27. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ

26- Yargının Hükmü

Elif T.

"Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz."

-Stefan Zweig

"Onun gerçek bir soygun olduğundan emin misin peki?"

Bir an sustum. Dayımın "Gerçek bir soygun olduğundan emin misin?" sorusu odanın içinde asılı kaldı. Hatta sadece odada değil, içimde yankılanıyordu.

"Ya o geceki soygun, aslında soygun süsü verilmiş bir deşifre operasyonuysa?"

Saatlerce aynı sorular zihnimi, sürekli tekrar ederek meşgul ediyordu. Tüm ihtimaller, boğazıma düğümlenen bir çığlık gibi gün boyu içimde dolanıp durdu.

Dayıma ne demek istediğini sorduğumda bana, "O gecenin arkası boş değildi kızım, ben bundan eminim. Çünkü bit buçuk yıldır bu dava üstünde çalışıyorum. Selim'in de haberi var." demişti. Bahsettiği Selim, Savcı Selim'den başkası değildi.

O soygunun ardının boş olmadığını, planlı bir vurgun olduğunu ben de biliyordum. Ancak dayımın, "Soygun süsü verilmiş" ifadesini kullanması kafamı giderek bulandırmıştı.

Neye inanacaktım ben? Hangi maddeye, hangi yargıya sığınacaktım?

Bir suçluyu yargılamak kolaydı; tek bir görgü tanığı, tek bir delil bile yeterdi. Yargı ipe de götürürdü, ipten de alırdı. Ancak kimin ipe götürülüp, kimin ipten alınacağını adalet belirlerdi.

Adaletse insanın elindeydi; yeterki terazisi bozuk olmasın.

Soygun süsü verilmiş bir deşifre operasyonu.

Olabilir miydi? Evet, olabilirdi.

10 Mart 2007 akşamı, Crush Diamond'da gerçekleşen o vurgun, aslında bambaşka bir amaca hizmet etmiş olabilirdi.

Peki hangi amaca? Hangi kanuna?

Levent hangi amaç uğruna canından olmuştu?

Onu hayattan koparan kurşunların silahı kimin elindeydi?

Benim bir buçuk yıldır seçtiğim hedef yanlış mıydı?

Maraz Ali'nin vurgununda can vermişti benim sevdiğim adam. O katil değilse bile gerçek katili bulmak yine ondan geçiyordu.

Belki de gerçekten yanlıştı hedefim, ama yolum doğruydu.

Ancak gerçek şuydu ki ben bir daha o yola dönemezdim.

Bir arafın çıkmazında çıkış ararken, telefonun diğer ucundaki sese kulaklarımı kabartıyordum.

"Olay yerine giden ekip tüm güvenlik ve alarm sisteminin etkisiz hale getirildiğini söylüyor. Eh, gecenin körü olduğu için bir görgü tanığı da yok tabii." Zeynep bir haber spikeri edasıyla tüm gelişmeleri aktarırken, sesi biraz boğuk geliyordu. Bir yandan bir şeyler yiyor olmalıydı. "Nevzat Müdür, Rıza Baba dedi ki, 'İdil ve Aylin gelince tekrar toplanalım, enine boyuna konuşmak lazım bu işi.' Sen beni dinliyorsun değil mi?"

"Tabii ki dinliyorum, ama daha çok dişlerinin sesini dinliyorum." dedim, alaylı bir gülüşle.

Yarı sitemle karşılık verdi Zeynep. "Allah Allah, ne yapayım kızım hamileyiz burada." Anlaşılan aşermeleri giderek artmıştı.

"Canın buradan bir şey çekiyor mu?" diye sordum, gülüşümü bozmadan.

"Imm, bir düşüneyim... Ay, İzmir bombası getirsene. Hani Alsancak'ta bir pastane vardı ya, orası enfes yapıyordu."

"Tamam, getiririm." dedikten sonra ekledim. "Aaa, bizim ana kraliçe bunaltmıyor sizi değil mi?" Elbette Paspas'tan bahsediyordum.

"Arada cadılık yapıyor ama o kadar olur. Eh, annesine çekmiş olsa gerek"

"Aferin benim kızıma o zaman, böyle devam etsin." derken alaylı bir gurur yüzümde can bulmuştu.

"Adisin var ya sen..." diye mırıldandığında bir süre gülüşmüş, ardından da Zeynep konuyu değiştirmişti. "Eee, oradakiler nasıl?"

"İyiler, dayımlardaydık bugün."

"Çok selam söyle herkese."

Söylediği üzerine sanki görebilirmiş gibi parmağımı sallayarak karşılık verdim. "Sen de Murat'a selam söyle. Ben yokken iyi baksın sana, acımam yakarım çırasını."

"Bakıyor bakıyor." dedi, muzipçe gülerek. "Hatta benim için Bursa'ya gidiyor şu an."

"Bursa mı? Ne alaka?" diye sordum, anlamayarak.

"Ya sabahtan beri abuk subuk karışımları önüme koyup, 'Ye, ye.' diye bunaltıyordu. Ben de biraz kafa dinleyeyim diye 'Canım kestane çekiyor.' dedim." Bir süre duraksadı ve ardından yârı mahcup bir ses tonuyla ekledi. "Aslında çekmiyor."

"Zeyzey sana inanmıyorum!" Sesim gür çıkarken aynı zamanda kahkaha atıyordum.

"Ya ne yapayım? Öyle bir bunalttı ki, yani Antep baklavası istemediğime şükretsin."

"Sen onu da istersin inat olsun diye, beklerim senden."

Birkaç dakika bu şekilde birbirimizle uğraşarak sürdüğünde birbirimize iyi geceler dilemiştik. Konuşmamız bittiğinde telefonun ekranı kararmıştı. Parmaklarımın arasında bir süre daha tutmuştum o telefonu, sanki içindeki sessizlik bana bir şey anlatacakmış gibi. Ama anlatmamıştı. Zaten kelimelere dökülmeyen ne varsa, günlerdir içimde kör bir yumruk gibi duruyordu.

Kafamı geriye yasladım. Tavandaki sıvalar çatlamış, tıpkı içimdeki inançlar gibi. Bir zamanlar neye kesin gözüyle bakıyorsam, şimdi en çok ondan şüphe ediyordum.

Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz, demiş Zweig.

Ama ya vicdanın hatırladıkları, yargının sustuklarıyla çelişiyorsa?

Ben bu göreve çıktığımda sadece bir polis değildim. Aynı zamanda bir kız çocuğuydum. Babasının öldüğüne inanmayan, sevdiği adamı toprağa koyarken hâlâ onun bir gün döneceğini uman... saf bir hayalperesttim belki. Adalet dedikleri şeyin içinde büyüdüm. Ama büyüdükçe anladım ki; adalet, bazen en çok susanların kılıcıydı.

Ve şimdi...

Şimdi öyle bir noktadayım ki: Bildiklerimle sustuklarım arasında sıkıştım. Gördüklerimle görmezden geldiklerim arasında bir terazideyim. Ve her gün bir taraf ağır basıyor.

Acaba gerçekten birilerine göre "suç" olan, aslında başkalarının "kurtuluşu" olabilir miydi?

Belki de Maraz Ali, yıllardır yanlış sayfada okuduğum bir cümlenin altını çizdi. Belki o vurgun, sadece cepleri değil, kirli oyunları da patlatmak içindi. Belki ben intikam peşinde koşarken... o adaleti, kendi yöntemleriyle sağlıyordu.

Ama peki ya Levent?

O hâlâ toprak altında.

Onun için kimin haklı, kimin suçlu olduğu ne fark eder artık?

Derin bir nefes aldım. Ayağa kalktım. Üzerime çöken düşünceleri sırtımdan atarcasına, camı açtım. Soğuk hava yüzüme çarptı. Ama uyandırmadı. Çünkü uyanmak için önce düş görmek gerekiyordu. Benimse gördüğüm düş değil, kabustu. Gerçeğin en kanlı hâliydi.

Bir süre öylece camın ardında durup sokakta gözüme çarpan tüm binaları, binaların pencerelerinden yansıyan ışıkları izledim. Burası sakin, huzurlu bir mahalleydi. Biraz da Çeşme'nin doğasından kaynaklıydı. Yaz bitti mi dinginlik çökerdi. İnsanları genellikle yaşını almış, emekli kesimden oluşurdu.

Kaygıları küçüktü, küçük rutinlerle günü kurtarma telaşesiyle yaşayıp giderlerdi.

İstanbul'a benzemezdi İzmir; insanları farklı dilden konuşurdu. Ege de Boğaz'a benzemezdi.

Ertesi sabaha uyandığımda, anneme verdiğim pazar kahvaltısı sözünü tutmak üzere Çeşme'de gevreği en lezzetli yapan fırınına gittim. Fırından çıktığımda poşetin içindeki gevreklerin ve yanında aldığım boyozların buharları avuçlarımı yakıyordu. Bu sıcaklık, içimdeki soğuğu dağıtmazdı belki ama birazcık oyalardı. İnsan bazen sadece oyalanmak isterdi. Gerçekle yüzleşmek için değil, biraz daha erteleyebilmek içindi.

Yürürken yoldan geçen yaşlı bir çift dikkatimi çekti. Kadın, adamın koluna girmişti. Adam, yavaş yürüyordu, ama kadın onun hızına uymak için acele etmiyordu. İkisi de kendi tempolarında, ama birlikteydiler. Hayat bazen bundan ibaretti: aynı tempoda olmasa da, aynı yönde yürüyorlardı.

Eve geldiğimde annem hâlâ uyanmamıştı. Kahvaltı sofrasını hazırlarken, annemin gençlik fotoğraflarına takıldı gözüm. Bir zamanlar gözlerinde umut ışığı vardı. Şimdi o ışık, yerini alışkanlığa bırakmıştı. Hâlâ güçlüydü; ama bir yandan da yorgundu.

İki gün sonra, babam aramızdan ayrılalı altı yıl doluyordu. Ve annemin altı yıldır o fotoğraflardaki kadar içten gülmüyordu.

Şimdi bakıldığında benim de ondan farkım yoktu.

Gülüyordum evet, yaşıyordum, bir şekilde devam ediyordum hayatıma. Ama buruk yaşıyordum, buruk gülüyordum.

Çünkü bir kez yarım kaldığınızda, geri kalan yaşamınızdaki her anınızda da yarım yaşıyordunuz.

Kurduğum dokuz kişilik kahvaltı sofrası tamamlandığında annem ve Aylin çoktan kalkmışlardı. Hazırlanıp üzerlerini değiştirdiklerinde dayımlar da gelmişti. Dün sabahki gibi bir şok yaşamadan neşeli bir tabloyla kahvaltımızı yapmış, Kahvaltı sonrası kahvelerimizi içmiştik.

Sonrasında dayım beni yalnız yakaladığında tekrar bir köşeye çekmiş ve dünkü konuyu yeniden gündeme getirmişti.

Dayım, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra yavaşça fincanı tabağa bıraktı. Beni süzdü. O bakışları tanıyordum. Her zamanki gibi, bir şeyleri söylemeden önce sessizliği tartıyordu.

"Bak kızım," dedi sonunda, "Ben senin o adama karşı ne hissettiğini az çok biliyorum. Ama ne hissedersen hisset, objektifliğini kaybetme. Bu dava kişiselleştiği anda, gerçeği değil, kendi hikâyeni kovalamaya başlarsın."

Kelimeleri öyle ağır geldi ki bir an nefesim kesildi.

"Ben zaten uzun zamandır kendi hikâyemin peşindeyim, dayı." dedim. "Bana ait olmayan bir öfkeyi, bana ait olmayan bir hedefe yönelttim. Ama şimdi elimde sadece şüphelerim var. Ne adaleti tam tanıyorum, ne suçluyu."

"Biliyor musun?" diye mırıldandı. "Savcı Selim, vurgunun ardından birtakım vergi kayıtlarını, banka hareketlerini, ticaret belgelerini ve dolaylı şirket ortaklıklarını incelemeye başladı. Ve hepsinde tek bir isim dönüp duruyor: Çamkara Holding. Sadece parasal değil, hukuki olarak da çürümüş bir yapı. Belki de biri o binayı havaya uçurarak sadece taşları değil, sessizliği de yerle bir etmek istedi."

"Yani sen, 'Bu bir mesaj olabilir.' mi demek istiyorsun?" dedim, kısık sesle.

"Görünmeyene atılan en sert yumruk bazen bir patlamadır." diye yanıtladı. "Ali Asaf'ın adını hâlâ açıkça anmıyoruz ama sen de ben de biliyoruz. O adamın yöntemleri hukuk dışı olabilir ama bazen hukukun dokunamadığı yerlere sızar böyleleri. Ve sızdıkları yerde ya çürümeye ortak olurlar... ya da çürüyeni yakarlar."

Sustuğunda ben de sustum. Çünkü ona hak veriyordum.

Ali Asaf, öyle kolayca bir kalıba konulacak biri değildi. Ne kahramandı ne de cani. Belki de sadece bir gölgeydi; herkesin görmek istediğini gördüğü bir silüet.

"Sen ne yapacaksın?" diye sordu sonunda dayım.

Yutkundum.

"Bekleyeceğim," dedim. "Doğru zaman, doğru bilgi, doğru kişi... Hepsi aynı çizgide birleşene kadar. Bu kez acele etmeyeceğim. Bu kez sezgilerim değil, hakikat karar verecek."

O an sanki içimde bir cümle yankılandı:

Suç bazen bir eylem değil, bir suskunluktu.

Dayımla konuşmamdan sonra verandaya çıktım. İzmir'in o tanıdık rüzgârı saçlarımı karıştırırken, cebimden telefonu çıkarıp Zeynep'e mesaj attım:

"Nevzat Müdür'e söyle, İstanbul'a dönüşüm beklenenden biraz geç olacak. Ama döndüğümde, yanımda yeni sorular getireceğim."

Çünkü bazen bir davayı çözmek için delil değil, yönünü değiştirecek bir bakış açısı gerekirdi.

Ve ben şimdi, bütün yargılarımı yeniden yargılamaya karar vermiştim.

25 Kasım 2008.

Oturduğum mermerin ucunda, gözlerimi mezar taşından ayırmadan bekliyordum. Babamın adı, siyah, kalın harflerle bir taşın üstünde yazılıydı. Hemen altındaki iki tarih aralığı, onun kısacık ömrünü temsil ediyordu.

15.10.1955 - 25.11.2002...

Adalete, vatana, dürüstlüğe ve mertliğe adanmış kırk yedi yıllık bir ömür.

Seksen-doksan yıl yaşayıp değil vatana, kendine bile bir yararı olamamış insanlardan daha dolu bir hayat yaşamıştı.

Yalnız adaleti değil, sanatı da çok severdi. Bol bol kitap okur, müzik dinler, arada anneme resim çizimlerinde yardım ederdi.

Rüzgâr hafifti ama üşütüyordu. Her yıl bu tarihte üşürdüm. İçimden değil, doğrudan kemiklerimden gelen bir titreme gibi. Sanki ölüm, o gün babamın bedeninden çıkarken bende bir boşluk açmıştı ve o boşluk yıllardır kapanmamıştı.

Mezar taşına dokundum.

Parmak uçlarımda soğukluk vardı, ama o soğuklukla birlikte taşın üzerinde yankılanan sıcak bir anı da vardı. O sesi duydum.

"Bir gün adalet uğruna savaşırken kendini de yargılayabilirsin, hazır ol kızım."

Demişti bana. Henüz liseye başladığım o sabah, elime ilk hukuk kitabımı verdiğinde.

Ben o gün hazır değildim. Bugün de değilim. Ama artık kaçmıyordum.

Mezarlığın karşısındaki çam ağacına yaslandım.

Babamın mezarına eğildim. Dudaklarımın arasından titreyen bir dua değil, bir itiraf çıktı.

"Baba... ben belki de senin yolundan sapmadım. Belki de o yol, benden daha fazlasını istedi."

Gözlerimi yumdum. Sancı gibi bir düşünce içimde döndü.

"Suçlu dediğin şey, bazen sadece suç işleyen değil, susan, seyreden, dur diyemeyendi."

Ve ben seyrettim. Bazen susarak korudum. Bazen de görmek istemediğim şeylere gözlerimi bile kırpmadım.

Oysa babam öyle değildi. Gördüğünü söylerdi. Bildiğini susmazdı.

Ve şimdi ben, onun adına susanları bulacaktım.

Mezar taşına bıraktığım küçük defne dalı, onun hatırasıydı. Antik adaletin simgesiydi. Yunanlar defneyle taç giydirirdi kahramanlarına. Babam hiç taç takmadı ama bize onurlu bir soyadı bıraktı; Ergin. Hepimizin içinde bir kırık ama dimdik duran iskelet gibi.

Ayağa kalktığımda kendi içimde bir cümleyi tamamladım.

Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, bir masumun suskunluğunda da hüküm verirdi.

Birkaç damla gözyaşıyla ıslanmış toprağı okşuyordu annem. "Hayat bizi zamansız ayırdı sevgilim..." Aylin ve bense hiç konuşmadan onu dinliyorduk. "Ama elbet bir gün yeniden kavuşacağız. O gün gelene kadar kendine iyi bak olur mu?"

Bazen susmak da bir ifadedir, derdi babam.

Bugün o mezarın başında susarken, ilk defa ne demek istediğini gerçekten anladım.

Annemin çatlamış sesini, Aylin'in içine attığı kelimeleri ve kendi yutkunmalarımı dinledim. Sessizlik, bazı şeyleri bağırmaktan daha çok anlatıyordu çünkü.

Adaletin hükmü, bazen bir mahkeme kararında değil; bir mezarın taşında, bir annenin bakışında, bir kız kardeşin susuşunda yazardı.

Ayağa kalktım. Toprak hâlâ nemliydi. Parmaklarım çamura bulaştı. Ne zaman bir mezara dokunsam ellerim kirlenirdi. Belki de hayatın gerçek lekesi oradaydı: Gidenin ardından kalan sorular...

Aylin arkama geçti, usulca koluma girdi.

"Hazır mısın?" diye fısıldadı.

Hazır mıydım?

Hayır.

Ama bazen "hazır" olmak, artık kaçacak yerin kalmadığını kabullenmekti.

Başımı salladım. Birlikte mezarlıktan çıkarken, içimdeki hesaplaşmayı bitiremediğimi biliyordum. Sadece biraz ertelemiştim. Kafamı toplamam, duygularımı süzmem gerekiyordu.

Çünkü döndüğümde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissediyordum.

Dönüş yolunda arabayı kendim sürmüştüm. Arka koltukta annem ve Aylin fısıldaşıyordu. Yolun çoğunu sessizlikle geçirdik. Ama sessizliğin içinde, sanki hepimizin aklında aynı soru dönüyordu.

Hangi hüküm doğruydu?

Hangi yargı gerçek adaleti getirirdi?

Vakit öğleni bulduğunda İzmir'den ayrılmak üzere yola çıkmıştık. Gitmeden Alsancak'a uğrayıp Zeynep'in istediği İzmir bombaları ve de yanında ekibe ikram etmek üzere birkaç gevrek ve boyoz almıştık.

Çeşme'den çıkmadan Hakan'ın annesi Nesrin teyzeye uğramayı da ihmal etmemiştik.

Böylece İzmir tatilim yüzümde biraz bulutlu, biraz da güneşli bir atmosferle son bulmuştu.

İstanbul'a yaklaştığımızda güneş çoktan arkamızda kalmıştı. Yol boyunca kafamın içindeki ses susmadı. Ne zaman gözlerimi kapatsam, mezar taşındaki yazı beliriyordu: Hakkı Ergin. Adaletin gölgesinde ömrünü tüketmiş bir adam. Ve şimdi onun kızı, aynı gölgede kendi hakikatini arıyordu.

Ama artık adalet benim için sadece bir dosyada, bir mahkeme kararında, bir kelepçede değildi.

Bazen bir susuştu.

Bazen bir çığlıktı.

Bazen de bir vurgun.

Arabanın aynasında göz göze geldiğim suretime uzun uzun baktım. Gözlerimdeki yorgunluk sadece uykusuzluktan değildi. O yorgunluk, adaletin sırtına yaslanmış ama hangi tarafa devrileceğini bilemeyen bir teraziydi.

Önce Zeynep'lere uğrayıp İzmir bombalarını bırakmış, biraz oturup Paspas'ı alarak evimize dönmüştük.

Tüm gece deliksiz bir uykunun ardından ertesi sabah merkeze, işimizin başına geçmiştik.

Emniyet binasının merdivenlerini tırmanırken, attığım her adımda içimdeki tartı biraz daha ağırlaştı. Sol cebimde kimliğim, sağ cebimde geçmişim vardı. Biri beni görevli yapıyordu, diğeri yaralı.

Kapıyı açtığımda içeride ilk göz göze geldiğim kişi Rıza Baba oldu. Gözleri bir anlığına üzerimde gezindi. Ne tam sorgulayıcı, ne de tamamen sıcak... ama kesinlikle dikkatli.

"Hoş geldin İdil." dedi, sadece bu kadar.

"Hoş bulduk." dedim, başımla selam vererek.

Ardından Yavuz Başkomiser'in sesi duyuldu. Sert ve keskin. "İzmir havası iyi gelmiş sana, belli."

Bu sözde alay da vardı, ima da. Ama ben artık imalara kulak kabartmıyordum. Sadece gözlemliyordum. Öğrenmiştim ki; bazen bir duruş, bin kelimeden daha çok şey anlatıyordu.

"Ekip toplanınca başlayacağız." dedi Nevzat Müdür, elindeki dosyayı kapatarak. "Ali Asaf'ın yaptığı o patlama sadece bir yıkım değil, ciddi bir mesaj. Ve biz hâlâ o mesajın içeriğini tam çözemiyoruz." Sonra odadakilere göz gezdirdi. "Bu toplantı sadece vurgun üzerine değil. Çamkara Holding'in alt bağlantılarını, Avrupa'daki yansımalarını ve Maraz Ali'nin hâlâ çözülemeyen motivasyonlarını da konuşacağız."

O an salonda asılı kalan sessizlik, sanki herkesin içindeki şüphelerin ağırlığına saygı duruşuydu. Elimdeki not defterini kapatmadan önce son cümleye gözüm takıldı: "Yıkımın ardında hangi sessizlik vardı?"

Dosyalar açıldı, klasörler masaya yayıldı. Ama asıl klasör, hâlâ içimde açılmamış duruyordu.

"Çamkara Holding'in para akışlarıyla ilgili dijital izler hâlâ güncel. Geçmişteki bağlantılarla örtüşüyor. Özellikle 2005-2007 arasındaki şirket birleşmeleri fazlasıyla dikkat çekici." dedi Yavuz. Parmağıyla bir şemayı gösterdi. "Bu holding, yasal görünse de karanlık bir merkez gibi. İşi sadece inşaatla sınırlı değil. Lojistik, tekstil, hatta dijital güvenlik sistemlerine kadar uzanıyor."

Biliyorum, dedim içimden. Çok iyi biliyorum. Ama artık bildiklerimi sadece bilgi olarak tutmakla yetinemem. Bu bilginin ardındaki iradeyi sorgulamak zorundayım.

"Ve patlamadan hemen sonra silinen kamera kayıtları var." dedi Murat. "Binaya ait kayıtlar yok olmuş. Alarm sisteminin sabote edildiği de net."

Zeynep bir şey ekledi. "Kamuoyunda hâlâ organize bir soygun olarak lanse ediliyor. Ama dikkat çekici olan şu: Ne büyük bir para kaybı var ne de kamu baskısı. Adeta medya, bu olayın üstünü örtmek için yarışıyor."

Rıza Baba, başını yavaşça salladı. "Demek ki patlama değil, mesaj önemliydi."

İşte o an, içimde bir şey kıpırdadı. Gözüm, duvarda asılı Türkiye haritasına takıldı. Yıllarca bu haritanın üzerindeki şehirlerde görev yaptım. Ama ne zaman İstanbul'a döndüm, asıl savaşı burada buldum.

İşte o savaş, artık sadece suçlularla değil, onların sistemle kurduğu görünmez bağlarla ilgiliydi.

Ali Asaf bu sistemin içinde miydi, yoksa dışında mı? Onu hâlâ tanıyor muydum?

"İdil?" diye seslendi Nevzat Müdür. Bir anlık dalgınlığımı fark etmişti. "Sen ne düşünüyorsun?"

Nefes aldım. Düşünmekten çok, artık yüksek sesle söylemek gerekiyordu.

"Bence bu bir tehdit değil. Bu bir işaret." dedim. "Ali Asaf, dikkatleri Çamkara'ya çekmek için gözünü kırpmadan tüm şehri uyandıracak kadar büyük bir hamle yaptı. Ve bunu yaparken öyle izler bıraktı ki, kim isterse onları takip edebilir. Sanki bize 'Buraya bakın' dedi."

"Yani diyorsun ki..." dedi Yavuz, kısık sesle, "Bu adam bilinçli şekilde bir hedef gösteriyor?"

"Belki de evet." dedim. "Ama sorulması gereken şey şu: O hedefi gerçekten biz mi görmeliyiz, yoksa biri onu bizim gözümüze mi sokmak istiyor?"

Rıza Baba düşünceli bir şekilde masaya doğru eğildi. "Çok fazla bilinmeyen var. Ama dikkat ederseniz, hepsi tek bir ismin etrafında toplanıyor: Andrea Nikolaidis."

Andrea.

Sancar.

Ve Ali Asaf'ın geçmişindeki kopuk parçalar.

Her şey bir noktada kesişiyor gibiydi.

Ve ben artık o kesişimde durmak istemiyordum.

Sadece yürümek istiyordum. Ama bu kez hızlı değil, dikkatli bir şekilde yürümek istiyordum.

Çünkü bazen adalet için koşmak değil, durmak gerekiyordu. Durup, yeniden bakmak, tekrar yargılamak gerekiyordu.

Akşam olmuştu. Gökyüzü solgun bir griye bürünmüş, emniyet binasının önündeki lambalar birer birer yanmaya başlamıştı. Gün boyunca yapılan toplantı, konuşulan her kelime içimde farklı bir sarsıntı yaratmıştı. Ama en çok da Rıza Baba'nın o sakin ama derin cümlesi yankılanıyordu zihnimde.

"Çok fazla bilinmeyen var."

Gerçekten öyleydi. Bilmediğim çok şey vardı. Ama artık öğrendiklerimi sindirip acele etmeden, dikkatlice ilerlemeliydim. Bu, bir kovalama değil, bir çözümleme meselesiydi.

Tam çantamı sırtlayıp çıkmaya hazırlanırken telefonum çaldı. Ekranda Hakan yazıyordu. Yorgunluğumdan sesimi bile değiştirmeden açtım.

"Hakan?"

Karşıdan kısa bir sessizlik geldi. Sonra tanıdık o yumuşak ama her zamanki gibi mesafeli tonuyla konuştu.

"İdil, müsait misin? Sana bir şey göstermem lazım. Önemli."

Ses tonunda bir ağırlık vardı. Bu sadece bir 'uğrayıp geç' tarzı bir buluşma olmayacaktı. Hemen sormadım ne olduğunu. Çünkü Hakan, ne zaman 'önemli' dese, gerçekten altı dolu bir şey çıkar ortaya.

"Müsaitim de, sen iyi misin?"

"Bana gelebilir misin? Sana bir şey göstermem lazım." Sesi, hiç de iyi olmadığını gösteriyordu.

"Peki, geliyorum."

Telefonu kapattım. O yorgunluğuma rağmen adımlarım hızlanmıştı. Kafamda bin bir ihtimal dolanıyordu ama hiçbirini kesinleştirmiyordum. Belki bir belge, belki bir tanık, belki de başka bir şeydi.

Hakan'ın evine vardığımda sokakta hafif bir esinti vardı. Kapıyı açtığında üzerinde hâlâ gün içinde giydiği gri tişört vardı. Kafası karışıktı, belliydi. Ama beni görünce dudaklarında kısmi bir tebessüm belirdi.

Hakan, salondaki laptopun başına geçerken bana başıyla 'gel' işareti yaptı. Çantamı koltuğun kenarına bıraktım, sessizce yanına geçtim.

"Ne oldu?" dedim, sesimi alçaltarak. İçimde hafif bir gerilim yükseliyordu. Hakan göz ucuyla bana baktı.

Bir şey söylemeden laptoptaki klasörü açtı. İçinde sadece bir video vardı.

Ellerim istemsizce dizlerimin üstüne kenetlendiğinde, "Hakan ne oluyor?" diye sordum, anlamayarak.

"Bir şey sorma, sadece izle."

Gözlerimi tekrar laptoba çevirdiğimde Hakan video kaydını açtı. Kayıt, bir otoparkı geniş açıyla gösteriyordu. Başta dikkatli bakmamıştım ancak sonra tekrar incelediğimde otoparkın, görüntünün kenarında çok az gözüken bina duvarının bana tanıdık geldiğini fark ettim. Sanki daha önce bulunduğum bir yerdi burası.

Ve buna, görüntüye giren polis memurlarını gördüğümde emin oldum. O memurların arasında Levent de vardı. Sırtı dönük bir şekilde, elinde silahla maskeli adamları kovalıyordu.

Kamera kaydının sol alt köşesindeki tarihe ilişti gözlerim. 10' 03' 07'.

O gündü, benim hayatımın renklerinin bir bir solduğu gün...

Aceleyle önce Hakan'a, sonra yeniden görüntüye baktım. Kalbim göğüs kafesime vuruyor, vücudum titriyordu. Görüntüde kovalamacalar devam ederken, Murat'ın duvar kenarında bir adam tarafından bıçakla rehin alındığını gördüm. Sonra da ondan birkaç metre uzaktaki Levent'i.

Karşısındaki kar maskeli adama silah doğrulttuğunda göğsüne peş peşe üç defa ateş ediliyordu. Sonra Levent kurşunların darbesiyle acı çekerek yere yığılıyordu.

Ve ben acımı, o günkü tazeliğiyle yeniden yaşıyordum. Dudaklarım titriyor, içimdeki diri öfke yeniden vücudumda güç buluyordu.

Yumruğumu sıkarak acımı ve gözyaşlarımı bastırmaya çalışırken kayıt devam ediyordu. Levent'i vuran adamın sırtı kameraya dönüktü. Boy uzunluğunu tam ayırt edemiyordum ancak fazla uzun değildi.

Yüzünü kameraya döndüğünde, o maskenin ardında gizlenmiş yüzün Maraz Ali'ye ait olmasını bekledim.

Adam yerde can çekişen Levent'in yanından ayrıldığında maskeli yüzü kameraya döndü ve kameranın yönüne doğru aceleyle koşmaya başladı.

Görüntüdeki adam kameraya yaklaştıkça, içimdeki korku da ona paralel bir hızla büyüyordu. Kalbim sanki o adamın ayak sesleriyle çarpıyordu; yavaş ama sert. Nefesimi tuttum. Hakan bile kıpırdamıyordu yanımda. İkimiz de o an, sessizliğin en yüksek sesle bağırdığı noktadaydık.

Sonra kar maskesinin ardında kalmış gözleri ve kaşları kameraya yansıdı.

Değildi.

O değildi.

Maraz Ali değildi.

Levent'i hayattan koparan kurşunların silahını o tutmamıştı.

İçimde bir şey kırıldı o an. Uzun süredir sertçe tuttuğum, bastırdığım, adını bile koyamadığım o inanç... birden yere çakıldı. Sessizlik çöktü odaya, ama bu sessizlik öyle sıradan değildi; bastıran bir karanlık gibiydi. Tıpkı Levent'in gözlerimin önünde yere yığıldığı o gece gibi...

Hakan hâlâ yanımdaydı. Ama ne o konuşuyordu ne ben. Gözlerim videoda donup kalmıştı. Kalbimse, artık hangi duygunun ritmiyle attığını bilmiyordu.

Ayağa kalktım. Dengesiz bir adım attım, az daha düşecektim. Hakan hemen kolumdan tuttu, ama ben bedenimden çok, zihnimde düşüyordum. Gözlerimden yaşlar süzülürken ellerimi başıma götürdüm. Bastırmak istedim. Susmalarımı, bağırışlarımı, öfkemi, yasımı...

Gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu. Kayıtta önce Murat Levent'in başucuna geliyordu, sonra da Zeynep ve ben geliyordum.

Ve sonra, ekran kararıyordu.

"O değilmiş..."

10 Mart 2007...

Siren ve alarm sesleri bir çığlık gibi geceye karışıyordu. Mağazanın girişine park eden devriye araçları, adeta kopacak fırtınanın çanlarını çalıyordu.

Polisler ellerinde silah ve üzerlerinde çelik yeleklerle araçlardan inerek temkinli adımlarla ilerliyorlardı.

1996 yılında kurulup, üç dört yıl içinde ülke çapında ün yapmış, mücevher ticareti yapan lüks bir şirketti Crush Diamond. Tekeloğlu Endüstri bünyesinde yönetiliyordu. Kasa kuyruğunu genellikle üst sınıftan insanlar oluştururdu.

Ancak şirket o akşam, on bir yıllık ticaret hayatında görmediği vurgunu yaşamak üzereydi. On kişilik kar maskeli bir ekip mağazanın avlusuna girerek önce güvenlik birimini etkisiz hale getirmiş, ardından da içeri silahlarla dalarak kasiyerlerle birlikte birkaç müşteriyi rehin almıştı.

Onlardan canları karşılığında bir torba dolusu mücevher isterlerken, dışarıdan müdahale olmaya çalışan polislerle de mücadele etmeye çalışıyorlardı.

Namluların ucundan patlayan ateş topları havada uçuşurken, avlunun göbeğinde adeta bir can pazarı yaşanıyordu.

Polislerin onları yakalamak için verdikleri tüm mücadele bir yerde yetersiz kalıyordu. Çünkü çete, içlerinden birini çalışan olarak içeri sokmuş, ardından peşlerinde oldukları evrakları ve zulaları alarak mağazadan çıkmıştı.

Araçlarına geldiklerinde içlerinden en uzun boylu ve yaşı büyük olanı, çocuklardan birini araca yaslayarak gözlerine öldürücü bakışlar savurdu. "Niye silah sıkıyorsunuz lan polislere çomağına tükürdüklerim?"

"Abi kendimizi savunmak için. Zaten hep bilerek ıskalıyoruz kimseye denk gelmiyor ki." diye kendini savundu genç çocuk, kurşuni gözlerin bıçağı altındayken. "Hem onlar da bize sıkıyor."

Bu savunma adamı daha da hiddetlendirmişti. O adam, Maraz Ali'den başkası değildi. Gözlerinden püskürdüğü ateşle dişlerini sıkarak karşılık verdi. "Lan gerizekalı, siz başlatıyorsunuz çünkü. Siz silah doğrultmazsanız, onlar da size sıkmazlar."

Yılgın bir es vererek sustu bir süre. Amacı hiçkimse zarar görmeden bu geceyi bitirmekti. Ancak insana mal olabilecek hatalar gördükçe sinirleri yıpranıyordu. "Bin kere provasını yaptık bunun neyini anlamıyorsunuz?" diye sitemle devam etti. "Sadece sahte fonları ve kara para evraklarını alıp def olacaksınız. Soygun süsü vermek için de bir torba mücevher alacaksınız yanınıza, bu kadar."

Ardından onlara kızmayı bir sonraki durağa erteleyerek onlara arabayı işaret etti. "Hadi binin arabaya çabuk." Bir yandan gözleriyle etrafı kolaçan ediyor, ekibinden herkesin burada olduğundan emin olmak istiyordu. Mağazaya girerlerken on kişilerdi. Ancak şimdi bu sayı dokuza inmişti.

"Yaman nerede?" diye sordu, çocuklara bakarak. Bir yandan da aracın şoför koltuğuna binerek kontağı çalıştırıyordu.

"Geriden geliyordu en son abi."

Etrafa bakınmaya devam etti bir süre, gözleri en uç noktalara kadar bakarak Yaman'ı ararken metrelerce ileriden üç el silah sesi duyuldu.

Seslerin geldiği yöne baktığında bir adamın, silahını bir polise doğrulttuğunu ve oradan kaçarak uzaklaştığını gördü. Sonra da silah doğrultan polisin acı içinde yere yığıldığına şahit oldu.

"Allah kahretsin." diyerek torpidonun üzerine vurdu. Birkaç saniye öylece direksiyonu sıkıp sakinleşmeye çalıştı. Sonra gözlerini bir an için sağ tarafına çevirdiğinde uzaktan, tanıdık bir yüzün kendisine şaşkınlıkla baktığını gördü.

O yüz, can dostu bildiği Murat'tan başkasına ait değildi.

Bir süre öylece bakakaldığında artık gitmeleri gerektiğini anımsadı ve hızla gaza bastı.

Araç caddeden uzaklaşıp ara sokaklara saptı ve adeta mobese kameralarıyla köşe kapmaca oynadı. Ali Asaf, aylardır üzerinde çalıştığı vurgunu nihayet gerçekleştirmiş ve Sancar'ı bitirme planı için gerekli delillerini toplamıştı.

Ancak vicdanı, kalbi, kor bir ateş gibi yanıyordu.

Aracı bir kilometre kadar sürmeye devam ettiğinde frene bastı, camı açtı ve elindeki torbayı, içinden kara para evraklarını ve sahte fonları çıkararak hışımla sokağa fırlattı. Camı tekrar kapatırken, evrakları torpidodaki göze koydu.

Yağmur giderek hızlandırken içindeki yangının şiddeti de artıyordu.

Gözlerinin önüne sürekli o polis geliyordu. Üç kurşunun üçü de ona isabet ettiyse eğer yaşama şansı az demekti. İçinden bunun olmamış olması için dua ederek yoluna devam etti.

Bir yandan az önce göz göze geldiği arkadaşını düşünüyordu.

Onu görmeyeli neredeyse üç yıl olmuştu. Üç yıl sonra ilk karşılaşmalarıysa bir kıyametin ortasına denk gelmişti.

Hakkında muhtemelen diğer herkes gibi düşünecekti. Eğer böyle düşünürse ona darılmazdı.

Çünkü Ali Asaf, bu yolu bizzat kendisi seçmişti.