28. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ
27- Çıkmaz Sokak | Part I
Selam! Uzunca bir bölümün ilk partıyla karşınızdayım. Bölümün tamamı beş bin kelimeyi geçtiği için ikiye böldüm. Çok uzun uzun bölümler yazmak pek adetim değildir, o nedenle de ikiye bölmeyi uygun gördüm. 😇
Keyifli okumalar dilerim... 🖤
✦
"İnsanın kendi içinde ürettiği kargaşa, dış dünyadaki tehlikelerden çok daha ürkütücüdür."
-Elliot
✦
Gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu. Kayıtta önce Murat Levent'in başucuna geliyordu, sonra da Zeynep ve ben.
Ve sonra ekran kararıyordu.
"O değilmiş..."
Bu cümle dudaklarımdan döküldüğünde, yaklaşık iki yıldır zemine oturttuğum her şey parçalanarak yerle bir olmuştu.
Hislerim, inancım ve de pusulalarım; hepsi bir arafın zemininde dağılmıştı. Ve ben on anda, o arafın çıkmazına hapsolmuştum.
Defalarca kez başa sararak izliyordum videoyu. Sevdiğim adam gözlerimin önünde defalarca kez ölüyor, bense defalarca kez yeniden o güne dönüyordum.
Görüntü yine oynuyordu.
Gözüm ekranın sol alt köşesinde dönüp duran zaman sayacına takıldı: 21:47:19... 21:47:20... 21:47:21...
Her saniye bir bıçak gibiydi. Levent'in göğsüne saplanan kurşun değil de o zamanın kendisi deliyordu beni.
Bir insanın bütün ömrü, bir saniyeye sığabilir miydi? Sığıyordu.
Ve o saniyede yıkılmıştım ben.
Gözyaşlarımın sıcaklığı, tenimi değil, vicdanımı yakıyordu. İçimdeki lavanta huzuru küle dönmüştü. Hiçbir şey güzel kokmuyordu artık.
Ayağa kalktım.
Yalpalayarak pencereye yürüdüm. Boğaz karanlıktı. Şehir nefes alıyordu ama ben almıyordum. İçime çektiğim her hava, geçmişten kalma bir zehir gibiydi. Zaten ben artık sadece nefes alıyordum, yaşamıyordum. Bunu yeni fark etmiştim.
"İdil, iyi misin?"
Hakan'ın sesiyle bedenimi ona döndürdüm. İyi değildim ama kötü de değildim. Üstelik arkadaşımın da benden aşağı kalır yanı yoktu.
"Ne bu Hakan? Hı?" diye sordum, yutkunarak.
Boğazım kurumuştu. Sanki bütün bir yaz boyunca ağlamış, ardından Eylül güneşinin altında kurumuş bir deniz kabuğuydum artık. Sesim bile bana yabancıydı.
Gözlerimi ondan ayırarak Aylin'e yöneldim. "Doğru muydu benim izlediklerim?"
"Montaj olamayacağına göre..."
Hakan'ın sesiyle bedenimi ona döndürdüm. İyi değildim ama kötü de değildim. Üstelik arkadaşımın da benden aşağı kalır yanı yoktu.
"N-nereden buldun sen bu kaydı?" diye sordum, yutkunarak.
Boğazım kurumuştu. Sanki bütün bir yaz boyunca ağlamış, ardından Eylül güneşinin altında kurumuş bir deniz kabuğuydum artık. Sesim bile bana yabancıydı.
Hakan gözlerini kaçırmadı. Her zaman yaptığı gibi, kelimeleri önce gözleriyle tarttı, sonra konuştu.
"Birkaç gün önce İstihbarat'tan geldi. Ama kayıt kodları farklı. Üzerindeki tarih, olay gününü gösteriyor,"
Yüzüne baktım. Kaşları çatılmıştı, çenesi sıkıydı.
Ama en çok gözlerine takıldım. Çünkü orada gördüğüm şey acıydı.
Sadece bana değil, belki kendine de duyduğu bir acı.
"Peki neden şimdi?" dedim. "Neden bu kadar zaman sonra, neden tam da her şey bu kadar karışmışken geldi bu kayıt?"
Oturdu. Avuçlarını dizlerine dayadı. Parmaklarıyla farkında olmadan ritmik bir tıklama yapıyordu. Tedirginliği bastırmak isteyen herkesin yaptığı gibi.
"Biri bana bir şey anlatmaya çalışıyor..." dedim, kendi kendime konuşur gibi.
"Evet," dedi Hakan, alçak bir sesle. "Ama ne anlattığı kadar... neyi sakladığı da önemli."
Göz göze geldik. Onun gözleri sakin ama netti. Benimse gözlerim hâlâ o görüntüdeydi. Levent'in yere düştüğü o saniyede, benim içime çöken karanlıktaydım hâlâ.
"Ben... iki yıldır yanlış adamı suçladım, Hakan."
Söylerken dudaklarım titredi. Utanıyordum. Kendimden. Hissettiklerimden. Gözümün önündeki gerçeği iki yıl boyunca başka bir gölgeye atfetmekten.
"Sadece sen değildin." dedi Hakan. "Hepimiz öyle sandık. Çünkü öyle göstermek istediler."
"Kim?" dedim, bir adım atarak. "Kim gösterdi öyle? Kim oynadı bizimle?"
Cevap gelmedi. Bu defa onun da gözleri karardı.
"Hakan... o geceye dair başka kayıt var mı?"
Başını salladı. "Bu tek parça. Ama içinde bir kod vardı. Apollon'un tarzı. Senin daha önce gördüğün o kriptolu maillerdeki gibi..."
Kalbim yerinden fırlayacaktı. O isim... o kod adı... bana sadece bir muhbir değil, geçmişimden bir hayalet gibi görünüyordu.
"Demek ki bu, bir tesadüf değil." dedim. "Biri bana bu gerçeği göstermek istedi. Şimdi. Tam da... tam da ben geri çekilmeye karar vermişken."
Sustum.
Çünkü içimden geçen şeyleri kelimelere dökersem, o kelimeler beni daha da batırabilirdi. Bazı düşünceler vardır; dile gelince büyür, şekil alır ve kaçamazsın onlardan.
"Hakan, peki neden bana değil de sana geldi?" diye sordum, anlamaya çalışarak. Mesaj verilmesi gereken kişi bensem, doğrudan bu kaydın bana ulaşması gerekmez miydi?
Hakan'dan o sorunun cevabını beklerken, içimdeki uğultu artıyordu. Sessizlik kulaklarımı değil, artık kalbimi tırmalıyordu. Gözlerimin içine bakıyordu ama susuyordu. Bu suskunluk, kelimelerden çok daha gürültülüydü.
"Bilmiyorum..."
Tekrar laptobun başına oturarak kaydı açtım ve Levent'in vurulma anını yeniden izledim. Katil kameraya tekrar göründüğünde kaydı durdurdum. Ve tüm bakışlarımı maskenin altındaki gözlere kilitledim.
Kaçarken kameranın dibine kadar gelip geçmiş olması avantajımdı.
Ekranı dondurulmuş bir cinayet sahnesi gibi izliyordum. Zaman durmuştu. Sol alttaki sayaç akmıyor, dünya dönmüyordu artık. Ve ben, o maskeli gözlerle bakışıyordum. Aramızda yıllar vardı, ama bu gözler... tanıdık.
Gözbebekleri küçüktü. Panik yoktu ama acele vardı. Bir planı uygulayan biri gibi sakindi.
"Bu kaydı senden alabilir miyim?"
Sorumu başını aşağı yukarı sallayarak yanıtladı. "Bilgisayarıma kopyaladıktan sonra flashdisk i alabilirsin."
Dediğini yaparak klasörün bir kopyasını onun masaüstüne aktardım. Ardından da flashdiski yerinden çıkararak cebime koydum. Ayağa kalktığımda beynimin uyuştuğunu fark ettim. Başım dönmüyordu ancak sanki görünmez bir güç, zihnimi ezip geçiyordu.
"Ne yapmayı düşünüyorsun?"
Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum." Sesim durgundu, dudaklarıma dek gelen her kelime boğazımda tüm kelimeler bir düğüme dönüşüyordu. "Her şey üst üste geldi. Önce Maraz Ali, sonra Sancar, şimdi de bu..."
"İdil, sana bir şey soracağım." dedi, boğazını temizleyerek. "O'nun... Maraz Ali'nin yani, Levent'i öldürmemiş olması bir suçlu olmadığı anlamına gelmiyor biliyorsun değil mi?"
Yerimde afallayarak birkaç saniye öylece durdum. Kaşlarımı çatarak, "Tabii ki biliyorum." dedim, yarı sert bir sesle. "Niye durup dururken bunu sordun ki bana?"
"Yakındınız ya kendisiyle."
Kinayeyle değil, çekinerek söylemişti bunu. Benim kaşlarımsa daha da çatılmıştı. "Görev için bir yakınlıktı o. Ayrıca kendisiyle iletişimimi kestim. Görüşmüyoruz yani." Sözlerim bitmemiş. "Ve evet, Levent'i o öldürmemiş olabilir. Ama neticede o soygunu o yaptı değil mi? Hatta o son soygunu da değildi. Kısacası, ben her şeyin bilincindeyim."
Hakan'ın söyledikleri kulağımda yankılanıyordu ama zihnim onları kabul etmeye direniyordu. Sanki düşüncelerimin üzerine kalın bir sis çökmüştü, önümdeki yolu değil, sadece çıkmazı görüyordum.
Adımlarımı ağırlaştırarak pencereden yeniden dışarıya baktım; Aynı manzaraya, aynı geceye, aynı karanlığa. İçimdeki boşluk geceden daha karanlık ve derindi.
Suç bazen işlenmiş olmaktan çok, kimin işlediğinin kimliğinde saklıydı. Bazıları suç işlediğinde yakalanırdı. Bazılarıysa suç işlediğinde terfi alırdı.
Levent'in kanı hâlâ gözümün önündeydi. Ama artık katilin yüzü yoktu. Sadece gözleri vardı. Soğuk, hesaplı, titremeyen bir çift göz.
Cebimdeki flashdisk, minicik bir plastik parçasıydı. Ancak içinde hedeflerimi yıkmış bir duvar vardı.
Sessizce kapıya yöneldim. Hakan da kalktı ama beni durdurmadı. Elini koltuğun kenarına koydu, sadece baktı. Sanki o da bir şeyleri anlıyor ama kelimelere dökemiyordu.
Araca bindiğimde rastgele bir yöne doğru sürmeye başladım. Eve gitmek istemiyordum ama nereye gideceğimi de bilmiyordum. Rastgele sokaklara giriyor, altımdaki yol beni nereye götürürse razı geliyordum.
En sonunda caddeden sahil yoluna girmiştim. Sahil yolunda ilerliyordum ama nereye gittiğimi bilmiyordum.
Direksiyon ellerimdeydi, evet. Ama arabayı ben değil, içimdeki boşluk sürüyordu.
Boğaz karanlıktı. Dalga sesleri camdan içeri süzülüyor, içimde yankılanan uğultuya karışıyordu. Her şey bulanıktı.
Geceydi ama sadece dışarısı değil. İçimde de gece vardı.
"Yanlış adam..."
Bu iki kelime beynime çakılmış çivi gibi duruyordu.
O görüntüdeki maskeli adamın kim olduğunu bilmiyordum ama olmadığını artık bildiğim bir kişi vardı: Ali Asaf Çakırcı.
Maraz Ali.
Levent'in mezar taşının önüne çöktüğüm o ilk geceyi hatırladım.
"Onun için yaşayacağım," demiştim.
Ama kimin için yaşayıp kimin için öldüğümü şimdi bilmiyordum.
Direksiyonu sağa kırıp, aracı denize bakan boş bir alanda durdurdum. Motoru kapattım, camları hafif araladım.
İstanbul susuyordu. Ve ben, sonunda o sessizliğe karışmaya karar verdim.
Cebimdeki flashdiski çıkardım. Avuçlarımın arasına aldım.
Minicik bir parça. Ama içinde tüm inançlarımın çöküşü vardı.
Gerçeği taşıyordu.
Ama ya o gerçek beni taşımayacak kadar ağırsa?
Yol lambaları zayıf ışıklar yayıyordu. Parmaklarımda titreyen o plastik parçasına baktım. Bazen bir hakikat, bir silahtan daha öldürücü olurdu.
Ve şu an ben, o silahı ellerimde tutuyordum.
Gözlerim dolmuştu ama ağlamamıştım. Çünkü artık gözyaşım kalmamıştı.
Yüzümde ne öfke, ne de acı vardı.
Kontak anahtarına uzandım, motoru yeniden çalıştırdım. Sahilden ayrılırken, kalbimden de bir şeyler kopup denize düşüyordu sanki.
Aracımı Maslak'a doğru sürerken kafamın içindeki seslerle boğuşuyordum. Her biri içimde farklı bir yıkıma yol açıyordu. Her yıkım, hislerimle arama bir engel koyuyordu.
Hislerime adımdan bile çok güvenirdim oysaki; beni hayal kırıklığına uğratacaklarını bilsem de onlardan vazgeçmezdim. Ama şimdi beni yalnız hislerim değil, inançlarım da hayal kırıklığına uğratmıştı.
Emindim. Bir delilim yoktu ama Maraz Ali'nin Levent'i öldürdüğüne emindim.
"Sen gözünle gördün mü Maraz Ali'nin Levent'i vurduğunu? Ya da elinde bir kamera kaydı, güvenilir bir görgü tanığı var mı?"
Dayımın sesi, sorduğu soruyla birlikte kulaklarımda çınlıyordu. Gözlerimle görmemiştim, elimde bir kamera kaydı veya görgü tanığı da yoktu. Soyut hiçbir kanıtım olmamasına rağmen onu düşmanım ilan etmiştim.
Tek tanıksa Murat'tı. Murat bana O'nun resmini gösterip çetenin bindiği aracı sürdüğünü ve de elinde silah olduğunu söylemişti.
O anda emin olmuştum işte, Maraz Ali'ye kurduğum oyunu da o anda yazmaya başlamıştım.
Gecenin karanlığı içimdeki pusla yarışıyordu. Hislerim beni hayal kırıklığına uğratıp terk etmişti ve ben o andan beri ne hissettiğimi bilmiyordum.
Birkaç dakika sonra geniş bir lojman sitesinin kaldırımında aracımı park ettim. Kontağı kapatıp araçtan indiğimde yüzüme vuran soğuk ayaz bana iyi gelmişti. Gecenin kokusunu içime çekerek sitenin girişine doğru yürüdüm. Bu site genellikle savcıların veya hakimlerin aileleriyle yaşadığı bir lojmandı. Evler iki katlı ve bahçeliydi. İçlerinden birinde benim hayatta her yönden örnek aldığım bir insan oturuyordu.
Canan ablam.
Kendisine aramızdaki üç yaş yüzünden abla dememden hoşlanmasa da ben onu bir abla gibi gördüğüm için böyle hitap etmeyi tercih ediyordum. Evinin önü, bahçesi her zamanki gibi tertemizdi. Ektiği renk renk sardunyalar, ortancalar ve unutmabeniler gecenin loşluğunda bile parıldıyorlardı.
Kapının önüne geldiğimde zili çaldım. Birkaç saniye sonra da açılan kapının ardında orta boyu, siyah düz saçları ve dolgun beyaz yüzüyle Canan abla belirdi.
"İdil?!"
Beni gördüğü anda gözleri hem şaşkınlıktan hem de mutluluktan parlamıştı.
"Merhaba Canan abla." Birbirimize sarıldıktan sonra yüzümde yarı çekingen bir ifadeyle ekledim. "Biraz emrivaki geldiğim için özür dilerim."
"Saçmalama ya, benim evim senin evin gir içeri." diyerek bana yol verdi.
En yakınım dahi olsa bir yere emrivaki gitmek hiç adetim değildi. Ancak şu anda bunu düşünecek durumda değildim. Bilmediği bir şehirde yolunu kaybetmiş bir yabancıdan farksızdım. Bana yol gösterecek, kendime getirecek tek kişiyse Canan ablaydı.
İçeri girdiğimde dokuz, on yaşlarında bir kız çocuğu salondan çıkarak bana doğru koşmaya başlamıştı.
"İdil abla?!"
"Yağmur'um?" Onu sıkıca sararak öptüm. Koyu kumral ipek saçlarını okşadım ve sıcacık ellerini tuttum. "Naber?"
"Seni görünce daha iyi oldum."
"Duygularımız karşılıklı." dedim tebessüm ederek.
Hep birlikte salona geçtiğimizde gözlerimle etrafı inceleyerek koltuğa oturdum.
"Selim abi ve Altay yok mu?"
"Altay odasında bilgisayar oynuyor." dedi Canan abla. "Selim de her zamanki gibi işiyle meşgul."
Bunu söylerken biraz sesi düşmüştü. Sanki bir şeye canı sıkılmış gibiydi.
Gözlerini benden ayırarak Yağmur'a döndü Canan abla. "Kızım, hadi odana çık da ödevlerini tamamla. Sonra gelirsin yanımıza."
"Ya anne..."
Yağmur'un ısrarcı mırıldanışına karşılık kaşlarını çattı. "Hadi, dedim."
Canan ablanın gözlerinde bir gölge vardı. Her zamanki gibi gülümsüyordu ama o gülümsemenin ardında yılların taşıdığı bir yorgunluk saklıydı.
Yağmur'un ayak sesleri yukarı çıkarken gözlerimi yere indirdim. Ceketimin cebinden flashdiski çıkardım. Küçük parmaklarımın arasındaki o plastik parçası artık bana ait değildi. Benim vicdanımı yakmıştı, ama şimdi başka birinin yargısını ateşlemesi gerekiyordu.
"Canan abla..." dedim, yutkunarak. Göz pınarlarım sanki bu anı bekliyormuş gibi dolduğunda, gözyaşlarımın akmasını engellemedim.
"A a?" Şaşkınlıkla dudaklarını aralarken bana telaşla baktı Canan abla. "İdil?"
Ona sımsıkı sarılıp başımı omzuna gömdüğümde içimdeki yangın, gözyaşı suretiyle akıyordu.
"İdil, aşkım ne oldu sana?" diye soruyordu saçlarımı okşarken.
"Değilmiş." Hıçkırıklarım ve gözyaşlarım sürerken konuşmaya devam ettim. "Levent'i öldüren o değilmiş."
"Ne?"
Bir süre bir şey söylemeden ağlamaya devam ettim.
Bu cümleyi ikinci kez kurduğumda, ilkinden daha çok yandı içim. Çünkü ilkinde şok vardı, ikincisindeyse artık inkar yoktu. Gerçekti. Ve gerçek, içime taş gibi oturmuştu.
Canan abla bir şey demedi önce. Başımı omzunda tutarak sırtımı sıvazlamaya devam etti. Her zamanki sabrı ve o güven veren sessizliğiyle. Biliyordu; bazen insanın en çok kelimelere değil, suskunluğa ihtiyacı olurdu.
Gözyaşlarım biraz dinince flashdiski ona uzattım. "Bu kayıt, Levent'in vurulduğu anı gösteriyor. Ve o görüntüdeki adam... Maraz Ali değil."
Kaşları çatıldı. Flashdiski avuçlarında tutarken gözleri bulutlandı. "İzledin mi?"
"Defalarca..." dedim. "Her seferinde Levent yine ölüyor. Ama katili, sandığım kişi değil. Gözleri bile başka..."
Canan abla şaşkınlıkla dudaklarını aralayarak bana bakıyordu. "İdil, ne desem bilemedim... Sen çok hazırlamıştın bu operasyona kendini. İnanarak, güvenerek girmiştin bu işe."
"Evet, şimdiyse tüm inançlarım yıkıldı." dedim, kendimi toplamaya çalışarak.
Canan abla Hukuk fakültesi mezunuydu. Eşi Selim abiyle üniversitede tanışıp evlenmişti. Mezun olduğunda bir yaşında bebeği vardı. Mesleğini yapmak yerine çocuklarını büyütmeyi tercih etmişti.
Hakan'ın ablası, Savcı Selim'in de eşiydi. Tanıdığım en muhteşem insanlardan biriydi.
"Sen nereden buldun peki bu kaydı?"
"Hakan'a ulaşmış." dediğimde kaşları çatılmıştı. "İstihbarattan geçmiş ellerine. O da beni çağırıp izletti."
Bir süre bir şey demedi. Biraz düşündükten sonra yeniden konuştu. "Ne yapmayı düşünüyorsun?"
Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum." Ardından kısık bir nefes vererek ekledim. "Ben emindim Canan abla, kanıtım yoktu elimde. Murat'ın onu o araçta gördüğünden başka bir şey bilmiyordum. Ama emindim, hislerime güvendim çünkü."
"Bilemezdin ki hayatım. O adamı hiç tanımadın, daha önce hiç karşılaşmadın."
Ona o akşam Maraz Ali hakkında bildiğim her şeyi, babasının şüpheli ölümüne kadar anlattım. Anlattıklarım onda da bende olduğu gibi bir karmaşa yaratmıştı.
"Adaletten darbe yiyince, kendi adaletini sağlamaya çalışmış." derken gözleri başka yöne bakıyordu. "Böyle biri masum bir insanı öldürmüş olamaz zaten."
Canan ablanın gözlerinden okuduğum karmaşa, benim içimdeki girdaba benziyordu. O anda bir şeyin daha farkına vardım: Bu kadar derin bir içsel çatışmanın ortasında, kimse yalnız değildi. Hepimiz, birbirimizin ağırlığını taşıyorduk. Ama bu yükler öylesine büyümüştü ki, bir an bir yerden tutmazsan her şeyin altından kalkamayacağını biliyordum.
O kadar çok şey birikti ki, kelimelere dökmek bir an için imkansız gibiydi. Canan ablanın gözlerine bakarak, kendimi bir yanda kaybolmuş bir yabancı gibi hissettim.
"Beni dinle Canan abla," dedim, derin bir nefes alarak. "Beni bu hale getiren şey sadece Maraz Ali değil. Zihnimdeki her şeyin birbirine karışması... O kadar çok yalan, o kadar çok gölge var ki. Gerçekleri bile görmek zorlaştı. Bir zamanlar, bir şüpheyle çıktım bu yola. Şimdi her şeyin altında başka bir şey var."
Canan abla, ellerini kollarının üzerine kapadı ve başını sallayarak sabırla dinlemeye devam etti. Ama gözlerinde hala bir soru vardı: İdil, şimdi ne yapacaksın?
"Ne yapacağım?" diye mırıldandım, bir an önce bu çıkmazdan çıkmak için... ama hiçbir yol bulamıyordum. "Bilmiyorum. Her şeyi yıkmaya o kadar alıştım ki, şimdi bir şey inşa etmeye korkuyorum. Levent... O gün ben doğruyu yaptığımı düşündüm. Ama doğru bildiğim her şey yanlıştı."
Canan abla gözlerini kapattı, derin bir iç çekti. "Hayat seni buralara kadar getirdi. Bu kadar acının, bu kadar kederin içinde bir yol bulmalısın. Ama unutma, bu yolun sonu sadece senin kararlarına bağlı. Kimse seni bu yola zorla sokmadı, İdil."
O cümle, üzerine sıcak bir örtü gibi örtüldü. Kimse zorla sokmamıştı. Ben seçtim. Yolda gitmek, doğruyu bulmak için. Ama şimdi, bir soru daha doğuyordu kafamda: Yolun sonu gerçekten doğru mudu?
Birkaç saniye sustum, içimdeki karanlıkla boğuşarak. "Canan abla, Maraz Ali'nin ölüme götüren yolu sadece parayla değil, duygularla da bağlıydı. Onun savaşı, sadece paraya sahip olmak değildi. O, bir katil değildi. Ama katil gibi yaşamaya zorlanmış biriydi. Bu yüzden ben de doğru bildiğimi, adaletin peşinden koşarak, başka bir yol açmaya çalıştım. Ama yine de her şeyin çöküşü bana aitti. Şimdi ben, adaletimi bulabilecek miyim?"
Canan abla hiçbir şey demedi, sadece ellerini omuzlarımın üzerine koydu. O an fark ettim; bazen konuşmak, cevapsız bir soruyu daha derinlemesine kazmaktan başka bir şey değildi. Bir duruş, bir sessizlik belki de en doğru yanıttı.
"Sana sadece bir şey söyleyeyim İdil," dedi sonunda, yavaşça. "Adalet bazen kavramsal bir şeydir. Herkesin kendi içinde, neyin adalet olduğuna dair bir fikir var. Ama unutma, bazen adaletin doğru yolu, senin içindeki o kırık parçaları onarmak için gereklidir."
Gözlerimi Canan abla'dan ayırıp tekrar bahçeye baktım. Gecenin karanlığıyla birleşen ışıklar, beni izlerken, şüphelerim hala yüzeydeydi. "Ama ya o içimdeki doğru, bir yanlışsa? Ya da bu yol, sonunda bana ceza olarak geri dönerse?"
Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Ama bir şey kesinlikle kesindi: Artık sadece bir polis değildim. Kendimi bulmam gerekiyordu. Kendimle yüzleşmeliydim.
Canan ablanın sesi, duyduğum en sakin cümleyi fısıldadı: "İdil, her zaman doğruyu bulamayabilirsin. Ama sana en yakın olan, kalbinin sesini dinlemek olacaktır. Her şey, içindeki o doğrulardan başlayacak."
Sustum. Kendimi yıllarca peşinden sürüklendiğim bir adaletin ışığına emanet etmiştim. Ama şimdi, karanlıkta bir adım daha atmaya hazırım. Bu yola çıkarken, gerçekleri öğrenmek istedim. Ama bazen, o gerçekler çok pahalı olabilir.
Canan ablanın evinde geçirdiğim birkaç saat, bana sadece bir nefes almamı sağladı. Fakat aklımda tek bir şey vardı. "Bu geceyi bitirdiğinde, geçmişinle yüzleşeceksin. Ve belki de yalnızca o zaman bir çıkış yolu bulabileceksin."
Bir süre daha onunla kaldım, gözlerimdeki bulutları dağıtmaya çalıştım. Ama ne olursa olsun, bir adım atmaya karar verdim. Çünkü ben, o adım atmaya mecburdum.
Çünkü bazen en derin yara, en büyük adımın ardında gizlidir. Ve o adımı atmaya karar verdiğimde, yeniden başlayacaktım.
