi.
Sandalye gıcırdadı. Arkama yaslandım.
Ekrandaki görüntü hâlâ donmuş haldeydi.
Maskenin arkasındaki gözlerle ben hâlâ bakışıyordum. Sanki bir oyun oynamıştık ve o kazanmıştı, ben kaybetmiştim.
Ama oyun hâlâ bitmemişti.
Dosyayı bir kenara bırakıp videoyu kapattım. Apollon'a yazmak istiyordum. Andrea'yı yahut Sancar'ı biliyorsa şayet, Crush Diamond'u bilmemesi olanaksızdı.
Maile girdiğimde rahatlamak adına bir nefes verdim. Ardından maili yazmaya başladım.
Kime: apollon@protonmail.com
Konu: Crush Diamond
"Sayın Apollon,
Size bu sefer yazmamdaki sebep, bir başka konuyla ilgili bilginize başvurmak için.
Bundan bir buçuk yıldan fazla bir süre önce, 10 Mart 2007 akşamı saat 21:17 sularında ekip arkadaşlarımla devriyedeyken Crush Diamond adlı bir mücevher mağazasından soygun ihbarı aldık. Olay yerine gittiğimizde soyguncu çeteleriyle çatışmaya başladık.
Aradan yaklaşık yirmi dakika kadar bir zaman geçtiğindeyse bir meslektaşım, aynı zamanda müstakbel nişanlım Levent Karaca göğsünden üç defa vurularak şehit oldu.
Faillerini bulamadım çünkü tüm kayıtlar yok edilmişti.
Parmaklarım bir an duraksadı. İçimde bir şey düğümlendi. Devam etmeye çalıştım.
"Bugün elime ulaşan bir kayıt, o geceye dair bildiğim her şeyi yerle bir etti. Maraz Ali olarak bildiğimiz Ali Asaf Çakırcı'nın suçu işlemediği artık neredeyse kesin.
Bu kişinin Andrea Nikolaidis ya da Sancar Tekeloğlu ile bağlantısı olup olmadığını bilmiyorum ama siz bilirsiniz diye düşündüm.
Size ek bir bilgi daha vermem gerek: Kaydın içinde yer alan kodlama biçimi ve şifreleme yapısı daha önce bana gönderdiğiniz kriptolu maillerdekiyle birebir aynı. Yani bu dosya size ya çok yakın bir kaynaktan geliyor, ya da doğrudan sizden.
Lütfen bu konuda bana yardımcı olun. Bu yalnızca benim hayatımı değil, Levent'in geride bıraktığı adaleti de ilgilendiriyor."
Saygılarımla, İdil Ergin."
"Gönder" butonuna basarken içimde tuhaf bir huzur oluştu. Çünkü ne olursa olsun, artık kaçmıyordum. Peşinden gittiğim şey adaletse eğer, önce kendime adil davranmalıydım.
Mailin gönderildiğini onayladıktan sonra bilgisayarı kapattım. Masanın üzerindeki çaydan bir yudum daha aldım ama artık tadı yoktu. Zihnim başka yerlerdeydi.
O maskenin arkasındaki adamın gözleri hâlâ aklımdaydı. O gözler sanki bir hapishanenin mazgalından bana bakıyordu. Belki de hâlâ içerideydi. Ya da çok daha tehlikeli bir yerdeydi: sistemin içinde ama görünmez bir yerinde.
Zihnimde yankılanan sorular arasında bir tanesi giderek büyüyordu:
"Eğer Maraz Ali değilse kimdi?"
Bu sorunun yanıtı, artık kişisel bir mesele olmaktan çıkmıştı. Levent'in kanı toprağa karışalı iki yıl olmuştu, ama adalet hâlâ gömülüydü. Ve ben, onu toprağın altından söküp çıkarmaya kararlıydım.
Masanın çekmecesinden küçük not defterimi çıkardım. Boş bir sayfa açtım. Üstüne sadece üç harf yazdım:
"CDS"
Crush Diamond Soygunu.
Altına tarih: 10 Mart 2007
Ve hemen alt satıra: 21:17 – Silah sesleri
21:47 – Levent vurulması
İkisi arasında otuz dakika vardı.
Otuz dakikada bir hayatın seyri değişti. Otuz dakikada ölen sadece Levent değildi. Ben de öldüm. Ve şimdi, o yarım kalmış hayattan geriye sadece sorular kaldı.
Elimdeki kalemi sıktım.
Maraz Ali masumdu Ama orada bir yerdeydi.
Peki neden?
Kimin için?
Ne uğruna?
Maili gönderdikten sonra masama oturdum ama yerimde duramıyordum. İçimde bir kıpırtı, sabırsız bir uğultu vardı. Apollon'dan ne zaman yanıt gelir, ya da gelir mi... bilmiyordum.
Ama gelmişti. Tam bir saat yirmi üç dakika sonra da olsa gelmişti.
Ekranın sağ alt köşesinde bir bildirim belirdiğinde ellerim titreyerek fareye uzandı. Parmaklarımın ucunda o e-postayı açarken, kalbim avuçlarımdaydı sanki.
Kime: idil.ergin@egm.gov.tr
Kimden: apollon@protonmail.com
Konu: Re: Crush Diamond
"Sayın İdil Ergin,
Öncelikle kaybınız için son derece üzgün olduğumu belirtmek isterim. Crush Diamond davasını biliyorum. Soygundan üç ay sonra maliyenin mühürlediğini, sahibi olarak gözüken Gürbüz Bey'in intiharını ve de birkaç ay sonraki mahkemede kapatıldığını da.
O mağazanın kapatılması Sancar Tekeloğlu'nun, yani Andrea Nikolaidis'in İstanbul ayağını kırmıştı. O soygunda bir polisin şehit olduğunu duymuştum ancak detayları bilmiyordum.
Öncelikle şunu sormak istiyorum, siz ne istiyorsunuz?
Gerçek katille yüzleşmek mi?
Saygılarımla, Apollon."
Ekrandaki satırların arasına gömülmüştüm. "Gerçek katille yüzleşmek mi?" diye sormuştu Apollon. Sanki kalemimi elimden almış, zihnimdeki en çıplak soruyu benim yerime yazmıştı. Ve ben... bu kadar basit bir soruya cevap veremiyordum.
Gerçek katille yüzleşmek mi istiyordum?
Gözüm masamın kenarında hâlâ açık olan not defterine kaydı.
"21:17 – Silah sesleri."
"21:47 – Levent vuruluyor."
O yarım saatlik boşluğun içi sisle doluydu.
Ve o sisin içinde yürürken, neyi aradığımı unutmaya başlamıştım.
Katili mi?
Kendimi mi?
Levent'i mi?
Bilgisayarın başında bir süre kımıldamadan oturdum. Ellerim klavyeye gitmiyordu.
Kalbimden geçen cümlelerin hiçbiri doğru gelmiyordu. Çünkü ben artık "doğru" nedir, bilmiyordum.
Ne istiyordum?
Dürüst olmak gerekirse sadece adalet istemiyordum. İntikam da istemiyordum. Ben hakikatin kendisini istiyordum.
O hakikat benim altımdaki zemini sarsacaksa bile istiyordum.
Parmaklarım klavyeye uzandı. Yeni bir e-posta penceresi açtım. Derin bir nefes aldım. Bu sefer korkmadan yazdım.
Kime: apollon@protonmail.com
Konu: Re: Crush Diamond
"Sayın Apollon,
Gerçek katille yüzleşmek istiyor muyum?
Evet.
Ama sadece onunla değil. O gece orada ne olduğunu bilen herkesle. Sistemin içinde sessiz kalanlarla. Gerçekleri gizleyenlerle. Ve en çok da kendimle.
Ben iki yıl boyunca yanlış bir adama öfke duydum. Onunla savaştım. Kendimi bu öfkenin üstüne inşa ettim. Şimdi o temel yıkıldı. Ve ben, altımdan çekilen zemine düşüyorum.
Ama düşerken dahi, gözlerim açık.
Görmek istiyorum. Her şeyi görmek istiyorum. Ve evet, gerekirse onunla yüzleşmek istiyorum.
Bu sistemde adalet yalnızca mahkemelerde sağlanmıyor. Bazen bir yüzleşme, bir ifade, bir bakış, en ağır hükümden daha etkilidir. Ben hükmümü aramıyorum Apollon. Gerçeği arıyorum. Ve sizin yardımınıza ihtiyacım var.
Lütfen bana, o gece orada olan her şeyin ardındaki yapıyı anlatın. Kim, neyi neden yaptı? Ve o maskenin arkasındaki adam kim?"
Saygılarımla, İdil Ergin."
Gönder'e bastığımda titrememi durduramadım.
Elimi yüzüme götürdüm. Cildim soğuktu. Kalbimse yanıyordu.
Gerçek katille yüzleşmek istemek ne demekti?
Kendimi affetmeye hazır olmak mı?
Yoksa kendimi sonsuza dek suçlamaya razı gelmek mi?
Cevap henüz gelmemişti ama içimde yeni bir soru doğmuştu.
Eğer maskenin altındaki kişi tanıdığım biriyse ya da daha kötüsü tanımam gereken biriyse o zaman ne yapacaktım?
Bilgisayar ekranında beyaz zemin hâlâ gözlerimi alıyordu. Ama ben artık o beyazlıkta karanlığı seçebiliyordum.
Apollon'dan yanıt gelmesi çok gecikmemişti.
Kimden: apollon@protonmail.com
Konu: Re: Crush Diamond
"Sayın İdil Ergin,
O gecenin detayları istihbarat için de gizemini korumaktadır. Soygunu gerçekleştiren Maraz Ali ve çetesi, önce içeri adam sokarak güvenlik sistemini çökertmiş, vurgunu gerçekleştirmiş, sonra da kamera kayıtlarını alarak yahut bozarak oradan kaçmıştır.
O soygunun neden gerçekleştiği, müstakbel nişanlınızın nasıl şehit edildiği tarafımızca da bir muammadır.
Yani demem o ki, o gece gerçekten neler olduğunu Maraz Ali ve çetesinden başkası bilemez.
Saygılarımla, Apollon."
Apollon'un mesajı kısa ve mesafeliydi.
Ama o mesafe, bildiğini söylemeyen birinin mesafesiydi. Ve bu beni daha çok yaralıyordu.
Kayıtları yok etmişlerdi, sistem bozulmuştu ve görüntüler çalınmıştı.
Ama o gece oradaydım ben; oradaydım ve her şey hâlâ zihnimin kuytusunda yaşıyordu.
Levent'in bana son bakışını yeniden hatırladım. Bir şey söylemek ister gibiydi... Onun söyleyemedikleri benim boğazında düğüm olmuştu. Tıpkı benim şimdi yutkunamadığım gibi.
Apollon hiçbir şey söylememişti aslında.
Ama her şeyi de söylemişti;
"Biz de bilmiyoruz."
Sanki bu cümlede bir kaçışın esamesi güç buluyordu. Ellerim titreyerek klavyeye gitti. Tek bir cümle yazdım, sonra sildim.
Sonra yeniden yazdım.
"Bilmiyor olamazsınız."
Göndermeden mesajı sildim.
Aslında bu öfke Apollon'a değil, kendimeydi. Gerçeği o kadar çok istemişim ki, karşıma çıkan her kişiyi gerçeğin kapıcısı ilan etmişim. Ama belki de kapı yoktu. Ya da vardı da, bana açılmıyordu.
Başımı geriye yasladım.
Beni ayakta tutan şeyin intikam olduğunu sanıyordum. Sonra onun adalet olduğunu düşündüm. Ama ikisi de değildi. Beni ayakta tutan şey cevap arayışıymış.
Ve o cevap, artık hiçbir yerde görünmüyordu.
Bilgisayarı kapattım. Flashdiski çekip, yavaşça çekmeceme bıraktım. O küçücük nesne, sanki ciğerlerimin üstüne oturmuştu.
Bu hikâyede artık sadece kurban yoktu. Ben de bir faildim. Suçumsa yanlış adamı suçlamaktı.
Yalnız bir tanığın ifadesiyle onu düşmanım bilmiş, sahibi olduğu karanlığı başına yıkmak için and içmiştim. Ve bunu yaparken onun da bir insan olabileceğini, kırıklıkları, mecburiyetleri, acıları ve savaşları olabileceğini düşünmemiştim. Yalnız kendi acıma ve de beni besleyen intikam duygusuna odaklanmıştım.
Oysaki düşman bildiğim o kurşuni harelerde, bir dost sıcaklığından çok daha fazlası vardı. Maraz Ali, benim zannettiğimin tam tersiydi.
Ama yine de kafamı kurcalayan başka bir şey vardı; Levent'i o öldürmemişti evet, peki ama neden yapmıştı o soygunu?
"Onun gerçek bir soygun olduğundan emin misin peki?"
Dayımın sesi yeniden çınlıyordu kulaklarımda. O gün sorduğu soru zihnime bıçak gibi saplanmıştı ve düştüğüm her ikilemde aklıma vuruyordu.
"Ya soygun süsü verilmiş bir deşifre operasyonuysa?"
Olabilir miydi?
Kafamda giderek büyüyen sorular sonsuz ihtimaller denizinde yüzüyordu. Ben de o denizde yönünü kaybetmiş bir gemiye benziyordum. Batmıyordum ancak bir türlü kıyıya ulaşamıyordum.
Derin bir nefes aldım. Sanki içime dolan hava değil, geçmişti.
Ayağa kalkarak odada volta atmaya başladım. Kafamdaki sesleri asla susturamıyordum.
Bu işin altından tek başıma çıkamayacaktım. Elimi çekmeceme uzatarak flashdiski aldım, onunla birlikte laptobumu da taşıyarak ekibimin oturduğu masaya yöneldim.
Hepsi her şeyden habersiz rutin işleriyle uğraşıyordu. Bazen onların yerinde olmak, yalnızca polislik yapıyor olmak çok isterdim. Keşke müdürlerimi dinleyip o amirlik sınavına girmeseydim, dediğim çok zaman olmuştu.
"Kolay gelsin arkadaşlar." diyerek masada yerimi aldım. Sesimde ve yüzümde ruhumdaki kasvetin nişanesi hüküm sürüyordu.
"İdil, iyi misin sen?"
Zeynep'in telaşlı sorusuyla başımı iki yana sallayarak flashdiski laptoba taktım. Sonra açılan klasörden videoyu açarak laptobu onlara doğru çevirdim. Görüntü ekranda yeniden dönmeye başladığında, içerideki gürültü yerini sessizliğe bıraktı. Herkes susmuştu.
Zeynep'in parmakları klavyede dondu, Murat'ın kahve bardağı dudaklarına ulaşmadan elinde kaldı. Orhan abi ve Mesut abi hiçbir şey söylemedi. Akın ve Aylinse dudakları yarı aralı bir şekilde videoyu izlemeye devam ettiler. Yavuz Başkomiser ve Enginse başta videonun yalnızca basit bir operasyon kaydı olduğunu düşünmüşlerdi.
Videodaki silah sesi yeniden odada yankılanmıştı. Ama bu ses yalnızca Levent'in bedenine saplanan bir kurşun sesi değildi. Bu kez hepimizin zihnine, kalbine ve inandığı her şeye saplanmış bir sesti.
Bir süre sonra görüntü donmuştu. Maskeli adam kadrajın tam ortasındaydı. Gözleri kameraya bu kadar net yansımamış olsaydı, belki hâlâ şüpheyle bakardık. Ama gözler yalan söylemiyordu.
Daha da sonra sol alt köşedeki sayaç da donmuştu.
21:47:21.
Bir hayatın bittiği ve bizim bazı şeyleri fark etmeye başladığımız andı.
Sessizlik boğucu bir kalınlığa büründü. Zeynep'in bakışları titriyordu. Sadece görüntülere değil, bana da bakıyordu. Murat yüzünü gizlemeye çalıştı, ama ben onun dudaklarının tebessüm ettiğini gördüm. Arkadaşının, bir zamanlar kardeşi bildiği insanın katil olmayışının sevinci vardı yüzünde.
Mesut abi koltuğuna yaslandı. Gözlerini ekrandan ayırmadan, "İdil, kim verdi sana bu kaydı?" diye sordu.
Bir anlık tereddüt ettim. Apollon'un adını vermek doğru muydu? Ama bu noktada artık kimsenin gerçeği bilmemesi, bana ağır geliyordu.
"Bana değil," dedim. "Hakan'a gelmiş. Kimin gönderdiği belli değil ama kayıt kodlarında Apollon'un izi var."
"Apollon mu?" Engin'le göz göze geldim. Yüzündeki ifadede yalnızca şaşkınlık yoktu. Korku da vardı.
"Bu kayıt," dedim, "Levent'in ölümünü gösteriyor. Ama katilin kim olmadığını da."
Bu cümle ağzımdan çıkarken, içimde bir şey kırıldı. Çünkü bu cümleyi kurmak iki yıl boyunca inandığım her şeyin yanlış olduğunu kabul etmekti.
"Maraz Ali değil..."
Kelimeler tıpkı kayıt gibi havada donmuştu.
O an herkesin bana baktığını hissettim. Yüzlerindeki ifadeler farklıydı ama ortak bir şey vardı, hepimiz sarsılmışlık.
Murat, nihayet sessizliğini bozdu. Yumruğunu sıkarken, gözleri parlıyor ve bu kez dudakları açıkça tebessüm ediyordu. "Biliyordum lan, vallahi biliyordum."
Ama ben bilmiyordum ve asıl sorun da buydu. Maraz Ali'yi gerçekten tanıdığımı zannedip, karanlığın içinde yargılayan bir adam olarak yargılamıştım. Önce Levent'in katili, sonra da o yıkımın mimarı ilan etmiştim. Bana onunla ilgili anlatılanlara kulak asmadan, bildiğimi okumuştum. Bunda en büyük paysa hislerim olmuştu.
Hislerime ve inancıma olan güvenim tüm uyarıların, söylenenlerin önüne ket vurmuştu. Ve şimdi hepsi tek bir kanıtla yerle bir olmuştu.
Ve şimdi kendi ellerimle yerleştirdiğim bütün taşlar yerinden oynuyordu.
Gözüm hâlâ ekrandaki dondurulmuş karedeydi. O maskenin altındaki gözlerde bir öfke veya korku yoktu. Sadece planlayan, uygulayan, bitiren soğukkanlı, hesaplı bir bakış vardı.
"Peki şimdi ne olacak?" diye sordu Zeynep, sesi titrek ama ayakta kalmaya çalışan bir tona sahipti. Cevap veremedim. Çünkü gerçekten bilmiyordum. Sadece yeni bir çıkmaz sokağın daha başındaydım. Bu kez elimde bir ipucu vardı ama yolun nereye çıktığını göremiyordum.
"Bilmiyorum," diyebildim dudaklarımı ısırarak. "Benim önce ne yapacağıma karar vermem gerekiyor." Ayağa kalkarak laptobumu geri aldım ve sonra tekrar ekibe döndüm. "Onu suçladım, bir buçuk yıl boyunca gözümde bir katilden, bir hayduttan farksızdı. Ama şimdi..."
Kaşlarını çatarak bana baktı Aylin. "Şimdi?"
Tekrar başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum."
Kimsenin bir şey söylemesine fırsat vermeden masama geri döndüm.
Her şeyi bırakmış ve yalnızca O'nu düşünmeye başlamıştım. Ama bu kez Maraz Ali olarak değil, Ali Asaf olarak düşünmeye başlamıştım.
Etten, kemikten bir insan olarak ele aldığımda, onun içindeki kırgın, yaralı ve hayatla erken yaşta savaşmaya başlamış erkek çocuğunu görebiliyordum.
Bir düşman olarak değil, bir insan olarak görüyordum onu.
Boğazımda bir yumru vardı. Koca bir suskunluk hâlinde oturuyordum masamda. Kalem elimdeydi ama yazmıyordu. Bilgisayar açıktı ama hiçbir tuşa basmıyordum. Çünkü içimdeki harfler de sessizliğe bürünmüştü.
Telefonumu elime aldım, rehber bölümüne gittim. Bendeki kaydı M harfinin en başında duruyordu. Onunla iletişimimi kesmeme rağmen silmemiştim numarasını. Önemsememiş miydim yoksa gerek mi görmemiştim bilmiyordum.
Bende Malum Kişi diye kayıtlıydı.
Birimdeki kod adı buydu onun. Ne kadar öteleyici, yargılayıcı ve de soyutlayıcı bir laftı oysaki.
İsmin üzerine tıkladım, Ali Asaf olarak düzelttim. Sonra elim istemsizce adının üzerindeyken yeşil arama simgeli tuşta durdu.
Arayıp ne diyecektim?
Telefonu kapatarak çantama attığımda, gözlerimden süzülen bir damla yaşın farkına vardım.
