YARIM KALAN SENFONİ kitap kapağı

17. bölüm / 34

YARIM KALAN SENFONİ

16- Yıllanmış Takvim Yaprağı

Vaveyla Yazarı: Elif T.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 34Şu an: 16- Yıllanmış Takvim Yaprağı

"Tam bütün cevapları bulduğunu düşünürsün, sorular değişir."

-Paulo Coelho

✦

"İdil Amirim?"

Yüzündeki telaşlı ifadeyle bana doğru yaklaşan polis memuruna döndüm. Kendisi komiser yardımcısı Engin'di. Geçtiğimiz yazdan beri bizimle çalışıyordu. Temiz yüzlü, sıcakkanlı, işine sahip çıkan bir çocuktu.

Ona efendim der gibi baktığımda, "Az önce bir ihbar aldık." diye açıkladı. "Bir benzin istasyonu soyulmuş, soyguncular kaçak."

Çok normal bir şey duymuş gibi karşılık verdim. "Tamam, ekipler olay yerine gitsin soruştursunlar hemen."

"Amirim," diyerek boğazını temizledi. "Soyguncu Maraz Ali'nin arabasıyla kaçmış."

Engin'in söyledikleri kulaklarımdan zihnime bir bıçak gibi girerken olduğum yerde öylece kaldım.

"Ne?!"

Etrafımdaki herkes gibi şaşkınlık yaşıyordum ancak benim tepkim onlarınkinden ziyade suskunluktu.

Maraz Ali, bilinen suç liderlerine benzemezdi. Maraz Ali, herkesin ne olduğunu bildiği ancak kimsenin ne olduğunu kanıtlayamadığı biriydi.

Ben ki, onun sevdiğim adamı öldürdüğünü dahi kanıtlayamamıştım. Elimde bir ağızdan duyma soyut bir delilden başka hiçbir şey yoktu.

Öyle ki şehirdeki organize suç vakalarının bir numaralı şüphelisi olmasına rağmen hiçkimse onu suçlayamıyordu.

Böyle biri, herkese açık bir ortamda soygun yaparak kendini ele verir miydi?

Ben Maraz Ali'nin en ufak bir açığını aramak için bu denli uğraşırken, o kendini açık mı etmişti?

"M-Maraz Ali mi?" diye sordum, kaşlarımı şaşkınlıkla havalandırarak. Ardından yutkunarak kendimi toparladım.

Engin başını evet anlamında salladı. "Olay yerine ilk ulaşan devriye ekibi plakayı sistemden geçirmiş. Araç ERC Mühendislik üstüne kayıtlı. Plakası 34 ERC 92. Görgü tanıkları siyah camlı siyah bir araç olduğunu söylemiş. Kamera kayıtları da henüz ulaşmadı ama ekipler görüntüleri istasyon sahibinden almak üzere yolda."

Gözlerimi kapattım, derin bir nefes çektim. İçimde ince ince bir sızı yayılıyordu; bu öfkeyle karışık bir hayal kırıklığı mıydı, yoksa içgüdülerimin beni yine yarı yolda bırakmadığını fark ettiğim bir huzursuzluk mu, bilemiyordum.

O adamla kurduğum sahte ilişkide bu kadar derine inmişken, onun böyle göze batacak bir hata yapması mantıklı değildi. Maraz Ali'nin işlediği suçlar, ne kadar kirli olursa olsun, zekâ kokardı. Karanlığın içinden yürürken bile izini kaybettiren adamlardandı o. Şimdi bir benzin istasyonuna girip sokak serserisi gibi kaçmak... Hayır. Bu ya başka birinin işi, ya da çok daha büyük bir oyunun ilk hamlesiydi.

"İstasyona giden ekiple iletişimde kal." dedim Engin'e. "İlk değerlendirme raporu çıkar çıkmaz bana iletin. Ayrıca MOBESE kayıtlarını da istiyorum. En az iki saat öncesinden başlasın, istasyonun bulunduğu çevredeki tüm giriş-çıkışlar dâhil."

"Emredersiniz amirim."

Engin hızla uzaklaşırken ben de telsizimi elime alıp kısa numarayla emniyet telsizine bağlandım. "Tüm birimlere kod kırmızı: Şüpheli araç 34 ERC 92, siyah camlı siyah Passat. Gören tüm ekipler temasa geçsin, kontrol noktaları oluşturulsun."

Konuşmam bittiğinde dudaklarımdan bir nefes vererek sakin kalmaya çalıştım.

"İdil?"

Zeynep'in, ismimi bahşeden sesine döndüğümde onun bana yaklaştığını gördüm. "Biraz hava almak ister misin?"

"İyiyim ki ben, bir şeyim yok." dedim, net bir kararlılıkla. "Zaten biz bu adamı suçüstü yapıp içeri atmak istemiyor muyduk? Tamam işte, alın size fırsat." Ardından tüm ekibe döndüm. "Kameralar geldiğinde incelemeye alalım, ondan sonra Murat ve Mesut abi, siz malum şahsı tutuklamaya gidersiniz."

"Amirim hayrola?"

Adanalı'nın, saat altı yönünde gelen sesiyle arkamı döndüm. Bıyık altı bir ifadeyle bana bakarken, yüzünde sorduğu soruyla uyumlu bir çehre can bulmuştu.

"Hayır Yavuz Bey," dedim, dudaklarımı birbirine vurarak. "Az önce gelen ihbarda bir benzin istasyonunun soyulduğu söyleniyor. İstasyonu soyan şahıs, Maraz Ali'nin arabasıyla kaçmış."

Söylediğimle birlikte gözleri adeta yuvalarından çıkacakmış gibi açılmıştı. "Ne?!" Başımı aşağı yukarı salladığımda mırıldanarak ekledi. "Abo..."

Adanalı'nın şaşkınlığını izlerken içimde bastırmaya çalıştığım bir şey yükselmeye başladı: öfke mi, hayal kırıklığı mı, yoksa başka bir şey mi, hâlâ adını koyamıyordum. Ama burnumun direğini sızlatan o ince sancıyı tanıyordum. Bu, bir şeylerin fena halde ters gittiğini sezdiğimde ortaya çıkan histi.

Ceketimin cebinden not defterimi çıkarıp kalemle hızlıca birkaç madde karaladım. İşin matematiği bana uymuyordu.

Olay yerinden kaçan araç = Maraz Ali'nin şirketine kayıtlı.

Görgü tanığı ifadeleri = Siyah camlı siyah Passat.

Maraz Ali şu an ortalıkta yok.

Kamera görüntüleri henüz ulaşmadı.

Arabasının çalındığına dair henüz resmi bir ihbar yapılmamış.

Dudaklarımın arasından içgüdüsel bir homurtu kaçtı. "Kimin kimin oyununda piyon olduğunu anlayana kadar birimiz şah olacağız, diğerimiz mat."

"Bir şey mi dedin?" diye sordu Zeynep, beni duymamış gibi yaparak.

"Yok." dedim, kalemimi defterin arasına koyup cebe geri tıktım. Ardından Adanalı'ya döndüm. "Yavuz Bey, olay yerine giden ekiplerden hızlı bir özet alın. Murat ve Mesut abi ile birlikte birazdan merkeze geçeceğiz. Eğer Maraz Ali gerçekten bu işin içindeyse, bu bizim için dönüm noktasıdır."

Soygunun kamera kayıtları elimize ulaşıncaya dek hiçbir şey yapmamıştık. Aylin kamera kayıtlarının bulunduğu CD'yi bilgisayara taktığında hepimiz onun başucunda yerlerimizi almıştık.

Kameranın başına geçtiğimizde kalbim, yerinden çıkacak gibi atıyordu. Görüntüler CD'den yüklenirken ekrandaki o küçük daire dönmeye devam ediyor, her saniye sinirlerimi biraz daha geriyordu.

Yanımda Zeynep, Aylin ve Adanalı vardı. Mesut Abi ve Murat hâlâ merkezdeki hazırlıkları yürütüyordu. Olay yeri ekibi ise yeni delil raporlarını ulaştırmak üzereydi. Ama biz o CD'deki görüntülere kilitlenmiştik. Her şey orada saklıydı.

Ekran karardı, ardından istasyonun güvenlik kamerası açıldı.

Tarih: 30.10.2008, 14:13

İlk görüntüde benzin istasyonunun market bölümü görünüyordu. İki kişi içeri giriyordu, yüzlerinde maskeler, ellerinde silahlar vardı. Kasiyere bağırıyorlardı. Hızlı hareket ediyorlardı, bir yandan marketin arka kısmına yönelip kasayı zorluyorlardı. Kamera açısı biraz dardı, net görünmüyordu ama bir şeyler aldıkları anlaşılıyordu. Ardından hızla dışarı çıkıyorlardı.

İkinci görüntüde tarih aynıydı, saatse 14:16'ydı.

İstasyonlardaki pompalardan birine siyah, camları koyu bir Passat yanaşıyordu. Şoför kapısı açılıyor ve içinden, tüm varlığını gözler önüne sererek Maraz Ali çıkıyordu. Pompacı çocuklardan biriyle konuşuyordu, pompacının eline bir miktar nakit para uzatıyor ve tekrar araca binip kapıyı kapatıyordu. Pompacı çocuksa açtığı depoya benzin hortumunu sokuyordu.

Buraya kadar her şey son derece normaldi. Ancak saniyeler sonra marketin kapısından elinde iki dolu torbayla soyguncular çıkıyordu. Ve doğrudan malum kişinin aracına yöneliyorlardı. Soygunculardan biri elinde silahla arka kapıya atlıyordu. Birkaç saniye içerisinde de araba ani bir manevrayla uzaklaşıyordu.

Bir anlığına kimse konuşmadı. Sessizlik, görüntülerden taşan gerçek kadar ağırdı.

Gözlerimi ekrana kilitlemiş, videoyu neredeyse nefes almadan izlemiştim. Son karede araç hızla uzaklaşırken, içimdeki sarsıntı da büyüyordu. Gördüğüm şey, sandığım her şeyin aksini söylüyordu. Ama ben hâlâ emin değildim.

Yutkundum. Dilim damağıma yapışmıştı. Boğazımdaki düğüm, kalbimin atış ritmini bozuyordu.

"Bu... bu nasıl olur?" diye fısıldadı Aylin. Gözleri ekranda donmuş gibiydi.

Adanalı araya girdi. "Şimdi hepimiz aynı şeyi mi izledik?"

Zeynep kolunu göğsüne sardı, diğer eliyle çenesini ovuşturdu. "Evet. Maraz Ali'nin arabası istasyonda. Ama o soyguncularla birlikte çıkıyor. Sanki... Sanki onları alıyor gibi."

"Ya da..." dedim, sesimde beliren sertlik dikkatimi çekti, "...ya da olay o kadar basit değil."

Kimse konuşmadı. Bu defa sadece gözler bana döndü.

"Bu video, Maraz Ali'nin soygunu yaptığını net olarak söylemiyor." dedim. "Aracını kullanıyor olabilirler. Ama zamanlama ve davranışlar... Her şey fazla kusursuz. Planlı bir rastlantı gibi."

Adanalı kaşlarını çattı. "Yani diyorsun ki, bu iş onun başına sarılmış olabilir?"

"Elimizdeki verilerle kesin bir şey söyleyemem." dedim. "Ama bir adamı yakalayamıyorsan, onu hedefe dönüştürürsün. Aracını çal, adını kullan, suça ortak et. Şüpheyi üstüne çek. Kendi adaletini kurmaya çalışan biri için bu, diz çöktürme şeklidir."

Kelimelerim döküldükçe zihnimde taşlar daha da hızlı yerine oturuyordu. İçimde bir şeyler hareketlenmeye başlamıştı. Bu bir kurguysa, yazarını bulmak gerekirdi.

"Mesut Abi ve Yavuz Bey, onu yakalama görevini sizindir." dedim, soğukkanlılıkla.

İki adam da, "Emredersiniz amirim." diyerek hazırlandıklarında ben yeniden ekrandaki görüntülere yöneldim.

O sırada telefonum titredi. Ekranda Malum Kişi yazdığını görünce irkildim.

Zamanın birkaç saniyeliğine durduğunu hissettim. Çünkü bu adamın, bir ihbar sonrası bana bu şekilde ulaşmasını beklemiyordum.

Tuşa bastım, sesimi düz tutmaya çalışarak konuştum. "Alo?"

"İdil?" İsmimi söylerken sesinin dahi tebessüm ettiğini anlayabiliyordum. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. "Nasılsın?"

Oradan uzaklaşarak kendi masama doğru yürüdüm. Buna rağmen tüm gözlerin üstümde olduğunu görebiliyordum. "İyiyim. Sen nasılsın?"

"İyi ben de, seni merak ettim. Bir de cumartesi akşamı için yemeğe davet edecektim."

Yemek mi? Az önce bir soygun vakasının şüphelisi olduğundan haberi yok muydu?

"Eee, çok teşekkür ederim." dedim, nazik bir ses tonuyla. Gerginliğimi olabildiğince belli etmemeye çalışıyordum. "Elbette gelirim."

"Ben de kabul ettiğin için teşekkür ederim." Hattın diğer ucunda onun sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Sanırım çoktan kapalı bir alana geçmişti.

"Ben de davetin için çok memnun oldum." dedim, suni bir tebessümle. "Ali, benim şimdi kapatmam gerekiyor. Derse gireceğim de."

"Tabii ki, iyi dersler."

Telefonu kapattığımda ciğerlerimden derin bir nefes bıraktım. Tekrar ekibe döndüğümde, "Beni cumartesi için evine yemeğe çağırdı. Adam dalga geçiyor sanki." dedim.

"Hangi evine, cezaevine mi?" diye sordu Akın, yarı alayla.

Gülmemek için kendimi tutarak karşılık verdim. "Herhalde."

✦

Nezaretin loş ışıklı sorgu odasında yalnızdı. Elini masaya koymuş, hiçbir şey söylemeden başını hafifçe eğmişti. Ne öfkeli, ne de mahcup görünüyordu. Tam da beklediğim gibiydi; ne suçluydu, ne de suçsuzdu.

Loş ışıklı camın ardında, o görmese de onu izleyen yedi kişi vardı. Camın ardında onu izleyenler olduğunu adı gibi biliyordu ancak onların kimler olduklarını bilemiyordu.

Bir buçuk yıldır yolunu gözlediğim bu an, beklediğimden daha erken gelmişti. Ona oynadığım oyunu, söylediğim yalanları daha fazla uzatmaya gerek kalmadan o kendisini ele vermişti belki de.

Sorgu odasının dışında yedi kişiydik; Rıza Baba, Nevzat Müdür, ben, Yavuz Başkomiser, Murat, Hakan ve Mesut abi. Hakan ve benden başka herkes sakindi. Çünkü Maraz Ali ikimiz için sıradan bir suçlu değildi.

Birimizin sevdiği, birimizinse en yakın arkadaşı olan bir adamı hayattan koparmıştı.

İçimizdeki öfke yüzümüzde can bulurken onu bir Azrail edasıyla izliyorduk.

"Yavuz, içeri sen gir." Ortamdaki baskın sessizlik Nevzat Müdür'ün gür sesiyle bozulduğunda hepimiz bakışlarımızı ona çevirdik.

"Başüstüne müdürüm." dedi Yavuz Bey, itaatkar bir sesle. İçeri girmek üzere yanımızdan ayrıldığında bakışlarım Nevzat Müdür'ü buldu.

"Müdürüm, eğer itiraf ederse onu Levent için de sorgulayacağız değil mi?"

Sorum üzerine bıyıkaltı bir gülüşle bana baktı adam. "Sen Maraz Ali'nin kolay kolay çözüleceğini mi sanıyorsun gerçekten?"

Kendimden emin bir şekilde karşılık verdim. "Kolay kolay açık da vermezdi ona bakarsanız. Ama şimdi burada."

Sessizlik yeniden can bulduğunda hepimiz camın ardına bakmaya devam etmiştik. Gözlerim bir an Murat'a takıldığında onun ağzından tek kelime bile çıkmadan, kollarını birbirine bağlamış şekilde malum kişiyi izlediğini görmüştüm.

Yavuz Başkomiser içeri girmiş ve Maraz Ali'nin karşısına oturmuştu. Maraz Ali'nin elleri masada, gözleri ise duvarda bir noktaya kilitlenmişti. Bir zamanlar adı bile kalbimi kıskıvrak yakalayan bu adam şimdi karşımdaki camın ardındaydı.

Ve onunla aramdaki her şey, artık yalnızca bir dosya kalınlığındaydı.

Yavuz sandalyesini çekip oturdu. Önüne birkaç sayfa belge bıraktı. "Eee Ali, kaderde bir sorgu odasında karşılıklı oturmak da varmış he." Karşı taraf sessiz kaldığında konuşmaya devam etti. "Seni kolundan tutup buraya getirdiğim için bana kızmıyorsun değil mi?"

Maraz Ali'nin yüzünde, hiçbir zanlının yüzündekine benzemeyen bir soğukkanlılık ve sakinlik vardı. "Yoo, neticede buna ben izin verdim." dediğinde hepimiz birbirimize bakakalmıştık. "Yani siz, ben izin verdiğim için beni yakaladınız."

"Ne konuşuyor lan bu?" diye sordu Hakan, öfkeyle bana bakarak. Dişlerini sıkarak eliyle Ali Asaf'ı işaret ediyordu.

"Ben mi gireyim içeri?" diye sordu Mesut abi, aynı kızgınlıkla. Onun kızgınlığı, bu tarz meydan okumalardan hoşlanmayışıydı. "Beş dakikada öttürürüm."

Net bir sesle karşılık verdi Rıza Baba. "Şş, sessiz olun."

Dudakları arasından keskin bir nefesi dışarı bıraktı Nevzat Müdür. "Sadece dinleyelim arkadaşlar."

"Sen izin verdin diye..." diyerek Maraz Ali'yi tekrar etti Yavuz Bey, kelimelerinin üstüne basıyordu. "Kendine bu kadar güveniyorsun madem, öyleyse neden burada olduğunu da biliyorsundur."

"Hayır, bilmiyorum." Dirseklerini masaya dayayarak karşılık verdi Maraz Ali. "Çünkü burada olması gereken kişi değilim."

"Sen değilsin, öyle mi?" Kaşlarını kaldırarak karşısındaki adama dik bir ifadeyle baktı Yavuz Başkomiser. "Peki soygun sırasında senin pompaya yanaşıp benzin alıp arabana geri binmen, sonrasında soyguncuların senin arabana binmesine ne diyorsun?"

"Benim o soyguncularla hiçbir alakam yok. Oraya yalnızca benzin almaya gittim. Soyguncular aracın içinde beni rehin aldılar."

İçimde bir şey önce buz gibi oldu, sonra yavaşça içime çöken bir öfkeye dönüştü.

Rehin mi?

Bunca yıldır polistim. Rehine yüzü görmeyen zanlı, benzin alıp direksiyonuna oturduğu arabada, cam gibi sessizken kaç kez yakalanmış ki?

Camın ardından bu cevabı dinlerken içimdeki tüm alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Fakat garip olan şu ki, kendimi onun yalanını ifşa etmek isterken değil, doğruluğunu kanıtlama ihtiyacı içinde buldum.

Ali Asaf yalan söylüyorsa, buna inanmak istiyordum.

Ama eğer doğru söylüyorsa bu oyunda kim gerçekti? Piyon kimdi? Ve şah kime aitti?

Yavuz Başkomiser'in soruları sertleşmeye başlarken, Maraz Ali'nin tavrında en ufak bir çatlak yoktu. Ses tonu sabit, nefesi dengeliydi.

Yalancıysa bile mükemmel bir yalancıydı.

"Yine de kafama yatmayan bir şey var Ali." diye sordu Yavuz, kalemini masaya hafifçe vurdu. "Diyelim gerçekten alakan yok o soyguncularla, sen benzin aldığın sırada iki araç daha benzin alıyordu. Onları eleyip senin aracına binmeleri biraz garip değil mi?"

Ali Asaf'ın başı eğikti ama gözleri sabitti. Duvardaki belli belirsiz bir noktaya kilitlenmişti. Orada ne gördüğünü bilmiyorum. Belki bir anıyı, belki bir taktiği, belki de sadece zamanı öldürüyordu.

O sessizliği tanıyordum.

Bu, yalanın değil, hesaplamanın sessizliğiydi.

Bir ağırlığı vardı, kelimeden önce gelen o sinsi sessizlik gibi.

"Bilmiyorum." dedi sonunda. "Bunu ona sormalısınız."

Aylardır, belki de yıllardır bu anı düşlemiştim. Onun böyle, camın arkasında, sorgu masasında oturmasını.

Ama şimdi orada oturan adam; hayalimdeki canavardan çok daha derli topluydu.

Bir canavardan çok, bir satranç ustasına benziyordu.

Ve bu, beni daha çok korkutuyordu.

Ellerim avuç içimde kenetlendi. Gözlerim hâlâ camın öbür yanındaydı ama zihnim çoktan içeride, sorgu masasının karşısına geçmişti.

"Eğer bittiyse artık gidebilir miyim? Yapacak bir sürü işim var."

Yavuz Başkomiser'in gözünün içine bakarak, gayet rahat bir şekilde sormuştu bu soruyu. Onunla geçmişten kalma samimiyetlerine mi güveniyordu?

"Benden günah gitti." dedi Mesut abi, dişlerini sıkarak. Ardından Nevzat Müdür'e yöneldi. "Müdürüm izninizle."

"Dur durduğun yerde evlat." diye karşılık verdi Nevzat Müdür, keskin bir netlikle.

"Nereye ya?" Yavuz Başkomiser istifini hiç bozmadan onunla, onun dilinde konuşuyordu. "Daha soracaklarımız bitmedi."

Yine o sustu, yine biz konuştuk.

Yine o saklandı, yine biz ifşa etmeye çalıştık.

Ama o masada oturan adam, hâlâ çözülmemiş bir denklem gibiydi.

"Beni burada neye dayanarak tutuyorsunuz Yavuz Abi?"

O cümleyi duyduğum anda içimde bir şey kırıldı mı, yoksa yerine mi oturdu, hâlâ karar veremedim.

Ama hissettiğim şey kesinlikle huzur değild

İçimdeki her parça aynı anda farklı şeyler söylüyordu:

Bir parçam yalan söylediğinde ısrarcıyken, bir parçam doğru olma ihtimaline kapılıyordu.

Sorgu odasındaki sessizlik büyüdükçe, ikilemlerim de içimde büyüyordu. Ali Asaf suskun kaldıkça, onun hakkında bildiğimi sandığım ne varsa elimden kayıyordu.

Bir zamanlar sadece düşmanımdı.

Sonra yalanlarla kurduğum sahte bir yakınlık oldu aramızda.

Ama şimdi?

Şimdi ben bile kendime yalan söyleyemez hâle geldim. Camın öte yanında oturuyordu ama hissettirdiği şey hâlâ sıcaktı.

"Beni burada neye dayanarak tutuyorsunuz Yavuz Abi?"

Bu soruyu yedi kişilik izleyici grubunun içinde yalnız ben gerçekten duydum.

Çünkü asıl muhatabı bendim.

Yalanın içindeki gerçeği en çok ben istiyordum.

O gözaltında değil, bir sınavdaydı sanki.

Ve bizler onunla aynı sınıfta oturuyorduk.

Tek fark, onun cevapları ezbere bilmesi; bizimse soruların daha yeni yazıldığını fark etmememizdi.

"Sen, senin hakkında söylenenlerden haberdar mısın Ali?" diye sordu Yavuz Bey, ona daha da yaklaşarak. "Sen camın arkasındaki insanlar dahil tüm teşkilatın, senin için neler söylediklerini biliyor musun?"

İşte o anda, Ali Asaf başını kaldırdı. Yüzünü net görebiliyordum. Gözlerinde herhangi bir panik, öfke, küçümseme yoktu. Ama oradaydı.

Herkesin yargıladığı ama kimsenin ispatlayamadığı gölgesiyle oturuyordu.

O gözlerle tanışalı bir ayı geçmişti. İlk kez bir adamın bakışlarında hem düşmanımı hem de neye dönüştüğümü görmüştüm.

Yavuz'un sorusu cevapsız kalmadı. Ama cevap kelimelerle değil, bir mimikle geldi.

Ali Asaf, başını hafif yana eğip, dudaklarının bir ucunu kıvırdı.

Gülümsemekle küçümsemek arasında bir yerden, bizi alt etmeye gerek bile duymayan bir yerden...

Soğukkanlılıkla karşılık verdi Ali Asaf. "Evet biliyorum. Ama umrumda değil. Ben hayatımı başkalarının ne düşündüğüyle yaşamıyorum"

Ceketini alıp kalkmak için tekrar izin isterken Yavuz Bey'in sesi biraz daha keskinleşti.

"Ali," dedi Adanalı, yutkunarak. "Sen... Hiç bizden birini, bir polis arkadaşımızı şehit etmiş olabilir misin?"

O soru yalnız dört duvarın düzleminde değil, benim içimde de yankılanmıştı. O yankı tüylerimi bir iğne gibi dikleştiriyordu. O iğnelerse ruhuma batıyordu.

Sağ elimi sıkarak tırnaklarımı avuç içime batırdım. Ruhumun acısını bastırmak için sıktığım çenemin ağrısı kalbime miras kalıyordu.

Hava ağırlaşmış, ciğerlerime çektiğim nefes göğsüme taş gibi oturmuştu.

Ali Asaf'ın gözleri Yavuz'un gözlerine kenetlendi. Bu soru sadece bir zanlıya sorulmamıştı. Bu, geçmişin gömülü yerinden çıkarılmış bir suçlama, bir hayalet gibi havada dolaşan bir gerçeklikti.

Cevap gecikiyordu ama suskunluk, cevabın yerini alıyordu.

Gözlerimin önüne Levent'in cansız yüzünü getirdim. O gözlerimin önünde can verirken benim başucunda uyanması için yalvarışım, çaresizce attığım çığlıklar yeniden kulaklarımda yankılandı.

Yankılar yeniden kalbîmi bir bıçak gibi keserken göz yaşlarım çeneme doğru yol çizmeye başlamıştı.

Maraz Ali sabit bir duruşla, yüzünde mimik oynamadan Yavuz Başkomiser'e bakıyordu. "Hayır. Hayatımda hiçkimseyi öldürmedim. Eğer olur da bir gün birini öldürürsem, gider o dakika teslim olurum. Özellikle öldürdüğüm kişi bir polisse, bunu yanlışlıkla bile yapmış olsam bir tane de kendi kafama sıkarım. Çünkü resmi olarak olmasa da, ben de hala sizin gibi bir polisim."

O cümleyi duyduğum an, içimde bir şeyler çatladı. Bir buçuk yıldan uzun zamandır içimde büyüttüğüm nefret, planladığım intikam, uğruna canımı riske attığım oyun... Hepsi o cümlenin ağırlığıyla bir tartıya çıktı.

Gözyaşlarım artık gözlerimi yakıyordu ancak umursamıyordum. O gözyaşları, içimde biriktirdiğim her şeyin zehriydi.

Bir yanda kanıtlanmamış bir suçun gölgesi, diğer yanda kelimelere dökülmeyen bir bağın sessizliği vardı.

Ben onun hakkında ne düşünmek istiyorsam, tam tersi bir cümleyle beni sarsıyordu.

Bu, onun taktiği miydi?

Yoksa gerçekten içinden kopup gelen bir itiraf mı?

"...özellikle öldürdüğüm kişi bir polisse, bunu yanlışlıkla bile yapmış olsam bir tane de kendi kafama sıkarım."

Bu cümleyle, Levent'i öldürdüğü ihtimali bir gölge gibi havada asılı kaldı.

İnkâr yoktu ama kabul de yoktu.

Sadece "Ben öyle biri değilim." diyen, sessiz ama keskin bir özsaygı vardı.

İçimde bir şeyler daha önce hiç olmadığı kadar bölünmüştü.

Eğer o suçsuzsa, ben neden bu kadar uzun süredir onun peşindeydim?

Eğer o suçluysa, neden bu kadar rahat konuşabiliyordu?

Yavuz'un gözlerinde sorgulayıcı bir ifade vardı. Ama onda bile bir kırılma sezinledim. Mesut Abi hâlâ suskundu ama yumruğu sıktı.

Hakan nefes bile almıyordu. Murat... O, yerinden kıpırdamadı. Ama çenesindeki o ince titreme, bana her şeyi anlatıyordu.

Ona inanmak istiyordu. İnanmayı seçtiği geçmişin, yıkılmasını istemiyordu.

Ben ise inanmakla yargılamak arasında sıkışıp kalmıştım.

Cümleleri zihnimde hâlâ yankılanıyordu.

"Ben hayatımda hiç kimseyi öldürmedim. Eğer bir gün birini öldürürsem, özellikle de bir polisi... bir tane de kendi kafama sıkarım."

Ölümüne inandığım bir gerçeğin üzerine, bu kadar dingin bir yalan serilemezdi.

Ya da ben uzun zamandır kendimi kandırıyordum.

Belki de asıl suçlu bendim.

Gözyaşlarımı avuç içime silerken içimden bir ses, "Bu adam ya gerçekten masumsa?" diye fısıldıyordu.

İçimdeki polisse hayır diyordu.

Ama insan yanım, gözlerini bırakmıyordu.

Arkamda bir sandalye gıcırdadı. Dönüp baktığımda Murat'ın camdan uzaklaştığını gördüm. Onun da yüzü bembeyazdı. Elini çenesine dayamıştı, gözlerini yere dikmişti.

Birbirimizin ne düşündüğünü konuşmadan anlıyorduk artık.

Yavuz hâlâ içerideydi.

Ama Ali Asaf artık sadece zanlı değildi.

Bu odada ne yargıç vardı ne avukat.

Yalnızca yorgun kalplerin birbirini tarttığı, kelimelerin üstüne sessizlik kadar ağır anlamlar yüklendiği bir düello yaşanıyordu.

Elim, farkında olmadan, montumun cebindeki küçük deftere uzandı.

Onun hakkında tuttuğum her not... her detay...

Hepsi birer suç delili olsun istemiştim.

Ama şimdi, hepsi sadece karalanmış varsayımlardan ibaretti.

Eğer masumsa, ben bu adama ne yaptım?

Bana bakan kimse yoktu ama içim çırılçıplaktı.

Kendi yargılarımla baş başaydım.

Ve içten içe çürüyordum.

O odaya giremeyeceğimi biliyordum.

Onun gözlerinin içine bakarak bir tek kelime edemezdim.

Çünkü o, benim kim olduğumu bilmiyordu.

Ve ben de, bu sır perdesini zamansız aralayamazdım.

Bunca zaman adım adım ördüğüm sahte kimlik, tek bir bakışta yerle bir olabilirdi.

Bu yüzden sorguya yalnızca izleyici olarak katılabiliyordum.

Camın öte yanından...

Tıpkı geçmişimdeki acıları izler gibi, sessiz, tepkisiz, ama içten içe paramparça.

Adanalı içerideydi.

Onun gözlerinden okunan soru, yılların ağırlığını taşıyordu.

Ali Asaf ise karşısında, dimdik oturuyordu.

Ne suçlulara has bir kıpırtı vardı üstünde, ne de masumların taşıdığı savunmasızlık.

Sanki oraya kendi isteğiyle gelmişti.

Sanki... bizi sınamak için oradaydı.

Camın önünde kıpırdamadan duruyordum.

Solumda Rıza Baba, sağımda Nevzat Müdür.

Arkada sessizce nefes alan bir mesafe, ve her birimizin içinde aynı sorular:

"Ya bu adam gerçekten masumsa?"

Yavuz Başkomiser'in sesi, camı delip içimize işliyordu:

"Ali, şu son soruma net cevap ver.

O gün, istasyonun orada ne işin vardı?"

Ali gözlerini duvardan çevirmedi.

Yanıtı çoktan hazırlamış gibiydi.

"Benzin almak için gittim."

"Ve o soyguncular?"

"Benimle bir ilgileri yok.

Arabama zorla bindiler."

Boğazımda bir düğüm büyüyordu.

Sustuğum her saniye, içimdeki çığlık büyüyordu.

Ne bağırabiliyordum, ne de gözümü o adamdan ayırabiliyordum.

Onun ağzından dökülen her kelime, geçmişimdeki başka bir ana dokunuyordu.

Bir zamanlar sevdiklerimi yitirmeme neden olduğunu düşündüğüm adam, şimdi tam karşımda, kendini savunuyordu.

Ama ben...

Ben sadece seyrediyordum.

Çünkü o beni tanımıyordu.

Çünkü ben, Alara Soydan'dım onun gözünde.

Ve bu maskeyi şimdi çıkaramazdım.

Hakan yanıma yanaşarak, "İdil..." diye fısıldadı, sesi çatallaşmıştı. "Sence doğru mu söylüyor?"

Ne diyebilirdim ki?

"Doğru" desem, Levent'in ruhu karşıma dikilirdi.

"Yalan" desem, kalbim paramparça olurdu.

"Bilmiyorum." dedim sonunda.

O tek kelime, dudaklarımdan çıkarken içimi içime hapsetti.

İçerideki adamın, bir canavarsa bile çok zekice davrandığına emindim.

Ama ya gerçekten kurbansa?

Ya biri onu bilerek bu olayın ortasına ittiyse?

Bu düşünceler beynimde hızla çarpışırken, Yavuz bir anda dosyayı masaya itti.

"Bak Ali, bu işin şakası yok.

İstasyonun kameraları seni gösteriyor.

O adamlar senin arabana biniyor.

Senin plakan.

Senin şirketin."

Ali Asaf başını kaldırdı.

İlk defa Yavuz'un gözlerinin içine baktı.

Ve sesi, bütün o loş odada yankılandı:

"Eğer bu işin içinde ben varsam, elinizde daha fazlası olmalı.

Çünkü ben böyle saçma bir senaryoya bile isteye düşmem."

Bir an durdu.

Bakışları kapalı cama yöneldi.

Gözleri benim bulunduğum tarafa çevrildi.

Ve yutkundum.

Göz göze gelmememiz gerekiyordu ama...

O an, içgüdüsel bir şekilde hissetti sanki.

Camın ardında biri olduğunu biliyordu.

Kim olduğunu bilmiyordu.

Ama gözleri...

Sanki beni tanıyacakmış gibi, içimden geçiyordu.

Bir adım geri çekildim.

Nefesim hızlandı.

Bu, çok fazla yakındı.

Beni görmedi ama sezdi.

Kalbin sezdiği şeyi, akıl ne kadar inkâr etse de yok edemezdi.

Yavuz bir şey daha sormaya hazırlanıyordu.

Ama ben, bir bahaneyle odadan uzaklaştım.

Dışarı çıktım.

Koridorun loş ışığında sırtımı duvara yasladım.

Elleriyle kalbini bastıran biri gibiydim.

Sanki içimdeki tüm sırlar göğsümden dışarı sızacaktı.

Ali Asaf'ın o sorgu odasında söylediği her şeyin arkasında bir başka anlam vardı.

Sadece sorulara cevap vermiyordu, kendini ifşa etmeden de konuşuyordu.

Tıpkı benim gibi.

Ama ben...

Benim kim olduğumu öğrendiği an, o cümleleri hâlâ kurabilir miydi?

Eğer bir gün Levent'in ölümünü gerçekten onun yapmadığını anlarsam...

Kendimi affedebilecek miyim?

Yoksa...

Kendime bile söylemeye çekindiğim o duygunun adı, çoktan boğazıma düğümlenmiş miydi?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18