2. bölüm / 11
TAÇSIZ PRENSES1.BÖLÜM
Bölümler 11Şu an: 1.BÖLÜM
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
♤♡♢♧☆
AVELMOR ÜLKESİ
YIL 2026
"Atılan her adım, verilen her karar ülkemiz için"
Gerçekten her şey ülkemiz için miydi?
Babamın kürsüdeki o kendinden emin duruşu ile kendi içimdeki çatlağı yan yana gördüm. O, kravatını düzeltip mikrofona eğilirken kelimeleri birer mermer blok gibi sağlam ve sarsılmaz görünüyordu. Bense o taşların altında ezilen sessiz çoğunluğu hissedebiliyordum. Babamın "ülke" dediği şey, o görkemli ışıkların ve devasa haritaların çizdiği sınırların çok ötesinde bir yerlerdeydi belki de. Ama onun çelik gibi soğuk kararlılığı ile o kararların gölgesinde kırılan incinmiş hayatlar arasındaki o uçurum, o an kafamın içinde sonsuz bir boşluk gibi açıldı.
AVELMOR.
Benim ülkem.
Mecazi anlamda değil gerçekten benim ülkem. İnsanlara göre Avelstone soyunun beraberinde getirdiği bir nimet.
Bana göreyse bir lanet.
Ülkemizin Yönetim biçimi parlamenter monarşi olup, devlet başkanının kral olduğu bir sistemdi. Yasama, yürütme ve bazen yargı yetkileri doğrudan hükümdarın onayına tabiydi. Ülke kral tarafından yönetilirken ona, kendi seçtiği meclis üyeleri yardım ederdi.
Bunun bir adaletsizlik olduğunu savunan insanlar elbetteki çoktu.
Dünyada her zaman çoğunluğa uymayan birileri olurdu, olacaktı. Çünkü insanlığın tarihi, tek bir doğrultuda akan uysal bir nehir değil. Kıyıyı sürekli döven, akıntıya karşı yüzen o uyumsuz ruhların fırtınalı deniziydir. Fikirlerin kitleleri peşinden sürüklediği, sloganların vicdanların sesini bastırdığı her çağda, birileri çıkıp o devasa çarkın dişlileri arasına çomak sokar.
Dünya, tarihi boyunca güç sahiplerinin "düzeni koruma" bahanesiyle aldığı radikal kararlarla çalkalandı. Ancak her devrin sonunda, o kararların oluşturduğu hassas dengeler ansızın kopan tek bir kıvılcımla un ufak oldu. Bugün de milyonlarca insanın gözünü kapatıp arkasından yürüdüğü o kör itaat ve durdurulamayan güç tutkusu, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu kanıtlarcasına insanlığı sonu belirsiz bir karanlığın eşiğine sürüklüyordu.
Herkesin tek bir manşete, tek bir lidere ve tek bir yıkıcı karara kayıtsızca uyum sağladığı o sessiz kabulleniş, nihayetinde 3. Dünya Savaşı'nın fitilini ateşleyen en sessiz ama en ölümcül cephane haline gelmişti. Bu tam alarak adı konmasada herkes gereği biliyordu.
Savaş başlamıştı.
Avelmor 2 taraflada herhangi bir diplomatik ilişki kurtarmıştı. Bu nedende dolayı savaşan her iki taraftarın da gözü Avelmor üzerindeydi.
Hangi tarafı seçecekti?
Bizi kendi taraflarına çekmek istemelerinin 2 büyük sebebi vardı, 1. konumumuzdu Fransa ve İspanya arasındaki toprak bağlantısı olan ülkemiz Atlas Okyanusuyla da bağlantısı vardı. 2. ise güçlü ve kalabalık ordusuydu. Hava, kara ve deniz kuvvetlerimiz namını tüm dünyaya duyurmuştu.
Jeopolitik konumu ve askeri sistemi mükemmeldi ve bu da savaşan ülkeler arasına katılmamızı istemelerine neden oluyordu.
Barıştan yanaydık, hep öyleydik.
Savaşın içinde değildik ama bu savaşın bizi etkilemediği anlamına gelmiyordu. Ticaret tamamen durmuş vaziyetteydi.
Enflasyon, Dolar ve Euro, enerji fiyatları tavan yapmış durumdaydı. Çatışma alanından kaçan insanlar için güvenli bir liman haline gelen Avelmor ülkesi, sosyal ve ekonomik yeni dengeyi kurmakta zorlanıyordu.
Bu nedenden ötürü bazı bölgeler fahiş fiyatlardan kurtulmak için ayaklanma çıkarıyordu. Bunlarla beraber sokak protestoları, grevler ve isyanlar ardı ardına geliyordu.
Her gün ama her gün protesto ediyorlardı.
Polis ve jandarma onları geri adım atmaları için sis bombası, göz yaşartıcı bombalar ve bazen su bile püskürtüyordu. Şehirlerin üzerine çöken o ağır sis sadece biber gazından ibaret değildi, umutsuzluğun ve belirsizliğin sisiydi bu.
İnsanların tek istediği şey daha rahat ve konforlu bir hayat tarzıydı. Emeklerinin karşılığını istiyorlardı. Ama yönetim, halkın bu feryadını bir talep değil, bir tehdit olarak görmeyi seçiyordu. Sarayın yüksek duvarları ardında yankılanan sloganlar, karar vericilerin kulaklarında sadece gürültüden ibaretti. Onlar için istikrar, insanların refahı değil, sokakların sessizliğiydi.
Kafamı babamın binlerce kameranın önünde konuşma yaptığı kürsüden ayırdım. Zaten 'ülkemiz için' adı altında yaptığı konuşmaları duymak istemiyordum.
Kulaklar sadece duymak istediklerinizi duyar, duymak istemediklerinizi beyniniz yakar.
Kameraları görmezden gelip sağ tarafıma döndüm. Aurelia eliyle kızıl saçlarını geriye iterek dik bir konuma geldip duruşunu düzeltti.
Prenses Aurelia Avelstone.
Halkı samimiyetiyle ve merhametiyle büyüleyen kız kardeşim olurken aynı zamanda Avelmor tahtını devralabilecek varislerinden biriydi.
Ya da eskiden öyleydi.
Aurelia'nın avuç içini pantolonuna sürttüğünü fark ettim gözlerim yeniden yüzüne tırmanırken göğsünün sık nefesler aldığını gördüm. Kameralara fark ettirmeden elimi sırtına koyup hafif hareketlerle okşamaya başladım
Vazovagal senkop.
Kardeşimi küçüklüğünden beri peşini bırakmayan hastalık.
Aşırı stres, korku, üzüntü ile tetiklenip, ani bayılmalara neden oluyordu.
Bunun önüne geçebilmek için ilaçlar alırdı. Ama annem veya ben ona hatırlatana kadar ilaçlarını almayı aksatıdı. Anlaşılan bugün ilaçlarını içmemişti, halbuki annemin ona çıkmadan önce içmesi gerektiğini söylediğini hatırlıyordum.
Küçüklüğünden beri kalabalık ortamlar ve birden fazla kameralar onu gererdi ve bu da hastalığını tetiklerdi.
Kameralar önünde bayıldığı ilk anı hatırlıyordum. Hemde çok net bir şekilde.
5. Yaş Doğum günümüzdü. Salonu kocaman olan bir mekan tutmuştular. Doğum günlerimiz halka açık bir alanda olmazdı. Genellikle kameralardan uzak beyaz sarayımızın kocaman ve yemyeşil arka bahçesinde yapılırdı. Ama eğitim hayatına başlıyacağımız için bunu duyurmak için güzel bir yoldu.
Gazeteciler, magazincileri, siyasetçiler... tanıyıp, tanımadığım herkes oradaydı.
Pasta kesiminden hemen önce Aurelia bana iyi hissetmediğini söylemiş ve ardından kollarımda bayılmıştı. O zamanki korkumu anlatamam bile.
Öldü sanmıştım.
Tabi sonradan yaşanan karmaşa, hastane, ilaçlar, yaşanan korku hepsi birbirine girmişti. Ailem deliye dönüştü ve kameralar ilk defa umurlarında değildi.
Aurelia'nın hastalığı ortaya çıkınca onun üzerine daha bir titrer oldular. Tüm ilgi ve dikkatlerini ona verdiler. Her an yeniden bayılabilir düşüncesiyle hep yanı başında oldular. O günden sonra abla konumuna yükselmiş ve kardeşine kol kanat germesi gereken biri olmuştum. Farkında olmadan bir gecede yaş almıştım.
Tabi olay haberlere sadece bir bayılma anı olarak yansıdı. Kimsenin Aurelia'nın bayılası altındaki nedenden haberi olmadı. Bunun saklanması altındaki en büyük nedeni, Kraliyet ailesinin zayıf olarak görülmemesi gerektiğindendi.
Kusursuz görünmeliydik. Kelimenin tam anlamıyla.
Ama işler ailemin beklediği gibi gitmedi. İlaçlarını düzenli alıyordu bir daha bayılma riski olmaz zannediyorlardı. Bende öyle zannediyordum, yanılmışız.
Avelmor anayasasının 70. Yılı etkinliğinde konuşmayı ben ve Aurelia yapmak için kürsüye çıktığımızda bayanlar ve baylar dediğimiz an Aurelia stresten aniden yanımda bayıldı. Bu sefer ilki kadar korkmamıştım ama yuznde kalbim göğüs kafesimden çıkmak için çırpınıyor gibiydi. İkinci bayılma anıda gerçekleşince haber hızlı bir şekilde tüm ülkeye yayıldı.
İnsanlar artık Aurelia'nın kusurlu olduğunu biliyordu.
Tüm dikkatler kardeşime verilirken ona olan ilgi anında arşa çıkmıştı. Bundan nefert ediyordum. Tüm ilgilerini ona verdikleri için değil, ona acıdıkları için.
İkimizide aynı dış görünüşe sahip olduğumuz için bizi ayırt etmeleri zor olduğu için bazen yürüyüşler sırasında bana acıyan gözlerle bakanları görünce sinir olurdum. Acımalarına ihtiyacımız yoktu çünkü biz zeten yeterince kendimize acıyorduk.
İnsanlar acıdıklarından mı gerçekten hayran olduklarından mı bilinmez Aurelia'yı çok severlerdi. Çoğunlukla halk yürüyüşlerinde ağızlarından onun adı zikredilirdi. Babamın adı bile onun adı kadar zikredilmezdi.
Aurelia'yla aramız çok iyiydi, sadece kardeş değil birbirimizin en yakın dostuyduk.
Şimdide öyleydi, onu seviyorum.
Ama zamanında ona gösterilen ilgi ve şefkati kıskanmadım diyemem. Ondan nefret bile ettim. O kadar kıskanıyordum, o kadar haset doluydum ki kendimi ondan uzaklaşmaya başladım. Kırıldığım için bile onu suçlardım. Ondan nefret ettim çünkü onun gibi değildim. Benim hiç bir şeyim yokken o her şeye sahip olduğu için onu küçümsedim. Son derce mantıksızdı ama küçük yaştaki bende mantık yoktu.
Ama bu nefret zamanla şefkate ve anlayışa dönüştü. Aurelia benim kız kardeşimdi ve onu kıskanmak şımarıkça bir davranıştı. Hele ki hastalığı ve ona hayran duyanlar onun elinde değilken. Ona karşı gittikçe yumuşadım ve bir de bakmışım ki ortada sadece ona karşı duyduğum sevgi kalmış.
Aurelia'nın nerede ne zaman bayılacağı belli olmadığı için tahtı ben devralmak görevi bana düşmüştü.
Taht benimdi.
Aurelia kafasını bana çevirip minnettar bir gülümseme gönderdi.
Üzerinde kırık beyaz bir takım vardı, benimse üzerimde siyah bir takım. İkiz olduğumuz için bizi zıt giydirmeye severlerdi.
Kıyafetleri biz seçmezdik, bizim için seçerlerdi. Saç ve makyajimizda profesyonel kişilerin elindeydi.
Şaşalı, pırıltılı, kabatık giysiler giyimezdik, abartıdan uzak olurduk. Sıradan gözüken ama kaliteli kıyafetler giydirilirdi bize. Bunun amacı lüks bir hayat yaşadığımızın üzerini kapatmaktı. İnsanlar onlar gibi bir hayat yaşadığımızı, kendimizi onlardan üstün görmediğimizi anlatmak isterdik bir nevi.
Hepsi sadece göz boyamak için vardı.
Gözlerim Aurelia'nın biraz sağına kayınca annemi gördüm.
Kraliçe Emma Avelstone.
Onunda üzerinde lacivert dizinin hemen altında biten bir elbise vardı. Boynunda aile yadigarı olduğunu bildiğim lacivert bir kolye takıyordu. Kızıl saçlarını sıkı bir topuz yapmışlardı, akşam baş ağrısı yaşayacağına çok emindim çünkü ben çekiyordum.
Tanrı yardımcısı olsun çünkü ağrı kesiciler olamayacak gibiydi.
Çok ciddi bir yüz ifadesiyle babamın konuşma yaptığı kürsüye bakıyordu. Ellerini önünde birleştirmiş dimdik duruyordu. Kambur durmamamız konusunda beni ve Aurelia'yı sürekli uyarırdı.
Prensesler asla kambur durmaz.
Annem Soylu bir aileden gelirdi. Şimdiki deyimle Aristokrak sınıfındaydı. Babamla görücü usulü evlenmişlerdi. Birbirlerinden nefret etmeseler de birbirlerine aşık olmadıkları aşikârdı. Mantık evliliğiydi onlarınki. Birinin bir eşe diğerininde yıllarca magazinde konuşulacak bir evliliğe ihtiyacı vardı.
Sessizdi ama çok katı ve disiplinli bir kadındı. Kurallara uymamız ve hata yapmamamız için gözü her zaman üzerimizde olurdu. Kameralara mükemmel aile imajını yansıtmak için çok uğraşırdı. Kameralar bize döndüğünde bile gözleriyle emir verebilirdi bize.
Bu evlilik ve bu evliliğin beraberinde getirdiği kraliçe sorumluluğu onun mutluluğunu, neşesini, hayat enerjisini almış gibiydi.
Eskiden böyle değildi ama. Ben ve Aurelia'yla arası çok iyiydi. Bizimle oyun bile oynardı. Rahattı ve bizi sık boğaz etmezdi ama yıllar geçtikçe ve biz büyüdükçe işler değişti. Ne oyunlar kaldı ne gülümsemeler. Her şey değişti. Daha sinirli ve katı bir anneye dönüştü. Biz büyüdükçe bizi birer prenses kalıbına sokmak için çok uğraşmıştı.
Başardı da, insanlar bize baktığında gördükleri tek şey disiplinli, saygılı ve güzel iki genç prensesti.
Bir alkış tufanı koptuğunda babamın konuşmasını bitirdiğini anladım. Kafamı ona çevirip yüzüme sahte bir gülümseme ekleyip alkışlamaya başladım.
Babam Kral V Edward Avelstone.
Elleri kürsünün her iki yanına koymuş bir şekilde kameralara gülümsüyordu. Üstünde jilet gibi duran mavi bir takım elbise vardı. Yaşı ilerlemiş saçında beyaz tutamlar çıkmıştı. Mavi gözleri hırs ve gururla parlıyordu, gençliğinde olduğu gibi gözlerindeki hırs asla değişmemişti.
Tahtın şimdiki Kralı olurken tüm ülke onun emrindeydi. Tabi eskiden ona rakip olan biri vardı.
İkizi olan amcam Henry Avelstone.
Ama amcam kraliyet kurallarına karşı gelip halktan olan sıradan biriyle evlendiği için tahttan ve ailesinden men edilmişti.
Ona imrenirdim. Özgürdü, üzerindeki büyük bir yükten kurtulmuş ve ailesinden gelen baskılara rağmen kendi yolunu çizmişti.
Babamın her iki yanında asılı olan lacivert, üzerine gümüş bir gül işlenmiş bayrağımız birini alıp öptü ve kürsüden inip yanımıza geldi.
Ayağa kalkınca babam benim ve Aurelia'nın arasına girdi ve kameraların flaşları patladı.
Ve ben.
Prenses Aurora Avelstone.
Avelmor tahtını gelecekteki kraliçesi.
150 yıla yakın zaman geçtikten sonra tahta çıkan ilk kadındım.
Bazı eski kafalı insanlar beni, zayıf ve kadın olarak görselerde ellerindeki tek seçenek bendim.
Ama eskiden değildim.
Bir abim vardı.
Charles Avelstone.
Yaşasaydı şu an 27 yaşında olurdu. Eskiden sadece aramızda 5 yıl varken şimdi bir dünya vardı.
Abim 3 yıl 6 ay süren zorunlu askerliğini yapmak zorundaydı çünkü tahtta çıkan her kral (ya da kraliçe) için bu bir görevdi.
Avelmor Anayasası'na göre devletin başı olan Kral, aynı zamanda Avelmor silah kuvvetlerinin başkomutanı olurdu.
Abim tahta geçtiğinde ordunun en üst düzey komutanı olacağı için, askeri hiyerarşiyi, disiplini ve savunma stratejilerini bizzat sahada deneyimlemesi bir zorunluluk olarak görülüyordu.
Ama askerlik yapmasının bir değer nedeni ise bunun bir gelenek haline gelmiş olmasıydı.
Monarşinin orduyla olan bağını güçlü tutmak Avelmor kraliyet ailesi için tarihsel bir gelenektir.
Babam kral V. Edward ve dedem II. Carlos'ta tahta çıkmadan önce ordunun tüm kademelerinde eğitim almışlardı.
Bu eğitim, geleceğin hükümdarının askerlerle empati kurmasını, ordunun güvenini kazanmasını ve devlet yönetimine hazır görünmesini sağlardı.
3 yıl 6 ay süren bu eğitimin 3 yılını kara, hava ve deniz kuvvetleri kapsardı. Geri kalan 6 ay ise Avelmor ülkesinin en güçlü ve özel askeri örgütünde geçerdi.
Krypteia.
Adı bile yüksek sesle anılmayan, karanlıklarda saklanmış askeri örgüt.
Karargahları bile haritada görülmeyen bu örgüt, sıradan askerlerden değil, iradesi çelik, sadakati tartışılmaz ve korkuyu dizginlemeyi öğrenmiş seçilmiş kişilerden oluşurdu.
Bu örgüte katılan herkes, geçmiş kimliğini kapının dışında bırakırdı. Krypteia'ya giren biri artık yalnızca bir asker değil, yaşayan bir silahtı. Düşmanlarını gölgelerden izler ve varlıklarını fark ettirmeden yok ederlerdi.
Dünyanın en güçlü askeri örgütüydü ve bu da tüm dünyaca bilinen bir gerçekti. Ülke dışında katılmak için başvuranlar bile olduğu söyleniyordu.
Bu askeri örgüt o kadar zordu ki kraliyet ailesinin aldığı eğitim sadece 6 ayla sınırlı kalıyordu. Abim 6 ay sürecek olan eğitimi için krypteia'ya gittiğinde bir daha asla geri dönmedi.
Geri dönmedi.
Kaydoldu, sanki hiç var olmamış gibi. Kuş olup uçuştu sanki, tüm arama çalışmalarına rağmen onu bulan kimse olmadı. Yer yarıldı ve o içine girmiş gibiydi.
Ailem onu bulmak için şefe ber oldu.
Hatta tüm ülke oldu.
Kara, deniz ve hava kuvvetlerinde çalışan herkesi onu bulmaları için gönderildi ama bir faydası olmadı. Ülke bu haberle çalkalanırken abimi bulmak için gönüllü olan insankar bile vardı ama Krypteia bölgesi yasak ve gizli olan bir bölge olduğu için geri çevrildiler.
Sonuçlar olumsuz olunca herkesin aklına aynı düşünce yerleşmişti.
Öldü.
Veya öldürdü.
Kimse bilmiyor.
Ondan geriye hiç bir iz bulunamadı, cesedi bile.Ortada ceset bile yoktu ama biz onu öldü bildik çünkü eğer yaşasaydı geri gelirdi.
27 Eylül 2021 yılı onun ortadan kaybolduğu yıldı. O günden sonra her 27 Eylülde ülkede derin bir hüzün ve keder dalaşırdı. Tüm halk bizimle yas tutardı.
Abimi severdim, hâlâ da seviyorum ama bir zamanlar beni bıraktığı için ona çok kızgındım. Aurelia benim ikizim olabilirdi ama Charles'ın yeri bende bambaşkaydı. O gittiğinde öyle yarım öyle eksik hissetmiştim ki keder ve üzüntüden yataklara düştüğüm bile olmuştu. Bazen penceremin kenarına tüner odamın baktığı ormanlık alanı seyrederdim, sanki abim o ağaçların arasından çıkıp bana el sallayacak ve "Ben geldim Merida" diyecekti.
Bana hep Brave filminde geçen aynı benim gibi kızıl saçlı olan prensesin ismiyle hitap ederdi. Ona hep "Benim adım Aurora!" diye bağırsamda şu an bana yine o isimle seslenmesi için nelerimi vermezdim.
Artık abim olmadığı için tahtı devralacak sadece bir kişi kalmıştı.
Ben.
Gelecek Avelmor kraliçesi rolünü üstlenmek hiç kolay değildi. Düşüncesi bile o kadar ağırdı ki bazen abim gibi ortadan kaybolmak isterdim.
Kameraların flaş sesleri durunca yüzümdeki gülümsemeyi canlı tutmaya çalıştım.
Kraliçe olacağımı kabullenmiştim, benden başka kimse olamazdı ve reddetmek seçenek bile değildi. Bu sorumluluğun altına girmek istemesemde artık bunu kabullenmiştim.
Fotoğraf çekimi bittikten sonra dışarıda bekleyen halkın karşısına çıktık ve onları selamladık. Bariyerlerin arkasında bekleyen halk bizi görünce çılgına döndü.
Her zaman kraliyet ailesini görmek için 40 takla atıp, bizi görmek için çabalayan insanlar vardı ama asla bize dokunamazlardı. Halktan birinin kraliyet Ailesine sarılması veya omzuna dokunması yasaktı. Ve 30'a yakın koruma bunu engelemek için buradaydı.
Tezahürat sesleri kulağımı doldururken Aurelia'ya seslenen seslerin baskın olduğunu duydum.
Kral olmasına rağmen babamın adı geçmiyordu bile.
Korumlara eşliğinde bariyere çok yaklaşmadan uzatılan her eli sıkmaya çalıştım. Temas etmek benim için hep bir sorundu. Küçüklüğümden başlayıp şimdiki yaşıma kadar devam etmişti bu. El sıkışmak o kadarda rahatsız etmesede yinede uzatılan birden fazla el gerilmeme neden olurdu.
Kalabalığı sıyırıp bariyerlerin kenarına gelen bir kadın pembe bir bataniyeye sarılı bebeği bana uzatmaya çalıştı.
"Prenses Aurora bebeğimin adını sizinkiyle aynı koydum, lütfen ona bir bakın! lütfen onu kucağınıza alın lütfen! lütfen..."
Ben kadına hayalet görmüş gibi bakarken korumam devreye girdi. Tam o sırada Aurelia korumadan önce davrandı ve bebeği kadından aldı. Ardından bana döndü ve bebeği kucağıma bıraktı. Ben daha ne olduğunu anlamadan elimde bir bebek vardı!
Bataniyeyi biraz kaldırdım ve bebeğe baktım. Gerçekten çok tatlı bir bebekti. Yanakları tombul ve soğuk hava nedeniyle pembeydiler. Şimdi sıcacık evinde olması gerekirken bu soğuk havada tanımadığı bir insanın kollarındaydı.
Hayat bazen böyle hissettirirdi, nerede olduğunu bile farketmeden nerede olmadığını fark edersin.
Bu bebek nerede olmadığını fark etti ve birden ağlamaya başladı.
Kafamı kaldırıp annesine baktım, kadının gözleri dolu doluydum.
Geleneklerimizde bir prensesin bebeğinizi tutması o bebeğin eve bereket, huzur ve şans getirdiği söylenirdi.
Bu saçma gelenek yüzünden halk yürüyüşlerinde insanlardan daha çok bebekler olurdu.
Bebeğin biraz sakinleşmesi için hafifçe salladım ama daha çok ağlamaya başladı. Panikledim ve kadına bebeği geri uzattım ama ben daha veremeden bebek koluma küstü.
Kadına bebeğini uzatırken, kadın sürekli özür dileyip duruyordu gülümseyip kadına sorun olmadığını söyledim. Kusmuk görmek ve koklamak beni iğrendirmiyordu. İnsanların düşündükleri aksine çabuk kırılan bir prenses değildim.
Ama yalancı bir prensestim.
Onları görüyor, duyuyor, hissediyordum ama onlara yardım edecek eli uzatmıyordum. Gözlerimi kapattım, kulaklarımı tıkadım ve dilimi ısırdım. 3 maymunu oynamak artık çok kolay geliyordu. Herkes benim pürüzsüz, lekesiz bir kuğu gibi saray koridorlarında süzüldüğümü sanıyordu oysa ben, altın bir kafesin içinde kendi korkaklığına tapan bir yalancıydım.
Yan tarafımda duran koruma cebinden mendil çıkarıp bana uzattı. Ceketimin kolunu yavaş hareketlerle sile sile siyah limuzine doğru yürürken ruhumdaki kiride silebilmeyi isterdim.
Annem ve babamda kendi arabalarına bindiklerinde arabalar peş peşe yola koyuldu.
Arabaya bindiğimizden beri Aurelia'ın kahkahası bize eşlik ediyordu. O gülmeye devam ederken kusmuklu bezi alıp suratına fırlattım.
"Gülmeyi keser misin?!" dedim sinirli bir şekilde ama o gülmeye devam etti.
Siz hiç kız kardeşinizi öldürmek istemişmiydiniz? Ben istemiştim, hemde birçok kez. Bu da o anlardan biriydi.
Kafamı çevirip önüme döndüğümde şoförün dikiz aynasında bana baktığını fark ettim.
Gösteriden eğlenmiş miydi acaba?
"Yola odaklana bilir misiniz!" Dedim elimle karşıyı göstererek.
Şoför hızla gözlerini kaçırıp, arabayı sürmeye devam etti.
"Kibar ol Aurora" Aurelia gülmeyi kesip kısık bir sesle beni uyardı.
Kuruyan dudaklarımı yalayıp, Şoföre döndüm. Bir süre düşünüp ne yaptığımın farkına vardım. Aurelia haklıydı, sinirimi başka insanlardan çıkaramazdım. Ayrıca bu hareket görgü kurallarının dışındaydı.
"Size bağırdığım için özür dilerim" dedim sakin ve kibar bir sesle.
Dikiz aynasından bana kayan gözlerinde neredeyse anlayış vardı. Kafasını sallayan ve özürümü kabul eden şoför yeniden yola odaklandı. Hiç bir şey söylememesi bana yeterli gelmezken nedensizce sesini duymak istediml
"Adınız nedir acaba?" daha sakin bir sesle şoföre sordum.
Şoför yeniden dikiz aynasında bana baktı.
"Andrew prenses" dedi saygıyla.
Kafamı salladım. Andrew. Neden bilmiyorum ama bu isim ona yakışıyordu. 40'larının sonunda gibi duruyordu. Şöförlük için fazla yaşlı değil miydi? Genelde genç ve çevik insanlar seçiliyordu bu görev için.
"Sana bağırdığım için özür dilerim Andrew, zor bir gün geçiriyorum ve sinirimi senden çıkıyormuş gibi durdum biraz. Sinirim asla sana yönelik değildi "
Andrew sadece gülümsedi. Sanki yeniden beni anladığını belirtir gibi kafasını salladı.
Bu yolculuk içinde geçen son konuşmaydı.
Araba malikaneye vardığında kapıyı uşağın açmasıyla aşağı indim. Soğuk hava yeniden yüzüme vururken arabanın sıcağından bunaldığımı yeni fark ediyordum. Malikaneye doğru yürürken arkamdan Aurelia'nın bağırdığını işittim.
"Kusmuklu peçeteni unuttun!"
Kafamı ona çevirip "Sana hediyem olsun" dedim.
"Ama bu senin hediyen bir hediye başkasına hediye edilmemelidir"
Onu duymamazlıktan geldim. Ben ona cevap vermeyince genelde susar zaten. Beyaz malikaneye doğru ilerlerken Aurelia'nın sesi artık çok geride kalmıştı.
Atalarımın kaldığı ve yıllarca Avelstone ailesini içinde barındırdığı malikaneye baktım.
Bembeyaz mermerden oyulmuş devasa sütunları, gökyüzüne uzanan kuleleri ve ihtişamıyla göz kamaştıran bu saray, kraliyet ailesinin asırlık gücünü fısıldayan büyüleyici bir yapı. Malikâne, sanki topraktan yükselmemiş de bulutların arasından yeryüzüne inmiş gibi el değmemiş, dupduru bir beyazlığa sahip.
Bu devasa beyaz yapının çevresini, cennetten bir parça gibi dizayn edilmiş devasa bir kraliyet bahçesi kuşatıyor. Bahçenin kapısından içeri girdiğinizde sizi karşılayan ilk şey, havada süzülen taze çimen ve kokuyla başınızı döndüren ender saray güllerinin kokusu oluyor. Simetrik bir düzenle tasarlanmış yürüme yolları, ince elenmiş bembeyaz çakıl taşlarıyla kaplı; adım attıkça çıkan hafif sesler bahçenin huzurlu sessizliğinde yankılanıyor.
Malikanenin içiyle de dışıyla da tonlarca çalışan ilgileniyordu. Bahçesiyle ayrı, bulaşığıyla ayrı, temizliğiyle ayrı ilgilenen insanlardı. Dışarıya bilgi vermemeleri için belge gizlilik sözleşmesi imzalarlardı. Bu konu ailemin en hasas olduğu konu olduğu için hepsi tek tek özel ve dikkatlice seçilmişlerdi.
Adama girdiğimde ilk işim kıyafetlerimden kurtulup duşa girmek oldu.
Sıcak suyun buharı banyoyu gri bir sis bulutu gibi kaplarken, dış dünyayla olan bağımın da koptuğunu hissettim. Yalnız olmak, omuzlarımdaki tonlarca yükü bir nebze olsun hafifletmişti ama zihnimin içindeki gürültü bir türlü susmuyordu. Lifin cildimde bıraktığı sert his, içimdeki hissizliği bastırmaya yetmiyordu. Su, şakaklarımdan süzülüp çeneme doğru inerken, az önce yaşananlar zihnimde bir film şeridi gibi dönüp duruyordu. Su, sadece tenimi temizliyor vicdanımdaki o koyu ve yapışkan suçluluk duygusuna dokunamıyordu bile. Sabun köpükleri ayaklarımın altından süzülüp giderken, onlarla birlikte bu suçluluk duygusunun da akıp gitmesini diledim.
Dileklerimde suyla akıp gitti.
Camdaki buğuyu elimle sildim ve aynadaki yabancıya baktım. Bu ben miydim, yoksa ailemin yarattığı bir kukla mı?
Beyaz bornozumu giyinirken düşünememeye ve rolümden çıkmamaya çalıştım.
İplerimi ellerine vereli çok oldu.
Banyodan çıkınca karşımda kız kardeşimi buldum.
"Aurelia?" Dedim sorar bir şekilde.
Ellerini arkasında saklayan Aurelia birden elini havaya kaldırdı ve "Mendilini unutun!" Dedi neşeli bir sesle.
Göz devirerek yanından geçtim ve yatağıma oturdum. Bazen çok sinir bozucu biri oluyordu. Yaşına göre davranmıyor ve çocukça hareket ediyordu. Şımarık davranıyor da diyebilirdim çünkü öyleydi. Ailenin tolerans gösterilen çocuğu olduğu için öyle davranması normal olabilirdi. Annem katı karallarını bile onun için esnetridi ve yelkenlerini suya indiridi. Her istediği alınır ve bir dediği iki edilmezdi.
"Ne yapıyorsun?" dedi Aurelia bana doğru ilerlerken
"Sadece düşünüyordum" dedim ona odaklanmaya çalışılarak.
"Alt tarafı bir şakaydı Aurora, bu kadar düşünmene gerek yok" dedi Aurelia omuz silkip mendili makyaj masama bırakırken.
Konunun hâlâ kusmuklu bir mendil olmadığının farkında değildi.
Gerçi Aurelia hiç bir şeyin farkında değildi. Ne kadar stresli bir dönemden geçtiğimin ve psikolojimin yerlerde olduğundan bir haberdi.
Kördü.
Düşüncelerimin boynuma bir urgan gibi yapışıp beni boğduğunu görmüyordu.
Öldürdüm, peki Aurelia neden hissetmiyordum?
Neden sorumluluklarımın ruhumu emdiğini hissetmiyordu.
O kördü bense bir yalancı.
Benden önceki her yönetici gibi orduya katılacaktım.
Bu basit bir cümle değildi. Ben orduya katılacaktım ama her şeyden önce Krypteia'ya gidecektim.
Abimin kaybolduğu yere.
Veya öldüğü.
Babam birkaç ay önce basın açıklamasına orduya katılacağımı beyan etmişti. Bugünün geleceğini elbette biliyordum sorun askerlik yapmak değildi, sorun krypteia'da da askerlik yapacak olmamdı.
Aurelia beni kara kuvvetlerine başlayacağımı sanıyordu, bende öyle sanıyordum. Olaylardan sonra oranın adını bile duymam sanıyordum ama babam bana ilk tokadını yapıştırmış gibiyi.
Babam beni oraya nasıl gönderebilirdi?
Kaç aydır aklımda olan düşünceler hal ve hareketlerimide değişmişti ama Aurelia'nın düşündüğü tek şey kusmuklu bir mendildi.
Elbette oraya gideceğimi bilmiyordu ve bende söylemeye cesaret edemedim. Onu strese sokup hasta etmek istemedim ama bu bilgi bende sır gibi saklı kalırken içten içe hasta olan ben oldum.
Neden beni görmüyor?
Son zamanlarda konuşmaya ve içimi dökmeye o kadar ihtiyacım vardı ki... Sırtımı bir dağa yaslamak ve sabaha kadar ağlamak istiyordum. Ama benim bir dağım yoktu, elimde olan tek şey soğuk bir duvardı.
"Ben şakadan bahsetmiyorum Aurelia. Konu hiç bir zaman şaka olmadı" dedim sesimdeki titremeyi gizleyemeden.
Keşke konu bu kadar basit olsaydı.
Aurelia kaşlarını çattı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı
"Aurora..."
Aurelia sözlerine devam edemeden kapı birden tıklatıldı. Kim olduğunu bildiğim için gel komutunu verdim.
Veyra.
Veyra genelde her şeyimizle ilgilenen dadımızdı. Kocası ve 1 oğluyla beraber ailemiz için çalışırdı. Tek görevi ben ve Aurelia'ydık.
Kırklarının ortasındaydı diyebilirdim bazı saç tutamlarına beyaz kar taneleri düşmüştü bile. Her zaman saçlarını sım sıkı bir topuz yapar tek bir telin bile dışarı çıkmasına izin vermezdi. Sert değildi ama disiplinliyidi.
"Prenses Aurora hala hazırlanmadınızmı? Yemek vakti neredeyse geldi!" dedi hafif sitemli bir tonda. Annemizden sonra bizimle bu tonda konuşa bilen tek kadındı sanırım.
"Burada özel bir konuşma yapmaya çalışıyoruz" dedim kendimi ve Aurelia'yı göstererek.
Veyra dik bir konuma geldi ve kendini düzeltti. Ardından Aurelia'ya bakarak "Şu an konuşma yapmanın zamanı değil" dedi ve arkasını dönüp giyinme odasına girdip Krem rengi bir elbise ve onunla uyumlu bir topuklu ayakkabı getirdi ve makyaj masamın yanına bıraktı.
"Bunları giyinin, prenses Aurelia sizinde giyeceğiniz kıyafetleri yatağınızın üzerine bıraktım. Herhangi bir yardıma ihtiyacınız olursa seslenmeniz yeterli" dedi kafasını hafif eğip odamdan dışarı çıktı. Yıllardır bizimle görevliydi ama saygıdan kusur etmiyordu. Bir dadıdan daha çok bir anne olmuştu bize. O yüzden dediklerine ses çıkarmazdım.
Aurelia kendi odasının yolunu tutarken bana bu konuyu sonra konuşacağız bakışı attı.
Ütülenmiş krem elbiseyi giyindim. Ayakkabılarımı giyirken makyaj aynamdan kendime baktım. Sanki bir hastalığa yakalanmışım gibi rengim soluk duruyordu. Son günlerde bedenim zayıflamış ve göz altlarına koyu halklar inmişti.
İnsan düşünmekten hasta olabilir miydi?
Olabilirmiş. Bunu gördüm aynada.
Saçlarımı kurtulurken ve tararken nazik olmaya çalıştım. Kendimi sevdiğim tek şey sanırım saçlarımdı. Kızıl tutamlar elimin altında kayarken acele etmedim. Ruhumu tüketmiş olsamda saçlarım hala benimleydi. Bu sancılı dönemde bir kaç tutamını kaybetmiş olsamda kökünün bende olması tek motive kaynağımdı. Onlar sayesinde dıştan hâlâ canlı görünüyordum. Çürümüştüm ama onlar hâlâ parlaktı.
Öldüğüm gün saçlarımın da solduğu gün olacaktı.
♤♡♢♧☆
Yemek odasına girdiğimde misafirimiz olduğunu gördüm, ki bu alışılmışın dışındaydı. Cuma günleri misafirimiz olmazdı.
Geldiğim gibi adam sandalyesinde ayağa kaldığı ve tokalsmak için elini bana doğru uzatırken konuştu "Merhaba prenses Aurora"
Uzattığı eli sıkarken nazik bir gülümseme takindimv e kafamı salladım "Merhaba"
Yerime oturduğumda karşımda bana tanıdık gelen adamı incelemeye başladım.
Bu adamı daha önce nerede görmüştüm?
Hatırladım.
Bu Meclis üyesi olan Alex Adams'tan başkası değildi.
Meclis üyesi olduğunu biliyordum çünkü hepsini ezberletmişlerdi. Ki bu kolay olmamıştı çünkü meclis 56 kişiden oluşuyordu. Hepsinin adını ve soy adını bilmek zorundaydım.
Aşçılar servise başladığında havayı güzel kokular sardı. Babam ilk kaşığını aldığında yemek başladı.
"Kızınız yakından daha da güzelmiş kral Edward" dedi bay Adams bana bakarak.
Ben mi?
Babamda kafasını bana çevirip gülümsedi.
"Öyle" dedi kısa keserek.
Bay Adams şakayla karışık bir şekilde "Bir ara oğlumla görüşürler umarım. Belki bir yemek yerler" dedi.
Bir Prensesle baş başa yemek yemek eski geleneklerimizden biriydi. Bu prensesin karşısındaki beyefendiyi beğendiği ve birlikte bir gelecek inşa edebilecekleri anlamına gelirdi. Tabi günümüzde kullandığımız bir gelenek değildi artık. Bay Adams bu geleneğe atıfta bulunmuşa benziyordu.
Sağolun ama kalsın.
"Teklif için teşekkürler ama kızlarımı başka bir erkeğe teslim etmek hiç içimden gelmiyor" dedi babam bana ve Aurelia'ya bakarak. Bu konuda biraz sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Kıskanmış mıydı? Hiç onluk bir hareket değil halbuki.
Bay Adams kaşlarını kaldırıp bana ve Aurelia'ya baktı.
"Tabi sizde haklısınız benimde böyle güzel ve akıllı kızlarım olsaydı bende kimseye vermek etmezdim" dedi.
Konu bu şekilde kapandı ve hiç istemediğim, duymaya bile katlanamadığım başka bir konu açıldı.
"Krypteia'ya katılma zamanınız neredeyse geldi, ne hissediyorsunuz prenses?" diye sordu bay Adams.
Boğazımdaki lokmayı zat zor yutarken Aurelia yanımda kas katı kesildiğini hissetim.
Aurelia askeri eğitimimi yapmam gerektiğini biliyordu ama Krypteia'ya gideceğimi bilmiyordu.
Öğrenmişti.
Elinde sonunda öğrenecekti zaten ama keşke babamdan veya annemden duysaydı, bir yabancıdan değil.
"Heyecanlıyım bay Adams" sesime sevinç katmayı ihmal etmedim ama açık olmak gerekirse ödüm kopuyordu!
Kara, hava ve deniz de vardı daha ama ilk katıldığım Krypteia olacaktı. Abimde ilk oradan başlamıştı ve geri kalan kuvvetlere asla girmemişti.
Ya bende geri dönemezsem?
Bu düşünce bile iştahımı kesmeye yetmişti.
Senede 1 olan Krypteia seçimleri Eylülün 5'i başlardı. Tüm katılımcıları özel uçağıyla alan Krypteia onları 1 haftalık bir teste tabi tutardı. Ben bu testlere giremezdim, sınavı yapılacağı haftadan bir hafta sonra orada olmam lazımdı ama benim başka bir seçeneğim daha vardı.
Zaten gidecektim, o halde bildiğim bir yoldan gitmeye karar vermiştim.
Abimin yolu.
Tam testlerin yapıldığı hafta gidecektim oraya.
Neden diye sormuştum, neden erken gittin? Babamın genlerini miras alan gözleri parlamıştı, Sözleri hâlâ aklımda "Fırtınalı bir denizden geçmediysen kendine kaptan deme Aurora"
Ne demek istediğini şimdi anlıyordum ve yaşayarak deneyimliyecektim.
Krypteia'nın 1 hafta süren seçmeleri çok zorlu ve meşakatli geçerdi. Gidenlerin yarısı geri gelirdi diye duymuştum. 2. Gün bırakanı bile olurmuş.
Abim o zor testlerden geçmiş ve gerçekten orduya girmeye hak kazanmıştı.
Korkuma rağmen erken katılmanın tek sebebi abimi örnek almamdı.
"Hatırladığıma göre oğlunuzda orda görev yapmaktaydı?" babamın merkalı çıkan sesi beni ana geri sürükledi.
Konu neydi?
Kafamın içine o kadar odaklanmıştım ki onları dinlememiştim.
Bay Adams gururlu çıktığını düşündüğüm bir sesle
"Doğru hatırlıyorsunuz oğlumda Krypteia görev yapmakta" dedi
Oğlu mu? Şu yemek yememi istediğimi?
"Hiç korkmuyor musun bir gün adı gümüş listede çıkar diye" diye sordu babam
Gümüş listeden bahsetmeleri tüylerimi diken diken etti.
Gümüş liste, Krypteia'da görevde ölen kişilerin adının yazıldığı ve ülkenin dört bir yanına astıkları listeydi.
Bay Adams yarım bir gülümsemeyl "Oğlumun adının orda yazması onun içinde benim içinde bir onurdur. Ülkemiz için her birimizin canı feda. Ayrıca oğlum güçlüdür, yaklaşık 6 yıldır orada görev yapmakta" dedi bay Adams gururla.
6 yıl mı? Yok atık!
Ben ilk haftayı atlatsam yeterdi çünkü en zoru oydu, yani sanırım.
♤♡♢♧☆
Çok şükür yemek saati bitti ve odama çıkabildim.
Yatağıma otururken bekledim çünkü geleceğini biliyordum.
Hep bilirdim.
Kapım birden açıldı.
Aurelia'ydı gelen. Tedirgin bir yüz ifadesiyle "Konuşa bilir miyiz?" diye sordu
Pekala başlıyordu. Şimdiye kadar bekletmiştim ama zamanı gelmişti.
Elimi yan tarafıma vurdum ve Aurelia sinyali alıp yanım oturdu. Düşünüyordu, kafasında cümleleri birleştiriyormuş gibi bir hali vardı. Bekledim çünkü konuşmaya cesaret edenin o olmasını istedim.
Sonunda kelimeleri bulmuş gibi "Ben özür dilerim, bugün fazla üzerine geldim" dedi mahcup bir sesle.
"Bu aralar bende fazla alınganım" diyerek ona kendini suçlu hissetirmedim. Altan almayı çok küçükken öğrenmiştim, özelliklede Aurelia'ya karşı.
"Gidiyorsun, oraya" dedi titreyen bur sesle, sanki gerçek yeni algılıyor gibiyi, yada algılamak istemiyordu. Bu duygu konusunda ona başarılar çünkü ben aylardır bununla boğuşuyordum.
"Evet" dedim sadece.
"Buna nasıl izin verirler Aurora!" Kısık bir sesle sitem etti Aurelia.
Abimi kaybetmek beni etkilediği kadar onu da etkilemişti ama hastalığı tetiklenmesin diye annem ve babam onu bu konudan hep uzak tuttu. Her şeye şahit olan bendim, arama çalışmalarına, televizyon haberlerine, annemin feryatlarına, babamın gözyaşlarına... her şeye.
Aurelia hep duvarın öteki tarafında tutulan olurdu.
"Bunun bir gelenek olduğunu biliyorsun" dedim kabullenmiş bir sesle. Babamın neden beni oraya gönderdiğini bende bilmiyordum ama kabullenmiştim.
Korkum bile kabulenişin önüne geçemiyordu.
"Bunu yapamazlar Aurora!" Diye yine isyan etti ama isyanı boşunaydı, benim gibi kabullenmeliydi.
"Yapabilirler"
"Böyle konuşma, bu kadar çabuk kabullenemezsin!" Diye bana bağırdı ayağa kalkıp.
"Başka seçeneğim yok Aurelia" dedim sakin kalmaya çalışarak.
Birimizin sakin kalması ve olgu bu tavır sergilemsi gerekiyordu ve bu yine ben oldum.
"Babamla konuşacağım!" Diye bir hışımla kapıya doğru yürüdü ama onu kolundan tuttuğum gibi onu durdurum.
"Yapma" dedim cılız bir sesle.
Kolundan sıkıca tutum çünkü eğer bir tohum tanesi büyüklüğünde olan o bencil düşünce beynime ekilirse, ondan önce ben giderdim.
"Gidemezsin oraya gidemezsin! İzin vermeyeceğim, bırak babamla konuşayım" dedi gözlerinden yaşlar akarken. Onu sakinleştirmek için kolumu omzuna yerleştirdim. "Ştt, sakin ol. Simdi benimle derin nefesler al" dedim ama Aurelia daha sesli bir şekilde ağlamaya başladı.
Ağlaya bilirdi ama bir fayda etmezdi, deneyip gördüğümde bende anlamıştım.
Benim için savaştığını görmek çok nadirdi. Ama asıl soru benim için mi savaşıyordu, yoksa benide kaybettikten sonra yanlız kalacağı gerçeğine yüzleşen kendi için mi?
sorular ve belirsiz olan cevaplar.
"Gitmek istiyorum Aurelia" dedim bir süredir içimde biriktirdiğim düşüncelerle.
Eski Aurora bile bunu söylediğine inanmazdı.
Aurelia'nın vücudu kas katı kesildi. Elimden kurtulup şaşkın ve hayrete uğramış gözlerini bana çevirdi. Böyle bir cevap beklemiyordu.
Bir kaç ay önce bende kendimden böyle bir cevap beklemiyordum.
"Ne?"dedi sesine de yansıyan şaşkın tonlamayla.
"Duydun" dedim omuzlarımı kaldırarak.
"Yanlış duydum belki" dedi hızla.
"Doğru dudun, gitmek istiyorum" dedim kesin bir dille.
"Ama neden?" Diye sordu Aurelia kısık bir sesle. Gözlerinde artık şaşkınlık yoktu korku vardı, bir süre önce benimde yüreğimde yer edinen duyguydu bu.
"Gitmek istiyorum işte" diye geçiştirmeye çalıştım ama Aurelia bunu kabul edecek biri değildi.
"Bana doğruyu söyle, babam mı seni zorladı?"
"Hayır" dedim hemen.
"O zaman niye şeytan inine inmek istiyorsun?!" Diye bağırıp hayret etti Aurelia.
Ona söyleyene kadar rahat etmeyeceğini biliyordum. Yine binbir türlü yalanı tencerede kaynatıp ona yedire bilirdim ama ikinci defa ona karşı bir sorumluluk hissettim.
Bilmeliydi.
Buna hakkı vardı. Ya da sadece bu yükü tak başıma sırtlanmak istemedim.
"Charles'ı bulmak istiyorum" sözlerim oda da yankılanırken Aurelia'nın ağızı açık kaldı, kafasında soru işaretleri olduğunu bildiğim için ona anlatmaya çalıştım.
"Biliyorum üzerinden 5 yıl çekti oraya gidip onu bulmayı bende beklemiyorum ama en azından bir ipucu olmalı, ondan geriye kalan bir parça olmalı Aurelia" dedim aklıma takılan noktalara değinerek. Ona dair bir şeyler olmalıydı. Tamam oraya gitmeye korkuyordum ama yolun sonunda abime dair bir şey bulacaksam şeytanın inine girmeyi göze alırdım, çünkü abimde benim için alırdı.
Biliyordum.
"Onun yaşadığını sanmıyorum Aurora" Aurelia öncekine nazaran daha kısık ve ruhsuz gelmişti. Charles ikimiz içinde hâlâ kanayan bir yaraydı, yıllar geçti ama ikimizde yaraya dokunmadık çünkü ondan geriye kalan en gerçekçi şeydi.
"En azından ona ne olduğunu öğrenirim, belirsizlik içinde yaşamayız. Şu kapıdan içeri girmesini beklemem en azından" dedim göz yaşlarıma hakim olmaya çalışarak.
Beklenti içinde olmak ruhunu teslim etmek demekti.
Her gün bir ümit geri döner diye bekliyordum ama beklemekten sıkılmıştım artık harekete geçmek istiyordum. Ve ilk hareketim Krypteia'ya katılmak olacaktı, her şey orada başlamıştı ve son bulmuştu.
Birbirine düğümlenen ipin ucu oradaydı ve benimde yapmam gereken tek şey düğümleri ayırmaktı.
Aurelia'ya her gece gördüğüm kabuslardan ya da gece gündüz bana musallat olan Charles'ın hayaletinden bahsetmedim. Zaten ona bir çok şeyden bahsetmezdim.
"Ya sende geri dönemezsen?" Diye endişeyle sordu Aurelia, birden uzandı ve bileğimi sıkı sıkı tutu "Gitme Aurora söz seni bir daha hiç üzmeyeceğim, şaka da yapmayacağım yeter ki sen gitme, seni de kaybetmeye dayanamam" dedi küçük bir çocuk gibi ağlaya ağlaya. Onu ağlarken görünce içim parçalanıyordu. Kollarımı etrafına sarıp başını göğüsüme yasladım.
"Seni bırakıp gitmek bende istemiyorum ama mecburum Aurelia. Charles olsa bizim için gelirdi bunu sende biliyorsun" burnumun direği sızlarken gözyaşlarına hakim oldum.
Charles benim için cehenneme bile gelirdi.
Son zamanlarda o kadar kötüydük ki güçlü olmam gereken yerde bile gözlerim doluyordu. Ağlamak ikimizde bir fayda sağlamayacaktı, elinde sonunda gidecektim. Gitmeye mecburdum, bana verilen emir böyleydi, madem gidiyordum beni ayakta tutan bir düşünceye tutunmalıydım.
Abime dair bir ipucu.
"Senin kadar bende korkuyorum, Aurelia hemde çok ama bunu abimize borçluyuz, o hep bizim yanımızda olan bize kol kanat geren kişiydi"
Evin sağlam kolonu onun üzerinde gibiyi.
Kolon gitti, ev yıkıldı.
Yıllardır bir enkazın içinde yaşıyorduk ve o enkazı içimizde taşıyorduk.
"Bana destek ol Aurelia, senin desteğin olmadan bu yola çıkamam"
Yine yalan söyeldim.
Çıkardım Aurelia, istemesem bile çıkmak zorundaydım.
Aurelia kafasını göğüsümden uzaklaştırıp "Bana geri döneceğine söz ver Aurora" dedi yeşilliklerine bulaşan kan kırmızısı gözlerle.
Geri dönüp dönmeyeceğimi ben bile bilmiyordum ama Aurelia'ya söz verene kadar beni rahat bırakmayacağını da biliyordum "Söz" dedim.
Sözümü tutmam gerekecekti çünkü "Avelstone'lar sözünü daima tutar" dedi benim yerime Aurelia.
"Sende bana söz ver. Bir daha bu konu da ağlamak yok" dedim kesin bir dille. Daha fazla ağlayıp kendini harap etmesini istemiyorum. Bende zaten yıkık bir haldeyken birimiz ayakta kalmalı ve diğerine destek olmalıydı. Malesef bu görevi üstlenecek gücüm kalmamıştı.
Aurelia kafasını sallayıp "Beraber uyuyalım mı?" Diye tatlı bir sesle sorunca hayır demek zaten imkansızdı.
O pijamalarını almak için odasına gidince bende üzerimi değiştirdim. Beraber yatağa uzandığımızda ışıkları söndürdüm. Hemen uyuyacağımızı sanıyordum ama Aurelia'nın aklına takılan sorular vardı anlaşılan.
"Babam onlar gideceğini neden bana söylemedi?" diye soru Aurelia yan dönüp bana bakarak.
Onu strese sokmak için söylememişlerdim ama bunu söylersem tepkisini tam çıkaramadığım için "Eminim zamanı gelince söylerdiler" dedim konuyu kapatsın diye.
"Olabilir, zaten gitmene daha 10 gün var" dedi Aurelia mayışmış bir sesle.
Bu gecenin bu kadar uzayacağını tahmin etmemiştim.
"Aslında sedece 3 gün var" dedim yutkunarak.
Aurelia testlere gideceğimi söylemeyi unutmuştum. Gerçi daha babama bile söylememiştim.
Aurelia yatakta oturur bir vaziyete geldi ve bana baktı
"Bu ne demek oluyor?"
"3 gün sonra Krypteia uçağı kalkıyor" dedim ona hatırlatır gibi.
Aurelia kaşlarını çatıp "İyi de o orduya girecekler için, sen bir hafta sonra katılacaksın" dedi bana, yanlışımı düzeltmek ister gibi, onu onaylamamı bekledi ama ben sadece karanlıkta parlayan gözlerine baktım.
"Abim gibi sınavlara gireceksin" dedi Aurelia anlamaya çalışır gibi. Kafamla onu onayladım sadece, cevabı kendi vermişti.
"Ama neden? Bu kurallara aykırı" Dedi anlamaya çalışırken.
Keşke anlamaya çalışmasada, sadece anlasa. İkizler arasında olan o telepatik bağ bizde yoktu.
Neden yoktu? İpleri kesen o muydu, yoksa ben miydim?
"Sanırım ikimizde kuralları çiğnemeyi seviyoruz" dedim omuz silkerek.
Yalan. Yalan. Yalan.
Gözlerimi Aurelia'ya çevirip beni anlamasını istedim. Sanırım ilk defa gerçekten beni görsün ve hissetsin istedim. Yalan söylediğimi fark etsin ve gözlerimin içine bakıp, yalan söyleme Aurora kimse sana bakıp sırf prenses olduğun için orada olduğunu düşünsünler istemedin.
Sözlerime karşılık Aurelia "Babam biliyor mu?" Diye sorunca kalbim inincindiğini hissetim.
Çok tuhaf. Orada olduğunu bile unutmuştum.
Kafamı hayır anlamında salladım ve gözlerimi tavana çevirip gözyaşlarımı gizledim.
"Kalp krizi geşirmezse iyidir" dedi Aurelia düşünceli bir sesle.
O krizi geçirecek olan bendim.
"Ne zaman söyleyeceksin? Krypteia uçağı yakında kalkacak." dedi bana hatırlatmak ister gibi.
"Bilmiyorum" deyip kafamı salladım ama elinde sonunda söylemem gerekiyordu. Onun onayını alamazsam güneş batıdan da doğsa gidemezdim.
"İstersen önce ben konuşayım onunla, biliyorsun ikna gücüm yüksektir" dedi Aurelia kafasını ayna eğerek.
İkna gücü küvetli değildi. Sadece babam ona kıyamıyordu.
"Olur" dedim kafamı sallayarak. Belkide önce Aurelia konuşursa olaya daha sıcak bakardı.
Aurelia gideceğimi kabulenmişti. Charles dair bir şey bulma umudu beni kaybetme düşüncesinin önüne geçmişti.
Peki neden bu kadar can yakıyordu?
Uykuya teslim olmadan önce abime adım atığım bir başlangıç olduğunu düşündüm.
Geç kaldığımı biliyordum, ona çok geç kalmıştım.
Canlı bir bedene adım atmadığımı neredeyse biliyor gibiydim.
-YONDERLY
İlk bölümle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Sizce Charles yani Aurelia ve Aurora'nın abisi yaşıyor mu?
En son ve benim için en değerli soruyu en sona bıraktım. Bu yolda bana eşlik eder misin?
Ve size küçük bir dipnot, bay Adams'ı aklınızda tutun. :)
Bölüm etkileşimi
