YARIM KALAN SENFONİ kitap kapağı

15. bölüm / 34

YARIM KALAN SENFONİ

14- Yol Ayrımları

Vaveyla Yazarı: Elif T.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 34Şu an: 14- Yol Ayrımları

"24 saat boyunca bir aslanın hayatını izleyip, o aslan bir ceylan yakaladığında sevinirsiniz. Ancak 24 saat boyunca bir ceylanın hayatını izleyip, o ceylan bir aslan tarafından yakalandığında aslandan nefret edersiniz."

-Dostoyevski

✦

Şubat 2001, Ankara.

Yatakhanede çıt çıkmıyordu. Geceden kalma soğuk duvarların düzlemine sinmişti. Eski tip peteklerin tıslayan homurtusuna rağmen odanın içine buz gibi bir nefes üflüyordu. Koridorun ucundan gelen ince bir güneş çizgisi, perdelerin arasından sızıyordu.

Yan yana dizilmiş ranzalar, kendilerini uykunun dinginliğine teslim etmiş erkek bedenleriyle doluydu. Hepsi polis akademisinin, kendini adalete adamış öğrencileriydi.

Pencere kenarındaki bir ranzada, altlı üstlü iki genç adam yatmaktaydı. Üst yatakta yatan yorgana kafasını gömecek şekilde yumulmuştu. Alt yatakta yatansa bir bacağını yorganın dışına taşırmış, bir kolunu da yastığın altında saklamıştı.

Aradan on saniye bile geçmemişti ki yatakhanenin ninni sessizliği, koridordan yükselen zil sesiyle bozulmuştu. Bu bir alarmdı. Öğrencilere uyanmaları için verilen bir emirdi.

Kulaklarına dolan ince zil sesiyle yatağında irkilerek gözlerini açtı adam. Yorganın dışına taşmış bacağı, uykunun hareketsizliğiyle buz kesmişti. Buğulu gözlerini ovuşturdu. Bir süre başını yastıktan kaldırmadan etrafı izledi. Diğer ranzalarda uyuyan adamlardan kimi zilin sesiyle alelacele kalkmış, kimiyse hala üzerlerindeki uyku mahmurluğunu atamamıştı.

Başını yastıktan kaldırarak doğruldu, ayaklarını yatağın dışına sarkıttı. Dirseklerini dizlerine dayayarak elleriyle yüzünü ovuşturdu. Akabinde başını sağ tarafında, komidinin üzerinde duran saate çevirdi. Yediye geliyordu.

Yataktan kalktı ve üst yatağa yöneldi ve ranza merdivenlerini çıktı. Başını yorganın içine gömmüş halde uyuyan adamın bedenini dürttü. Ancak adamın bedeninde en ufak bir kıpırtı olmamıştı. Zaman durmuş gibiydi onun için. Ta ki o tanıdık, başının belası sesi duyana kadar."Murat?" Cevap yoktu. Arkadaşından ses çıkmayınca bu kez daha sert dürttü. "Şşş, Murat?"

Murat homurdandı. Boğuk, inatçı bir iniltiyle yastığı kulağına bastırdı. "Hıı..."

"Kalksana oğlum, azar işiteceksin yine."

"Hı hı..."

Adam en sonunda pes etmişti. Böyle olmayacaktı. Merdivenleri indi ve komodindeki suyu aldı. Tekrar ranzaya çıkıp adamın kafasındaki yorganı çekti ve tüm bardağı adamın kafasına boşalttı. "Lan, kalk!"

Yüzüne dökülen suyun etkisiyle irkilerek doğruldu Murat. "Lan!" diye bağırarak telaşla gözlerini etrafta gezdirdi. Neye uğradığını anladıktan sonra elindeki bardağı komodine koyan adama öldürücü bakışlar savurdu. "Ali?!" diyerek ayağıyla omzuna vurdu. "Bir sabah ya, bir sabah normal insanlar gibi uyandır ya adamı. Deneyemez misin bunu?"

Ali, sırıtışını bastıramadı. Gözleri hâlâ uykuyla savaşan dostunun yüzüne bakarken eğildi. "Senin ölüm uykuna normal bir eylem çare bulamıyor maalesef kardeşim."

Murat, yorgandan çıkmadan kaşlarını kaldırdı. "He illa maraz çıkaracaksın yani."

Ali Asaf kaşlarını çatarken yüzünde yarı alaycı bir ifade vardı. "Sen kaşındın oğlum. Bana Maraz lakabını takarken iyiydi."

"Yalan mı? Maraz Ali değil misin sen?"

"Sen de Tarzan Murat'sın." Ali Asaf, yatağın kenarına ilişti. Dizlerini sallayarak Murat'a yukarıdan baktı. "Hem de..." Gözlerini yukarı kaldırdı, düşünüyormuş gibi yaptı, sonra sırıtarak fısıldadı. "Casanova cinsinden."

Elini adama doğru sallayarak karşılık verdi Murat. "Hadi lan oradan. "

Ali Asaf gözlerini kısıp onu işaret etti. "Haksız mıyım? Konuştuğun kaçıncı kız bu?" Sesi hafiften ciddileşti, ama hâlâ oyunbazdı. "Bin seferdir diyorum sana bak, bırak bu işleri. Yap kendine bir düzenli manita, bak rahatına."

Murat doğrulmaya başladı, yorganı bir kenara fırlatırken saçları darmadağındı. Sesi, uyku sersemiyle karışık şaşkındı. "Düzenli manita mı? O ne lan?"

"Ya bir gün bir kızla, bir gün bir kızla olmak yerine her gün tek bir kızla olmak işte."

"Ali yine sabah sabah kıçından terimler uydurmaya başladın, bir siktir git ya." Ali Asaf'ın omzuna vurarak kendini tekrar yatağa bıraktı.

Ali, zafer kazanmış gibi ayağa kalktı. Çekmecesinden pantolonunu çıkardı. Giyinirken Murat'a göz ucuyla bakmayı ihmal etmedi. "Bak hâlâ yatıyor ya. Annenin dediği kadar varsın, hatta bin betersin. Kalksana lan, on dakikaya aşağıda olmamız lazım."

Murat homurdandı bir kez daha ama bu sefer yastığı bırakıp ayağa kalktı. Pencereden dışarı baktı; dışarısı pusluydu. Ankara'nın Şubat ayı sertti, gri gökyüzü kar vaad ediyordu. İçeride ise; battaniyenin altında sarılı duran bir gençlik, gamsız ama inançlı bir gelecek, henüz parçalanmamış hayaller vardı.

Ali Asaf ceketini giyerken Murat'a döndü. "Tamam lan, tamam."

O an, zamanın o yavaş sabahı fotoğraf gibi durdu odada. Henüz hiçbir şey olmamıştı. Henüz kimse ölmüş, kimse intikam yemini etmiş, kimse susmak zorunda kalmamıştı. O oda, iki genç adamın birlikte büyüdüğü, birlikte gülüp birlikte yaralandığı yerdi.

Sert adamlardı onlar, kolay yıkılmazlardı, hocaları, "Bu çocuklar güneşten ışık yontarlar." derlerdi ikisi için.

Hamurlarında vardı mertlik, cömertlik, insan sevgisi, adalet ve vatan sevgisi.

Onlar bu idealde kendilerine bir yol çizmiş, o yolda da beraber yürümüşlerdi.

Ancak hayatın acımasız düzeni bir noktada bu iki dostu yol ayrımına itmişti.

✦

İnsanoğlu yaptığı seçimden doğan sonsuz olasılık zincirinden payına düşene tutunmaya mecburdu. Her seçim, bir sonuç doğururdu.

Ali Asaf, girdiği yol ayrımında bir seçim yapmıştı. Ancak seçiminin olasılıklarından payını alan, yalnızca o değildi.

Murat, onun karanlığı neden seçtiğini anlamlandıramadığı gibi, içten içe onun bir katil olduğuna da inanmıyordu. Üstelik bir polisin katili olduğuna.

Ancak bunu bir kere bile dile getirmemişti. Bu düşüncesini sevdiği kadından, hayat arkadaşından bile gizlemişti.

Herkes onun hain, katil bir örgüt lideri olduğunu düşünürken o tanıdığı Ali Asaf'ın böyle bir şeyi yapmayacağını düşünüyordu.

Bir herkesin tanıdığı Maraz Ali vardı, bir de Murat'ın tanıdığı Maraz Ali.

Murat'ın tanıdığı Maraz Ali demirden sertti, kılıçtan keskin. Adalet için yaşar, adalet için ölürdü. Onur ve şeref, bir namustu onun için. Değişmezdi, herkes değişirdi, herkes şaşardı yolundan ama o şaşmazdı.

Belki de sen onu çok yanlış tanımışsındır. Yani ona özel hayatına alacak kadar güvenmiş olabilirsin. Ama insanlar, özellikle Maraz Ali gibi insanlar kendilerini çok iyi gizlerler Murat. Onların gerçekten kim olduklarını, zaaflarını keşfettiğinde öğrenirsin.

İdil'in günler önce kendisine söylediklerini hatırladığında zihni tekrar bir ikilem yumağına dönüştü.

Ali Asaf'ın zaaflarını düşündü. On yıldır tanıdığı, dört buçuk yıl öncesine kadar da yediğinin içtiğinin ayrı olmadığı adamı tekrar gözleri önüne getirdi. Ali'nin zaafı adaletti, hak yemeden, onurlu ve şerefli yaşamaktı.

Dört yıl önce onun polislikten atıldığını, daha doğrusu niye atıldığını öğrendiğinde başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetmişti.

Ali Asaf, rüşvet aldığı için polislikten atılmıştı.

Ne rüşveti lan? Borç bile istemezdi kimseden o. Öyle katır bir inadı vardı.

İç sesi sustuğunda düşünceleri tekrar konuşmaya başladı. Ve kulaklarında tekrar İdil'in söyledikleri yankılandı.

İnsanlar değişir Murat, ya da kendilerini çok iyi gizlerler.

Sonra aklına o gece geldi. Geçen yılın on mart cumartesi akşamına, onu yıllar sonra ilk kez gördüğü ana döndü.

Çete üyelerinin peşine düştükleri sırada, binanın kenarında bir adam çakısını Murat'ın boynuna dayayarak onu rehin almıştı. Kar maskeliydi yüzü, Murat'ın onu teşhis etmesi imkansızdı.

"Kaçmama izin verirsen canını bağışlarım komiser." demişti ona.

"Etrafı polislerle sarılı bir suçlunun blöfe başvurmasına şaşırmamalı." diye alayla dudağını kıvırarak karşılık vermişti Murat da. Akabinde yüz ifadesini ciddiyete davet etmişti. "Beni öldürsen de buradan çıkamazsın. Ne sen ne de arkadaşların."

Canı tehlikedeyken güneş yüzlüsünü gözlerinin önüne getirmişti; Zeynebini. Onun yemyeşil gözlerindeki tek damla yaşa bile dayanamazdı, kıyamazdı. Sonra ailesi gelmişti aklına; annesi, babası, kardeşleri...

Murat onunla boğuştuğu sırada, birkaç saniye içinde üç el silah sesi kulaklarına dolmuştu. Onu rehin alan adam sesin tesiriyle bıçağı uzaklaştırdığında Murat onu zapt etmiş ve karnına tekme atarak onu yere savurmuştu.

Adımları, silah seslerinin geldiği yöne doğru yol çizerken kalbi hızla göğüs kafesine vuruyordu. Saniyeler sonra gözleri zeminde can çekişen, tanıdık erkek bedenini seçmişti. "Levent..." Silahı elinden düşerken dudakları aralanmış ve koşarak onun yanına çömelmişti. Hala nefes alıyordu, gözleri açıktı. Acıdan sesini dahi çıkaramıyordu. "Allah kahretsin." demişti, Levent'in nabzını yoklarken. Çok zayıftı. "Allah kahretsin!"

"Murat?!"

Sevdiği kadının sesi kulaklarına acıyla dolarken yerinde doğruldu. Bakmaya doyamadığı yeşil incilerinde telaş ve korku ete kemiğe bürünmüştü.

Zeynep sevdiği adama bir şey olmayışıyla içine su serpilirken başını göğsüne yaslamıştı.

Onun birkaç adım gerisindeki İdilse yerde can çekişen bedeni teşhis ettiği anda dudaklarından acı bir çığlık koparmıştı. "Levent?!"

İdil korkuyla Levent'in yanına çömelip uyanması için ona yalvarırken Murat bakışlarını etrafta gezdiriyordu. Sonra, çok sonra altı, yedi metre kadar ilerisinde kar maskeli adamların araçlarına bindiğini görerek peşlerinden gitti. Silahını tekerlerine doğru ateş etse de yetişememişti.

Sonra gözleri araçlardan birinin şoför koltuğunda oturan, o tanıdık keskin yüz hatlarına ve kurşuni gözlere sahip adamı seçmişti.

"Ali?..."

O, Ali Asaf'ı yıllar sonra gördüğü ilk andı. Maraz Ali'ydi, ama onun tanıdığı Maraz Ali değildi.

Yüzünde eski bir dostla yıllar sonra tekrar tanışmanın şaşkınlığı varken, sevdiği kadının sorularına kulak verememişti.

"Murat? Murat nereye bakıyorsun?" diye sormuştu Zeynep. Akabinde gözleri, sevgilisinin baktığı yöne çevrilmişti. Onun için hiçbir şey ifade etmeyen yabancı yüzden başını çevirdiğinde tekrar sevdiği adama bakmıştı. "Kim o adam?"

"Ali..." diye mırıldanmıştı sadece Murat.

Ali Asaf olarak tanıdığı, vaktinde aynı ranzayı paylaştığı adamsa gaza basarak oradan uzaklaşmıştı.

O gece o direksiyondaki yüz, onun tüm ezberini bozmuştu ve bunu kimseye söyleyemeyecekti.

✦

15 Ekim 2008, İstanbul.

Hastanenin koridorları bir an bile boş kalmıyordu. Gözleri yorgun ama elleri not tutacak kadar disiplinli hemşireler dosyalarla bir yerden bir yere doğru yürüyorlardı. Floresan lambalar beyaz fayanslara inat daha ölgün bir beyazlığı ortama yayıyordu.

Hastanenin cam kapısından geçerek hızla adımlarını sürdürdü adam. Korku, telaş ve öfke kurşuni gözlerinde bir kalkan olmuştu. Duygularını dizginlemeye çalışırken bakışları etrafta tanıdık birilerini bulmak ister gibi geziniyordu.

Adımları onu nihayet danışmanın önüne getirdiğinde, masanın ardında önündeki bilgisayarla uğraşan kadına seslendi. "Pardon, kızkardeşim bir saat önce yaralı olarak bu hastaneye getirilmiş. Onu görmem mümkün mü?"

Kadın başını bilgisayardan kaldırarak adama baktı. "İsmi nedir?"

"Açelya Çakırcı."

İsmi duyduğu anda tuşlara basarak bilgisayar ekranına baktı kadın. "Acil servisten normal odaya girişi yapılmış."

"Oda numarası?" diye sordu adam, dizginleyemediği telaşı kendini ele verirken.

"543. Üçüncü katta koridorun sol tarafında."

Verdiği bu bilgiler için kadına teşekkür ederek oradan uzaklaştı. Asansörü bekleyecek sabra sahip olmadığından merdivenlere doğru hızla yürümeye devam etti.

Kızkardeşinin önce kaçırılıp, ardından da kaza sonucu yaralanıp hastaneye kaldırıldığını öğrendiğinde beyninden kurşun yediğini hissetmişti. Toplantısını yarıda kesip, soluğu hastanede almıştı.

Bir tarafı bir an önce Açelya'yı görmek ve onun sağlığından kendi gözüyle emin olmak istiyor, bir tarafı da kardeşini kaçırmaya kalkan çocuğu bulup onun karşısına bir Azrail gibi dikilmek istiyordu.

İlk tarafını dinleyip merdivenler yardımıyla üçüncü kata ulaştı. Koridorun sol tarafına doğru büyük adımlar atarak yürüdüğünde kendisini bir sivil kalabalığı karşıladı.

O kalabalığın arasında tanıdık bir yüz bulmayı da umuyordu. Çünkü durumu kendisine, il emniyet müdürlüğünden arayarak haber vermişlerdi.

Kalabalığa yaklaştıkça gözleri ilk önce otuzlu yaşlarda, cüsseli bir adama takıldı. Ardından eskiden beri aşina olduğu, uzun boylu ve siyah saçlı adamı buldu.

Murat.

O, onun bu hayatta en güvendiği ikinci insandı. Ne kadar araya yıllar ve yollar girmiş olsa da aralarındaki samimiyetin eskimeyeceğine inandığı insandı.

Ali Asaf birkaç adım daha attıktan sonra durdu. Gözleri, o tanıdık adamın duruşunu izledi. Omuzlarının düşüklüğü, bir yükün altında ezilen bir askerin yorgunluğunu taşıyordu. O an anladı: Açelya'nın durumu gerçekten de düşündüğünden daha ağır bir iz bırakmıştı.

Murat, ayak seslerini işitir işitmez başını çevirdi. Bakışları karşılaştığında, yılların yorgunluğu bir selamda birleşti.

"Ali..."

Sadece ismini söylemişti. Ne bir merhaba, ne bir 'geçmiş olsun'. Çünkü bazı dostluklarda kelimeler ihtiyaç duyulmazdı; varlığın kendisi yeterdi.

Ali birkaç saniye hiçbir şey söylemeden, sadece Murat'ın yüzüne baktı. Yorgun ama sağlam bir ifadeyle konuştu. "Tarzan, kardeşim..."

Birbirlerine sarılırlarken etraftakiler de onları izliyordu.

İki eski dostun yıllar önce ayrılan yolları, bir hastanenin narkoz ve ilaç kokusu sinmiş duvarları arasında tekrar kesişmişti.

İkisi de yıllar sonra bir gün tekrar karşılaşacaklarını biliyorlardı. Ancak bu şekilde olmasını pek tabii beklemiyorlardı.

"Açelya?" dedi Ali Asaf, gözlerini onun olduğu odayı bulmak ister gibi gezdirerek. "Açelya nerede?"

"Çarpmanın şiddetiyle biraz sarsılmış. Sadece alnı hafif açılmış, dikiş attılar. Bir de kas zedelenmesi olmuş. Her ihtimale karşı sabaha dek hastanede kalmalı dedi doktorlar."

Kardeşinin iyi olduğunu öğrenmek içine bir nebze su serpse de, öfkesini söndürmeye yetmemişti. "Onu kaçırmaya kalkan köpek peki?" diye sordu, dişlerini ve yumruğunu sıkarak.

"Küçük bir operasyon geçiriyor şu an. Uyanınca ifadesini alacağız." diye açıkladı Murat, sonra onu telkin etmeye çalışarak ekledi. "Ali, senin kardeşin demek benim de kardeşim demek. Bunu biliyorsun değil mi? Ona yapılanın hiçbir şekilde cezasız kalmayacağına emin olabilirsin."

"Ona asla şüphem yok." Bakışlarını etrafındaki sivil polisler üzerinde gezdirdi Ali Asaf. "Hepinize çok teşekkür ederim." Onlara duyduğu minnetini sunmasının ardından gözleri, kapısında 543 yazan odaya çevrildi. "Açelya içeride mi?"

"Evet, görebilirsin."

Ali Asaf birkaç saniye boyunca odanın kapısına baktı. Sol elini hafifçe uzattı. Parmakları kapıya değdiğinde, içinde bir şey ürperdi. O tok ve her zaman kendinden emin duruşunun altında bir çatlak oluşmuştu sanki. Kardeşine dokunan eller, onun vicdanına değil, en karanlık tarafına seslenmişti.

Derin bir nefes aldı. Sonra kapıyı yavaşça itti.

Oda sessizdi. Yatak başına sabitlenmiş monitörlerden düzenli aralıklarla gelen bip sesi, odadaki tek ritimdi. Açelya başını yastığa hafif yana yatırmış, gözleri kapalıydı. Alnında üç ince dikiş... Elinin damarına bağlanmış serum... Tenine sinmiş antiseptik kokusu...

Bir çocuğun sessizce ağlayıp sonra yorgun düşmüş hâli gibiydi.

Ali Asaf, birkaç saniye hiçbir şey yapmadan durdu. Sadece izledi.

"Kaç kere seni düştüğün yerden kaldırdım? Kaç kere üstünü örttüm, kaç kere sırf sen uyanma diye yavaş yürüdüm evin içinde? Şimdi yine aynı şeyi yapmak istiyorum. Ama bu defa yetmeyecek biliyorum."

Sessizce yanına yürüdü. Başucundaki sandalyeye oturmadı. Yatağın kenarına çömeldi. Elini, Açelya'nın elinin üzerine bıraktı. O küçük eller... Ne zaman büyümüştü bu kadar? Ne zaman hayattan kendi payına düşeni bu kadar sert almaya başlamıştı?

Kardeşi derin bir nefes aldı. Göz kapakları titredi. Sonra yavaşça açıldı.

Ali'yi gördüğünde, gözleri önce korkuyla kısıldı. Ardından bir çocuk gibi, güvenli bir limanı bulmuş gibi fısıldadı:

"Abi..."

Tek kelime. Ama o kelimenin içinde geçmiş, gelecek ve şu an vardı.

"Buradayım Açelya. Hiçbir yere gitmedim," dedi Ali Asaf. Elini sıktı kardeşinin.

Açelya, gözlerini hafif kırpıştırarak etrafına baktı. "Ne oldu bana?"

"Önemli değil," dedi Ali, "Sen iyisin ya... Gerisi önemsiz."

Bir sessizlik daha oldu. Odaya ağır bir huzur çöktü. Açelya başını yana çevirdi. Gözlerinde yaş yoktu, ama kırgınlık vardı.

"Sarp... Korktum abi. Gerçekten çok korktum."

Ali Asaf'ın içi yandı. Yumruğu kendi kendine sıkıldı. Ama kız kardeşinin gözleri üzerindeyken, o öfkeyi göstermeye hakkı olmadığını biliyordu.

"Artık yanında değil," dedi. "Bitti. Senden uzak. Ve bir daha asla yaklaşamayacak."

Açelya başını salladı. "Bana inanmazdın belki diye söylememiştim. Ama onun... içinde karanlık bir şey vardı. Ne zaman yanında olsam, gözlerinin arkasında başka biri bakıyor gibiydi. Uyuşturucu sattığını öğrenince kaçmak istedim. Ama o..."

Konuşamadı.

Ali Asaf o an dizlerinin üstünden kalktı, kardeşinin başucuna biraz daha yaklaştı. Saçlarını hafifçe okşadı.

"Sana kimsenin inanmamasından daha korkunç bir şey yoktur. Ama ben buradayım Açelya. Ne zaman susmak istersen sus, ne zaman anlatmak istersen anlat. Sadece bilmen gereken bir şey var. Ben her zaman senin tarafındayım."

Açelya gözlerini kapattı. Göz kapaklarının arasından bir damla süzüldü.

Ali başını çevirdi. Kendi gözlerini bir an kapattı. Bir gölgenin gelip içini kemirdiğini hissetti.

"Bu sefer sana ulaşabildim. Ama ya bir dahaki sefer?"

Cebinden küçük, kare şeklinde bir kâğıt çıkardı. Açelya'nın çocukken çizdiği, onunla birlikte lavanta bahçesine gitmek istediğini anlattığı bir resim. Arka tarafında o günün tarihi vardı; Temmuz 1999.

"Bunu yıllardır saklıyorum," dedi. "Sen unutsan da ben unutmadım. Ve söz veriyorum... O lavanta bahçesini sana gerçek yapacağım."

Açelya gülümsedi. Zayıf ama içten bir tebessüm.

Ali Asaf sessizce kalktı. Sandalyeye oturdu. Omzunu yatağın başına yasladı. "Şimdi uyu. Ben buradayım. Bir yere gitmiyorum."

Işıklar sönükleşti. Monitörlerin sesi hâlâ aynı ritimdeydi. Ama artık içeride yalnızca bir hasta ve bir ziyaretçi yoktu.

Bir çocukluk.

Bir söz.

Ve bir vicdan vardı.

Odanın içindeki loş ışıklar Açelya'nın huzurlu nefesine karışırken, Ali Asaf yavaşça doğruldu. Parmaklarını kardeşinin elinden çekmek istemedi bir an. Ama sonra kendi kendine fısıldar gibi konuştu.

"Sen artık güvendesin. Ama benim içim hâlâ rahat değil."

Sandalyesini geriye itti. Sessizce kapıya yürüdü. Kapıdan çıkarken kardeşine son bir bakış daha attı. O bakışta ne çok şey vardı: pişmanlık, koruma arzusu, öfke, yemin.

Koridora çıktığında Murat hâlâ oradaydı. Birkaç sivil polis dağılmıştı. Bazıları telsizle konuşuyor, bazıları dosya notları alıyordu. Ortam sakin ama gerilimliydi.

Ali gözlerini Murat'a çevirdi. "O it ne tarafta?"

Murat anlamıştı. "Ameliyathaneden çıkarılmış. Yoğun bakım yerine acil müdahale odasına alınmış. 537 numaralı oda."

Ali başını hafifçe eğdi, teşekkür bile etmeden yürümeye başladı.

Murat da onun arkasından yürümeye başladı. Yıllardır tanıdığı dostunun adımlarındaki sessizliği tanıyordu. Bu sessizlik, fırtınadan önceki türdendi.

537 numaralı kapıya vardıklarında, önünde bekleyen bir memur vardı. Genç, yeni atanmış bir polisti belli ki.

"Girmemeniz gerekiyor beyefendi," dedi, biraz çekinerek ama görev bilinciyle.

Murat sadece cüzdanını çıkardı. Siyah, sade bir kimlik. Altında gri bir mühür. Resmî görevli damgası gibi duran ama açıklanmayan bir yetki seviyesi.

Delikanlı kimliğe baktı, sonra adama, sonra tekrar kimliğe...

"Çok sürmeyecek," dedi Murat. "Sadece birkaç dakika."

Polis bir an tereddüt etti. Ama sonra başını öne eğip geri çekildi. O kapıyı açacak cesaret, sadece içeridekine değil, kapıdaki otoriteye de bağlıydı.

Ali Asaf, kapıyı açtı ve Murat'la birlikte içeri girdi. Oda küçüktü. Tavan lambası doğrudan beyaz ışıkla aydınlatıyordu. Odanın tam ortasında, bir sedyenin üzerine yatırılmış bir beden vardı. Sarp. Sol yanağında bir dikiş bandı, kolunda serum. Gözleri kapalı ama yüzünde hâlâ o tanıdık ukalalık duruyordu.

Adamlar içeri girdiklerinde kapı yavaşça kapandı. Sessizlik. Gerginlik. Nefes bile almadan yaklaştı sedyeye.

Sarp'ın gözleri hafifçe aralandı. Belli ki hâlâ kendine tam gelememişti. Ama gölgeli bakışlarında onu tanımıştı.

Sarp hafifçe gülümsedi. "Açelya iyi mi? Ben kötü bir şey yapmadım ona. Korkmuştu biraz... Ama ben sadece—"

"Kes."

Ali Asaf'ın sesi adeta odadaki oksijeni çekmişti. Öyle soğuk, net ve tartışmasızdı.

"Ali, sakin ol." dedi Murat, fısıltıyla.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" Sarp başını çevirmeye çalıştı ama boynunu oynatamadı. Sadece gözleriyle baktı. "Kampüsün içinde sürükleyip, sonra zorla kolundan tutup kaçırmaya kalktığın kızın abisiyim."

Bu cümle bir tehdit gibi değil, bir yemin gibi çıktı ağzından. "Ve sen..." Ali eğildi. Gözlerini Sarp'ınkilerle aynı hizaya getirdi. "Sen şu an hayattaysan, sadece kardeşimin seni kendi elleriyle öldürmemiş olmasındandır. Ama bil ki... ben senin her nefes alışını bir lanet sayacağım. Ve eğero kıza bir adım daha yaklaşırsan... kim olduğumu, sen değil, ailenden sonraki üç nesil hatırlayacak."

Sarp bir şey demeye yeltendi ama Ali konuşmasına izin vermedi. Eğildi, yanağına doğru sessiz bir kelime fısıldadı. Sarp'ın gözleri irkildi.

"Sen daha tanımadın beni. Ama adımı öğreneceksin."

Murat, onun gözlerindeki öfkeyi seçtiği anda kapıyı sessizce açtı ve arkadaşına seslendi. "Ali, hadi."

Ali Asaf bakışlarını çocuktan ayırdı ve arkadaşına yöneldi. Dik yürüyüşünü bozmadan Murat'la birlikte odadan çıktı.

Koridorda yürürken, her adımı sessizce yankılanıyordu. Açelya güvendeydi. Ama içindeki savaş daha yeni başlıyordu.

Murat onun halinden, içinden geçenleri tahmin etmeye çalışıyordu. Gözlerini onun üstünden ayırmadan yürümeye devam ediyordu.

Bir süre sonra Zeynep yanlarına gelerek Murat'ın koluna girdiğinde Ali Asaf bir an başını onlara çevirdi. Sonra öfkesini ve telaşını bir kenara bırakıp yüzüne samimi bir tebessüm yerleştirdi.

"Bu arada telaştan da tebrik edemedim. Evlenmişsin, hayırlı olsun." dedi, Murat'a bakarak.

Tatlı bir tebessümü dudaklarına kondurarak Ali Asaf'ın kulağına eğildi Murat. "Ohoo, baba bile oluyorum."

Duyduklarıyla kurşuni gözlerini büyütüp Murat'a baktı Ali Asaf. "Hadi lan, ciddi misin? E çok sevindim." Memnuniyetini arkadaşına sunarken, onun yanındaki genç kadına yönelerek elini uzattı. "Merhaba, tebrik ederim. Ali Asaf ben."

Zeynep yerdeki bakışlarını adama çevirdiğinde bir anlık telaşa kapıldı. Ancak bunu vaktinde gizleyebilmişti. "Merhaba, Zeynep ben de. Teşekkür ederim." Herkes tarafından bir katil ve çete lideri olarak tanımlanan biriyle tanışmak, ve o birinin sevdiği adamın eski arkadaşı olması ona çok tuhaf hissettirmişti.

Tanışma faslı bittiğinde Murat dudağının kenarını kıvırarak Ali Asaf'a baktı. "Eee, sen ne durumdasın?"

Duyduğu soruyla birlikte gözlerinin önüne yüzü Ay'a benzeyen kadın gelivermişti. Henüz adını koyamasa da, kalbi ona her fırsatta bir seçenek sunuyordu.

"Biri var gibi ama, bakalım." derken ensesini kaşıdı. Gözleriyle birlikte gülümsediğinin farkında değildi. "Kısmetse olacak."

Murat da Zeynep de onun bu cevabı üzerine kısa bir an birbirlerine bakmıştı. İkisi de, Ali Asaf'ın kimden bahsettiğini adları gibi biliyordu.

Zeynep, İdil'in amaçlarından birine ulaştığına emin olmuştu o anda. Onu bir saat önce arayıp Açelya'nın durumuna kadar her şeyi anlatmıştı. İdil, durumu öğrendiğinde hem şaşırıp hem de üzülmüştü. Bulduğu ilk fırsatta da hastaneye bir şekilde geleceğini söylemişti.

Murat elini karısının sırtına yerleştirerek kulağına eğildi. "Canım, sen bizimkilerle merkeze geç istersen, çok yoruldun. Ben biraz Ali'yle kalayım."

"Peki sevgilim." dedi Zeynep, kocasına hafifçe sokularak. "Geç kalma tamam mı?"

"Söz."

Zeynep adamlarla vedalaşıp yanlarından ayrıldığında Ali Asaf ve Murat koridorda, bahçeye doğru yürümeye başlamışlardı. Murat, kafasındaki onlarca soruyla duruyordu arkadaşının karşısında. Ona sormak istediği öyle çok şey vardı ki, hangi birinden başlayacağını bilemiyordu.

"Neredeydin be Ali?" diye sordu en sonunda, dudaklarından bir nefes vererek. "Neden kaybettirdin izini onca zaman?"

Gözlerini sabitlediği yerden ayırmadan dudaklarından bir nefes verdi Ali Asaf. "Ben o karar çıktığı gün dağıldım Murat." Ardından gözlerini arkadaşına çevirdi. "Tüm yönümü kaybetmiştim, varmak istediğim yer neresiydi bilmiyordum bile. Sırf seninle değil, beni tanıyan herkesle kestim iletişimimi. Toparlanmak için zamana ihtiyacım vardı."

"Zaman iyi geldi mi peki?" Murat bunu sorarken, sesinde gizleyemediği bir sitem vardı.

"Bu soruya ne cevap versem bilemedim." diye sordu Ali Asaf, gözlerini devirerek. "Her şey o kadar karmaşık ki."

Konuyu değiştirerek bir diğer sorusuna geçti Murat. "Ne yapıyorsun şimdi?"

"Babamın sözünü tutuyorum, onun adına bir şirket yönetiyorum." Bunu söylerken, yüzünde saklayamadığı bir gururun nişanesini misafir ediyordu Ali Asaf. "Bir gün ziyarete beklerim."

"Gelirim tabii ki. Hatta Zeynep'i de getiririm bir gün."

"İyi bir kıza benziyor bu arada. Çok yakışmışsınız." dedi Ali Asaf, ellerini ceplerine atarak. Akabinde dudaklarından bir nefes vererek ekledi. "Ben de bir gün seni İdil'le tanıştırmayı isterim."

Başını yere eğerek iki elini ceplerine soktu Murat. "Adı İdil demek..." diye mırıldandı sonra.

"Evet."

Murat o an İdil'in Ali Asaf için kurduğu planı anımsamıştı. Genç kadının içindeki intikam ateşine, gözlerindeki öfkeye şahit olanlardan biriydi.

Murat kan kardeşi bildiği adamın aynı ateşle küle döneceğini de anımsamıştı o anda. Çünkü Ali Asaf'ı attığı bakıştan tanırdı. İdil'den bahsederken, sesinin tonu dahi gülümsüyordu.

Ali Asaf, İdil'e aşık oluyordu. O aşkın kendisini sürüklediği enkazdansa habersizdi.

Murat'ın zihni yeniden çarşamba pazarına dönüşmüştü. O anda mesleği ve vicdanı arasında sıkıştığını hissetmişti.

Bir kişinin yalanına ortak olan tek kişi değildi artık. Üstelik bunu, yakın bir arkadaş olarak yapıyordu.

Kendini dünyanın en karaktersiz insanı hissederken, polis olduğunu tekrar anımsadı.

Sonra içinden şunu geçirdi. Ali Asaf da İdil'in yerinde olsaydı eğer, bir polis olarak aynı şeyi yapardı.

Sırtında hissettiği hafif el darbesiyle ikilemlerinden kurtularak gerçekliğe döndü Murat.

"Ulan Tarzan, senin aile babası olacağın günleri görecek miydim gerçekten?" diye soruyordu Ali Asaf, arkadaşının sırtını sıvazlarken. "Sonunda yola gelmişsin, helal olsun sana."

Dudaklarına geniş bir gülüş kondurarak karşılık verdi Murat. "Valla beni Zeynep yola getirdi desek yeridir. Ben bile umudu kesmiştim kendimden." Ardından sevdiği kadınla karşılaştığı o akşamı ve yaşadıkları ufak kazayı hatırladı. "Sonra Zeynebim çıkageldi, öyle bir geldi ki, tüm dengemi alt üst etti. Fabrika ayarlarımla oynadı."

Zeynep ve Murat, birbirlerinden habersizlerken bir sokak ortasında yolları kesişmiş iki yabancılardı. Yaşayacakları aşktan habersiz oldukları gibi, iki gün sonra artık aynı ekipte çalışmaya başlayacaklarından da habersizlerdi.

"Helal olsun kıza, müstahak sana." dedi Ali Asaf, gülüşünü bozmadan.

İki eski dost birbirleriyle espirileşip gülüşürken çoktan dışarı çıkmışlardı. Ciğerleri nihayet ilaç kokusundan arınıp güzün serin havasıyla buluştuğunda. bedenlerinde bir rahatlama hissi can bulmuştu.

Rüzgâr kuru yaprakları savuruyordu. Bahçedeki banklardan birine oturmuşlardı. Yorgunluk, artık sadece bedende değil, gözlerde de hissediliyordu.

"Biliyor musun?" dedi yavaşça Murat, "Kendime çok kızıyorum." Anlamayarak kaşlarını çattı Ali Asaf. Muratsa daha açıklayıcı bir ifadeyle devam etti. "Seninle son konuşmamızdan birkaç hafta sonra öğrenmiştim meslekten atıldığını. Seni aramak istediğimde telefonlara çıkmıyordun bile. Evden de ayrılmıştın."

"Sistem seni dışladığında hakkını aramak için değil, kaybolmak için uzaklaşıyorsun. Bunu anlayacak yaştaydım o zaman am cesaretim yoktu Murat. Direnmekten çok kaçmayı seçtim. Hem ailemden, hem arkadaşlarımdan, hem de kendimden."

Murat başını öne eğdi. Ayaklarının dibine baktı, toprağa gömülü bir şey arıyormuş gibi. Belki de o günkü Ali'yi gömmüştü içine.

"Ben sana hiç kızmadım ayrıca. Sen kendine niye kızıyorsun ki?" dedi.

"Yanında olmaya çalışırdım, bir yolunu bulurduk ne bileyim?"

"Bulamazdık, kimse bulamazdı." Dudaklarından verdiği nefes bir buharla havaya karışmıştı. "Ben ne yöne döneceğimi bile bilmiyordum. O gün disiplin kurulu kararını aldığımda sanki biri beni sokakta çırılçıplak bırakmış gibi hissettim. Gururum paramparça oldu. Hayatım boyunca kendime çizdiğim yolda, bir başkasının kararıyla çamura batmıştım."

"Sen adaleti seçtin Ali. Ama sistem sana adaleti vermedi. O yüzden koptun. Ama biz burada kalmaya devam ettik. Aynı sistemi düzeltmeye çalışarak. Bazen biz de çamura battık, ama devam ettik."

Ali ona döndü, gözlerinde öfke değil; pişmanlık vardı.

"Ben de devam ettim Murat. Ama adaletin ne olduğunu sorgulayarak... kanunlarla değil, vicdanımla tartarak. Çünkü öğrendim ki; bazen doğru olan şey, kanuna sığmaz."

"Ve o yüzden mi bu hayattasın şimdi?" diye sordu Murat. "Bu yüzden mi adını duyan herkes iki kere düşünmek zorunda kalıyor?"

Ali Asaf gülümsedi ama buruk bir şekilde.

"Belki. Ama yine de her sabah uyandığımda vicdanıma şu soruyu soruyorum: Bugün biri benim yüzümden canını kaybetti mi?"

"Ve her seferinde ne cevap alıyorsun?"

Ali Asaf, Murat'ın gözlerine baktı.

"Henüz hayır." dedi.

"Ama her geçen gün biraz daha zor oluyor."

Murat başını öne eğdi.

"Ben senin kim olduğunu unuttum sanma Ali. Sen hâlâ aynı adamsın. Sadece yolunu değiştirdin. Ama... o yolun sonu nereye çıkıyor?"

Ali Asaf gözlerini gökyüzüne çevirdi. "Bilmiyorum..."

Murat bir an durdu. Sonra yavaşça konuştu. "Sana bir şey sormak istiyorum.."

Bu ismi duyduğunda Ali'nin omuzları hafifçe kasıldı. "Evet?"

Murat devam etti. "Sen, bahsettiğin o kıza aşık mısın? Ç"

Ali gözlerini kısmıştı, sanki uzak bir görüntüye odaklanıyor gibiydi "Bilmiyorum." dedi. "Ama o kızda sanki bana ait bir şeyler var... Belki o da o sabah uyanmış biriydi, sonra kaybolmuş... Tıpkı benim gibi. Ama onda hâlâ bir ışık var. Bir umut. O yüzden korkuyorum."

Murat, içindeki büyük sırrı taşımanın ağırlığıyla biraz daha çöktü bankta.

Ali ayağa kalktı. Derin bir nefes aldı.

Murat ona baktı. O an, bir savaşın galibi değil, yalnız bir askeri vardı karşısında.

Ve belki de, dostluk denilen şey; bir arkadaşının içindeki savaşı, onunla birlikte sessizce seyretmekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18