10. bölüm / 11
TAÇSIZ PRENSES9.BÖLÜM
Bölümler 11Şu an: 9.BÖLÜM
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsunuz⭐
♤♡♢♧☆
Görünüşe göre Mia ve Scott'ın uzun bir süre daha beklemesi gerekiyordu çünkü yemek saatinin gelmek gibi bir niyeti yoktu.
Sürünüyorduk.
Şaka değil gerçekten sürünüyorduk. Bizi o kavurucu sıcaklığın altından arabalarla almışlardı, sırtım yumuşak koltuklarla buluşunca bayram etmişti eklemlerim bir nebze olsun rahatlamıştı ancak bu benim son mutlu sahnemdi. Bizi farklı bir bölgeye getirmişlerdi diye tahmin ediyorum çünkü bu önce ki bölgeye hiç benzemiyordu. Geride kalıp ağır çantaları taşımaktan bitap düşen herkeste gelişimizi bekliyordu. Onlar bizim aksimize daha dinç görünüyodular bu da sınavı önceden bıraktıklarından kaynaklanıyordu. Bir çok kişinin tuhaf gözlerle bana baktığını gördüm, maske takmak elbette dikkat çekiyordu ama yabancı gözler beni rahatsız etmedi çünkü hayatım boyunca zaten o gözlere maruz kalmıştım. Gözlerinde tuhaf bakışlar eşliğinde hırsı da gördüm, nerde görsem tanırdım çünkü bende de bolca vardı. İlk turu geçemedikleri için öfkeliydiler, iyi bir izlenim bırakmamışlardı aklılarda nede olsa. Başlamayan bir savaşın fitili ateşlenmişti gözlerinde.
Askerler önce bizi ip gibi dizmişlerdi, sonradan ellerinde itfaiye hortumuna benzeyen bir hortumla suyu üzerimize boca etmişlerdi. Sıcağa maruz kalan bedenim su sayesinde ferahlamıştı ama bilmediğim şey bunu neden yaptıklarıydı. Tek bir emir verip geri çekilmişlerdi.
Sürünün.
Bize düşen de bu emri yerine getirmekti. Kısa bir süre sonra bizi neden ıslatıklarını anlamıştım. Amaçları bizi ferahlatmak falan değildi, amaçları işimizi zorlaştırmaktı. Kıyafetlerime yapışan su beraberinde kuru olan topraktan kumları da çekmiş ve bedenime yaptırmıştı. Yapışan kumlarla sürünmek bedenimde zampara etkisi yaratmıştı.
Az önce sıcaktan dolayı terden sırılsıklam olmuş vücudum şu an tir tir titriyordu. Üşüyordum, az önceki ben sıcaktan yanmak üzereyken şu an ki ben donuyordu. Sahra çölünden çıkmış Grönland ülkesine geçiş yapmış bir turist gibi hissediyordum. Yan tarafımda benimle birlikte sürünen Mia'nın dişlerinin takırtısını duyar gibi oluyordum. Ona göz ucuyla bakınca koyu ten renginden bile belli olan bir morluk yüzünü hatta tüm vücuduma hakim olmuştu. Aynı sorun bende de mevcuttu. Çamurdan görünmeyen ellerime bakınca koyu mor ve mavi rengi görür gibi oluyordum, yüzümünde aynı renkte olduğuna kalıbımı basardım. Soğuktan dolayı siyah kazağımı giyinmiştim böylelikle bir nebzede olsa ısınmayı başara bilmiştim. Ama aynısını tişört giyinmeyi tercih edenler için söyleyemezdim. Sanırım onlarda böyle birşey beklemiyorlardı.
Ne kadar daha sürünmemiz konusunda bilgi vermemişlerdi aynı yürüyüş sırasında olduğu gibi. Bize bir zaman kalıbı vermemişlerdi ya da bitiş çizgisinin ne kadar uzakta olduğuna dair bir bilgi, sadece ilerleyin komutu almıştık.
İlk sınavdan geçemeyen bir çok kişi önde ilerlemiş hızlarını bir nebze olsun indirmemişlerdi. Bu onların yaptıkları ilk hataydı. Çünkü yolumuz baya bir uzun gibiydi. Tüm enerjilerini harcamış, sürünmeye güçleri kalmamıştı bu nedenden dolayı ilk sınavda olduğu gibi yine geride kalmışlardı. Anlamadıkları şey şuydu, sınavı ilk bitiren olmak önemli değildi, önemli olan sınavı bitirmekti ama onların gözünü bürüyen hırs onları kör etmişti. Mia ve ben sabit bir tonda ilerlemeye karar vermiştik zaten hızlı gidicek kadar da enerjimiz yoktu. Aç karnımızda pek yardımcı olmuyordu.
Miğdem, vücudum hatta kemiklerime kadar her yerim isyan ediyordu.
Bu sınav bitmeliydi yoksa biten ben olurdum.
İşin iyi tarafından bakmak gerekirse o ağır çantaları taşımak zorunda değildik eğer onlarıda taşısaydık bende geride kalanlardan olurdum. Şöyle bir etrafıma bakınca yine az sayıda insan gördüm. Evet, geride kalanların sayısı bitişi bitirenlerin sayısından yine fazlaydı. Tanıdık yüzler görmek umuduyla etrafıma bakındım ama ben ve Mia dışında tanıdık bir sima göremedim.
Zaten aralarında tanıdığım tek kişi Mia ve Scott'tı.
"İlk gün ki sınav bu kadar zorsa diğer günleri düşünemiyorum" Mia yorgun ve bitkin bir sesle konuştu. Sürtünmeden çıkan seslerden dolayı sesi zar zor bana ulaştı ya da benim kulağım artık hiç bir şeyi duymak istemiyordu. O da herkes gibi yorgundu, bugünün bir an önce bitmesi için can atıyorduk.
"Az kaldı, dayan biraz" kısık sesli cümlelerim ona ulaştığı mı bilmiyorum çünkü herhangi bir yorum yapmadı. Birbirimizle konuşmamız yasaktı ama ne hikmetse bu kuralı sürekli çiğniyorduk. Başımızda bizi gözetleyen Krypteia askerleri yoktu, bizi izlemeleri ve değerlendirmeleri gerekiyrodu ama etrafta gözükmüyordular. Gözlerim etrafta kamera aramıştı ama hiç bir yerde kamera görmemiştim. Peki bunlar bizi nasıl değerlendiriceklerdi?
Üzerine çok düşünmedim, eminim bir bildikleri vardır.
"Üzgünüm 7 numara ama benden bu kadar" Mia son nefesini verirmiş gibi durdu. Sırtını toprak zemine yasladı ve gözleri kapalı bir şekilde gökyüzüne döndü. Onun durmasıyla bende durdum.
"Şimdi bırakamazsın, biraz daha dayan az bir yolumuz kaldı" dedim yorgun bir sesle ama sözlerim beni bile ikna eden cinsten değildi.
"Yolun sonunda Brad pitt olduğunu bilsem bile yerimden hareket edemem. Beni boş ver devam ett, kendin için" Mia gözleri kapalı bir şekilde yerde uzanmaya devam ederken önce ne yapacağımı bilemedim, hiç bir sözün onu ikna etmeye yeteceğini sanmıyordum. Onu geride bırakmak istemesemde kendimi düşünmek zorundaydım, buraya kazanmaya gelmiştim ve yoluma devam etmeliyim.
Bende devam ettim.
Bugünün bitmesi için dua ediyordum artık, tanrı sesimi duydumu bilmiyorumdum, ta ki bir kaç dakika sonra az ilerimizde lacivert üzerine gümüş bir gül işlenmiş bayrağımızı görene kadar. Rüzgarın etkisiyle gökyüzünde dalgalanıyor ve adeta bizi selamlıyor gibiydi. Bayrağın hemen altında bizi bekleyen Krypteia askerleri ve siyah otobüsleri görmek neredeyse ağlamama sebep olacaktı.
Sanırım bitmişti.
Beynim bir an algılamayı bıraktı, vücudum olduğu yerde durdu ve gerçekten serap görüp görmediğimi anlamaya çalıştım. Ellerim toprağı kazdı, kumlar tırnak arama girip canımı yaktı, acı sinyalleri beynime nüfus ettiğinde bunun bir serap olmadığı anladım.
Hızlı bir şekilde sürünmeye başladım. Beni durdura bilecek tek şey bitiş çizgisiydi. Rüzgarıda arkama alıp tam gaz ilerledim, sanki az önce neredeyse bayılacak gibi olan ben değilmişim gibi. Askerler net bir şekilde belirginleşiyor ve hızım gittikçe yavaşlıyordu. Sonunda askerlerin önüne geldiğimde kendimi sırt üstü çevirdim. Yerden kalkamadım ve nefesimi düzenlemek için kendime biraz zaman ayırdım. Gri gökyüzüne bakarken görüş alanıma beyaz bir kafanın girmesiyle durdum. Saçları 3 numaraya vurulmuş beyaz saçlı krypteia askerini gördüm.
Yıldırım.
Adı hafızamda yer alıyordu, hiç unutmamıştım. Yatakhanede bizimle ilk konuşan askerdi kendisi. Maske takmayan tek askerdi o.
Onun maske takması benimse takmamam gerekiyordu ama ibre tersine dönmüş gibiydi.
Yatakhanedeki konuşmasından ve ses tonundan sert bir yapıya sahip olduğunu düşünüyordum ama az önce yüzünde hafif bir tebessüm olduğuna yemin edebilirim. Küçük bir gülümsemeydi ama işte ordaydı. Sağ kolunda belirgin olan 4 çizgili elini bana uzatı. Önce ne yapacağımı bilemedim, bir an eliyle bakıştık ama hemen kendimi toparlayıp çamurdan görünmeyen elimi ona uzattım ve elini tutum. Yardımıma bile ihtiyaç duymadan kolaylıkla beni yerden kaldırdı.
Yakından yüzünü inceleme fırsatı bulmuştum, tahminime göre 30'larının ortasındaydı, yüzünde herhangi bir yara izi yoktu ama yaşlanma belirtilerinin baş göstermeye başlamıştı. Yeşil gözleri çok badireler atlatmış gibi yorgun bakıyordu ama bir yandan da savaşçı ruhu hep oradaymış gibiydi. Tuttuğum elindeki nasırları net bir şekilde hissediyordum. İlk defa silah tutan bir el tutuyordum.
"Başarılı bir kadın daha. Tebrikler 7 numara" sesi konuşma yaptığı zamankine göre daha nazik çıkmıştı.
Aklımdaki sorulara cevap bulamadan Yıldırım beni otobüslere doğru hafifçe ilerletti. Yürürken aklım hala cevaplanmamış sorularda kalmıştı, neyin ne olduğunu kavrayamadan otobüsün içindeydim. İlk hissettiğim sıcak hava akımıydı. Otobüsün içi sıcaktı, sanırım kaloriferi açmışlardı. Vücudum hissettiği sıcaklıkla gevşedi ve rahatladı, içeri girdiğimde ilk bitirenin ben olmadığımı gördüm, zaten bunu tahmin ediyordum beklenen göre yavaş bile gelmiştim kesin. Gözlerim otobüsün içini tararken herkesin benim gibi yorgun ve bitkin olduğunu fark ettim. Çamurlu, pasaklı ve kir içindeydik, sanırım güzel bir duşu hak etmiştik. Boş koltuk bulmak umuduyla otobüsün içinde ilerledim ve o sırada elimde bir su şişesi tuttuğumu fark ettim sanırım Yıldırım vermiş olmalıydı, o anki dalgınlıkla bunu fark etmemiştim bile. Arka sıralarda boş olan koltuk bulunca oturdum ve suyumu içtim. Sırtımı geriye yasladım ve bitap düşmüş bedenimi dinlendirdim, gözlerimi kapadım ve anın huzurunu çıkardım.
Sonunda bitmişti.
"Ştt ninjo!" Arka koltuktan tanıdık bir ses gelmesiyle gözlerim açıldı. Geriye dönmeyi ve konuşmayı reddettim çünkü Scott'la uğraşacak enerjiyi kendimde bulamıyordum, gözlerimi kapadım ve onu görmezden geldim. "Kızım baksana!" Koluyla beni dürtü ama ona herhangi bir tepki vermedim. Elinde sonunda susar ve beni rahat bırakır zannettim.
"Beni mi görmezden geliyorsun sen bakayım?"
Yanlış zannetmiştim.
Gözlerim hâlâ kapalıydı ama Scott'ın kendini yanımdaki boş koltuğa bıraktığını hissettim. Tek gözümü açıp ona yandan bir bakış attım, o da kızıl kaşını kaldırıp bana sorgular bir şekilde baktı. Uzun bir süre bakıştıktan sonra kafamı ne var? der gibi salladım, Scott aynı şekilde hareketlerimi tekrarladı. Derin bir nefes alıp kendimi sakin kalmaya zorlandım.
"Ne istiyorsun?" Dedim kısaca, yüzüne bakarken. "Bir şey istediğimi nereden çıkardın?" Dedi soruma soruyla karşılık vererek.
"Madem bir şey istemiyorsun ne diye beni çağırıp duruyorsun?" Dedim, otobüstekilerin bizi duymaması için ses desibelimi azaltmıştım ama sesimin sitemli çıkmasını durduramamıştım. Scott omuz silkti ve bedenini rahat bir şekilde arka koltuğa yasladı. "Sadece nasıl geçtiğini sormak istemiştim, ne bileyim sesin huysuz şirine dönüşeceğini ayrıca bizim dinozor nerede?"
Dinozor?
"O kim?" Diye sordum.
"Mia işte başka kim olacak" dedi Scott hayretle.
"Sen hep böyle lakap mı takarsın insanlara?" Dedim sorgular bir biçimde.
Scott güldü ve "Genelde evet. Herkesin bir etiketi hak ettiğine inanırım diyelim" dedi, göz kırparak.
"Mia ve dinozor ne yaratıcı" Dedim iğneler tonda. Bu lakap uçakta geçirdiğimiz zamandan kalmaydı diye hatırlıyorum. Mia hafif horluyordu ve Scott bu bilgiyi unutmamış gibiydi. İğneleyici tavrım onda hiç etki bırakmamış gibiydi çünkü güldü. "Bence uyuyor. Fark etmedim sanma sana koyduğum lakapa bir şey demiyorsun ninjo, bu beğendiğin anlamına mı geliyor?" Görlerimi deviremeden edemedim. Bana lakap takılmasına ihtiyacım yoktu çünkü yeterince vardı. Bana lakap takan ilk kişi o değildi.
"Mia'nın bunu beğeniceğini sanmıyorum" dedim kendimi koltuğa iyice yerleştirerek. "Tabikide beğenmek zorunda, ben koydum adını" Dedi Scott göğsünü gere gere
"Jelibon yer misin?" Scott cebinden çıkardığı renkli jelibonları bana doğru uzatırken kaşlarımı çattım.
Jelibonu nereden bulmuştu bu?
"Susmayı düşünüyor musun?"
Ön koltuktan bir sesin gelmesiyle ikimizinde kafası oraya kaydı. Asyalı kız. Koltuğunun üzerine çıkmış bıkkın bir yüz ifadesiyle Scott'a bakıyordu. Onunda yüzü bizde de olduğu gibi toz ve kır içindeydi. Yüzünden de anlaşıldığı üzere o da çok yorgun görünüyordu. İlk bitirenlerden olmalıydı, ilk oyunda olduğu gibi. Bu kız kolay lokma değildi anlaşılan.
"Sen de kimsin?" Scott'ın merakla sorduğu soruya asyalı kız göz devirdi "Bu seni hiç ilgilendirmez" dedi ve ardından ekledi "Ayrıca çeneni kapa artık, kafamı şişirdin!" Dedi ve önüne döndü. Şaşırmış bir şekilde koltuğa baka kaldığımızda Scott hafif bana eğilip kızın duymaması için fısıldadı "Bugün kızların toplu regl günü mü?" Dedi kısık sesle. Hayrete uğramış bir yüz ifadesiyle ona döndüm. Gerçekten mi? Ona kısa ama öz bir kelime söyledim "Defol!"
Odağımı Scott'an alıp önüme döndüm o sırada otobüs kapısından bitap bir halde içeri giren Mia'yı gördüm. Omuzlarında ona ait olmayan bir şal vardı. Elleri hayatı buna bağlıymış gibi onu sıkı sıkı tutuyordu. Bitkin gözleri beni görünce yanıma adımladı ama yanımda oturan Scott'ı görünce hafif bir duraklama yaşadı, adımlarını hızlandırıp yanımıza doğru ilerledi. "Nerede kaldın?" Diye sordu Scott Mia'ya. Mia üzerinde bulunana şalına daha sıkı sarılıp "Zatürre olmamaya çalışıyordum" dedi üzerindeki şalı göstererek. Askerlerden biri vermiş olmalıydı bu şalı. Yakından bakınca Mia'nın tüm vücudunun titrediğini fark ettim, otobüsün içi sıcaktı ama zayıf vücudu bize göre 2 katı üşüyordu. Onu geride bırakmak kendimi suçlu hissetmeme neden oldu.
"Eğer sıcak kollar arıyorsan benimkiler burada" Scott kollarını genişçe açıp çapkın bir sırıtışla Mia'ya bakıyordu. Mia gözlerini devirip Scott'ı kolundan tuttuğu gibi yerinden kaldırdı "Soğuktan donmayı yeğlerim" dedi net bir şekilde yanıma otururken. Scott Mia'nın sözleriyle bize cins cins baktı "Bugün kesinlikle regl gününüzdesiniz" dedi ve arkamızdaki boş koltuğa oturdu.
Mia şalına daha sıkı sarılarak bana döndü "Regl mi dedi o?" Dedi şaşkın bir sesle, yorgunda olsam kendimi tutamadan hafif kıkırdadım, kafamı salladım onaylar bir şekilde. "Gününüzdesiniz dedi yanlış duymadıysam, bu salak her kızın aynı gün mü regl olduğunu sanıyor?" Dedi sesini hafif kısarak "Sanırım öyle" dedim bende kısık bir sesle. Mia ben birbirimize bakarak gülmeye başladık. Kahkaha seslerimiz otobüsün içinde yankılandı. Otobüsün o gri, sıkıcı havası bir anlığına dağıldı ve yerini sıcak ve samimi bir ortama bıraktı.
"Ne gülüyorsunuz siz bakalım?" Diye kafasını bizim tarafa doğru uzattı Scott. Mia ona nah çekince Scott'ta ona çekti ve geriye yaslanıp görüş alanımızdan çıktı.
Mia başını omzuma yasladığında kahkahalarımız yerini huzurlu bir kıkırtıya bıraktı. Otobüs hareket edip yolculuğa başladığında dışarıda akıp giden ağaçları izledim. Yorgundum ama yüzümde küçükte olsa bir tebessüm vardı. Otobüsün hızı arttıkça ağaçlar yeşil bir şeride dönüşmeye başladı. Herkes çok sessizdi fısıltılar bile yoktu, Mia bile konuşmuyordu bunu yorgunluklarına bağlıyordum. İlk gündü ama zor bir gündü, hepimiz aynı şeyleri yaşadık ama farklı sonuçlar almıştık.
Ortada kocaman bir gerçek vardı, bazıları kalacak bazıları gidicekti. Peki ben hangi tarafta olacaktım? En merak ettiğim soruydu bu.
Bir de yemek saatinin ne zaman olduğu.
♤♡♢♧☆
Otobüs yolculuğunda bir ara içim geçmiş olmalıydı çünkü bur sarsıntı sonucu gözümü açtığımda tesise giriş yaptığımızı gördüm. Başı omuzuma yaşlı olan Mia hâlâ şekerleme uykusundayı. Otobüsün durmasıyla onu hafif sertçe sarsıp uyandırdım. Mia sersemlemiş bir halde gözlerini açıp etrafına baktı, "Geldik mi?" Diye sordu mayışmış sesiyle, kafamı salladım onaylar gibi, Mia'da şalına daha sıkı tutunup ayağa kalktı. Ten rengi eski haline dönmüş gibiydi, daha iyi hissediyor olmalıydı. Onun kalkmasıyla bende ayağa kalktım ama kalktığım gibi geri yerime çakıldım çünkü ayaklarımda ki tüm güç çekilmiş gibiydi. Öndeki koltuğa tutunup kendimi kaldırmaya çalıştım bileğim hafif sızlasada ağrıyı görmezden geldim.
Otobüsten iner inmez tüm katılımcılara duş alınması ve yatakhanede beklenimlesi emredildi. Hızlı bir şekilde yatakhenenin yolunu tutum. İlk önce temiz kıyafetleri alıp koşar adım soyunma odasına geçtim. Hızlı olmamın sebebi duş sırasını beklemek istemememden kaynaklanıyordu. Kendimi kabine atınca ilk yaptığım hareket maskemi çıkarmak oldu. Temiz havanın varlığını hisseden ciğerlerim odadaki tüm oksijeni soludu. Bu hareket bile kendimi daha iyi hissetmeme neden olmuştu. Maskeyle eğitim görmek beni daha fazla efor sarf etmeye zorladığı kesindi. Kirli kıyafetleri üzerimden rekor sürede çıkardım. Sıcak suyun olması dileğiyle vanaya uzandım, kafamdaki gürültüyü susturmaya yeten ılık su damalarına minnettar kaldım. Umduğum sıcaklıkta değildi ama Tanrıya şükür buz gibi de değildi. Tam ortadaydı suyun ayarı bu da bir nebze olsun beni mutlu etti. Kafamı eğip kirli suyun kenardaki küçücük deliğe akışını izledim bir süre. Sanki o suyla beraber günün tüm yorgunluğuda suyla gitmiş gibiydi. Sabunu elime aldım ve tüm vücuduma sürmeye başladım. Bize şampuan vermemişlerdi, kullana bileceğim tek şey bu küçük beyaz sabundu. Ne tuhaftı, banya dolabım çeşitli şampuan ve bakım kremleriyle doluyken elimde masum, küçücük bir sabun tek vardı. Ama bu beni hiç üzmedi ve yıldırmadı, başarıya bu küçücük sabun ve ben gidecektik.
Duşumu hızlı aldım çünkü kabin dışında itiraz nidaları yükselmeye başlamıştı. Kimsenin benim yüzümden beklemesini istemezdim o yüzden hızlı olmaya çalıştım. Duşumu alıp kabinde kıyafetlerimi giyip maskemi takıp çıktım. Ortak kullanım aynalarının önüne geldiğimde aynada oluşmuş buharı elimle sildim. Kendimi görünce hafif bir duraklama yaşadım çünkü kendimi ilk defa bu kadar yorgun ve bitkin görüyordum. Saçım başım darmadağınıktı, yanıma aldığım küçük tarakla saçımı taramaya başladım. Sabunla saçımı yıkadığım için bu biraz zor oldu ama sonunda başardım, ıslak bir şekilde toplamak yerine açık bırakıp kurulmasını bekleyecektim çünkü yarına baş ağrısıyla kalkmak istemiyordum.
Kendime çeki düzen verdiğimde etrafıma bakındım birçok kişi hâlâ duş sırasını bekliyordu, bir kızın yerde oturmuş ağladığını fark ettiğim an küçük bir duraklama yaşadım. Yanındaki diğer kızda onu teselli etmeye çalışırken kendisininde ağladığında şahit oldum. Eğitimin zorluğundan yakınıyordu sanırım. Onu kim suçlaya bilir ki? Gerçekten zordu. Ama buraya gelirken bunu bilmiyor muydu? Belkide başka bir sebepten dolayı ağlıyordur dedim kendi kendime. Bu konu beni ilgilendirmezdi o yüzden çok üzerinde kalmadım. İstemsizce etrafıma bakındım ama buhrandan dolayı göz gözü görünmeyecek duruma gelmek üzereydi. Aklıma kendi özel banyom geldi birden, sadece bana ait özel bir alındı ama şimdi birden fazla kişiyle ortak bir alanın içindeydim. O mahremiyetin ve sessizliğin verdiği huzur, sanki parmaklarının ucundan kayıp giden sabun gibi bir anda yok olmuştu. Tuhaf hissediyordum ama bu iyi bir tuhaflıktı, sanki sonunda bir topluluğun parçasıymışım gibiydi.
Kabul görüldüğüm bir yer.
Gözlerim Mia'yı aradı ama onu bulamayınca hâlâ kabinde olduğu kanaatin vardım. Burada beklemenin manası yoktu bende yatakheneye doğru yola çıktım. Üst kattaki yatağıma oturduğumda yatakhanede sadece tek tük kişinin olduğunu fark ettim. Ama kişi sayısı bir kaç dakika sonra artmaya başlayacaktı. Kendimi yatağın yumuşak dokusuna bıraktım ve gözlerimi kapadım.
Aklıma bugün ki yaşadıklarım geldi. Evden ayrıldığım, Aurelia'ya vedam, Mia'yla tanışmam, Krypteia bölgesine attığım ilk adım, yeminim, girdiğim ve hâlâ içinde bulunduğum sınav hepsi bir günde olmuştu. Hayatımın hiç bu kadar aksiyonlu bir gün geçire bileceğimi sanmıyordum. Tüm bunlar içerisinde özellikle aklıma takılan soğuk gözlerini aklımdan çıkaramadığım siyahlara bürünmüş Krypteia askeriydi.
Diğer askerlede olmayan da onda olan ne vardı? Ondan korkuyor muydum? Belki. Bende heyecan duygusu hissettiriyor muydu? Kesinlikle. Onda olan o gizem ve yabancı ama bir o kadarda tanıdık hissiyat beni heycanlandırmanın yanında da bir gerginlikte oluşturuyordu.
"Biraz daha aç kalırsam miğdemi yerinden sökeceğim!" Sol tarafımdan gelen kızgın sesle yerimden sıçradım "Özür dilerim seni kokuttum mu? Tek bir suçlu varsa o da karnımdır!" Mia sinirli bir sesle konuşmaya devam ederken ona sorun olmadığını söyledim ve gözlerimi kapadım, az önceki sessiz ve huzurlu ortama dönmeye çalıştım ama bu pek mümkün olmadı çünkü kapıdan içeri giren 4 Krypteia askeri yemek saatinin geldiğini ve yemekhaneye kadar bize eşlik edeceklerini duyurmuşlardı. Tanrıya şükür çünkü bende biraz daha aç kalırsam Mia gibi miğdemi yerinden sökecektim.
Herkes ılık bir duş almış ve temiz kıyafetleri arasında yatakhanede yerini alınca Krypteia askerlerde bizi yemekhanenin yolunu göstermişti. Yemekhane 1. Bina içerisinde yer alıyordu. İstemsizce diğer binalarda neler olduğunu merak ettim ama içimden bir ses kısa sürede öğreneceğimiz söylüyordu.
Yemekhane kocamadı, bir çok toplu oturma yerleri bulunuyordu, türlü yemek kokularının geldiği uzunca bir stand da mevcuttu. Kokuları almak karnımın seslice guruldamasına neden oldu öyleki önümdeki Mia'nın arkasına dönmesine neden oldu, yüzünde saklayamadığı gülümsemeyle "Sanırım tek acıkan kişi ben değilmişim" dedi manidar bir şekilde. Yanaklarıma sıcaklığın nüfus etiğini hissetim. Hiç bu kadar acıktığım olmamıştı. Her zaman yemekler elimin altnda ulaşabileceğim bir yerdeydi. İstediğim saat yiye bilirdim ama artık o eski günler eski de kalmıştı. Eski yaşantımı unutmak kolay olmayacaktı.
Tek sıra halinde elimizdeki tabakalara yemek dolduruldu. Pilav, kırmızı et ve bir adet elma ve son olarak içe bilmemiz için su.
Mia boş olan ve herkesten uzak bir masaya oturtum çünkü herkes yemeğini yiyip yemekhaneyi boşaltıktan sonra yemeğimi yiyecektim. Benim ve burnuma gelen güzel yemek kokusu arasında bulunan bir engel vardı. Bunun tek suçlusu lanet olası maskeydi! Herkese sırtım dönük oturdum, yüzümü gören sadece Mia'ydı. O sırada metal tepsideki yemekten gözümü alamıyordum çünkü porsiyon olarak gözüme çok az görünmüştü. Yinede çok yemek yiyen biri değildim ama bu günkü eğitim beni deli gibi açıktırmıştı. Maskeye mi yansam yoksa yemeğin az oluşuna mı?
"Sana da az görünmedi mi?" Gözlerimi yemekten alıp Mia'ya çevirdim. Sorduğum soruyu hiç duymamış gibi hızlı bir şekilde önündeki pilavı yiyordu. Sanırım şikayetçi değildi.
Ben tuhaf gözlerle Mia'ya bakarken bir yemek tepsisinin masamıza konmasıyla sağ tarafım baktım. Asyalı kız sakin bir şekilde yanıma oturup suyunu yudumlamaya başladı. Islak saçlarını benim gibi salık bırakmıştı, duş almasından kaynaklı az önceki kirli hali gitmiş yerini kar gibi beyaz tenine bırakmıştı.
"Manzara hoşuna gitti mi?" Bir parça eti ağızına atıp, bana o çekik gözleriyle yandan bir bakış attı. Sesinden aksanlı bir ingilizceye sahip olduğunu anladım. Ellbete buralı değildi, Krypteia'ya başka ülkelerden katılımcıların katılmasına izin vardı. Çok uzun süre onu incelediğimi fark etmiş olmalıydı boğazını temizleyip önüme döndüm, ilk günden ağız dalaşına girmek istemezdim ama Mia girmek istermiş gibi bakıyordu, o kahverengi gözlerinde öfkeyi ve kızgın olan hareleri fark ettim, yemeğini yemeğe ara vermiş, o iştahlı halinden eser kalmamıştı.
"Benim hoşuma gitmedi" iğneleyici sözlerinin hedefi asyalı kızdı. Yemeğine odaklanmış olan kız Mia'nın sözleriyle kafasını kaldırdı. Kaşlarını havaya kaldırıp "pardon?" Dedi bilmemezlikte.
Mia elindeki kaşığı bırakıp duyabilmesi için biraz daha öne eğildi "Manzara diyorum, benim hoşuma gitmedi" Mia'nın sözleriyle asyalı hiç üzerine alınmamış gibi omuz silkip "Başka masaya oturmaya ne dersin?" Dedi öneride bulunarak. Mia öfkesini kontrol edemeyip "Siktir olup gitmeye ne dersin?" Dedi. O tatlı ve sevimli kızdan eser kalmamıştı, onun yerine saldırgan ve öfkeli biri vardı karşımda.
Bu tartışma sonunun hiç iyi bir yere gitmediğini fark edip araya girme ihtiyacı duydum. "Kızlar, neden biraz sakin olmuyoruz" dedim, gözlerim ikisinin arasında mekik dururken. Asyalı kız burnundan nefes vererek "Ben gayet sakinim ama arkadaşın benimle bir derdi var sanırım" dedi gözlerini Mia'dan ayırmadan.
Mia kollarını iç içe geçirip kaşlarını çattı "Benim seninle bir derdim yok ama senin buradaki herkesle bir derdin varmış gibi duruyor?" ikiside gözlerini kırpmadan birbirlerine bakıyordu.
"Selam kızlar!" Masaya bir tepesinin daha konulmasıyla gözler o yöne kaydı ve tüm dikkatler dağıldı.
Scott sana teşekkür edeceğim aklımın ucundan geçmezdi.
Scott yerine oturunca "Ayy kendimi Selena gibi hissetim sizde küçük beslemeler oluyorsunuz" dedi gülerek bize bakarak. Kimden bahsettiği hakkında bir fikrim olmamakla birlikte Scott havadaki gerilimi hissetmiş olaca ki gözlerini üzerimizde gezdirdi "Bir şey mi kaçırdım ben?" Dedi sorgular bir biçimde ama kimseden ses çıkmamıştı. Scott'ın gözleri önce yanımdaki asyalı kıza kaydı ardından sinirli bir şekilde kıza bakan Mia'ya baktı, sanki az önce burada neler olduğunu çözmeye çalışırmış gibi bir hali vardı "Ayol kız, yemek yerine birbirinizimi yiyecektiniz!" Dedi gözlerini kocaman açarken.
Belki benimle birlikte konuyu dağıtır ve huzurlu bir şekilde yemeğimizi yeriz diye düşündüm.
"Ay yesenize! İzlemesi çok keyifli olurdu, dimi kız" Scott eğlenceli bir halle dirseğini koluma vurup 32 diş bana baktı, bense şaşkın gözlerimi ondan alamadım.
Ciddi mi bu?
Ben tatsızlık çıkmasın diye dua ederken o ilk defa çiftleşen kediler görmüş gibi heyecanlıydı. "Niye her yerde sen çıkıyorsun?" Dedi Mia, gözlerini asyalı kızdan alıp Scott'a çevirerek, "Haklı, niye her yerde sen çıkıyorsun? Nereye baksam sen varsın" Dedi asyalı kızda çekik gözlerini Scott'a çevirerek Mia'ya katıldı.
Konunun dağılmasıyla rahat bir nefes aldım. Bu konu daha fazla uzasaydı tüm yemekhanenin dikkatini çekerdi ve bu da hiç işime gelmezdi.
Scott az önce birbirini yemek üzere olan kızların şimdi ona karşı birlik olmasına hayli bir şaşırmış duruyordu. "Pardon sanırım yalnış bir hissiyata kapıldım, burada istenmiyor muyum?" Kaşlarını çatarak sorduğu soruya üç kız olarak aynı anda, beklenmedik bir şekilde aynı cevabı verdik.
"Evet!"
Scott sanki üvey evlat olduğunu yeni öğrenmiş gibi bir şaşkınlıkla bize baktı, Mia "Gerçekler acıtır Scott'çım" dedi kıldırdayarak.
Scott, kafasını inanamıyormuş gibi iki yana sallayıp "Regl gününüzdesiniz, ne istediğinizi bilmiyorsunuz" dedi, tabağından bir kaşık pilav aldı, lokmasını yutuktan sonra kafasını kaldırıp bize baktı ona olan tuhaf bakışlarımızı görünce "Ne?" Dedi gözlerini üzerimizde gezdirerek.
"En azından reglliyiz, sen beyninsizsin!" Dedi Mia sinirli bir şekilde. Sanırım sinirini ondan çıkarma kararı almıştı.
"Aa aa dino, şu çekik gözlüden beklerdim de senden beklemezdim" Scott sanki hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle Mia'ya bakıyordu. "Birbirinizi yemeniz gerekiyordu beni değil!"
"Dino ne be?" Dedi Mia şaşkınlıkla
"Dinozor" dedim kısaca araya girerek
"Havuç kafa!" dedi Mia Scott'a karşı bir lakap takarak. Scott'ın bize sürekli kendi taktığı lakaplarla seslenmesi üzerine Mia ona bu lakabı takmış olmalıydı.
Bence tam oturmuştu.
"Havuç mu? Teessüf ederim. Hadi kızıllığıma değindin de İnsan bir der alev, volkan, kahraman aklına ilk havuç mu geldi gerçekten?" Dedi Scott hayal kırıklığına uğramış bir surat ifadesiyle.
"Bence sana en yakışan bu, değil mi kızlar?" Mia bana ve asyalı kıza dönüp sordu. Bu sorunun asyalı kızı da içermesi dikkatimden kaçmamıştı, sanırım kavgalı olduğunu unutmuştu.
"Katılıyorum" dedi asyalı kız çekiç mavi gözlerini silah gibi Scott'a doğrultarak. Sanırım o da az önce olanları es geçmişti.
"Sen peki?" Dedi Scott sandalyesini bana yakınlaştırarak, ellerini birleştirip, dudak büküp bana baktı. Kendini tatlı göstermeye çalışıyordu ama benimde cevabım aynı yönde olacaktı. Sandalyesini ayağımla kendimden uzaklaştırarak "katılıyorum" dedim maskemin altından.
"Yazıklar olsun hepinize, size olan sevgimin hepsini kalbime gömdüm!" Dedi olayı dramatize ederek, kendini geriye atıp sahte bir bayılma hareketi yaptı.
"Seni şimdi buraya bir gömerim" dedi asyalı kız tehditkar bir sesle
Mai elini havaya kaldırıp "Mezarını ben kazarım" diye bir öneride bulundu.
Scott çin çarpmış gibi kafasını kaldırıp onun ölüm planını yapan iki kıza baktı, ardından kafasını bana çevirip "Sen ne yaparsın? Umarım cevabın benim lehime olur" dedi yalvarır bir tonda bu sırada yemeğini yemeğe kaldığı yerden devam ediyordu.
"Bana da mezarına çiçek ekmek düşer" dedim gülmemeye çalışarak. Benim aksime Mia ve asyalı kız kendini tutamayıp gülmeye başladılar. Scott ağzına atığı lokma boğazında takılı kaldı ve öksürmeye başladı. Refleks olarak yanımdaki suyu açıp ona uzattım.
Öldürelim derken şaka yapıyorduk.
Scott suyu kana kana içerken arada öksürüp duruyordu. Etrafımızda baktığımda bir kaç gözün bizim masaya kaydığını gördüm. Yemeklerini bırakmış meraklı gözlerle bize bakıyorlardı. Harika.
Önüme döndüğümde Scott'ın beyaz teninin hafif kırmızıya döndüğünü gördüm. Kızlara döndüğümde onlarında endişeli gözlerle ona baktığını fark ettim. Ortam bir anda ciddiyete bitmişti gibiydi.
"Madem gitmemi istiyorsunuz, tamam" Dedi Scott zor nefeslerinin arkasından. Bir kaç kez daha öksürüp tepsisini tuttu, hafif ayağa kalktı kalkarken bize yandan bir bakış attı. "Gitme demeyecek misiniz?" Dedi kaşlarını çatarak. "Beni bu yaralı halimle, kocaman yemekhanede boş koltuk varmı diye aramam için mi gönderiyorsunuz gerçekten?" Bir kaç defa cıklayıp kafasını iki yana salladı "İnsanlık ölmüş" dedi bize bakarak.
"Gidene kal demeyiz" dedi asyalı kız yemeğini yemeğe devam ederken. Yemekleri görünce karnıma kramplar giriyordu. O kadar açtım ki maskemi çıkarıp tüm tepsiyi ağzıma tıkıyacaktım.
Scott tepsisini masaya bırakıp yerine oturdu. "Gidemem bana ihtiyacınız var. Ben olmadan bu takım ayakta kalamaz" dedi yemeğine kaldığı yerden davam ederek.
"Biz bir takım değiliz" dedim gözlerimi iştahla yemeğini yiyen asyalı kızdan alamayarak. Biraz daha aç kalırsam maskemi yemeğe başlayacaktım.
"Şimdilik öyle ama ilerki zamanlarda takım oyunları oynanacak" dedi scott.
Söyledikleriyle sırtımı geriye yasladım ve kollarımı kendime doladım. Scott'ın 2. Katılışı olduğu için buradaki sisteme hakimdi. Takım oyunları oynanacağını tahmin etmezdim, hep tek başıma hareket etmeye alışıktım, bu benim için yeni bir deneyim olacaktı. Takım oyunlarınında oynanması mantıklıydı çünkü böylelikle beraber daha iyi hareket eder, koordine olurduk. Ama Scott'ın atladığı nokta şuydu belkide aynı takımda olmayacaktık, bunun garantisini vermezdi bize.
"Takım oyunları mı? Ne mesala?" Dedi Mia suyundan bir yudum alarak.
Scott omuz silkerek "Söylemem, önce kırdığın kalbimi düzelt" dedi naz yapar gibi Mia'ya bakarak.
Mia "İyi de tek ben mi kırdım?" Dedi hayretle kendini göstererek.
Scott Mia'ya yandan bir bakış attı "Bana havuç kafa dedin! Onuruma, gururuma, şahsiyetime yapılış bir darbe girişimidir bu!" Dedi sitemle.
"İyi de sende bize lakaplar takıyorsun! Ayrıca turuncu bir kafan var, herhalde havuç kafa diyeceğim, başka ne diyeceğim? Lahana kafa mı?" Dedi Mia da savunma moduna geçerek. Benimde aslen kızıl saçlı olduğumu bilse bana da havuç kafalı der miydi?
"Sende dinozor gibi horluyorsun, senin de ismin sana yakışıyor! Gerçekler acıtır öyle değil mi dino?" Dedi Scott sinsi bir sırıtışla. Mia'nın az önce ona söylediği sözleri bu sefer Scott ona karşı kullanmıştı.
"Şu an çok saçma bir kavga yaptığınızın farkındasınız değil mi?" Dedi asyalı kız gözlerini ikisinin arasında gezdirerek.
"Sen sus mochi bu benim ve dino'nun arasında" dedi Scott asyalı kızada yeni lakabını takdim ederek.
Mochi?
"Mochi bir japon tatlısı, ben koreliyim!" Dedi asyalı kız isyan eder gibi bir sesle. Scott gözlerini Mia'dan alıp asyalıya çevirdi.
Sanırım ona artık koreli demeliyim.
"Aa koreli misin, kardeşiz desene!" Dedi Scott sevinçle. Tüm o tirip atan havasından kurtulmuş yerini heyecan kaplamıştı.
Kardeş mi?
"Sen nerelisin ki?" Dedi koreli kız sorgu dolu bir sesle.
"Kuzey koreli olacak halim yok ya! Türküm ben" dedi Scott göğüsünü gere gere.
Türk mü? Türkiyenin neresi olduğunu biliyorum, bir çok ülkenin konumunu hatta bayrağını biliyordum. Türkçe konuşmayı bilmiyordum ama prenses olarak kalsaydım ilerki zamanlarda o derside almaya başlardım büyük bir ihtimalle, tüm bunlar arasında beni şaşırtan bu değildi.
"Hiç aksanın yok ama?"Dedim. Beni şaşırtan buydu. Çok iyi ingilizce konuşuyordu. Avelmorlu olduğuna emindim halbuki.
"Annem türk, babam Avelmorlu. Avelmorda büyüdüm. O yüzden hiç aksanım yok. Türkiye'ye yaz ayları anneanneme tatile giderdim" dedi Scott hayatından söz ederek. Hayatımızdan söz etmemiz yasaktı ve Scott bu kuralı yine çiğnemiş oldu.
Kurallar bu çocuk için işlemiyordu sanırım.
"Nasıl kardeş ülke oluyorsunuz?" diye bir soru attım ortaya. Sohbete dahil olmam açıkçası bendi şaşırttı, hiç arkadaş gurubuna dahil olduğum olmamıştı, gerçi şu an arkadaş olduğumuzdan pek emin değilim. Biz neyiz peki? Sanırım kısa bir süreliğine müttefik olabiliriz. Ama yinede bir şeyin parçası olmak tuhaf hissettiriyordu. Yaşıtım olan ve tek konuştuğum kişi genellikle Aurelia olurdu. Okul zamanları hiç arkadaşım olmamışı ama şimdi etrafıma bakınca yanlız olmadığımı ve beni dinleyen ve benimle konuşan insanlar olması farklı hissetmem sebep oluyordu.
"1950 yılında Kore savaşının başlamasıyla Türkiye Koreye yardıma koşan ilk ülkelerden oluyor. Kahramanlarımız omuz omuza verip birlikte savaşıyorlar. Bunların üzerinden uzun zaman geçti ama iki ülke arasında olan kardeşlik bağı bugünde hâlâ güçlü bir şekilde devam ediyor" dedi koreli kız.
Şimdi anlaşılıyordu bu kardeşlik bağı.
"Bir savaş başlıyor bir savaş bitiyor, savaşlar ve taraflar değişiyor ama insan ölümleri hiç değişmiyor" dedi Mia kısık ve ruhsuz bir sesle. Haklıydı bugünlerde bile savaş devam ediyordu. Biz içinde değildik ama bu yok olduğu anlamına gelmiyordu. İnsanlar dışarıda ölüyordu sadece biz haberdar değildik.
"Et yemiyor musun sen?" Diye soru Scott. Gözlerim Mia'nın tabağın kayınca bir duraklama yaşadım pilavını bitirmişti ama etine hiç dokunmamıştı.
Mia biraz çekinen bir sesle "Hannibal'dan sonar et yemeyi bıraktım ben" dedi.
Hannibal mı, o da ne?
"Oradaki dizide yedikleri insan eti değildi biliyorsun dimdi? Bu sadece bir dizi" dedi koreli kız şaşkın bir şekilde Mia'ya bakarak.
Bir diziden bahsetiklerini anlamıştım ama İnsan eti yemek mi! Korku dizisi miydi bu?
"Vejetaryen misin?" Diye sordum. Sadece eti mi yemiyordu?
Mia evet derken tüm gözler onun etini çalan Scott'a kaydı. Scott ete gömülürken bizim on olan tuhaf bakışlarımızı fark etmiş olacak ki "Ne var?" Diye sordu.
"Kimse sana izin almadan bir şeyi alamıyacağını söylemdi mi?" Mia çevik bir hareketle eti Scott'tan alıp benim tabağıma bıraktı "Sana et falan yok, bugün yeterince kafamızı şişirdin zaten. Bu eti hak eden biri varsa o da Astrid'dir" Mia bana mahcup bir gülümseme verip geriye doğru yaslandı. Bugün ona yardım ettiğim için kendini buna mecbur hissediyor olmalıydı. Sanki bana borcu varmış gibiyi ama yoktu, bugün nasıl bu performans sergilediyse hepsi onun eseriydi. Benim değil.
"Buna hiç gerek yok" dedim bana erdigi eti çatala batırıp ona geri uzatırken. Mia hemen elini kaldırıp beni reddetti "Lütfen al, eğer bu masada oturuyorsam bu senin sayendedir" dedi bana samimi bir gülümseme göndererek.
Hiç bu ısrar onu fikrinden vazgeçiremeyeceği için sessiz kaldım ve eti tabağıma geri koydum.
"Sahipsiz eti sahiplene bilirim" dedi Scott ama onu görmezden gelip sesiz kaldık.
Et benimdi. Bu bir yabancıdan aldığım ilk hediyeydi sanırım. Gerçi Mia bana bunu borçlu hissettiği için verdiğinden dolayı sanırım bir hediye sayılmazdı ama yinede ben bunu bir hediye olarak alacaktım.
Yemekhane neredeyse boşalmış durumdaydı. Bir Krypteia askeri sabah erken kalkacağımızı bundan ötürü yemeğimizi yiyip uyumamız gerektiğini söylemişti. Bir de baktım ki masada sadece ben kalmıştım. Scott yüzümü görmek umuduyla gitmemek için direnmişti ama Mia onu yakasından sürükleyip götürmüştü. Bu hareketleri beni güldürmüştü.
Onlar koridorun köşesinde kaybolurken, dudaklarımdaki tebessüm hafifçe soldu ve yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Adımlarının sesi kaybolurken, etrafıma bakındım kimseyi göremeyince maskemi yavaş hareketlerle çıkardım ve derin bir nefes aldım. Temiz havayı solumak karnımın boş olduğunu hatırlattı. Sabahtan beri beklediğim şu an sonunda gelmişti. Soğuyan yemeğimden bir kaşık aldım, günün tüm yorgunluğu böylece son bulmuş gibiydi. Yemeğimi yerken soğuyan sadece yemek olmadığını fark ettim, onların gidişiyle ortamda sanki bir anda soğumuştu, o sıcak ve samimi ortam dağıldı ve yerini soğuk bir yalnızlığa bıraktı. Yemeğimi son pirinç tanesine kadar yedim ama hiç bir tat alamadığımı fark ettim. Bir gün maskem olmadan onlarla birlikte yemek yiyebilecek miydim? Yoksa onlar bir daha masama oturmayacak mıydılar?
İlk günden onlara bu kadar bağlanmak saçmaydı. İnsanlar elinde sonunda giderdi, geriye kalanlar da izlemekten öteye gidemezdi.
Yemeğimi çabucak yiyip kalktım, tepsiyi büyük tezhahın üzerine bırakırken gözlerim köşede duran karartıya kaydı.
Yine oydu.
Kanca.
Sırtını duvara dayamış ellerini cebine sokmuş rahat bir tavırla beni izliyordu. Yüzü yine maskeyle kaplıydı sabahki kıyafetleri üzerindeydi. Onu yeniden görmek bedenimde hakim olamadığım bir elektirik akımı gibiydi. Tüm gün aklımın bir köşesindeydi, nereye baksam onu görmemiştim ama şu an beklenmedik bir şekilde karşımdaydı.
Neden beni izliyordu?
Daha önce orada olmadığına emindim. Koskocaman yemekhanede sadece ikimiz vardık, bunun bilincinde olmak gerilmeme neden oluyordu. Neden bilmiyorum ama bu adam beni geriyordu. Sakince tepsiyi bırakıp yavaş adımlarla yemekhaneyi terk ettim. Sakin ve kontrolü olmaya çalıştım, ondan çekindiğimi veya korktuğunu anlamasını istemedim.
Kapıdan çıkıp koridorun serin havası yüzüme çarpana kadar nefesimi tuttuğumu fark etmedim bile. Ciğerlerimi dolduran o derin nefesle birlikte, omuzlarımdaki yükün hafiflediğini hissettim.
Sırtımdaki o keskin baskının, yemekhaneden çıkmamla birlikte azaldığını hissettim. İşte şimdi güvendeydim. En azından şimdilik.
-YONDERLY
Bu sapık bizi niye izliyor?
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?
Bölüm etkileşimi
