4. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ

3- İlk Perde

Elif T.

"Bir ışık aradığında önce daha da derin bir karanlığa düşersin."

-Carl Gustav Jung

18 Eylül 2008, İstanbul.

Zamanın sizden aldıkları kadar size kazandırdıkları da vardı Sabır gibi, irade gibi, cesaret gibi...

Bana kazandırdığı ve bende güçlendirdiği en belirgin duygular sabır ve cesaretti. Bu duygular yalnız günlerin, ayların geçişiyle güçlenemezdi elbette. Biraz emek isterdi biraz da istikrar. Ben tüm bunları beni hayata bağlayan sebepler sayesinde kazanmıştım.

Kayıplarım vardı, henüz kuramamışken ihtimalleri imkansıza dönüşen hayallerim vardı. Hiç bilmediğim yerden sormuştu hayat; önce dünyam başıma yıkılmış gibi hissettirmiş, sonra da o yıkılan dünyamın enkazından çıkarmıştı. En sonunda da tüm yaralarımı sarmayı ve kırıklarıma rağmen gülebilmeyi öğretmişti.

Bir yıl, altı ay, sekiz gün tüm bunları tecrübe etmek için yeterli bir zaman dilimi olmuştu. Ancak bana bu tecrübeyi yaşatan sebepleri içeri tıkacak kadar yeterli olmamıştı.

Bu sebeplerin en büyüğü, henüz kuramadığım hayallerimi imkansıza döndüren adamın ta kendisiydi.

Ali Asaf Çakırcı.

Henüz ispat edemesem de, birçok suç çetesiyle bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir örgüt lideriydi.

Bir buçuk yıldır adı zihnime mıh gibi kazılıydı. Adını ilk duyduğum andan beri bir izci gibi izini sürmeye başlamıştım.

Sevdiğim adamı öldüren silahı o mu tutuyordu bilmiyordum. O tutmuyorduysa bile, onun katilleriyle iş birliği yapmış, dolaylı yoldan da olsa Levent'in ölümüne sebep olmuştu.

O ve ona yandaşlık eden herkes içeri girdiğinde, tıpkı Levent gibi güneşe hasret kaldıkları zaman tuttuğum yas da sona erecekti.

Gözlerimdeki keder, içimdeki yangının bir yansımasıydı. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da içindeki boşluğu kapatamıyordum. Levent'in gidişiyle birlikte hayatımdaki renkler silinmişti. Ve geriye kalan karanlıkta bulduğum tek ışık, içimde beslediğim intikam duygusuydu.

İstanbul, uzun zamandır Ali Asaf Çakırcı'nın adını sadece dosyalarda, onun da ancak şüphe sütunlarında görüyordu. O'nun varlığı sadece söylentilerde yaşayan bir şehir efsanesiydi.

Benim içinse varlığı karmaşadan ibaret bir karanlıktı. Ve ben bir buçuk yıl önce, bıraktığı karmaşayı ona mezar etmek için and içmiştim.

Bir buçuk yıl boyunca her hareketini adım adım izlemiş, neler yaptığını, nerelere gittiğini, kimlerle görüştüğünü... Hepsine tek tek, yakın takibe almıştım. Bir yandan da İstanbul'da işlenen her suç dosyasında onun bir izini aramıştım. Yakalanan her suçluda, bulunan her cesette, çalınan her eşyada, dinlemeye takılan her konuşmada onun ismini aramıştım

Ve her seferinde elim boş dönmüştü. Ama vazgeçmemiştim.

Çünkü Ali Asaf Çakırcı benim gözümde sadece bir suçlu değil, tamamlanmamış bir hesaplaşmanın adıydı.

Beş santimlik topuklularım asayiş şubenin zeminine vururken gözlerimi etrafta gezdirdim. Karşılaştığım her meslektaşıma tebessüm ederek, "Günaydın." dedim. Ardından ofiste bana ayrılmış olan masaya geçerek yerleşmeye başladım.

Ekibim henüz gelmemişti. Bu normaldi çünkü saat yeni sekiz oluyordu. Ben işe her zaman olduğu gibi bir saat önceden gelmiştim. Bu benim için zorunluluktan ziyade bir rutin olmuştu. Her sabah bu saatte masama oturur, kimse gelmeden önceki günden kalan dosyaları, asayiş raporlarını gözden geçirirdim. Önümüzdeki bir saat boyunca da bundan farklı bir şey yapmamıştım.

Saat dokuza geldiğinde koridorda ayak sesleri yükselmeye başlamıştı. Buna konuşma sesleri de dahil olmuştu. Herkes yavaş yavaş geliyordu.

Gözlerim ortak alanımız olan büyük masaya çevrildi. İlk gözüme takılan Orhan ve Mesut Komiserler oldu. Sonra Akın Komiser, Aylin derken, en sonunda Zeynep ve Murat gelmişlerdi.

Beni fark ettikleri gibi, "Günaydın amirim." diye selamladıklarında ben de aynı karşılığı verdim.

Yaklaşık bir buçuk yıldır bu ekibin başında, onların amiri olarak görev yapıyordum. Ancak kendimi bir amirden çok, ekip sorumlusu gibi görüyordum. Meslekte edindiğim başarılar, bu rütbeyi yaşıtlarımdan çok daha önce almamı sağlamıştı. Ama ben hiçbir zaman bunu gururlanacak, övünecek bir şey olarak görmedim. Öyle ki ekibim biz bizeyken bana amirim dediğinde bundan rahatsızlık duyardım.

Ekibimdeki herkes sevdiğim insanlardan oluşuyordu, üstelik içlerinden iki tanesi abi diyeceğim yaştalardı. Bu nedenle onlarla aramda bir resmiyet oluşmasını kesinlikle istemiyordum.

Dosyalarımla boğuşmaya devam ederken masanın kenarına konmuş bir bardak çay ve sıcak poğaça dikkatimi dağıtmıştı. Başımı yukarı kaldırdığımda Zeynep ve Aylin'i karşımda buldum.

"Kahvaltı yapmamışsındır diye tahmin ediyorum." dedi Zeynep, elinde kendi çayıyla masamın önündeki sandalyeye otururken.

Dudağımın kenarını kıvırarak arkadaşıma karşılık verdim. "İştahım yok pek."

Aylin de onun karşısına otururken kendi poğaçacından ısırık alıyordu. "Ama ihtiyacın var."

Zeynep de ardından gözlerini masamdaki dosya yığınına iliştirerek bir soru sordu. "Kaçta geldin sen?"

"Bir saati geçmiştir. Ya, zaten güneş doğmadan kalkıyorum. Hem halimden memnunum. Sadece malum kişi için çalışmıyorum ki." Önümdeki dosyalardan birini ona gösterdim. "Bak, bu kahvesinde horoz dövüştüren Nail'in dosyası mesela. Bu da ortağını öldüren Hilmi Eker'in."

"Ama çalıştığın diğer tüm dosyalar yeraltı mafyalarının, sokak çetelerinin..." dedi Zeynep, yılgın bir sesle.

Yanıt vermek yerine bir süre yüzüne baktım. Gözleri, içimde olup biteni anlamaya çalışır gibiydi. Sessizlik bir süre aramızda hüküm sürdü.

Evet, Rıza Baba'nın teklifini kabul edip bu ekipte amir olarak çalışmaya başladığımdan beri mafyalarla, çetelerle uğraşıyordum. Bunu inkar edemezdim. Ancak bunu sadece şahsi çıkarlarım için yapmıyordum.

Yeraltı dünyasını bitirmeye, en başından beri istekliydim. Çünkü o dünyanın varlığı, yeryüzündeki tüm masumların üzerine bir gölge gibi düşüyordu. Uyuşturucu çeteleri gencecik insanları zehirliyor, organ mafyaları sahipsiz çocukların organlarını satıyor, kaçak tacirler halkı, devleti ve ekonomiyi istismar ediyorlardı.

Kısacası o dünyanın varlığı yalnız benim sevdiğim adama değil, onunla birlikte insanın içimdeki masumiyete de zarar veriyordu.

Suç, doğuştan var olmazdı. Yeni doğmuş bir bebekten büyüdüğünde bir mafya, katil ya da hırsız olması beklenmezdi. Suçu, koşullar var ederdi. Onu seçmek de reddetmek de insanın elindeydi.

Düşüncelerim zihnimden taşıp tüm hücrelerime tesir ederken Zeynep'in sesiyle ana dönmüştüm.

"İdil, biliyorum bu senin kendi kararındı. Bu yola kendi isteğinle girdin." Yutkunurken elimi tutarak okşadı Zeynep. "Bak Ali Asaf'ın da çetesinin de canı cehenneme. Bizim, hepimizin umrunda olan sensin. Biz bazen, kendini kaybetmenden korkuyoruz."

Gözlerimi iki arkadaşımın arasında gezdirdim. "Korkmayın, her şey olması gerektiği gibi olacak. Güvenin bana tamam mı?"

Aylin gözlerimin içine bakarak, "Biz sana zaten güveniyoruz." dedi. "Önemli olan senin kendini iyi hissetmen."

"Bugündü değil mi?"

Zeynep üzeri kapalı sormuştu ancak neyi sormak istediğini anında anlamıştım. Başımı sallayarak arkadaşıma karşılık verdim. "İlk planda bir değişiklik yok. Hakan beni öğlen almaya gelecek, sonra da Caddebostan'a bırakacak."

"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu Aylin, yumuşak bir ses tonuyla.

Bu, benim de kendime çok sık sorduğum bir soruydu. Hislerime çok güvenirdim, özellikle mantığımla tutarlıysa onlara göre hareket ederdim.

Bundan bir buçuk yıl önce Maraz Ali'den hem sevdiğim adamın intikamını almak, hem de onu karanlık dünyasıyla birlikte içeri tıkmak için bir yemin etmiştim. Nasıl intikam alacağıma karar vermem birkaç haftamı almıştı.

Onun karşısına yirmi yedi yıllık İdil'i bir kenara bırakıp, bambaşka bir İdil olarak çıkacaktım. O anda yalnız polis kimliğimi değil, yaslı ve intikam almak isteyen bir kadın kimliğimi de bir kenara bırakacaktım.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak yapmıştım planımı. Tüm riskleri de beraberinde tartmıştım. Korkularım, endişelerim elbette vardı, mesela yakalanabilirdim. Ancak sonunu düşünen, kahraman olamazdı.

Benim ilk amacım onun güvenini kazanıp, karanlık dünyasının içine girmek ve zaaflarını öğrenmekti.

Çünkü bir savaşta işinize en çok yarayacak şey düşmanınızın zaaflarıydı. Zaaflarını öğrenirseniz eğer, onu yenmeye de o kadar yaklaşırdınız.

İkinci amacımsa motivasyonumun temeline dayanıyordu; onu tıpkı bana yaptığı gibi kendi dünyasının enkazı altında çaresiz bırakmak istiyordum.

Onun bileklerini kelepçeleyip, bana hissettirdikleri ve yaşattıklarıyla birlikte içeri tıkmak istiyordum.

Çünkü çektiğim azap ancak böyle dinerdi.

Çünkü hiçkimse, yaşattığıyla sınanmadan ölmemeliydi.

Birkaç saat sonra...

Beyaz volkswagen, Caddebostan Sahili'nin denize bakan tarafında park etti. Fren sesini duymama rağmen gözlerimi camdan ayırmadan berrak, mavi denizi seyrettim. Daha düne kadar manzarasıyla ve kokusuyla huzur bulduğum bu caddede, hayattaki en büyük nefretimle tanışacağımı tahmin edemezdim.

"Seni nerede beklememi istersin?"

Gözlerimi camdan ayırarak şoför koltuğunda, benden yanıt bekleyen genç adama çevirdim.

"Okuldan fazla uzaklaşmadan, dilediğin bir yerde bekleyebilirsin Hakan."

"İstesen de uzaklaşmam zaten merak etme." dedi, sıkıntılı bir nefes vererek.

Hakan benim İzmir'den arkadaşımdı. Aynı akademide okumuştuk fakat bizim tanışmamız akademiden öncesine dayanıyordu. Ben Gökçeada'da doğup büyümüş, İzmir'de yatılı bir liseyi kazanana kadar da orada yaşamıştım. Liseyi kazandığım zaman Zeynepler de İzmir'de oturuyorlardı. Bazı hafta sonlarını onlarda geçiriyordum. Hakan Zeynep'le aynı mahalleden arkadaştı. Arkadaşlığımız böyle başlayıp, liseden bu yana devam etmişti.

Hakan, aynı zamanda Levent'le sayesinde tanıştığım biriydi.

Şimdi birlikte Levent'in intikamını almak için bir adım atıyorduk. Yaklaşık üç yıldır Mardin'de görev yapıyordu. Geçtiğimiz ay tayini buraya çıkmıştı. Bir haftadır aynı birimde çalışıyorduk. Bu intikam oyununa en başından beri karşıydı. Bununsa bana göre tek bir sebebi vardı; en yakın arkadaşının katilini kendime aşık edecek olmam. Elbette bu dışarıdan bakıldığında hoş gözükmüyor ve onu haklı çıkarıyordu.

Beni Caddebostan'a hiç istemeyerek bırakmıştı. İnadımla baş edemeyeceğini biliyordu. Aynı zamanda beni yalnız bırakmayacağını da. Bu yüzden el mahkum, yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle arabadan inmemi bekliyordu.

"Hakan biliyorum pek hoşnut değilsin bu durumdan," diye söze girdim, bu yüzden sürekli suratını asması sinirimi bozuyordu. "Ama lütfen hoşnutsuzluğunu bana yansıtma artık. Zaten yeterince gerginim, sen böyle yaptıkça daha da geriliyorum."

"İdil karşısına çıkacağın herif öyle tanıdığın temiz aile çocuklarına benzemiyor biliyorsun değil mi?" diye kinayeyle sorduğunda yılgın bir ifadeyi yüzümde ağırladım. "Bak değil polis olduğun, oyun oynadığın anlaşılırsa canından bile olabilirsin."

"Sence umrumda mı?" diye sordum, umursamaz bir edayla. Hayatta kaybedecek çok az şeyi kalmış birine canından bile olabilirsin demek, onda sinek ısırığı kadar bile etki bırakmazdı. "Başka çaremiz yok Hakan, kabullen artık. Levent benim nasıl sevdiğim adamdıysa senin de en yakın arkadaşındı. Onun için değmez mi?" Amacım duygu sömürüsü yapıp onun vicdanını uyandırmak değildi. Gerçek olan buydu, ben Levent'in katillerinin peşine düşmek için bu oyunu oynamak zorundaydım. Hakan'a ve diğer beni yolumdan vazgeçirmek isteyen tüm herkesi buna inandırmaya çalışıyordum. Çünkü başka çaremiz yoktu. Çünkü elimizde Murat'ın o gece gördüğü adamdan başka hiçbir kanıt yoktu.

Hakan sessiz kaldığında sözlerime devam ettim. "Bak o gece o operasyonda ölen ben de olabilirdim, başka bir polis arkadaşımız da. Ya da sivil halktan biri." derken bakışlarını bir anlığına benden kaçırarak yutkundu. "Netice aynı olmaz mıydı? Bizim işimiz tehlike. Biz bu rozetleri bunun için takmıyor muyuz? Ya da bu silahları bunun için taşımıyor muyuz?"

Bir şey söylemedi, bu söylediklerime hak verdiğini gösteriyordu. Birkaç saniye sonra dudaklarından sıcak bir nefesi özgür bırakarak bana döndü. "Evet, bunun için taşıyoruz. Hatta sadece halk için değil, birbirimiz için de savaşıyoruz. Ama ben artık bu savaşta kimseyi kaybetmek istemiyorum. Lütfen sen de bunu anla."

"Kaybetmeyeceksin." dedim, kararlılığımla. "Artık kaybetmeyeceğiz. Güven bana tamam mı?"

Arkadaşıma verdiğim bu telkinin ardından araçtan indim. Ayakkabılarım taş zeminde ritim tutarken nabzım ağır ağır yükseliyordu. Denizin tuzlu meltemini ciğerlerime doldurarak kaldırıma yöneldim. Yola bakacak şekilde pozisyon aldım ve Hakan'a baş selamı vererek artık gitmesini söyler gibi bir mimiği yüzüme peyda ettim.

Hakan arabayı tekrar çalıştırıp uzaklaştığında gözlerimi araçların geliş yönüne çevirdim.

Az sonra bir perde aralanacak ve oyun başlayacaktı. Ben bu oyunun başrolündeydim. Partnerimse bir cellattı. Kendi karanlığıyla başkalarının ışığına gölge düşüren, kalbi buzdan bir cellat.

Bir buçuk yılın sonunda, nihayet O'nunla yüz yüze gelecektim. Kiminle karşılaşacağıma dair bir fikrim vardı ancak neyle karşılaşacağıma dair bir fikrim yoktu.

Onu da yaşayıp görecektim.

Güneşli, pırıl pırıl bir perşembe günüydü. Yaz biteli yirmi güne yaklaşmasına rağmen sonbahar varlığını henüz belli etmemişti. Yılın en sevdiğim zamanıydı. Ve ben böyle bir günde Caddebostan sahiline bakan bir kaldırımda gerçekleşmesini bir yıldır beklediğim bir anı kolluyordum.

İnsanoğlu ayakta durmaya meyilliydi. Çünkü buna ihtiyacı vardı, çünkü başka çaresi yoktu. Ben de o çaresi olmayanlardandım. Kendim için, artık aramızda olmayan, gökyüzünü göremeyen ela gözlü çocuk için. Ona mezarı başında verdiğim söz için bunu yapmam gerekiyordu.

Pınarlarıma dolan yaşları silerek denizden esen tuzlu meltemi ciğerlerime doldurdum. Gözlerimi kapattım ve dudaklarımın arasından bir nefesi özgür bıraktım. Buraya geleli yaklaşık on beş dakika olmuştu. Bu an için bir yıl, altı ay ve sekiz gün beklemiştim, bir on beş dakika daha beklerdim, problem değildi.

İki dakika kırk iki saniye sonra metrelerce uzağımda üzeri açık, kırmızı lüks bir araba görüş açıma girmiş ve oyunun ilk perdesi açılmıştı. İşte ben o anda Asayiş Büro Amiri İdil Ergin değil, sıradan bir lise öğretmeni İdil Ergin olmuştum.

Aracın kaldırımın kenarından geliyor oluşu avantajımdı. Aramızdaki mesafe azaldığında ön camdan saçlarını görebilmiştim. Aracı seyir halindeyken arka tarafa bakıyordu. Mesafe daha da azaldığında önce sağ ayağımı yola attım. Nihayet önüne bakmaya başlamıştı. Tüm bedenimi yola bırakıp kendimi aracın önüne atmış ve ellerimin üstüne düşmüştüm. O anda gözlerimi kapatmıştım ve acı bir fren sesi kulaklarıma dolmuştu.

Gözlerimi açtım, duyduğum bir sonraki şey kapının açılıp kapanma sesi oldu. Yerde canım acıyormuşçasına sızlanırken bariton bir ses duydum.

"Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz be? Yolun ortasına atlanılır mı hiç?"

Kulaklarım o bariton, kalın sesle temas ettiği anda içim keskin, vurucu bir ürpertiyle doldu.

Başımı yerden kaldırıp o sesin sahibine döndüm.

Siz hiç celladın gözünün en içine baktınız mı?

O sizi bakışlarıyla dipsiz ve karanlık kuyusuna çekerken, o kuyudan kurtulmak için tek çareniz kuyunun dikenli pervazlarına tutunmak oldu mu?

Geniş yüz hatları, siyah saçları, sinekkaydı tıraşlı sakallarıyla ve onlarla uyumlu gözleriyle bana panikle bakıyordu. Omuzları genişti, cüssesi sağlam. Boyu, bir doksandan aşağı olamazdı.

O'nunla gözlerimiz temas ettiği anda içimdeki nefret ve öfke kendini kısa süreliğine belli edip tekrar yok oldu.

Öncesinde defalarca kez provasını yaptığım ilk sahnede ezberimi şaşırtan, gözlerindeki o kurşuni harelerdi. O gözlerde kurşun görevi gören yalnız rengi değildi. Bakışlarındaki keskinlik sanki göğsümü delip geçen bir kurşundu. Acıtmamıştı, kanatmamıştı da ancak soğuk bir ürpertiyle tüm vücudumu kaskatı kesmişti.

Kaskatı kesilen bedenim, nefesimi içine zor alıyordu.

Bir anlığına unuttuğum bu en basit refleksi, içgüdüsel olarak yeniden hatırladığımda göğsüm şişti. Ama dolan havayla birlikte içime bir başka şey daha girmişti; O'nun kokusu. Teninden, saçından, belki de arabasından gelen o yoğun ama temiz kokuyu tarif edemezdim. Bildiğim hiçbir parfüme benzemiyordu.

"İyi misiniz?"

O sesi bir kez daha duyduğumda içimdeki ürperti yeniden kabardı. Göz göze gelişimizin etkisi hâlâ tazeyken, şimdi kelimeleriyle sarmalanmak bambaşka bir düzlemde tetikliyordu beni. Ses tonunda bir öfke yoktu artık, ama tedirginlik de yoktu. Sakinliğin, özgüvenin ve biraz da can sıkıntısının tuhaf bir karışımıydı.

Yüzümü buruşturarak yere oturur pozisyona geçtim. Bileğimi tutuyormuş gibi yaparak canım yanıyormuş hissini sürdürdüm. O ise birkaç adım ileri çıkarak bana daha yakından bakmak için eğilmişti. Üzerinde gri bir keten gömlek, altında şık bir pantolon vardı. Güneş gözlüğü gözlerine kaymış, alnının tam ortasına çıkmıştı. Gözlerinin tamamı şimdi görünüyordu. Kurşuni, griye çalan o gözler... Şu an bana değil, yere odaklıydı.

Kaşlarımı çattım ve çarpmanın şiddetiyle "Oradan bakınca iyi gibi mi görünüyorum?"

İşte o an, içimdeki roller değişmeye başladı. Beni ezen bakışlarının altında ezilmek yerine, ona oynayacağım rolü hatırlayıp zihnimi dizginledim. Ben artık İdil Amir değildim. Ben, İstanbul'a yeni taşınmış bir lise öğretmeniydim. Ve şu an rolüm, yeni tanıştığı gizemli bir adamın ilgisini çekecek kadar garip ve dikkat çekici olmaktı.

Omzumu sarkıtarak başımı kaldırdım. Dudaklarımı aralarken nefesim hâlâ düzensizdi.

"Sizin araba kullanırken önünüze bakmak gibi bir huyunuz yok mu?" Sesim yarı sert çıkmıştı.

Kaşlarını çattı. "Arabanın önüne atlayan sizdiniz yalnız. Ben kendi yolumda gidiyordum."

Onunla göz temasımı olabildiğince kısa tutuyordum.

Çünkü ardında ne olduğunu bilmediğiniz bir karanlığa uzun süre bakarsanız, sizi içine çekerdi.

Hafifçe doğrulmaya çalıştım ancak bileğimdeki ağrı buna izin vermiyordu. Birkaç saniye bana baktı. Gözlerinden temkinli bir mesafe akıyordu.

Eğilip bana elini uzattı. "Durun, yardım edeyim."

Tereddütle baktım eline. Bu, düşmanıma ilk kez dokunacağım andı. Elimi uzatırken içimden geçen tek şey bu ellerin o silahı tutmuş olabileceğiydi.

Parmaklarımı onun avcuna yerleştirdiğimde kısa bir elektriklenme hissettim. Onun teni soğuk değildi; ama bir huzursuzluk taşıyordu. Beni nazikçe ayağa kaldırdı. Ayağımın üstüne bastığımda bilerek hafifçe sarsıldım.

"Ah!"

"Bileğiniz kötü görünmüyor ama yine de sizi hastaneye götürmemi ister misiniz?" dedi.

"İyiyim ben." dedim, kolumu onun elleri arasından çekerken. Akabinde sendeleyerek sahile bakan kayalıklardan birine oturdum. "Vicdanınız rahatlayabilir."

"Vicdanımı rahatlatmaya çalıştığımı kim söyledi?" Bunu sorarken ses tonu hafif sertleşmişti.

Başımı yavaşça ona çevirirken yüzümün buz kestiğini hissedebiliyordum. Sızılı bir ürpertiyle tüylerim sertleşirken sorduğu soru zihnime mıh gibi kazınıyordu.

Vicdanımı rahatlatmaya çalıştığımı kim söyledi?

Bir insan ya gerçekten umursamadığı için ya da fazlasıyla umursadığı için böyle bir soru sorardı.

O hangi taraftaydı peki?

Vicdanı zaten rahat olduğu için miydi bu umursamazlığı? Yoksa vicdanı olmadığı için mi?

Gözlerimi hafifçe kısarak başımı eğdim. "İşe de geç kaldım zaten..." Rolümü oynamaya devam ederken, içimde hala o sorunun muhasebesini tutuyordum.

Arkasına dönmek üzereyken omzunun üzerinden bana baktı. Gözleri üzerimde baştan aşağı gezinirken içim kavisli bir ürpertiyle doldu.

"Dilerseniz sizi iş yerinize ben bırakabilirim."

O an, bu cümledeki nezaketle birlikte içimde çarpan nabzın hızlandığını hissettim. Nezaket... Ama hangi dilden döküldüğüne bakınca tehdit kadar güçlü bir kelime hâline gelebilirdi.

Bir anlık tereddütle gözlerinin içine baktım. "Gerek yok, taksiyle giderim ben."

"Bu saatte burada taksi bulamazsınız. Bulsanız da boş bulamazsınız." dedi. Sanki bu tür durumlarla sık karşılaşıyormuş gibi konuşuyordu.

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından kalktım, bileğimi sarmış gibi yaparak yürümeye başladım. O da yanımda yürüdü. Kaldırımdaki adımlarımız senkronize olmuş gibiydi. İkimiz de konuşmadan yürüyorduk ama sessizliğimiz aynı dilde atılmış cümleler gibi anlam taşıyordu. Benim için bu sessizlik, zihnimdeki her ihtimali tartma süreciydi; onun içinse, muhtemelen ne tür bir insanla karşı karşıya olduğunu tartmak.

Aracına yaklaştığımızda, o önden ilerledi. Aracın ön yolcu kapısını açtı, kibar ama dikkatli bir tonla, "Buyurun." dedi.

Bir an durdum. Bu sadece bir araba kapısı değildi. Bu, kendi kurduğum oyunun ikinci perdesine geçiş kapısıydı. İçeride neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ama buraya kadar gelmişken geri dönemezdim

Gülümsedim. "Teşekkür ederim." dedim, ve arabaya bindim.

Kapıyı sessizce kapattı. Direksiyonun başına geçtiğinde motorun sesiyle birlikte içimde bir gerilim daha yükseldi. Elimle bileğimi ovuşturuyormuş gibi yaparken, göz ucuyla ona baktım. Direksiyona hâkim oluşu, dikkatli sürüş tarzı ve zaman zaman bana kaydırdığı o kısa ama ölçülü bakışlar...

Bu adam, hiçbir detayı kaçırmayacak kadar dikkatliydi. Herkesin dikkatini dağıtacak şeyleri soğukkanlılıkla yok sayabilecek kadar temkinliydi.

Sürüş sırasında konuşmadı. Sadece kısa bir soruyla sessizliği böldü.

"Çalıştığınız yer nerede?"

Önceden hazırladığım sahte adrese dair ezberlediğim tarif dilimin ucuna geldi. "Ataşehir tarafında bir kolejde." dedim.

"Öğretmen misiniz?"

Başımı hafifçe salladım. "Lise bire gidiyorum." Ardından alaylı bir tebessümü dudaklarıma kondurdum.

"Pardon, saçma oldu." dedi, o da benimle birlikte gülerken.

"Önemli değil. İngilizce öğretmeniyim."

Kendimi tanıtmaya meraklı gözükerek onunla aramda bir yakınlaşma zemini oluşturmaya çalışıyordum.

"Dillere ilgilisiniz sanırım."

Ali Asaf, direksiyonda bir eliyle vitesle oynarken başımı ona çevirmeden konuştum. "Biraz öyle... İngilizce, Almanca, biraz da Fransızca."

Kısa bir sessizlik oldu. Radyo açıktı, ama sesi çok kısıktı. Yalın'ın sesi arabanın içine dolarken, gözlerimi cama iliştirmiştim.

Yirmi iki dakika sonra yollar bizi Ataşehir'e, binası İtalyan apartmanlarını andıran okulun bahçesine götürmüştü. Ali Asaf, bina girişine yakın bir yerde park ettiğinde gözlerim camdan ayrılarak onun yüzünü buldu. Yol boyunca hiç konuşmamıştık. Sessizliğimize radyodan çalan rastgele müzikler eşlik etmişti.

"Bıraktığınız için teşekkür ederim."

"Bir şey değil." dedikten sonra ceketinin iç cebine yöneldi. "Ben de size çarptığım için özür dilerim."

Peki ya çaldığın geleceğim? Hayattan kopardığın sevgilim? Onun için de özür dilemeye yüzün var mı?

"Önemli değil." Dudağıma suni bir tebessüm kondurarak ekledim. "Küçük bir sızı sadece."

Bileğimdeki sızı geçerdi ancak kalbimdeki sızı, sen ömür boyu bir hücrede çürüsen de geçmezdi.

Cebinden çıkardığı siyah bir kartviziti bana uzatarak, "Beni herhangi bir şeye ihtiyacınız olduğunda çekinmeden arayabilirsiniz." dedi.

Ağır bir eylemle kartviziti elime aldım.

Siyah fon üzerine altın renginde ismi, mesleği, iş adresi ve numarası yazılıydı.

*Ali Asaf Çakırcı, ERC Mühendislik.*

"Teşekkür ederim." dedim, kartviziti çantama koyarken.

Kemerimi çıkarıp kapıyı açtım. Akabinde inmek üzereyken sorduğu soruyla durdum. "Adınız neydi bu arada?"

"İdil. İdil Ergin."

Araçtan indim, kapıyı kapattım. Ardıma bakmadan binanın kapısına yürüdüm. Okuldan içeri girdiğim gibi birkaç adım daha yürüdüm. Önce kendim gözden kaybolduğuma emin olana kadar bekledim. Sonra O gözden kayboluncaya dek binanın içinde öylece durdum.

Gözden kaybolduğundaysa tekrar binadan dışarı çıktım.

Ve o an, ilk sahnenin kapandığı andı.