20. bölüm · YARIM KALAN SENFONİ
19- Sarmal
Duyuru: Bu bölümde yer alan siyasi kişi, kurum ve kuruluşların gerçek kişilerle hiçbir alakası yoktur. Hikaye içinde geçen tüm isimler kurguya dahildir.
✦
"Eski bir sanrıdır yıldızlı göğün altında yaşadığımız."
-Birhan Keskin
✦
18 Ağustos 1992, Antalya.
Sahil sessizdi. Yalnızca çocuk kahkahaları, güneşin altındaki şemsiyelerin gölgelerine karışan deniz kokusu ve uzaktan gelen bir dondurmacı sesi vardı. Genç adam güneş gözlüğünü alnına kaldırmış, havlunun üstünde kitap okuyor, bir yandan da yanındaki küçük oğlunu göz ucuyla izliyordu.
Oğlu Ali Asaf, henüz on iki yaşındaydı ama hep yaşından büyük düşünen, yaşından büyük üzülen bir çocuktu.
Genç adam kitabını bıraktı ve oğluna seslendi. "Gel buraya aslanım, sen de biraz dinlen."
Ali Asaf, kumdan yaptığı kaleyi yarım bırakarak babasının yanına gitti. Güneş yanığı omuzları hafifçe kabuk bağlamıştı, ama yüzünde tatlı bir mahcubiyet vardı.
"Sence bu kale bir gün yıkılır mı baba?"
Ercüment oğlunun yüzüne baktı. "Her kale yıkılır oğlum. Ama içindekiler sağlam kalırsa, bir daha inşa edilir."
Ali Asaf düşünceli şekilde başını salladı.
"Biliyor musun baba, kararımı verdim."
"Ne kararı?" diye sordu adam, alt dudağını bükerek.
"Polis olacağım ben." dedi Ali Asaf, az ötelerinde küçük kardeşiyle uğraşan annesinin kendisine bakışlarını umursamadan. "Bana öğretmenler 'Babanın izinden git, mühendis ol. Gelecek nesillerin senin gibi akıllara ihtiyacı var.' diyor. Ama ben zekamla değil, vicdanımla, merhametimle yaşamak istiyorum."
Oğlunu, yüzündeki gurur dolu tebessümle dinledi adam. "Bu hayatta neyle yaşamak isteyeceğine bir tek sen karar verebilirsin zaten. Ama senden bir söz isteyeceğim; ne olursa olsun asla adaletten şaşmayacaksın. Adil olmak, dürüst olmak insanın en büyük namusudur. Onu koruduğun gibi, yolundan da çıkmayacaksın. Sen şehit bir yarbayın torunusun, temizliğin de, mertliğin de dedene benziyor. Hep onun gibi kal olur mu?"
"Söz baba."
Oğluna sıkı sıkı sarıldı adam, sonra bir an gözlerini kapadı. Güneşi yüzünde hissederken sanki bu anı, bir daha hiç yaşanmayacakmış gibi içine çekti.
Ama içine çektiği şey, aslında bir vedaydı. Çünkü o an havlunun üstünde bıraktıkları çalan telefonun sesiyle son bulmuştu. Yerinden kalktı. Elini havludaki küçük siyah çantaya uzattı, telefonu açtı. "Alo?"
Karşıdan gelen ses ciddiydi. Duruşunda bir şey değişti. Gözlüklerini indirdi, kenara koydu. "Anlıyorum. Tamam. Hemen yola çıkıyorum."
Ali Asaf gözlerini babasına diktiğinde ne olduğunu anlamıştı.
Adam telefonu kapattıktan sonra karısına döndü. "İş yerinden çağırıyorlar sevgilim. Önemli bir teknik arıza varmış."
"Bugün mü? Ercüment, tatildeyiz ama." dedi eşi Süheyla, endişeyle.
"Sadece gidip kontrol edeceğim. Akşama dönerim. Siz kalın, çocuklar sana emanet."
Ali Asaf ayağa fırladı. "Gitme baba! Ne olur gitme, başkaları halletsin her neyse."
Ercüment oğlunun omzuna eğildi. Elleriyle yanaklarını tuttu. "Aslanım, bu sadece bir kontrol. Dönmem bir gün bile sürmez."
Ali başını salladı, gözlerinde öfke dolu yaşlar birikti. "Ama hep böyle yapıyorsun."
Bu söz Ercüment'in kalbine saplandı. Ama sorumluluğu ağırdı, öylece dönüp gidemezdi. Başını eğdi. "Döndüğümde birlikte dondurma yiyeceğiz. Söz veriyorum."
Ali hiçbir şey demedi. Elini uzatıp babasının koluna tutundu, ama parmakları güçsüzdü.
Ercüment onu öptü. Ardından arabaya binip toz bulutu içinde uzaklaştı.
Ali Asaf arkasından gözünü kırpmadan bakarken kalbi tarifsiz bir sıkışmayla boğuşuyordu.
Ercüment'in aracı saatler içinde dağ yolunda ilerliyordu. Hava sıcaktı, camları hafif aralıktı. Radyoda TRT FM çalıyordu, ama sesini kısmıştı. Aklı hâlâ sahildeki oğlundaydı. Onun o bakışı ilk kez böyle bir şey söylemişti.
Kemer yolunda virajlar keskinleşmişti. Ercüment dikkatle direksiyona sarıldı. Ancak araba yeni bakımdan çıkmıştı, frenleri bir anlık titredi. "Lan bu da ne?"
Gösterge paneli bir anlığına titredi. Tam o anda arka lastiklerden biri patladı Direksiyon bir yöne çekti aracı. Ercüment dengeyi sağlamaya çalıştı ama yol kaygandı. Araba yalpalamaya başladı, ardından kontrolden çıkarak yol kenarındaki şarampole doğru sürüklendi.
Kemer ile Göynük arasındaki o meşhur virajda araba dört takla attı. Toz, çamur ve metal sesleri birbirine karıştı.
Ve sonra derin, ürpertici bir sessizlik ortalığa hükmetti.
Bir kuş sesi bile yoktu etrafta, yalnız demirin kokusu duyumsanıyordu.
Aracın kapısı yamulmuştu, camlar paramparçaydı.
Söz vermişti oğluna, bir gün bile sürmeyecekti yanına dönüşü. Ancak gün bile olmadan bedeni bir toprağın altına girecekti.
Ali Asaf her şeyden habersiz denize sırtı dönük, taş sektiriyordu. Güneş batmaya yüz tutmuştu, ufuk çizgisi turuncuyla pembenin birbirine karıştığı bir tablo gibi dalgaların üzerinden sarkıyordu.
Taş sekmiyordu çoğu zaman. Ya doğrudan batıyor ya da tek bir zıplamayla yok oluyordu suyun içinde.
Tıpkı içindeki hisler gibi.
Sırtı hala ıslaktı ama teni, gölgenin serinliğinde titriyordu. Ayaklarının altındaki kum, artık günün başındaki gibi sıcak değildi.
Kardeşi Açelya, annesinin dizlerine başını koymuştu. Süheyla'nın bir eli kızının saçlarını okşarken, diğer eli dizlerinin üzerinde gergince kenetlenmişti. Başını kaldırmıyordu, güneşe bile bakmıyordu.
O telefondan sonra bir daha gülmemişti.
Ve o an, sahilin kenarına yaklaşan resmi plakalı araçla birlikte, tüm manzaranın rengi değişti.
Siyah camlı Ford Taunus, pansiyonun önünde durdu. Aracın içinden iki adam indi. Üzerlerinde resmi bir ağırlık vardı; biri takım elbiseli, diğeri üniformalıydı. Yüzlerinde yazılı olanı tarif etmeye kelime yetmezdi, çünkü o yüz, yıkımın haberiydi.
Süheyla ayağa kalktı. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi.
Ali Asaf, elindeki taşı düşürdü.
Adamlar doğrudan Süheyla'ya yaklaştılar. Üniformalı olan, başını hafif eğerek saygılı bir sesle konuştu.
"Ercüment Çakırcı'nın eşi siz misiniz?"
Süheyla'nın dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Yalnızca başını eğdi.
"Süheyla hanım, başınız sağ olsun..."
Cümleyi tamamlayamadı. O anda, dünyada bir şey oldu. Güneş bir anda çekildi. Rüzgar durdu. Ve Ali Asaf'ın içinde, bir boşluk yankılandı.
Kulaklarında tek duyduğu şey, annesinin attığı çığlıktı.
"Hayır... hayır, yapma! Hayır!"
Kadının bacakları çözüldü, yere çöktü. Kucağındaki küçük kızı korkuyla ağlamaya başladı ama Süheyla onun sesini bile duymuyordu.
Ali Asaf adımlarla onlara doğru ilerledi. Gözleri büyümüştü. Her adımda, yüreği daha da daralıyordu. Adamların yüzüne bakıyordu, bir umut, bir çürük ihtimal arar gibi. Ama o yüzler tıpkı okulda gördüğü bayrak törenlerindeki yüzler gibi saygılı, soğuk ama acıtan cinstendi.
Biri eğildi, annesinin omzuna dokundu. "Yolda kaza olmuş hanımefendi. Antalya-Kemer yolunda. Virajda... Şarampole yuvarlanmış. Olay yerinde vefat etmiş."
Ali Asaf kıpırdamadan öylece dinlerken kulakları uğulduyordu.
"Sadece gidip kontrol edeceğim. Akşama dönerim."
"Döndüğümde birlikte dondurma yiyeceğiz. Söz veriyorum."
Sözler beyninde çarpışırken bir adım geri attı. Gözleri sulandı ama yaş düşmedi. Dudağını ısırdı. Ardından nefesini tuttu. Bağırmak istedi, ama sesini kaybetmiş gibiydi.
Annesiyse çırpınıyordu. Gövdesini siper etmişti, çocuklarına göstermemeye çalışıyordu yıkımını. Ama o acı sahildeki her kum tanesini birer çiviye çevirmişti.
✦
3 Kasım 2008, İstanbul.
"Ya siz beni dinlemiyor musunuz? Maraz Ali'nin evinde Çamkaralar'a ait şey buldum diyorum size."
Oturduğumuz büyük maşada beni dinleyen ekibime, üstüne basa basa o akşam gördüğüm şeyi anlatıyordum. O akşamdan bana kalan yalnızca bir gazete kupürü değildi. Köklerimden miras eski bir bağın silüetiydi aynı zamanda.
Ben iki gündür o silüetin zihnime kazınmış karanlığıyla yaşıyordun. Bir karanlığı devirmek isterken, kendimi başka bir karanlığın uçurumunda buluyordum.
O gazete kupüründe Çamkara adını okuduğum anda, kafamın içinde şimşeklerin çaktığını hissettim.
Sevdiğim adamın intikamını almak istediğim adamın çalışma odasında, Talat dedemin eski ortaklarının soyismi asılıydı. Gazete kupüründe bir kaza haberi yazıyordu. Ölen kişi 36 yaşındaydı ve ismi sansürlüydü. Dikkatimi çeken tek şey, soyadının baş harfiydi.
Ç.
Çakırcı mıydı yoksa Çamkara mı?
Çakırcı'ysa eğer, Maraz Ali'nin doğrudan akrabası demekti. Ama eğer Çamkara'ysa, adı E ile başlayan birini annem ya da dayımlar tanıyor olabilirdi.
Onları aramadan önce cevapları kendim bulmaya çalışıyordum. Mesleğimin sağladığı avantajlar, Antalya Emniyeti'nin arşivine ulaşmaya yetmezdi. Çünkü ben yalnız İstanbul sınırları içinde görev yapıyordum.
Ancak yine de imkansız değildi.
Asayiş şubemizde, ekipçe ortak kullandığımız büyük masaya oturmuş, onlara cumartesi akşamı olan biten her şeyi anlatıyordum. Şükür ki o akşam çalışma odasını kurcaladığım için Ali Asaf'a yakalanmamıştım.
O akşamı atlatsam da, bende bıraktıklarını atlatabilmiş değildim.
"18 Ağustos 1992 tarihli bir gazete kupürü gördüm. Antalya'da bir trafik kazasının haberi yapılmıştı." diye detay vererek anlatmaya devam ettim.
"Bir dakika bir dakika, tarihi tekrar söyler misin?" diye sordu Murat, araya girerek. Hafızasını yoklamaya çalışır gibi bir hali vardı.
"18 Ağustos 1992."
Tarihi yeniden söylediğimde kaşlarını kaldırdı Murat. "Bu bana tarih bir yerden tanıdık geldi." Alt dudağını büktükten sonra bir soruyla ekledi. "Başka ne yazıyordu o gazetede?"
"Kemer yolunda bir araç şarampole yuvarlanmış, aracın şoförü olay yerinde hayatını kaybetmiş." Detay verirken o kupürü tekrar gözümde canlandırdım. Puntosundan yazı tipine dek hatırlamaya çalıştım. "İsmi sansürlüydü, E. Ç. yazıyordu. Bir de Çamkara Holding'te mühendis olduğu."
Bir süre suskunluğunu koruyarak öylece durdu Murat. Ardından heyecan ve şaşkınlıkla karışık bir ifadeyle karşılık verdi. "T-tamam, tamam hatırladım şimdi."
"Neyi?" diye sordum, kaşlarımı çatarak.
"E.Ç., Ercüment Çakırcı." dedi mırıldanarak.
"O kim?" diye araya girdi Zeynep.
Dudaklarından kesik bir nefes verdi Murat. "Ali Asaf'ın babası."
Kaşlarım çatıldı ve ardından gözbebeklerim büyüdü. "Babası mı?"
Ali Asaf kahvaltıya gittiğimiz sabah babasını on iki yaşındayken bir trafik kazasında kaybettiğini söylemişti. Şimdi hatırladığım bu detay, perde arkasıyla birleştiğinde neye uğradığımı şaşırmıştım.
Sesi sakindi. Sözleri sıradandı. Ama şimdi anlıyordum... O sözlerin ardı çok daha fazlasıyla doluydu.
Ercüment Çakırcı.
Çamkara Holding'te mühendis.
Ve ölüm tarihi; 18 Ağustos 1992.
Her şey o kadar kusursuz bir denklemle oturuyordu ki, beynim bu kadar tesadüfün üst üste gelmesini reddediyordu. Bu bir tesadüf değil, düpedüz bir sarmaldı. Üstelik tam merkezinde Ali Asaf vardı.
İntikam almak için peşine düştüğüm adam, geçmişimdeki karanlıkla, yani Çamkaralar'la çok daha eski bir bağ kuruyordu.
Bu beni öyle bir sarsmıştı ki, içimdeki idrak zemininin kaydığını hissetmiştim.
Ali Asaf'ın babasının ölümü, Çamkaralarla bağlantılı olabilir miydi?
Eğer öyleyse bu onun karanlık tarafa geçmesinin başlangıç noktası olabilir miydi?
"Maraz Ali'nin babası Çamkara Holding'te mühendis miymiş yani?" diye sordu Aylin, sessizliğini bozarak.
"Evet, hem de çok başarılı bir mühendismiş." dedi Murat, dudaklarından bir nefes vererek. "Ali bana akademideyken anlatmıştı, o hafta ailecek tatile gitmişler. İki gün sonra da Ali Asaf'ın babasını iş yerinden aramışlar, acil bir durum için dönmesi gerekiyormuş. Ailesini Antalya'da bırakıp, erkenden yola çıkmış. Ama Antalya'dan çıkamadan, bir şekilde kaza yaparak olay yerinde vefat etmiş. Kazada da kendisi kusurlu bulunmuş." Ardından söyledikleri, zihnimde bir şeylerin zemine oturmasını sağlamıştı. "Ali Asaf babasının kaza süsü verilerek öldürüldüğünü düşünüyordu ancak bunu hiçbir zaman kanıtlayamamıştı."
Kaşlarını çatarak başka bir soru sordu Aylin. "Yani içten içe Çamkaralar'a düşman mıydı?"
"Evet," diye karşılık verdi Murat. "Polis olduğunda da en büyük hedefi, onların kirli çamaşırlarını ortaya döküp sonlarını getirmekti."
"Çamkaralar'ın ne mal olduğunu herkes biliyor zaten. Ama kimse ispatlayamıyor. Çünkü yaptıkları her şeyin üstü bir şekilde örtülüyor."
Söylediğim üzerine ekledi Aylin. "Arkalarında sağlam bir güç var çünkü. O güce güveniyorlar."
"Maraz Ali'nin zamanında polislikten atılmasında bunların payı olabilir mi acaba?" diye sordu Akın, varsayımsal bir tınıyla.
"Onun polislikten atılma sebebi Çamkaralar değildi." Yavuz Bey araya girerek duruma açıklık getirdi. "Evet onları sürekli takip ediyordu ama onlar yüzünden değil, başka bir sebep yüzünden atıldı polislikten."
"Neydi sebebi?" diye sordum, kollarımı birbirine bağlayarak.
"Dört buçuk yıl önce Kızılay'da bir otel odasında görevliler tarafından bir uyuşturucu bulunmuştu. İhbar üzerine gittik, kamera kayıtlarına baktık. Bir adam o odaya üç kadınla aynı anda giriyordu, fuhuş şüphesi vardı işin içinde. Olay sadece bu da değil, o adam siyasette önemli bir ismin, o dönemin bakanının oğluydu."
"NE?!"
Anlattıklarıyla birlikte hepimiz sarsıntıya uğramıştık. Duvarlar bile aynı anda çıkan yüksek sesimizden değil, Yavuz Bey'in anlattıklarının tesiriyle sızlıyordu.
"S-skandal bu..." diye mırıldandı Zeynep, ağzını kapatarak.
"Noldu sonra?" diye sordu Komiser Mesut, hikayenin devamını hepimiz kadar merak ettiği belliydi.
"Çocuk, yani Erdal Tibet gözaltına alındı. Ukala, züppe herifin tekiydi. Rüşvet teklif etmeler, tehditler falan..." diye anlatmaya devam etti Yavuz Bey. "Ali Asaf böyle şeylere tahammül edemez, başta çok tuttu kendini ama sonunda dayanamadı ve ona basının önünde yumruk attı." Verdiği sıkıntılı nefesin ardından ekledi. "Sadece bu da değil, Murat sen o sırada çoktan İstanbul'a gelmiştin." Gözlerini bir anlığına Murat'a çevirdikten sonra da devam etti. "Erdal'ın babası Ali Asaf'a özür dilemesi karşılığında bu olayı unutacağını söyledi. Sonra da Ali'ye, oğlunu tutuklamaması karşılığında rüşvet vermeye kalktı. Ali daha da öfkelenince bakanın boğazını sıktı." dedi, yüz ifadesi huzursuzlanarak. "Onu polislikten attıran hamle de bu oldu."
"S•kt-..." yarım bıraktığı kelimesi dudaklarından dökülürken yerinde irkildi Murat. "Yavuz Abi, ya bunu niye daha önce anlatmadın bana?"
"Ali'nin tembihiydi. Kimse bilmesin istiyordu." diye açıkladı Yavuz Bey. "Zaten o polislikten atılınca bir daha görüşemedik, bir daha ulaşamadım ona."
İki eliyle yüzünü kapatarak parmaklarını saçları arasında gezdirdi Murat. "Allah kahretsin, Allah kahretsin..." Öfkeden yumruğunu sıkıyordu.
"Murat..." diye mırıldandı Zeynep, sevdiği adamın omzuna dokunarak.
Gözlerini önünden ayırmadan ayağa kalktı Murat. "Ben biraz yalnız kalmak istiyorum."
O yanımızdan ayrıldığında hepimiz, kendi iç muhasebemizle baş başa kalmıştık. Zeynep birkaç saniye sonra dayanamayıp Murat'ın peşinden gitmişti.
Yavuz Bey sabit bir noktaya odaklanmış, zihninde o zamanları yeniden yaşıyor gibiydi. Akın, Mesut abi, Orhan abi duyduklarının şaşkınlığını yaşamaya devam ederlerken Aylin bana içimi okumak ister gibi bakıyordu.
Bense ne diyeceğimi bilmiyordum. Ben artık ne ne düşüneceğimi ne de ne tepki vereceğimi bilmiyordum.
Bir odanın içinde kaç kişi olursa olsun, bazen yalnızlık o kadar gürültülü olur ki... Kulaklarında çınlayan hiçbir ses başkasına ait değildir. Hepsi senin kafanın içindedir.
Ve benim kafamın içinde, şu an bir savaş vardı.
Ali Asaf'ın geçmişi, yıllardır onunla birlikte yaşayan bir karanlıktı. O karanlıkta onun ne kadar suçlu olduğunu tartışırken, şimdi ona bu karanlığı armağan eden eli bulmuştuk: Çamkaralar.
Kendime şu soruyu sorup duruyordum:
Ben neyin intikamını alıyordum?
Sevdiğim adamın ölümünü mü?
Yoksa, bu oyunun içine düşmüş herkesin kaderine bulaşan görünmez bir elin izini mi?
Bu el birilerini mezara, birilerini karanlığa, birilerini de bana dönüştürmüştü.
İntikamla başladığım bu yolculuk, yerini gitgide başka bir şeye bırakıyordu. İçimden bir ses, bu işin sonunda sadece Ali Asaf değil, belki de ben de yargılanacaktım. Kendi vicdanım tarafından.
"Ali Asaf... senin yolun ne zaman bu kadar keskinleşti?" diye düşündüm içimden. "Ve ben o yolda yürümeye ne zaman karar verdim?"
O gece çalışma odasında bulduğum o kupür, sadece bir delil değildi. Bir dönüm noktasıydı. Benim gözümde şeytanlaştırdığım bir adamın aslında kimlere karşı savaştığını gösteren bir pusulaydı belki de.
Ve şimdi her şey bir sarmaldı. Herkesi içine çeken, her gerçeği bükerek yeni bir yalanın içine sokan bir sarmaldı.
Belki de bu yüzden adı "Maraz"dı onun. İçine girdiğinde, seni de hastalıklı bir zihne çeviren bir karanlık. Ya da belki de... o ismi onun yerine biz taktık. Onu anlamadan, onu yargılayarak.
Ayağa kalktım. Cam kenarına yürüyüp dışarıya baktım.
Gri bir İstanbul sabahı, sokakları sarmıştı. Yağmur yoktu ama sanki havadaki rutubet, zihnimdeki dağınıklığı daha da ağırlaştırıyordu.
Arkamdan Akın'ın sesini duydum. "Belki de bu yüzdendi." diyordu, mırıltılı bir sesle. "Onu karanlığa sürükleyen şey başına gelen adaletsizlikti."
O anda gözlerimi camdan çevirerek Akın'a baktım. Başı öndeydi, kendisine baktığımı görmüyordu.
"Dünyada adaletsizliğe uğramış milyar tane insan var, onlar niye geçmemiş karanlık tarafa?" diye sordum, kaşlarımı çatarak.
"Herkesin baş kaldırma şekli farklıdır İdil." dedi Mesut abi, net bir sesle. "O da bu şekilde baş kaldırmaya çalışıyor belli ki."
"Tüküreyim böyle baş kaldırıya ben!" dedim, kaşlarım daha da çatılarak. Sesim istemeden yükselmişti. "Mesut Abi, ben onun yüzünden sevdiğim adamı kaybettim. En iyi sen anlarsın ne yaşadığımı."
Bir süre sessiz kalarak yutkundum, ardından konuşmaya devam ettim."Velevki o değildi tetiği çeken, ne fark eder? O soygunu yapmasaydı, Levent bugün yaşıyor olacaktı. Baş kaldırıymış. Ben de baş kaldırayım düzene öyleyse nasıl fikir?" Sorumu sorarken ne titreyen sesime ne de dolan gözlerime engel olabiliyordum.
"İdil, öyle demek istemedim."
Mesut abi başını kaldırdı. Göz göze geldik. Gözlerinde üzülmekle bana karşı savunmaya geçmemek arasında sıkışmış, mahcup bir gölge vardı. Ama artık hiçbir gölge benim içimdeki fırtınayı örtemezdi.
Aylin sessizce yanıma geldi. Elini koluma koydu ama hiçbir şey söylemedi. Çünkü ne söylenirse söylensin, o an kelimelerin hükmü yoktu. Duygular, tenin altına işleyen bir pas gibiydi. Susarak anlaşılırdı, susarak kabul edilirdi. O, bunu biliyordu.
Yavaşça başımı cama yasladım. Dışarıda martılar dönüyordu. Gri göğün içinde, yönsüz ve aceleci.
Ben de öyleydim, yönsüz, aceleci ve her adımda kendime daha da yabancılaşan biriydim.
"Senin ne demek istediğini anladım Mesut abi, benim kızdığım sanki o haklıymış gibi konuşulması." diye açıkladım, kendimi toparlayarak.
"Hak verdiğimizi kim söyledi? Olur mu öyle şey?" diye sordu Mesut abi, beni telkin etmeye çalışarak. "Yalnızca motivasyonunun nedenini anladık, bundan bahsetmeye çalışıyorum."
Mesut Abi'nin sözleri haklıydı belki ama haklı olmakla acıyı yatıştırmak arasında hiç bağ yoktu. Çünkü bazı yaralar sadece adaletsizlikten değil, çaresizlikten doğardı.
Ve ben o çaresizliğin en derin yerindeydim. Yıllardır peşinden koştuğum hakikat dediğim şeyin de ne kadar kırılgan ve kişiye göre değişebilen bir masal olduğunu fark ediyordum.
Bir zamanlar Ali Asaf da böyle biriydi belki; idealleri olan ve adaletin namus gibi korunması gereken bir emanet olduğuna inanan biriydi. Ama sonra onu tüm inandıklarıyla yalnız bırakmışlardı. Susmuşlar, sırt çevirmişlerdi.
Ellerimi yumruk yapıp karnımın hizasında sıktım.
"İçimde büyüttüğüm düşmanlık, belki de bir yanılgıydı," dedim kendi kendime. Ama bu, onun suçsuz olduğu anlamına gelmiyordu.
Gözlerimi kapattığımda babamın sesi içimde yankılandı. "Adalet, pusulası vicdan olanların gideceği yoldur."
Ama o pusula artık dönüyordu.
Ve ben, hangi yönün kuzeye çıktığını bile bilmiyordum. Benim için doğruyla yanlış arasındaki çizgi hep kalındı. Siyaha beyaz derdim, net olmalıydı çünkü.
Ama şimdi griye bulanmıştım. Ali Asaf'ı suçlamam kolaydı çünkü onun geçmişini bilmiyordum.
Şimdiyse biliyorum.
Ve artık bu, yürüdüğüm yolda sapacağım yönleri bulmama engel oluyordu.
✦
Oturduğu masada elindeki Samsung'u parmaklarıyla yavaşça döndürüyordu Murat. Parmaklarının altında dönen telefon, aslında zihninin içinde dönen karmaşanın bir yansımasıydı. Ekranı kapalıydı ama gözleri o siyah yansımada geçmişin hayaletlerini izliyordu sanki. Her dönüşte daha hızlı, daha keskin... sonunda başını kaldırdı, karşısında duvarda asılı duran İstanbul haritasına odaklandı. Gözleri, sanki o haritanın sokaklarında bir iz arar gibiydi.
Zeynep, aheste adımlarla kocasına yaklaşarak yanına oturdu. Bir elini koluna, bir elini de boynuna dolayarak başını omzuna yasladı.
Murat gözlerini yumarak sevdiği kadının kokusunu içine çekti. Ciğerlerine dolan yaz kokusuyla huzur bulsa da zihnindeki karmaşa dağılmıyordu. Ali Asaf'ın deli tarafı vardı, adı da bu yüzden 'Maraz Ali'ydi. Belki de gerçekten birini öldürmüş olabilirdi ama bu kişi asla bir polis olamazdı. Onun Ali Asaf için zihninde yazabileceği en kötü senaryo buydu.
"O Erdal denen p•ç kurusu karşıma çıksın var ya, hayatını karartacağım onun..." diye mırıldanırken öfkesini bastırmak adına yumruğunu sıkıyordu.
Zeynep telaşla başını kaldırarak Murat'a baktı. "Murat?"
"Merak etme, kendimi riske atacak bir şey yapmam." dedi Murat, karısını telkin etmek adına.
"Sevgilim bak, öfkeni anlayabiliyorum. Üzüntünü de," Yutkunmak adına kısa bir mola verdi Zeynep. "Ali Asaf için ben de üzüldüm. Meslekten sırf tepedekilerin itibarı zedelenmesin diye atılması, küçük yaşta babasını kaybetmiş olması... Bunlar elbette ki çok üzücü. Ama hiçbiri onun şu an yaptıklarını aklayamaz."
Dudaklarından bir nefes vererek karısına döndü Murat. "Nereden biliyoruz ki yaptığını? Somut bir delil var mı elimizde?"
"Yok," dedi Zeynep, akabinde de kaşlarını kaldırarak ekledi. "Ama onca insan yalan mı söylüyor sence? Murat o gece sen Maraz Ali'yi kendi gözlerinle gördün otoparkta. Yüzünde maske vardı evet ama tanıdın." Küçük bir nefes molası vererek devam etti. "Bak sadece o mağaza soygunu için demiyorum, onun Kıbrıs'ta karıştığı olaylar, patlatılan silah deposu..."
"O soygun gecesinden üç ay sonra maliye bakanlığının mühürlediği Crush Diamond'dan mı bahsediyorsun? Ya da kaçak silah deposundan?"
"Birtanem yapma." Başını iki yana sallayarak dudaklarını birleştirdi Zeynep. "Tamam hiçbirimiz onu senle Yavuz abi kadar tanımıyoruz, belki de gerçekten kendini gösterdiği gibi iyi biri. Ama iyi olmak, suçsuz olmak demek değil. Biz polisiz, eğer ki ortada bir suç varsa failini adaletin karşısına çıkarmak zorundayız."
Zeynep, babasının onu yetiştirdiği değerlerle büyümüştü. Kanunlar onun için öncelikliydi. Murat'ın Maraz Ali'ye karşı duyduğu güveni hak vermese de anlayabiliyordu. Neticede Murat, vefalı ve sevdiklerine düşkün biriydi. Onun bu özelliğini sevse de bazı noktalarda hak veremiyordu.
Karısının söylediklerini umursamamış gibi başka bir soru sordu Murat. "Muammer'i hatırlıyor musun?"
Muammer iki yıl önce Zeynep ve Murat'ın yakalamak adına peşine düştükleri adamın adıydı. Bir yasadışı bahisçiydi ve onu bir inşaatın içinde köşeye sıkıştırmışlardı. Murat, kovaladığı sıra Muammer'in elinde silah gördüğü için, Muammer Zeynep'e döndüğü anda onu sırtından iki defa vurmuştu.
Adam acıyla yere yığıldığında Zeynep şaşkınlıkla Murat'a bakarak, "Murat ne yaptın? Niye vurdun adamı?" diye sormuştu.
"Silahı vardı elinde." demişti Murat da.
Ancak sorun şuydu ki adamın elleri bomboştu. Etrafında hiçbir delici, kesici alet yoktu.
Bu yüzden de savcılık kendisi adına, "Mesleği kötüye kullanma" gerekçesiyle soruşturma açmıştı.
Ancak çok kısa bir süre içinde, olayın geçtiği katın ücra bir çukurunda Muammer'e ait silah ele geçirilmiş ve de Murat hakkındaki suçlamalar düşmüştü.
Bu anıyı hatırladığında olası bir varsayımda bulundu Murat. "Eğer o silah bulunamasaydı ben de atılacaktım meslekten."
"Evet, bulundu ama. Ben buldum." dedi Zeynep, yutkunarak. O günleri hatırladığında içten içe nasıl bir vicdan azabı duyduğunu da anımsamıştı. Çünkü eğer hedef kişi kendisi olmasaydı, Murat'ın başına böyle bir şey de gelmezdi.
"Benim zaafım sendin, seni kaybetme korkusuyla vurmuştum o adamı." dedi Murat, derin bir nefes vererek. "Ali Asaf'ın zaafıysa adaletti, kendi namusu ve değerleriydi. O değerlerinin üstüne basıldığında delirdi. Tıpkı benim gibi." Ardından dolan gözleriyle ekledi. "Yargılamak kolay geliyor hepinize değil mi? İdil'e, Hakan'a, Rıza Baba'ya, Aylin'e, sana, herkese."
Murat'ın sesi sustuğunda, Zeynep gözlerini kaçırdı. Gözlerinin içindeki suçluluk, karışık düşüncelerle birleşmişti. Ona cevap veremedi. Çünkü Murat haklıydı. Yargılamak kolaydı. Özellikle de birinin geçmişini, taşıdığı yükü, omzundaki ölümleri bilmeden.
Ama haklı olmak, doğru olmak anlamına gelmiyordu. Zeynep ikisinin arasındaki bu farkın uçurum gibi büyüdüğünü ilk kez bu kadar net hissediyordu.
Murat ayağa kalktı. İçindeki öfke hâlâ dinmemişti ama sözlerinin sonuna gelmişti. Derin bir nefes aldı. Elini karısının omzuna koyup sessizce odadan çıktı.
Zeynep, onun ardından bir süre kıpırdamadan oturdu. Gözleri hâlâ Murat'ın oturduğu boş sandalyedeydi. Sonra gözlerini kapadı. O da aynı çaresizliğin içindeydi, sadece yönleri farklıydı. Kocası eski bir dosta inanmak istiyordu, o ise adalete.
Aynı çatının altındaki iki insan, iki farklı düşünceye inanıyordu.
✦
Gün, durağan bir akışla ilerleyerek akşamı bulmuştu. Sarıyer'de bir çay bahçesinin sokağı kırmızı bir CJ cipin farlarıyla aydınlanmıştı. Saniyeler içinde cip park ettiğinde farlar sönmüş ve ortalık yeniden loş bir karanlığa bürünmüştü.
Cipten inen adam, adımlarını usulca atıyordu. Üzerinde koyu renkli bir mont, başında siyah bir bere vardı. Gecenin serinliğini umursamaz gibiydi; ya da içindeki fırtına dışardaki rüzgardan çok daha güçlüydü. Ellerini ceplerine sokmuş, çay bahçesinin arka tarafına açılan dar sokaktan geçip, deniz kenarındaki eski balıkçı iskelesine yöneldi.
Ay ışığı suya vuruyordu, martılar çoktan çekilmiş, yerlerini rüzgârın denizi döven sesine bırakmıştı.
İskelenin ucunda biri bekliyordu. Sırtı dönüktü ama tanımamak imkânsızdı. Dimdik duruşu, cebindeki elleri, ayakkabısının ucuyla hafifçe tahtaya vuruşu... Her biri, yıllardır değişmeyen bir alışkanlık gibiydi.
Murat durdu. Derin bir nefes aldı. Yıllar önce sırt sırta savaştığı adam şimdi sırtını ona dönmüş halde bekliyordu. Ve her şey artık bambaşkaydı.
Adımlarını duydu Ali Asaf, ama dönmedi. Murat tam arkasına geldiğinde, sessizce konuştu.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum." dedi Murat, sesi sertti ama içinde ezilmiş yılların ağırlığı gizliydi.
Ali Asaf başını yana çevirdi, ama hâlâ tam dönmemişti. "Ne içmek istersin?"
"Fark etmez bana."
Ali Asaf garsonu yanınlarına çağırdı ve iki çay söyledi. Garson yanlarından uzaklaştığında yeniden eski dostuna dikkat kesildi. Onun gözlerinden, beden dilinden kafasının içinde bin tane cevapsız soru olduğunu anlamıştı. Ve altı saat önce kendisini arayıp buluşmak istemesindeki sebep buydu.
"Niye söylemedin?" dedi Murat, sitem, hayal kırıklığı ve kızgınlığın buluştuğu bir ifadeyle.
"Neyi?"
Kimse duymasın diye arkadaşına eğilerek cevap verdi Murat. "Polislikten niye atıldığını biliyorum." Ardından tekrar oturduğu sandalyeye yaslandı.
"Nered-..." yüzündeki şaşkınlıkla cümlesini yarıda kesmişti. Çünkü arkadaşının bunu nereden öğrendiğini anlamıştı. "Yavuz abi..."
"Dört yıl önce sen iletişimi bir anda kestiğinde sana birkaç ay ulaşmaya çalıştım. Bir zaman sonra, 'Ne hali varsa görsün.' dedim kendi kendime." diye açıklarken içindeki sitem giderek büyüyordu. "Hayatıma devam ettim. Kardeş değil miydik lan biz?"
"Eğer Yavuz abi polislikten niye atıldığımı söylediyse, seninle neden iletişimimi kestiğimi anlamış olman lazım."
Murat'ın sesi çatallıydı. Hem kırgın, hem suskun bir adamın sesiydi. Yıllarca bir köşeye itilmiş bir dostluğun, yeniden kendini hatırlatışıydı belki de.
Ali Asaf gözlerini uzaklardaki Boğaz'ın bulanık sularına dikti. Cevap vermedi hemen. Kelimeler diline geliyordu ama onları hangi sırayla söylemesi gerektiğine karar veremiyordu. Çünkü bazen sessizlik bile itiraf kadar ağırdı.
Murat bakışlarını kaçırmadan devam etti:
"Senin için endişelenmiştim lan... Ne zaman bir olay duysam, ismi sansürlü geçse, aklıma ilk sen gelirdin. Ama hep sustum. 'O kendi yolunu çizdi, seçimini yaptı.' dedim. Şimdi görüyorum ki o yol... seni tek başına bir girdaba sürüklemiş."
Ali Asaf başını eğdi. Bir süre sonra başparmağını kupadaki buğulu camda gezdirdi. "Ben seçmedim o yolu Murat. O yol beni seçti. Beni içine çektiğinde, zaten artık çok geçti."
Murat başını iki yana salladı, öfkeyle değil, sitemle. "Kendinle çeliştiğinin farkındasın değil mi? Sen, sırf bilmem ne bakanın itibarı zedelenmesin diye atılmadın mı meslekten?" Garson elinde çay dolu bir tepsiyle yaklaşırken sustu. Çaylar önlerine servis edilip tekrar yalnız kaldıklarında devam etti. "Pezevengin biri cezasını çeksin diye uğraşırken, sırf o bakanın oğlu olduğu için yanan sen oldun. Ama şimdi onlardan ne farkın var söylesene."
"Murat sen beni buraya neden polislikten atıldığımı sana anlatmadım diye mi çağırdın, yoksa beni çapraz sorguya çekmek için mi?" diye sordu Ali Asaf, umursamadan.
Öfkesini bastırmaya çalışarak kendini sıktı Murat. "Bak, soruma soruyla cevap verme."
"Sen de geçmişi kurcalama."
Aldığı cevapla tekrar yüzünü Ali Asaf'a yaklaştırdı Murat. "Lan neyini kurcalamayayım?" diye sordu, fısıltıyla. "O soygunun yaşandığı akşam gözlerimle gördüm seni. Sen de beni gördün. Maske vardı yüzünde, elinde silah vardı."
"Eee?"
Onun bu umursamazlığı karşısında adeta küçük dilini yuttu Murat. "Dalga mı geçiyorsun lan sen benimle? Gerçekten sen misin bu?"
Karşısındaki adam sorularını sıralarken kollarını birbirine bağladı Ali Asaf. "Evet benim." dedi, net bir sesle. "Ne oldu? Beğenemedin mi?"
"Ck." Başını iki yana salladı Murat. "Sen değilsin bu."
Ali Asaf başını Murat'tan çevirdi. Cevap vermedi. Sadece bir süre çayına baktı. Ardından dudağını bükerek kısık bir sesle konuştu.
"Senin bildiğin Ali Asaf öldü Murat."
Söyleyişinde bir kabullenmişlik vardı. Ne öfke ne savunma. Sadece kırık bir sessizlik.
Murat, kelimelerin içine gizlenen o bitmişliği hissetti. Yumruklarını masanın kenarında sıktı. "Oğlum ne zırvalıyorsun sen? Ben seni yıllarca tanıdım. Sen adalet için savaşırdın lan, adalet için!"
"Adalet..." Ali Asaf bu kelimeyi acı bir tebessümle tekrarladı. "Adalet dediğin şeyin kendisi bile adil değilmiş, ben bunu öğrendim."
"Sana haksızlık yapıldı diye herkese ceza kesemezsin!" diye çıkıştı Murat. "Senin yaşadıklarını herkes kaldıramazdı, evet, kabul. Ama bu, yaptıklarını haklı çıkarmaz."
Ali Asaf bir süre sustu. Sonra gözlerini Murat'a çevirdi, ilk kez gerçekten baktı. Derin, yorgun, ama kararlı bir bakıştı bu.
"Robin Hood musun sen ağzına tüküreyim? Dexter misin? Matrix misin?"
Murat sorularını yinelerken Ali Asaf dudaklarından dışarı derin bir nefes bıraktı. Muratsa konuşmaya devam ediyordu. "Bana bak, sen bu değilsin."
"Sence ben kimim Murat? Hadi, gerçekten söyle. Polisken ben kimdim? Şimdi kimim?"
Murat gözlerini kaçırdı. Cevaplamadı.
"Ben sana söyleyeyim. Ben hep bir gölgeydim. Emniyette parmakla gösterilen, ama arkasından fısıldaşılan adam. 'İyi ama tehlikeli', 'Adaletli ama dengesiz' derlerdi. Babam öldüğünde kimse arkamda durmadı. Sadece susup izlediler. O yüzden sustum ben de. İçime gömdüm her şeyi."
"O mezar herkesi içine alıyor işte," dedi Murat, boğazı düğümlenerek. "Sen kendini gömerken, bizim de canımızı toprağa verdin. Ben seni kaybettim lan! Gerçekten kaybettim..."
Ali Asaf gözlerini Boğaz'ın dalgalarına dikti. "Ben zaten hiçbir zaman tam olarak sizin olmadım. Sadece görünüyordum. Hep arada kaldım. Vicdanla öfke arasında... Ne zaman hangisi galip gelir bilmiyordum."
Murat ayağa kalktı. Eliyle alnını ovuşturdu. Siniri, hayal kırıklığına karışmıştı. "Peki şimdi? Şimdi neredesin? Hangi taraftasın?"
Ali Asaf cevap vermedi. Sadece çayından bir yudum aldı. O yudum, bir karar gibi içildi. "Ne gördüysen o işte. Murat, beni boş ver, benim için bu saatten sonra hiçbir şey yapamazsın." dedi ve ardından ekledi. "Güzel bir hayatın var. Sevdiğin kadınla evlisin, baba olacaksın. Bunun tadını çıkarmaya bak." Çayından bir yudum daha aldı. "Eğer ki hakkımda bir şüphen varsa, delilin de varsa günün birinde bir ihbar gelir, tutuklarsın olur biter."
"Öyle mi?" diye sordu Murat, başını sallayarak. Akabinde kısa bir sessizliğin ardından ekledi. "S•ktir git o zaman." Ayağa kalktı, birkaç adım Ali Asaf'a doğru yürüdü ve parmağını sallayıp kaşlarını çattı. "Ne halin varsa gör anladın mı? Ama şunu da unutma, en ufak bir açığın çıksın meydana, gelen ilk ihbarda ben yakalayacağım seni. Bileklerine de kelepçeyi ben takacağım."
"O günü iple çekeceğim." dedi Ali Asaf, sakinlikle.
"Gerizekalı!" dedi Murat, sessizce. Ardından cebinden çıkardığı bozuklukları, yarım kalmış çayının yanına koydu.
Murat oradan hızlı adımlarla uzaklaştığında Ali Asaf dirseklerini masaya dayadı ve bakışlarını önündeki çay bardağına itti.
Dışarıdan bakıldığında sakin, dingin bir okyanusu andırıyordu. Ancak içinde en sert vurgunların kasırgası kopuyordu.
