7. bölüm / 11
TAÇSIZ PRENSES6.BÖLÜM
Bölümler 11Şu an: 6.BÖLÜM
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsun⭐
♤♡♢♧☆
Bağcıklarını bağlayamayan kızla uçağa giden yolu birlikte yürüdük. Ondan ayrılmama gerekirdi, kimliğimi tehlikyeye atmak istemiyordum. Ama uçak zaten yakındı, bindikten sorna ondan ayrılırım diye düşündüm.
Sessiz bir yürüyüş olacağını sanıyordum kız beni soru yağmuruna tuttu.
"Senin kaçıncı katılışın?"
"Ailen nerede, seni uğurlamaya geldiler mi?"
"Bu arada ben Mia Miller"
"Burçlara inanırmısın? Çünkü ben inanırım benim burcum yengeç seninki ne, söyleyersen aramızdaki uyuma bakabilirim?"
"Yine dilini ne yuttu, bu sefer köpek mi?"
Bu soruların hiç birine cevap vermek zorunda değildim. Bu kızı tanımıyordum bile. Ama susmak daha çok dikkat çekerdi. Soruları kafamda tek tek tartım, sonradan onun aksine sakince cevaplamaya başladım.
"Bu benim ilk katılışım. Saklanmıyorum ve birinden kaçmıyorum. Annem ve babam meşgul insanlar o yüzden uğurlamaya gelemediler. Burcumu bilmiyorum ama 27 Eylülde doğdum. Ayrıca dilimi kimse yutmadı sadece konuşmayı çok sevmiyorum" diye tamamladım cümlemi.
Saklanmak ve kaçmak hakkında yalan söylemiş olabilirim ama konuşmanın geri kalanı doğruydu. Sadece biraz eksik söylemiştim. Yalan hayatım olmuş gibiyi. Söylerken tereddüt bile etmedim.
Mia yürümeyi bırakıp durdu sonradan 32 diş sırıtarak elini bana uzattı "Sorularımla seni sıktığım için özür dilerim. Bazen biraz konuşkan olabiliyorum. Bence daha iyi bir başlangıç yapalım ben Mia Miller, zaten söylemiştim ama belliki kaçırdın"
Mia Miller.
Adını nasıl unutabileceğimi düşünürdü, hele ki bu kadar kısayken.
Bir süre bana uzattığı eline baktım. Yabancı insanlarla temas etmeyi çok sevmezdim ama bana uzatılan eli de havada bırakamazdım. Küçüklükten beri gelen bir alışkanlılıktı, sadece yakın olduğum insanlarla temes etmekten çekinmezdim.
Elini elimin içine alıp sıktım. "Memnun oldum Mia Miller" dedim.
"İsmini hâlâ söylemedin?" Mia ince kaşlarını havalandırdı ve ellerini cebine yerleştirdi.
Sorun hiç bir zaman ismim değildi, ismimin beraberinde gelen soy ismimdi. Bu devirde isimlerin değil soy isimlerin önemi vardı. Bana adımı değil soy adımı sormalıydı. Dünyanın işleyişi hakkında hiç bir fikri yok muydu bu kızın?
"Adım Astrid" dedim kısaca.
İçimden takma bir isim seçmek gelmemişti ama kendime bir isim bulmak zorundaydım. Bir isim seçmek sanki başka birinin adını, kimliğini hatta tüm benliğini çalıyormuş gibi geliyordu. Bana ait değilmiş gibi. Ben Aurora'ydım ve hiç bir isim bunun yerini tutamazdı. Şimdilik Astrid ismini kullanacaktım.
Kısa cevabım konusunda Mia sadece kafasını salladı."Tanıştığımız memnun oldum Astrid " dedi ama sanki konuşmasını yarım bırakmış ve merakla bana bakmıştı. İçinde tutmamış olacaki konuştu "Susucam susucam diyorum ama içimde tutamayacağım, yüzünde bir sorun mu var? Neden maske takıyorsun? tabi cevaplamak zorunda değilsin, ben sadece sorunun içimde kalmasını istemedim"
Şimdi şu an Mia'ya prenses Aurora Avelstone olduğumu söylesem ne tepki verirdi acaba? Şaşırır mıydı yoksa benden iğrenir miydi? Bu düşünce bile beni geriyordu. İnsanların benden nefret etmesini hiç bir zaman istemedim. Onlar benden nefret etti diye ben bile bazen kendimden nefret ettim. Belki de en büyük hatam, kendimi başkalarının gözlerindeki o kırık aynalardan izlemeye çalışmaktı. Ayna ne kadar yamuksa bende öyleydim, aynadaki her bir çatlak ruhumda pürüzler varmış gibi hissettiriyordu.
"Yüzümde herhangi bir sorun yok. Keyfi takıyorum ben bunu" Yalanın tadı dilimde acı bir tat bıraksada bu ikimiz içinde en iyisi olacaktı.
Yalan, ağızıma yuva yapmamıştı, ağzımın kendi olmuştu. Bundan nefret etmem bırakacağım anlamına gelmiyordu. Yaşadığım sürece o benimle olacaktı.
Mia bana samimi olduğunu hissettiğim bir gülümseme gönderdi.
Keşke bir yabancıya bu kadar çabuk güvenmese.
"Bence çol havalı duruyorsun. Özel bir göreve giden gizli bir ajana benziyorsun. Bende nasıl durur acaba yakışırmı sence? Ya da yok yok yaa rengim koyu zaten, maske beni kapkara yapardı kesin" hem soru soruyordu hemde kendi sorusuna cevap veriyordu. Samimi bir insan gibi duruyordu. Ama eline sonunda yollarımız ayrılacaktı.
Uçağa gidene kadar benimle konuşmaya devam etti. Bundan rahatsız değildim aksine mutluydum. Sessizlik beni daha çok düşündürür ve strese sokardı. Mia'nın konuşması beni düşüncelerimden ve endişelerimden uzaklaştırıyordu. Neşeli bir şekilde çalıştığı luna parktaki bir oyuncaktan bahsediyordu hangi oyuncaktan bahsettiği hakkında zerre fikrim yoktu çünkü hiç bir zaman lunaparka gitmemiştim. Babam oraların bize göre olmadığını ve tehlikeli oyuncaklardan ibaret olduğunu söylemişti. Sohbet boyunca hiç konuşmadım Mia'da bunu hiç sorun etmedi. Sanırım dinleyen biri olması ona yetti.
Uçaklara daha fazla yaklaştığımızda ne kadar büyük olduklarını bir kez daha fark ettim, siyah uçak yaklaşık 100 kişiyi bile içine alabililecek büyüklükteydi.
"Tanrım kocamanlar!" Mia'da benimle aynı düşüncedeydi
Sessizlik içinde bize en yakın olan uçağa doğru yürüdük. Uçağa çıkan merdivenlere vardığımızda ne oldu bilmiyorum ama birden durdum. Ayaklarım daha fazla ileri gitmeyi reddettiler.
Mia benim durduğunu fark edince o da benim gibi durdu. Birkaç adım bana yaklaşıp "Bir sorun mu var?" Diye sordu ilgili bir ses tonuyla. Gözlerimi ona çevirmeden uçağa bakmaya devam ediyordum. Sanırım bi sorun var ama sorun ne bende bilmiyorum. Mia konuşmadığımı fark edip konuşma görevini devraldı.
"Uçağa binmekten mi korkuyorsun? eğer sorun buysa benimde 1. uçuşum" beni rahatlatmaya çalıştı hatta elini uzatıp merdivenlere çıkmam için beni teşvik etti. Bana uzattığı eline baktım kısa bir süre.
Sabah yediğim kahvaltının midemden yavaş yavaş ağzıma geldiğini hissettim.
Neyim vardı benim? Sonunda istediğim oluyordu.
O zaman bu tereddüt neyin nesiydi?
"Sana yer ayırırım. Acele etme" Mia tereddüt ettiğimi fark etmiş olacak ki, bana yumuşak bir gülümseme gönderip uçağa binen merdivenleri çıkmaya başladı. Mia cılız ve zayıf bir vücudu vardı ama cesareti benimkinden sanırım daha fazlaydı. Uçağa binmekten kokmuyordum, beni korkutan bu değildi defalarca kez uçak yolculuğu yapmıştım ailemle birlikte, aradaki tek fark bu sefer yanımda olmayışlarıydı.
Uzunca bir süre uçağa çıkan merdivenlere baktım. Sanırım sorun o uçağa binince geri dönüşünün olmayacağıydı. Bunu fark ettim. Her şey geride kalacaktı. Aurelia, ailem, sorumluluklar, kaygı, endişe hepsi. Sanırım bunun gerçekleşiyor oluşu hayal bile edemeyeceğim bir seviyedeydi. Beynim bunu yavaş yavaş ve yeni yeni idrak etmeye başlıyordu. Tüm hayatımı bırakıp yeni bir yaşama ayak uydurabilir miydim?
"Şimdiden tereddüt edeceksen hemen vazgeç"
İrkilmiş bir şekilde arkamdan boğuk ve kalın bir ses gelince, hızla arkamı döndüm. Gördüğüm ilk şey siyah bir göğüstü. Sesin sahibine bakmak için baya bir kafamı kaldırmam gerekti. Hemde baya bir.
1,72 olmama rağmen boyu benimkinden çok daha uzundu.
Onun boyu kaçtı, 2 metre mi?
Bu bir krypteia askeriydi. Sadece sıradan bir askerde değil, uzunca bir süre bana bakıp beni takip eden ve kolunda 4 beyaz çizgiyi taşıyan adamdı.
Sanırım beni yakaladı ama kim olduğumla ilgili herhangi bir soru sormamıştı. Tanrıya şükür çünkü kim olduğumu öğrendikten sonra beni geldiğim yere geri postalayacak gibi bir havası vardı.
Benim ona baktığım gibi oda bana bakıyordu. Gözlüklerden dolayı nereye baktığı çok belli olmuyordu ama gözlerimin içine hatta ruhuma kadar her şeyimi görüyormuş gibi iliklerime kadar hissediyordum.
Kendimi karşısında çırılçıplak hissettim. Aciz, cılız, güçsüz. Olmamam gereken her şey gibi.
Zamanında babama beni onlarla tanıştırması için yalvardığımı hatırlıyorum ama babam onların çok meşgul insanlar olduklarını ve oldukları yerin küçük bir çocuğa göre olmadığını söylemişti.
Şimdi o askerlerden biri tam karşımda duruyordu. Hatta birazdan onların mekanlarında olacaktım. Ama ben konuşmayı unutmuş bir aptal gibi karşısında duruyordum. Kendimi toparladım ve elimden geldiğince kelimeleri cümlelere dönüştürmeye çalıştım.
"Bu bir tavsiye miydi?" diye sordum, muhabbeti kısa tutmalıydım. Çünkü onunla aynı havayı solmak bile beni geriyordu.
Asker tehditkar bir şekilde kafasına sağ omzuna yatırdı "Beni yanlış anladın, bu bir tavsiye değildi. Bu bir emirdi. Krypteia bir salise bile tereddüttü kabul etmez, şimdiden böylesen vazgeç!"
Derinden gelen kalın sesi yüzündeki balaklavadan dolayı hafif boğuk çıkıyordu. Karşısında kim olursa olsun bu ses tonuyla konuşsa anında karşısındaki kişiyi kendi yörüngesine çekebilecek bir tona sahipti.
Ama şuan sanki suç işleyen bir mahkumum da, o da beni yargılayan bir yargıçmış gibiydi. Çok kelime etmemiş olsa bile bana çok güçlü ve dokunulmaz olduğunu adeta bağırıyordu.
Krypteia askerlerine büyük bir saygı ve hayranlık besliyorum ama ona saygı ve hayranlık duyduğum, beni ezmesine izin verebileceğim anlamın gelmiyordu. İğneleyici sözleri bende bir etki bırakamazdı. Çünkü onlardan yeterince duymuştum.
Aynı şeyleri duymak zamanla aynı etkiyi bırakmıyordu.
"Tavsiye olmayan bilgiler için sağ olun ama yinede bana emir verebilecek konumda değilsiniz" dedim ve hızla arkamı dönüp merdivenleri çıkmaya başladım.
Merdivenleri çıkmaya devam ederken çokta emin olmadığım arkamdan gelen kısık ve tehditkar sesini duydum.
"Şimdilik"
Lütfen kulaklarım yanlış duymuş olsun. Dikkat çekmemem gerekiyordu. Ama şimdiden kendi kuralımı çiğnemiş gibiydim.
Uçağın içine girdiğimde düşüncelerimi bile susturan bir kalabalıkla karşılaştım. 2 krypteia askeri yolumu keserken vücutlarına bakarak birinin kız diğerinin erkek olduğu anlamıştım. İkiside 2. Seviyeydi. Az önceki askerle aynı kıyafeti ve aynı silahı taşıyordular.
Kadın olan asker sert bir ses tonu kullanıp emir verdi.
"Kollarını kaldır"
Otomatik ayara girmiş gibi hemen kollarımı havaya kaldırdım, kadın asker ellerini tüm vücudumdan gezdirdi. Dişlerini sıkıp gözlerimi umudum ve yabancı elleri yok saymaya çalıştım ama binlerce karıncanın vücudumda dolaştığını hissediyordum sanki.
Herhangi bir şey getirip getirmediğimi kontrol ederken üzerimden bir şey çıkmayınca kafasıyla onayladı. Çok şükür maske takmama bir şey demedi.
Erkek olan ise bir cihaz yardımıyla üzerimi taradı. Erkek askerde kafasını onaylar gibi sallayınca içeri girdim.
Uçağın ilerisine ilerlemeye çalışmadım çünkü ilerisi zaten kalabalıktı ama az ilerimde Mia'nın bana el salladığını gördüm. Ona doğru adımlamaya çalışırken yanlış bir karar verdiğimi biliyordum ama onu da görmezden gelmek için çok geçti.
Mia'nın yanına ulaştığımda "Sonunda geldin. Gelmeyeceksin diye endişelenmiştim" dedi. Sesinden gerçekten endişelendiği anlaşılıyordu. Daha yeni tanışmıştık ama o 10 yıllık arkadaşımız gibi davranıyordu. Bu normal miydi? Yoksa ben mi bir sohbeti bile garipsiyordum?
Büyük bir ihtimalle sorun bendeydi. Hep bende olurdu.
Arkadaş edilebileceğim tek yer okuldu ve orda da ya benden çekinirlerdi ya da benimle konuşmak istediklerinde ağızlarından sadece kalp kırıcı sözler çıkardı. Orada pek sevilen biri değildim, babamın bazen bizi okuldan aldığına seviniyordum. Zorbalığa karşı çıkabilirdim hatta çıktım da ama günün sonunda yaralanan Aurelia oldu. Sessiz ve zayıf olması onu hedef galine getirdi, hınçlarını benden çıkaramayanlar ona yöneldi. Ona kendini savunması gerektiğini defalarca söyledim ama hep sesiz kaldı. Ben kaldıra bilirdim ama o yapamazdı. Sustum bende onun gibi. Ondan çıkaracaklarına benden çıkarsınlar istedim. Öyle de oldu.
"Dünyadan Astrid'e beni duyuyor musun?"
"Hıı?" Kafamı kaldırıp Mia'ya baktım. Benimle mi konuşmuştu?
"Ne düşünüyorsun bakalım sen böyle kara kara? Ve nasıl nefes alıyorsun o maskenin altından? Nefes almak zor değilmi. Çirkin olduğunumu düşünüyorsun, o yüzden mi maske takma ihtiyacın. Bence gözlerin çok güzel, gözleri bu kadar güzel olan birinin çirkin olma ihtimali yok " dedi gözlerime büyülenmiş gibi bakan Mia.
İltifatı beni şaşırmıştı. Bu kadar soru bekliyordum ama böyle bir iltifat beklemiyordum. Yeniden maske konusunu açmak istemedim. Daha fazla ona yalan söylemek içimden gelmiyordu hele ki o bu kadar şeffaf ve samimiyken.
"Sadece gidince yemek verirler mi diye düşünüyordum" neden bilmiyorum ama iltifatina değinmek istemedim.
Mia dudağını büktü "Umarım verirler" dedi umutla, sonradan cebinden pembe bir paket çıkarıp bana uzattı.
"Sakız çiğner misin?"
'Sakız çiğnemek kötü bir görüntü oluşturur kızlar. Bu görgü kurallarına aykırı'
Görgü kurallarını aldığımız derste özel hocamızın sözleri kafamda yankılandı. En son ne zaman sakız çiğnedim hatırlamıyorum bile.
'Prenses gibi davranın hanımlar'
Sesi hâlâ kulaklarımda inliyordu, her yanlış hareketimizde kırmızı ve ince gözlüğünün ardında kızgın ve nefret dolu gözlerle bize bakışlarını hatırlar gibi oldum.
Bu uçağa bildiğimden beri prenses olmayı bırakmıştım. Artık bir prenses değildim ve uymam gereken kurallar yoktu. Ama yinede önümdeki sakıza uzanıp alacak gücü kendimde bulamadım. Hayatım boyunca bana öğretilen kuralar dışına çıkmak hem zor, hemde günah gibi hissettiriyordu. Sanki hemen kenardan annem çıkacak ve bana onaylamayan gözlerle bakacak gibi hissediyordum. Ama yinede içimde ellerimi ileri uzatıp sakızı alacak küçük bir isyan kibriti alevlenmiş gibiyi. Uymam gereken kurallar burada işlemiyordu ama hemen dışarıda beni bekliyordu. Şimdilik kuraları kenara bırakacak ve yeni bir hayata uyum sağlamaya çalışacaktım.
Daha fazla düşünmeden Mia'nın elindeki sakızı aldım.
Sakızı ağzıma atığımda önce dokusu bir sert geldi ama sonradan yumuşayınca çilek tadını aldım. Başkaldırının küçük bir adımı gibiyi tadı.
Mia ağzındaki sakızı bir balon yaptı ve patlattı. "Zarada indirim varmış gibi bir kalabalık var. Tek fark erkeklerin de olması"
Gözlerimi etrafta gezindirdim. Haklıydı. Erkeklere kızlardan daha fazlaydı ama kadınlarda az değildi. Uçakta yaklaşık 10'a yakın Krypteia askeri vardı. Bir çoğu da birbirine benziyordu ve hepsi 2. Seviyeydi. Demeki yeni üyeleri almak onların göreviydi.
Etrafı incelemeye devam ederken bir anons sesi duyuldu.
"Sayın yolcular kaptanınız konuşuyor. Öncelikle Krypteia uçağına hoş geldiniz. Yolculuğumuz 3,5 saat sürecektir uçağımız birazdan kalkacaktır. Ayakta kalan yolcularımızın tavandan sarkan tutacaklara tutulmasını önemle ricada bulunurum, sonradan dilerseniz yere oturabilirsiniz. Yolculuk boyunca yiyecek ve içecek dağıtılmayacaktır. Uçakta herhangi bir tuvalet kabini bulunmamaktadır. Bilgilendirme bu kadardır, iyi yolculuklar dileriz" Uçağın içinde yankılanan pilotun sesi tüm gürültüyü susturmuştu. Ama konuşması bitince fısıldaşmalar başladı. Çoğu tuvalet kabini olmamasından kaynaklıydı.
Nefes alacak alanımız dar ve adım atacak yer kalmamıştı resmen. İnsanlara değmemek için Mia'ya biraz daha yaklaştığımı fark ettim.
"Şükürler olsun ki evden çıkmadan tuvalete uğradım. Bir uçakta nasıl tuvalet olmaz, altımıza mı yapalım yani?" Mia'nın kısık sesle söylediği sözlerle gülümsedim.
"Yük taşıma uçağı olmalı" dedim bende onun gibi kısık sesle.
"Ne yani biz bir yük müyüz? Misafirperverlik sıfır!" Dedi kafasını iki yana sallayan Mia.
"Tuvaletin olmaması normal aslında" dedim bu haline gülümserken.
"Çok saçma! gerginlikten çişi gelen ne yapacak peki?" Dedi Mia kaşlarını çatarak.
"Orasınıda çişi gelen düşünsün" ikimizde sağ tarafımdan gelen bir erkek sesiyle o tarafa dönük.
Kızıl saçlı bir erkek sırıtarak bize bakıyordu. Boyu neredeyse benimle aynıydı. Belki bir tik daha uzun olabilirdi. Sırıtışı hiç hoşuma gitmezken istemsizce kaşlarımı çatmıştım.
"Gerçekten koltukların olmamasına değilde tuvaletin olmamasına mı şaşırdın?" Diye sordu çocuk Mia'ya bakarak.
"Evet, neden olmasın? Tuvalet koltuktan daha önemli. Yere de oturabilirsin ama yere sıçamazsın" Mia'nın sözleriyle yabancı adam kahkaha attı
"Siz iki güzel bayana bu yakışıklı beyfendiyi tanıtayım" dedi adam kahkahası biterken.
Mia kimden bahsettiğini anlamamış gibi etrafına bakındı.
"Kim o?" Dedi Mia adamın kendinden bahsettiğini anlamadan.
Adam gülüp tokalaşmak için elini bize doğru uzattı. "Scott Doğu"
Mia olayı daha yeni anladığı için mahcup bir gülümsemeyle Scott denen adamın elini sıktı "Mia Miller" dedi gülümseyerek
Scott'ın yeşil gözleri bu sefer bana çevrildi "Peki bu maskeli arkadaşın adı nedir?" Gözlerini üzerimde gezdirdi, eminim neden maske taktığımı merak ediyordu. Bakışları beni rahatsız ederken kafamı çevirip etrafa bakındım. Sorusunu duymazlıktan geldim, ayrıca yabancı insanlarla bu kadar yakın olmak yalnış gibi geliyordu.
"O pek konuşkan biri değildir" Mia benim yerime çocuğa cevap verdi.
"Hmm anladım. Kaçıncı katılışınız bu arada? Benim 2. seferim ama gergin olmadığımı söyleyemem" çocuk tanıştıktan sonra bile sohbeti sürdürdü. Gitmeye niyeti yoktu anlaşılan.
Mia'da sohbete ortak olmaya kararlıydı anlaşılan.
"Benim ve Astrid'in 1. Gelişi. Bizden tecrübelisin, bir kaç taktik verirsin artık" dedi tatlı bir sesle.
Flört mu ediyordu?
Scott kafasını bana çevirip "Demek adın Astrid" dedi.
Kızıl saçlı çocuğa bizi rahat bırakmasını söylemek üzereyken gözüm köşede duran siyahlar içindeki askere takıldı.
Bu o askerdi.
Demek o da bizimle aynı uçaktaydı. Sırtını uçağın soğuk metaline yaşlanmış bir şekilde ayakta duruyordu. Kollarını etrafına sarıp ayaklarını çapraz bir şekilde konumlandırmıştı. Gözlerinin nereye baktığı anlaşılmıyordu ama kafası bizim olduğumuz yöne bakıyordu. Onu yine görmek kalp atışı ritmimin sekteye uğramasına neden oldu, karşımda olmasına rağmen soğuk nefesini adeta ensemde hissettiriyordu.
"Astrid pilotun sesini duymadın mı? kalkıyoruz, tutacağa tutun" Mia'nın sıcak eli bacağıma deyene kadar pilotun sesini bile duymamıştım, hemen tutacağa tutundum ve askerle olan bakışmamızı kestim. Ona bakmak bile beni bu dünyadan soyutlayıp karadelikte sürükleniyormuş hissi veriyordu.
Uçak sallanmaya başlayınca kalktığımızı anladım. Sıkıca tutacağa tutunmaya başladım. Bedenim yer çekimiyle geriye doğru savruldu. Bir kaç kadının çığlık sesini duydum. Dişlerimi birbirine kenetleyip olduğum yere sıkı sıkı tutunmaya çalıştım. Sonunda uçak havalandığında hepimiz rahat bir nefes verdik.
"İyi misin?" Mia'nın konuşmasıyla ona döndüm. Ama Mia bana değil Scott'a bakıyordu. Scott'a dönünce renginin solduğunu gördüm. Beyaz olan teni daha da beyazlamıştı. Elleri tutacağı öyle sıkı tutuyordu ki bembeyazdı. Sanırım uçak ona pek iyi gelmiyordu.
"İyi misin?" Diye sordum bende, umrumda olmaması gerekirdi hatta arkama bakmadan bu ikisinin yanından gitmeliydim ama ayaklarım olduğu yerde kaldı. Scott'ın umarım bayılmak gibi bir niyeti yoktur.
Scott'ın beyazlayan dudağı hafif yukarı kalktı, gözlerini bana çevirerek "Konuşman için acı mı çekmem gerekiyordu maskeli?" Dedi alaylı bir sesle
Kaşlarımı çattım, bu durumda nasıl dalga geçebiliyordu. Sesimin sitemli çıkmasını durduramadım "Bu halinle bile şaka yapabiliyorsan iyisin demektir!"
Scott hafif bir sesle kıkırdadı ama hemen yüzünü ekşitti. "Sohbetimiz güzeldi hanımlar ama biraz daha konuşursam üzerinize kusarım, şimdilik araya virgül koyalım sonradan sizi güzel sohbetime onurlandırırım"
Mia ve ben bir kaç adım geriledik, Scott yaptığımız harekete güldü ama sonrasından yüzünü ekşitti. Gerçekten iyi durmuyordu.
Dakikalar geçtikçe ayakta kalmak zorlaştı. Bizde yere oturduk. Mia biraz kestirmek için bedenini uçağın metaline yasladı. Scott hâlâ ayakta duruyordu. Tek dileğim sağ sağlim uçaktan inmekti. Ve Scott'ın kusmaması.
Sessizlik içinde geçen 2 saatte kimseden tek bir çıt çıkmıyordu. Kocaman uçakta bu sessizlik garip hissettiriyordu. Duyduğum tek ses Mia'nın hafif ve kısık horlamasıydı. Arada tepemizde dikilen Scott'ı kontrol ediyordum. Ten rengi daha iyi gibi duruyordu. Kusma ihtimali ortadan kalkmıştı sanırım.
Onunda bana bakmasıyla gözlerimiz denk gelince konuşma ihtiyacı hissederek "Daha iyi misin?" Diye sordum.
Scott'ın dudakları hafifçe sağa doğru kaydı. Kendinden emin bur tavırla "Thor bir ben iki, aslında tam tersi ben bir, Thor iki. Bize bir şey olmaz merak etme" dedi.
Kaşlarım havalanırken "Yüzün öyle demiyor ama" dedim ona bakarak.
"Yakışıklıyım diyor, öyle değil mi?" Dedi Scott saçlarını geriye yatırıp göz kırparken.
Saliselik bir şaşkınlıktan sonra "Daha çok egoistim diyor sanki" diye cevap verdim.
Scott sözlerimle kahkah atarken "Ama yakışıklıyımda diyor" diye karşılık verdi sonradan.
Kesinlikle kendiyle barışık biriydi. Ve evet kabul etmek gerekirse yakışıklıydı. Kızıl saçları bana benimkileri hatırlatırken onlara geri dönmek için sabırsızlandığımı fark ettim. Keşke Scott gibi kendimle barışık olsaydım, böylece sadece saçımı değil kendimi de severdim.
Konuşmamızı sonlandırmak zorunda kaldık çünkü pilotumuzun inişe geçeceği anonsunu duydum. Yanımda uyuyan Mia'yı hafif sarsıp uyandırdım çünkü birazdan inişe geçecektik.
Mia "Ne geldik mi?" Diye bir yandan konuşup bir yandan da eliyle açılan ağzını kapattı.
"Sonunda dinozorumuz bize teşrif etmeye karar verdi" Scott gülümseyen yüzüyle Mia'ya sataşmaya başladı.
"Ne dinozor mu? Uyuyan güzel demek istedin her halde?" Dedi Mia, saçlarını savurarak Scott'ın idasını yalanladı.
"Ne uyuyan güzeli kızım! Dinozor gibi horluyordun. Bir an uçağa dinozor mu almışlar diye düşündüm meğersem ses senden çıkıyormuş!" Scott gülümsemeye devam ederken Mia Scott'ın bacağına vurdu. "Yalan söyleme ben asla horlamam" diye çimkirdi.
"Horlamadın zaten kızım adeta kükredin!" Scott gerçekleri biraz daha abartarak bir oyuncu modeline büründü. Evet horluyordu ama Scott fazla abartıyordu. Tartışmalarına katılmadan onları izliyordum.
"Uyuyan güzelin horladığı nerde görülmüş?" Dedi Mia dalgaya vurarak.
Scott "Valla biz az önce gördük. Sende kendini Pamuk prense zannetin herhalde?" Dedi ve Mia'yı bir süre baktıktan sonra "Gerçi olsan olsan Yasemin olursun. Belirtmek isterim Alaaddin'den daha yakışıklıyım" dedi ve Mia'ya göz kırptı.
Mia'nın gözleri kocaman olurken iltifatı sindirmeye çalışarak bana döndü ve konuyu dağıtmaya çalıştı.
"Astrid doğruyu söyle, horladım mı gerçekten?"
İlk başta ne diyeceğimi bilemedim çünkü sohbette dahil edileceğimi düşünmemiştim. Böyle bir şey beklemediğim için şaşkınlıkla onlara baktım. Onlarda bana bakıp bir cevap beklerken tereddütle konuştum. "Çok hafif bir mırıltı gibiydi, kedi mırıltısı gibi çok fark edilmiyordu zaten" dedim Scott gibi fazla abartmadan konuştum.
"Bu kadar küçük boyundan bu kadar horlama sesi nasıl çıkardın aklım almıyor" dedi Scott Mia' yla dalga geçmeye devam ederek.
"Ben kısa değilim!" Diye bağırdı Mia.
"Hobbitler bile inanmadı bu söylediğinde" dedi Scott gülerek.
Scott ve Mia birbirlerine sataşmaya devam ederken uçağın türbülansa geçeceği söylendi. Tutacağa sıkı sıkı tutunurken Scott çapkın bir sırıtışla Mia'ya bakıp "İstersen bana tutunabilirsin?"dedi. Mia soruya karşılık kaşlarını çatarken "Üzerimize kusma da başka bur şeye gerek yok" dedi ters ters.
Gürültücü bir sarsıntı ve kadınların çığlığı eşliğinden sonra Tanrıya şükür iniş yaptık. Uçağın kapıları açılır açılmaz önce Kypteia askerleri indi. Ardından insanlar yavaş yavaş inmeye başladı.
Sıra bana geldiğinde tam inecekken Scott omuzuma çarpıp acele bir şekilde uçaktan inmesiyle durdum. Önce dizlerinin üzerine çöküp yeri öpmeye başladı ardından ellerini göğe doğru açıp sanki bir mucizeyi kutluyormuşçasına bağırmaya başladı.
"Sonunda! Beton! Temiz hava!"
Scott'ın bu hali beni şaşırtmıştı. Sanki bir maratonu birinci bitirmiş gibi derin bir nefes aldı.
"Tanrım bugünde aciz ruhumu bedenimde bıraktığın için sana minnettarım, söz bu sınavdan da geçersem sana kurban adayacağım" İnsanların tuhaf bakışlarına rağmen kimseden utanıp, çekinen bir hali yoktu.
Mia yanımda kahkahalara boğuldu. "Bu çocuk gerçekten deli" dedi kahkahalarının eşliğinde
Yüzümde gülümseme oluşmasına engel olamadım.
Sanırım öyleydi.
"İnmeyi düşünüyor musunuz? Yoksa sizi aşağı itmeli miyim?"
Mia ve ben gelen sesle arkamıza döndük. Bizim yaşlarımızda olan Asyalı bir kızla karşılaştık. Siyah saçları beyaz teniyle adeta zıtlık oluşturuyordu. Boyu neredeyse benimkiyle aynıydı. Çekik mavi gözleri bu manzaradan sıkılmış bir şekilde bayık bakıyordu. Kollarını birbirine geçirmiş yolundan çekilmemizi bekliyordu. Mia ve ben geçmesi için hafif kenara çekilirken kadın sanki sabahtan beri bunu bekliyormuş gibi aceleyle aşağı indi. İnerkende Mia'ya iğneleyici gözlerle bakması dikkatimden kaçmamıştı. Muhtemelen bu zayıf ve kısa boyuyla onu buraya layık görmüyordu.
"Ne kadarda burnu havada ve kibirli biri" Mia kadının arkasından bakıp fikrini beyan ederken kendine olan bakışlarını fark etmişti. Haklı olabilirdi, ön yargılı bir davranıştı ama Mia'nın bu sınavı nasıl geçeceği benimde merak ettiğim bir konuydu. Üzerinden gelebilir miydi? Zayıf bedeni bunu kaldırır mıydı?
"Kafana takma" dedim ama sözlerim pek ikna edici değildi.
Zaten nasıl teselli edilir bilmiyordum.
Tek yaptığım elimi önden geçmesi için teşvik etmekti. Uçaktan indiğimde soğuk havanın etkisiyle tüylerim diken diken oldu.
İşte buradaydım Krypteia'da.
♤♡♢♧☆
Küçük adımlar zamanla büyür ve büyük adımlara dönüştürdü. Büyük her zaman iyiydi ama beraberinde büyük sorunlarda getirirdi.
Adam sigarasının dumanını son kere içine çekerken beklemekten sıkılmış bir vaziyetteydi. İçtiği 7. Sigara bile onu rahatlatmaya yetmezken, korku
damarlarında usul usul geziniyordu. 47 yaşındaydı ve sanırım hayatında ilk defa böyle tedirgin ve korku doluydu. Geçirdiği saldırılar, işkenceler, eziyet dolu saatler şu an içinde bulunduğu bekleme anı kadar onu tedirgin etmiyordu.
İleri gittiklerini hissediyordu. Fazlanın zarar ettiğini biliyordu, bunu dilede getiriyordu ama bulunduğu mertebe onu dinlememelerine ve göz ardı etmelerine neden oluyordu.
Hissediyordu. Çok ileri gitmişlerdi ama zafer deyimi, baş kaldırmakla ve göz karartmakla başlardı.
Gözlerini karartmış, hırs ve tehlikenin harmanlanmış haliydi Aile.
Aile.
Kendilerine bu ismi korumalarının en büyük nedenlerinden biri göz boyamaktı. Her türlü pis ve yasa dışı işin bulunduğu bu birlik, sizi en zayıf anınızda yakalardı. İnsanları kendilerine çekmek için samimi ve sıcak bir ortam oluşturan bu birlik, siz daha farkında olmadan çoktan ayağınıza prangaları geçirmiştir. Çıkarmanın tek yolu ölmektir.
Bir kaç kişiyle kurulan bu birlik, zamanla büyümüş ve ülkenin her bir yanına dağılır hale gelmişti. Ekonomik dengelerin felaketiyle birlikte her geçen gün sayıları atıyordu. Her işlerini su altından yürütürken zaman duyulur hale gelmiş ve kendinden söz ettiren işlere kalkışmaya başlamıştı. Bu da beraberinde büyük sorunları doğurmuştu. Eylemleri daha tehlikeli ve yasa dışı işlere dönüşünce Avelmor silahlı güçlerini harekete geçirmişti.
İşler zamanla daha karışık bir hale gelirken silahlı kuvvetlerin işi gittikte zorlaştı. Çıkmaz sokağa girerken her delikten çıkan Aile üyesi sayıları ve elinde tuttuğu güç sebebiyle son kozunu oynamaya karar vermişlerdi.
Krypteia kozu.
Dosyayı onlara teslim ederken sorunu ve sorumluları kökten sökeceklerine emindiler çünkü aldığı hiç bir görev dosyasını başarısızlıkla sona erdirmemişlerdi.
Her yerde olan Aile üyeleri casusları haberi kısa zamanda üstlerine bildirmişlerdi. Kargaşa yaratan bu haber, tereddütlerin ve korkuların boy göstermesine yol açmıştı. Herkes Krypteia'nın gücünü ve kudretini duymuş vaziyetteydi. Asıl soru bunu tatmaya hazırmıydılar?
Son sözü Baba dedikleri adam söylerdi ve kararını çoktan vermişti.
Devam edin.
Gözünü karartan Aile, geri dönüşü olmayan bir yola girmişti ve geri dönmek için artık çok geçti. Devam edeceklerdi ama içlerinde taşıdıkları korku da onlara eşlik edecekti.
Adam izmariti ayağıyla ezerken boş sokakta yankılanan adım sesleri sonunda bekleyişine son vermişti.
Elinde tutuğu kırmızı megafonu ve sarı çiçekli elbisesini savura savura yanına yaklaşan yaşlı kadın, çıkardığı işten memnun bir vaziyette adama doğru yaklaştı.
"Bildiğin her şeyi anlat" adam havadan bile daha soğuk bir sesle hemen konuya girdi.
Yağlı saçlarına kadar kalkan kaşlarıyla "önce param" dedi yaşlı kadın.
Adam "Anlatana kadar hiç bir şey vermeyeceğim!" Dedi kesin bir suretle.
Yaşlı kadın ofladı ama başka bir seçeneği olmadığı için anlatmaya başladı. "Uçak tam saat 5'te geldi. 30'a yakın asker hepsi de 2. Seviye ama aralarında 4. Seviye olan biri de vardı. Yüzleri tamamen kapalı ve oldukça silahlı görünüyorlardı. 5 uçakla geldiler ve 1 saat sonra saat tam 6'da gittiler" kadın derin bir soluk alırken bir yandan da öksürüyordu.
Adam kadının her söylediğini aklına not etti. Tek bir görevi vardı, Krypteia hakında her bilgiyi öğrenmek. Ne kadar işin içinde olmak istemesede buna mecburdu çünkü tek çıkış yolu ölümdü.
"Bu kadar mı?" Diye sordu adam. Her bilgi onun için çok kıymetliydi. Düşman hakında ne kadar çok şey öğrenirse kazanma ihtimalleri o kadar çok olurdu. Elbette onlar hakında çok şey duymuştu ama hepsi birer efsane de olabilirdi. En kesin çözüm kendi gözleriyle görmekti.
"Bu kadar. Şimdi param" yaşlı kadın buyurgan bur sesle nasırlı avucunu öne doğru uzattı.
Adam burnundan sert bir nefes vererek belinden çıkardığı silahı hiç düşünmeden kadına doğrultu ve gözünü kırpmadan ateş etti.
Aileden değilsen hiç bir şeysin.
Yaşlı kadının bedeni buz gibi betona yıkılırken sıcak kan usul usul dökülmeye başladı.
Elbette bu görevi adam veya başka bir Aile üyesi yapabilirdi. Ama etrafa boş boş durup etrafı incelemek dikkat çekerdi. Kalabalığın arasında bunu fark etmek zor olurdu ama etrafta keskin nişancılar olduğuna emindiler.
Kadın elinde tuttuğu kırmızı megofonla tüm dikkatleri üzerine çekmiş olsada dönen bir daha ona bakmamış ve onu görmezden gelmişlerdi. Hatta Krypteia askerleri bile çünkü bir deliyi kimse takmazdı. Düşündükleri gibi de olmuştu, kadın görevini yerine getirmişti hemde dikkat çekmeden.
Titreyen eline rağmen telefonuna uzandı adam, korktuğu şey az önce öldürdüğü ceset değildi, bu saatten sonra peşlerine düşecek olan Krypteia askerleriydi.
"Efendim" telefonun açılmasıyla daha da gerilen adam yaşlı kadından öğrendiklerini bir bir anlatmaya başladı.
"Aferin. Bulabildiğin her bilgiyi topla" dedi telefonun ardındaki ses.
"Planımız ne?" Diye tereddütle sordu adam.
Kısa bir sessizlikten sonra cevap geldi "İçlerine bir casur yerleştirmeyi planlıyorlar"
"Bu imkansız!" diye adeta tüm sokak arasını inletti adam.
"Aile sözlüğünden imkansız kelimesi yoktur" telefondaki ses kendinden emindi.
"Eminim bu kelime onlarında sözlüğünden yoktur!" Adam artık yerinde duramamış olacak ki ileri geri yürümeye başladı. Korkuyu neredeyse solar hale gelmişti. Titriyordu ama bu soğuk havadan değildi.
"Ses tonuna dikkat et! Kimseden korkumuz yok bizim! Kendine gel ve kim olduğumuzu hatırla! Biz Aile'yız! Bir kaç itten korkacak değiliz!" Telefondaki ses öyle siddetliydi çıktı ki adam bir kaç saniye telefonu kulağından uzaklaştırmak zorunda kaldı.
"Bu çok zor bi iş" dedi telefondaki sesin aksine daha sakin bir sesle.
"Bir çok zorluğun üstesinden geldik, bununda geliriz. Hem kim bilir, belkide aradığımız casus çoktan onların içindedir" telefon kapandı ama adamın içindeki korku hale yerli yerinde durdu.
Rüzgar daha sert esmeye başlarken yaklaşan tehlike tüm ülkeyi sarsacak gibiydi. Çıkan fırtınaya rağmen ayakta kalan birileri mutlaka olacaktı. Ama asıl soru hangi taraf kazanacaktı?
İyiler mi, yoksa kötüler mi?
Sahiden, iyiyi ve kötüyü belirleyen kimdi?
-YONDERLY
Mia ve Scott hakında ne düşünüyorsunuz?
Peki Asyalı kız?
Krypteia'da olacaklar için heyecanlıyım:D
Bölüm etkileşimi
