17. bölüm · Yanımda Yarım Kalmaz
17.Bölüm Buruk
Sabah olmuştu. Evde sessizlik vardı… ama bu sessizlik biraz buruktu.
Efe ve Su, Yiğit’i annelerine teslim etmek üzere hazırlanıyordu.
Su kucağını sıkıca sardı, minik başını yana yasladı: “Gitmeyecekmiş gibi hissediyorum…” dedi, sesi titrek.
Efe başını eğdi, alnını Su’nun alnına değdirdi: “Ben de… ama buradayız, her an döneceğiz.”
Yiğit kucakta uykulu gözlerle bakarken, Efe onu annesine teslim etti. “Bak Yiğit… biz geliyoruz. Hep geliyoruz.” diye fısıldadı.
Annesi gülümsedi, kollarını açtı: “Babanla annen sana bakacak ama biz de buradayız, endişelenme.”
Yiğit minik ellerini açıp annesine doğru uzattı.
Efe bir an durdu, kollarını boş hissetti.
Su yanına geldi, elini tuttu: “Gidelim mi?”
Efe başını salladı. “Evet… ama kalbim bir şeyler eksik gibi.”
Araba sessizdi, sadece motor sesi vardı. Su öne bakıyor, Efe yanına baktığında hafif bir gülümseme gördü; ikisi de bu burukluğu paylaşıyordu.
Okula vardıklarında, Efe ve Su dersliğe adım attılar.
Her şey aynı, ama artık her şey biraz daha zor, biraz daha sessizdi.
Su sessizce düşündü: Yiğit’i bırakmak zorunda kaldık… ama döneceğiz. Biz her zaman birlikteyiz.
Efe de kendi içinden fısıldadı: Her adımda onu düşünüyorum… ama Su yanımda, bu yeter.
Ve böylece, okulun ilk gününe dönüşleri başladı. Kalplerinde burukluk, gözlerinde kararlılık, yanlarında ise birbirlerine olan sessiz sevgi…
Su ve Efe, okulun karmaşasından sonra müdürün odasına çağrıldılar.
Kapı açıldığında, odada her zamanki ciddi hava vardı; müdür, yani Su’nun babası, masasının arkasında oturuyordu.
Su yanına geldiğinde babasının ifadesi değişti. Ketum ve soğuk duruşu hâlâ yerindeydi, ama gözlerinde farklı bir ışık vardı.
Su’ya bakarken küçük bir gülümseme belirdi, ama hemen yerine oturdu.
“Geldiniz…” dedi, sesi her zamanki gibi kısa ama bu sefer bir sıcaklık taşımaktaydı.
Efe bir adım öne çıktı, Su’nun koluna dokundu.
Su, babasına yaklaştı ve sessizce başını eğdi.
Müdür yavaşça kalktı.
Adım adım Su’nun yanına geldi.
O kadar ketum ve kontrollüydü ki, Su bile şaşırdı.
Ama bir anda, hiçbir kelime etmeden, Su’yu omuzlarından sıkıca sardı.
Su hafifçe irkildi ama sonra başını babasının göğsüne yasladı.
“Yiğit için çok mutluyum,” dedi babası sessizce.
Su gözlerini kapattı.
Bu kısa cümle, babasının yüzünde uzun zamandır görmediği bir yumuşaklık yaratmıştı.
Efe kenarda izliyordu; gözleri dolmuştu.
Babası genellikle hislerini göstermeyen bir adamdı.
Ama şimdi, torunu için, Su’nun için… o kadar mutluydu ki.
Su, başını babasının omzundan çekti.
Sesi titrek ama güven doluydu:
“Teşekkür ederim, baba.”
Müdür başını salladı, ketum ifadesine geri döndü.
Ama bu defa gözlerinin kenarındaki minik çizgilerde, mutluluk ve gurur saklıydı.
O an, Su ve Efe anladı:
Her zaman sessiz, ketum ve mesafeli olabilen bir babanın kalbinde de yer vardı.
Ve şimdi Yiğit sayesinde, o kalp biraz daha ısınmıştı.
Ders başlamıştı.
Sınıf sessizdi.
Herkes not alıyordu.
Ama Su’nun kalemi sayfanın üzerinde durmuştu.
Yazmıyordu.
Gözü tahtada,
aklı evdeydi.
Yiğit.
Bir anda içinden bir huzursuzluk geçti.
Sebepsiz.
Ama güçlü.
Ya ağlıyorsa…
Ya uyanıp beni arıyorsa…
Ya… ya bir şey olduysa…
Su derin nefes aldı.
Kendini toparlamaya çalıştı.
Yanında oturan Efe fark etti.
Kalemin hareket etmediğini,
Su’nun gözlerinin dolmaya başladığını gördü.
Yavaşça eğildi.
Fısıldadı.
“Su… iyi misin?”
Su başını salladı ama sesi çıkmadı.
Bir saniye sonra defteri kapattı.
“Efe…” dedi çok kısık.
“İçim daralıyor.”
Efe’nin yüzü hemen ciddileşti.
Sandalyeyi biraz daha yaklaştırdı.
“Ne oldu?”
Su dudaklarını ısırdı.
Sanki söylemekten utanıyordu.
“Yiğit…”
Efe bir an durdu.
Sonra yumuşadı.
“Bir şey mi oldu?”
Su başını salladı.
“Bilmiyorum…
Ama sanki…
sanki ona bir şey olacakmış gibi hissediyorum.”
Efe hiç düşünmeden elini Su’nun elinin üstüne koydu.
“Sakin ol,” dedi.
“Annem yanında.
Senin annen yanında.
O bizden daha güvende.”
Su gözlerini kapattı.
Ama kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
“Ya ağladıysa…”
Efe hafifçe gülümsedi.
Ama bu gülümseme sakinleştirmek içindi.
“O ağlarsa…
bütün ev ayağa kalkar.”
Su istemeden güldü.
Ama gözlerinden bir damla yaş düştü.
Efe bunu görünce dayanamadı.
“Tamam,” dedi.
“Çıkıyoruz.”
Su şaşırdı.
“Ne?”
Efe çantasını kapattı.
“Ders falan umurumda değil.
Sen böyleyken hiçbir şey umurumda değil.”
Su hemen kolunu tuttu.
“Hayır… gitmeyelim…
Sadece… korktum.”
Efe ona baktı.
Uzun uzun.
Sonra yavaşça alnını Su’nun alnına yaklaştırdı.
“Bak,” dedi.
“Biz onu bırakmadık.
Sadece biraz büyümesine izin veriyoruz.”
Su’nun gözleri doldu.
“Ben onsuz yapamıyorum.”
Efe fısıldadı.
“Ben de.”
İkisi de birkaç saniye konuşmadı.
Sonra Su başını Efe’nin omzuna yasladı.
“Ders bitsin… hemen gidelim.”
Efe başını salladı.
“Söz.”
Ama o gün,
Su ilk defa anladı.
Anne olmak,
sadece sevmek değildi.
Korkmaktı.
Ve o korku,
fakültenin ortasında bile
insanın kalbini sıkıştırabiliyordu.
