6. bölüm / 11
TAÇSIZ PRENSES5.BÖLÜM
Bölümler 11Şu an: 5.BÖLÜM
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsun⭐
♤♡♢♧☆
Güneş ufuktaki yerini yavaş yavaş almaya başlarken şafak daha yeni yeni doğuyordu. Kızıl ve sarı tonların birleşimi bir sanat eseri gibi sergilenirken içimde taşıdığım tedirginliği bir nebzede olsa dindirmeye yardımcı oluyordu. Şehrin karanlık tarafları aydınlanmaya ve yeni bir güne merhaba derken hâlâ uyanamadığımı hissediyordum. Sanki kendimde değil gibiydim. Evet, ben bendim ama ben değil gibiydim. Biraz nefes almak için arabanın camını aralarken geçtiğimiz caddelere odaklanmaya çalıştım.
Saat daha 5 olduğu için kimsecikler dışarda yoktu. Sokakta yatan evsizler hariç, tek tük arabalar geçiyordu yanımızdan. Sessizlik büyük bir çığ olup tüm ülkeye dağılmış gibi duruyordu ama benim kafamın içi susmuyordu.
Yan tarafımda hemen Aurelia otururken şehir gibi sessizliğe bürünmüştü. Uçağa giden yolda bana eşlik etmek ve beni yolcu etmek istemişti.
Uzunca bir süre önünde birleştirdiği ellerine bakıyordu. Üzgün veya kızgın bir hali yoktu, durgundu sadece ve bu alışılmışın dışındaydı. O konuşmayı severdi hemde çok, ama ağzından tek kelime çıkmamıştı.
Sabah erkenden benimle kalkmış ve kahvaltı etmiştik Aurelia'yla. Gerçi çok bir şey yiyememiştim. Stres yaptığımda midem bir lokmayı bile kabul edecek durumda olmazdı genelde. Ama kendimi zorlayıp birkaç lokma yemiştim, boş bir karınla seyehat etmek pek mantıklı gelmemişti.
Evin kapısından çıkarken geriye doğru bakma gereksimi duymuştum. Annem ve babam ortalıkta yoktu. Beni uğurlamaya gelmiyeceklerdi anlaşılan. Bu gidişin bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı olduğuna henüz karar verememiştim ama onların bu kayıtsızlığı, kararımdaki o son tereddüt kırıntısını da silip süpürmüştü.
En azından babam gelir diye düşünmüştüm. Beni yolcu eder ve geçen gün ki gibi beni motive edici sözler söyler zannetmiştim.
Yanılmışım.
Yine de içimde o umut ateşini diri tutan bir şey vardı. Gözlerimi merdivene çevirmiştim ama pahalı döşemeden başka bir şey görememiştim. Hayal kırıklığını görmezden geldim. Belki de zihnim bana oyun oynuyordu ya da sadece o tanıdık ayak seslerini duyma arzusu gerçeğin önüne geçmişti.
Derin bir nefes aldım, havada hala o hafif odunsu parfümün ve taze demlenmiş kahvenin kokusu vardı. Bu koku, boşluğun ortasında tutunabileceğim tek somut kanıttı. Çok fazla düşünmemeye çalışıyordum ama kalbim buna engel oluyordu. Kalbimin çırpınışlarını görmezden geldim ve önüme bakmak zorunda kaldım çünkü bir salise sonrası benim için artık geçmişti. Belki de en doğrusu buydu. Vedalar her zaman ağır olurdu ve bazen hiçbir şey söylememek, söylenecek binlerce kırıcı sözden daha hafifti.
Siyah Mercedesin hemen yanında William ve Veyra bekliyordu. En azından beni umursayan ve düşünen birilerinin verdiği bir rahatlık vardı. William kollarını etrafıma sarmış ve boğuk bir sesle "Oradakilere sadece prensesten ibaret olmadığını göster" dedi. Sonradan elime kırmızı bir Latin çiçeği yerleştirmiş ve arkasına bakmadan hızlı bir şekilde gitmişti.
Gözlerim elime tutuşturduğu çiçeğe kaymış ve aklıma William'la bu çiçeği ettiğimiz zamana gitti. Ona çiçeği ekmesinde yardım ediyordum o da her zamanki gibi bana çiçeğin ne anlama geldiğini anlatıyordu.
Vatanseverlik ve zafer.
Latin çiçeğinin yaprakları kalkanlara, çiçekleri ise kanlı miğferlere benzetildiği için tarihsel olarak zafer, fetih ve vatanseverlik ile ilişkilendirilmişti. Kırmızı renk bu sembolizmi daha da güçlendirir, mücadele ruhunu ve kazanılan başarıyı temsil edermiş.
O hem böyle biriydi, susar ve çiçeklerin konuşmasına ve duygularını karşısındaki insana anlatmasını isterdi.
William'ın sessizliği bir kaçış değil, bir dildi. Bana da öğrettiği kendi diliydi. O sustu ama bana verdiği bu çiçek onun konuşmadığı her şeyi anlatı.
Veyra dolu gözlerle bana sımsıkı sarıldı. Hayatımın önemli bir dönemine kadar beni büyüten bu kadını ilk defa harap bir halde görmüştüm.
Veyra'nın kolları bir anne kolları gibi sıcaktı. Sıcak ve güvenilir, yuva gibiydi kolları. Elini sırtımda gezdirirken bana dikkatli olmam gerektiğinden bahsediyordu ama benim odaklandığım tek şey onun kokusuydu. Bu kadın nasıl anne gibi kokabilirdi? Sırtımdaki eli bir an duraksadı, sonra saçlarıma kaydı. Bir anne dokunuşu kadar hesapsız, bir koruyucu kadar kararlıydı. "Neden?" diye fısıldadım kendi içimden sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, hırıltılı bir kırgınlıkla çıktı. "Neden bana hiç tanımadığım bir evi hatırlatıyorsun?"
Geri çekilip yüzümü ellerinin arasına aldı. Gözlerindeki o yaşlı ama berrak bakışta, sadece bir acıma değil, derin bir anlayış vardı. Baş parmağıyla yanağımdaki pürüsüz deriyi okşarken gülümsedi. Bu, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliğe benzeyen, hüzünlü bir gülümsemeydi.
Araba malikaneden uzaklaşana kadar onu ve geri bıraktığım beyaz malikaneyi seyrettim.
Bize eşlik eden 2 araba daha vardı. Biz ortalarında duruyorduk, biri önümüzde diğeride arkamızda ilerliyordu. Her zamanki gibi 2 arabanında içinde korumalarla doluydu. Güvenliğimiz 1. Öncelikleriydi ve asla müsamma göstermiyorlardı.
Bizi fiziki bir temastan korusalarda sözlü tacizin önüne geçemiyorlardı. Onunla tek başımıza mücadele ediyorduk. Kralite rejmini protesto etkileri zamanlar çok olurdu. Yürüyüş yaptıkları sırada ellerinde pankartlarda ben ya da ailemin fotoğrafları olup üzerlerine kırmızı kalemle çarpı işareti çizerlerdi.
Ellerinde pankartlar, gözlerinde kararlılık, ağızlarından nefretle çıkan ismimiz olurdu.
Sadece bu da değil sosyal medyada linçlendiğimizde olurdu, güzel yorumlarda vardı tabi ama kötü yorumlar daha çoktu. Eskiden kendime ait hesaplarım vardı ama fotoğraflarımın altına atılan yorumlar ağıza alınacak hatta okunacak gibi değildi. Bu nedenden ötürü babam hesaplarımızı kapattı ve bizi internetten tamamen uzaklaştırdı.
Hesapları kapattık ama bize söylenen sözleri hafızamızda asla atamadık.
"Kraliyetten olmasan sen bir hiçsin"
"Kraliçe bu mu olacak ?"
"Millet dışarda aç, ayakları çıplak, ay sonunu getirmeye çalışıyor bunlar para içinde yüzüyor"
"Nasıl bu kadar kör olabilirsin insanlar aç ve sen hala kuş tüyü yastığında uyuyorsun. UYAN ARTIK❗"
Yastığım gerçektende kuş tüğünden miydi bilmiyorum ama kör değildim. İnsanların aç ve aldıkları maaşın az olduğunu biliyorum. Savaş nedeniyle her şey daha da pahalılaşmıştı ama bu konuda elimden hiç bir şey gelmezdi çünkü ipler babamın elindeydi, benim değil.
Yinede bu beni aklamaya yetmezdi, biliyordum. İnsanlar da biliyordu ve bunu hatırlatmaktan çekinmiyordular.
Arabanın sallanıp şerit değiştirmesiyle hem bedenim, hem düşüncelerim savruldu. Şoför direksiyon hakimiyetini kaybedince Aurelia ve ben öne doğru savrulduk, ağızımdan bir çığlık koparken elim istemsizce ona doğru uzandı, o sırada başım önümdeki koltuğa çarparken kafam aldığı darbeyle geriye doğru yattı.
Kemeri takmalıydım.
Şoför direksiyonu sola doğru kırdı ve hakimiyeti eline almaya çalıştı, birkaç sallantı sonunda şoför arabayı durdurduğunda kafamı kaldırıp etrafıma bakındım. Aurelia'ya yaklaşıp onu kontrol ettim, gözlerim vücudunda herhangi bir yara izi aradı ama bulmadı, gördüğüm tek şey korku dolu gözleriydi. Aynaya bakmasamda o bakışın benimde gözlerimde yer edindiğini biliyorum.
"İyi misin?" diye sordum endişeli bir tonda
Öndeki şoför ona dediğimi sanmış olacak ki "Ben iyiyim prenses asıl siz iyi misiniz, yaralandınız mı?" diye sordu endişeli bir şekilde
Kafamı ona çevirip sinirli çıkan bir sesle "Sana mı dedim ben! kardeşimle konuşuyorum, ehliyetini sana kim verdi? Ne biçim araba kullanıyorsun sen!" diye sinirli bir tonda ona bağırdım.
Tanrıya şükür bizden başka herhangi bir araba yolda değildi. Eğer olsaydı büyük bir kaza olabilirdi. Normalde bu kadar kaba değilimdir ama arabanın içinde Aurelia da vardı.
Şoförün gözleri kocaman oldu, elleri direksiyonu her iki yanına baskı uygularken kafasını eğip mahcup bir sesle "Üzgünüm prenses saygısızlık ettim, sanırım lastik patladı ben bir kontrol edeyim, tekrardan kusura bakamayın" deyip aceleyle dışarı çıktı.
"Ben iyiyim Aurora ve insanlara bağırmayı bırak, bu hiç hoş bir davranış değil" dedi Aurelia elini alınma koyarken.
"Hafif kızarmış çok acıyormu?" diye sordu o nazik sesiyle.
Acısa bile şu an hissetmiyordum. Ne kadar korkmuş olduğum veya acı çektiğim şu an için önemli değildi çünkü düşündüğüm ilk şey kardeşimdi. Kendimden bile önce onu düşünmek zorundaydım.
"Acımıyor Aurelia, sen iyiysen ben zaten hep iyiyimdir" dedim gülümseyip onu rahatlamaya çalışarak.
Keşke biri de beni rahatlatsa.
"Sen hep iyi olmayı hakkediyorsun, ben kötü olsam bile" dedi ve kollarını etrafıma sardı.
Bugün gittiğimden olsa gerek duygusal konuşuyordu. Belki de benimle gelemsine izin vermek doğru bu karar değildi. Ya çok duygu yüklemesi yaşayıp bayılırsa?
Şoför kapısının açılmasıyla gözlerim oraya kaydı.
Şoför kafasını içeri uzatıp "Prenses, araba değiştireceğiz, lastik patlamış" dedi bilgi vererek.
Kafamı sallayıp kapımı açtım. Açar açmaz 4 koruma etrafımı sardı. Ellerinde silahlarla etrafı kolaçan ederken kaşlarım birden çatıldı, ne gerek vardı buna? Alt tarafı diğer arabaya binecektim? Uzaklaşmalarını istemek boşuna çabaydı çünkü güvenliğim için beni bile çiğnerlerdi.
Öndeki arabaya binmeye giderken arabanın patlayan lastiklerini gördüm.
2 patlayan lastik.
Nasıl birden 2 lastikte patlayabiliyordu?
Beynim birden alarm moduna geçti. İki lastiğin aynı anda patlaması yüzde kaç ihtimaldi ki? Beynim inkar moduna bürünürken aklıma sayısız ihtimal gelse de içimden bir ses o lastiklerin kendi başına patlamadıklarını söylüyordu.
O lastikleri bir patlatmış olmalıydı. Korumalarda bunu benim gibi fark etmiş olacak ki alarm moduna geçmişlerdi.
Beni ve Aurelia'yı hızlı bir şekilde diğer arabaya bindirdiler. Araba tam gaz ilerlerken hâlâ olayın şokundaydım. Araba seyir halinde olduğu için bıçakla veya onun gibi sivri bir aletle patlamış olamazdı. Tek bir cevap vardı o da lastikleri patlatan kişinin elinde bir silah olduğunun gerçeğiydi. İşini bilen biri olduğu çok belliydi çünkü o hızda bir arabanın lastiklerini patlatmaya çalışmak çok zordu. Gelin görün ki tetikçimiz 2 lastiğimizide patlatmayı başarmıştı.
Kim bunu yapmaya cüret edebilirdi ki? kim yaptıysa ölüme susamış olmalıydı. Bu konu babamın kulağına gidecekti. korumaları ona her şeyi rapor ederlerdi. Bundan hiç memnun olmayacaktı, eminim keskin nişancıyı bulup hak etiği cezayı verecekti.
Her ihtimale karşı arabamız kurşun geçirmez olduğu için içim bir nebzede olsa rahatı. Herkes kraliyet aile aracının kurşun geçirmez olduğunu bilir. Suikastçıda bunu bildiği için lastiklere nişan almış olmalıydı.
Amacı beni öldürmek miydi?
Ama niye dışarı çıkınca beni veya korumaları vurmadı?
İstediğinin bu olduğunu sanmıyorum öyle olsaydı beni veya korumaları vurabilirdi. Tamam amacı beni öldürmek değildi. Peki amacı neydi?
Peki asıl soru, benim arabanın içinde olduğumu nereden biliyordu?
Gideceğimi sadece ailem biliyordu... Ve malikane çalışanları.
Malikanede bir casus mu vardı?
İçime bir kurt düşerken sakin kalmaya ve Aurelia'ya bir şey çaktırmamaya çalıştım. Ama yol boyunca kafamın içi susmak bilmedi.
Kimdi ve amacı neydi?
♤♡♢♧☆
"Prenses... Geldik" Şoförün tereddütle dolu sözleri ona dönmeme neden oldu, dikiz aynasından bana bakıyordu.
Geldik.
Kafamı kaldırıp camdan dışarı baktım. Gerçekten gelmiştik, az ilerde çok ciddi bir kalabalık vardı. Çok daha illerde bekleyen 5 siyah devasa uçak... Ne ara bu kadar hızlı gelmiştik? belkide kendimi o kadar kazaya kaptırmıştım ki fark etmemiştim zamanın nasıl geçtiğini.
Köprüden önce son çıkış noktası ve geri dönüşü olmayan bir yola bakarken sıcak nefesim camda bir buğu oluşturdu.
Dizime değen bir elle sol tarafıma baktım. Aurelia gözyaşlarını zor tuttuğu gözlerle bana bakıyordu ama yine de yüzünden gülümsemesini eksik etmedi. İkimizde bunun sahte bir gülümseme olduğunu biliyorduk.
"Bu günün geleceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Sonsuza kadar birlikte büyüyeceğimizi sanıyordum ama kaderin başka planları varmış demeki" dedi ve yanağından aşağı akan yaşı hızla sildi. "Bu sınavı kazanıcağım diye kendine sakın zarar verme, bir sonraki buluşmamızda üzerinde tek bir çizik bile görmek istemiyorum, söz ver bana"
Suçluluk duygusu etrafımı sardı. Benim yüzümden son günlerde çok ağlamıştı.
Ellerimi omuzlarına yerleştirdim ve hep olduğu gibi ona kendini iyi hissettirmeye çalıştım. "Elimden geleni yapacağım Aurelia"
"Seni çok özleyeceğim"
"Orda telefon kullanmamıza izin vereceklerini düşünmüyorum ama sana yaşadığım her günü anlatan mektuplar yazacağım, Sen onları okuyana kadar bir sonraki aya geçmiş bile olacağız. Farketmiyeceğiz bile zamanın nasıl geçtiğini" deyip kollarımı ona sardım. Göz yaşamlarımın dökülmemesi için ekstra çaba sarf ettim ama bir işe yaramadı. Yanaklarımdan aşağı sıcak bir sıvı şeklinde aşağı akarken onun içini rahatlatmaya çalıştım ama benim içim bile rahat değildi.
Evden çıkmadan önce kendimi tembihlemiştim ağlamamak için ama Aurelia'dan ayrılmak o kadar kolay değildi. Bebeklikten şimdiye kadar hep yan yanaydık, ayrılmak kolay olur sanmıştım, çok yanılmışım.
Aramızda sadece bizim görebileceğimiz bir bağ vardı. Şimdi o bağı kendi ellerimle kesiyormuşum gibi hissediyorum.
"Seni seviyorum Aurora ve bu her şeyden daha önemli, bunu sakın unutma" dedi hıçkıra hıçkıra.
Kollarımı etrafına daha sıkı sarıp "Bende seni seviyorum Aurelia" dedim ama sözlerimin zayıf olduğunu hissettim. Ona karşı duyduğum hisler sadece seni seviyorum diyerek anlatamazdım ama şu dakikada onu kendime daha çok bağlamak istemedim.
Ne kadar istemesemde ondan ayrıldım.
"Senden kendine çok iyi bakmanı istiyorum. Yemek öğünlerini sakın atlama, ders notların kötü diye üzülme, dünyanın sonu değil ve en önemlisi sağlığına dikkat et, ilaçlarını içmeyi unutma" dedim onu tembihleyerek. Gidiyordum ve benim hâlâ düşündüğüm onun sağlığı ve dersleriydi.
Burnunu yukarı çekerek başını salladı ve beni onayladı.
Ellerimle gözyaşlarını sildikten sonra derin bir nefes alarak yanıma aldığım siyah bandanayı gözlerim tek görünecek şekilde yüzüme bağladım. Sonradan sweatshirtümün kapüşonunu siyah kafama geçirdim.
Kapıya uzanmıştım ki Aurelia "bekle" dedi ve bir anda elleri boynundaki 3 yapraklı yonca kolyesini uzandı. Çözüp benim boynuma takarken ne olduğunu idrak edemeden kolyesini bana vermişti.
"Bakınca beni hatırlatsın"
İlk günden beri çıkarmadığı kolyesini şimdi bana takıyordu. Kral tarafından onaylanıp madalya takılan bir asker gibi içim gururla doldu. O kadar büyülenmiştim ki tek kelime bile edemedim.
Sadece son bir kere Aurelia'ya baktım.
Umarım bana verdiği son hediye olmazdı diye dua ettim içimden. Kapı koluna uzanırken gözlerim bir anda şoför koltuğuna oturan adama kaydı. Üzgün gözlerle dikiz aynasından bana bakıyordu.
Tüm konuşma boyunca bizimi dinlemişti?
Tam net göremedim ama gözlerinin kızardığını gördüm. Benimde ona baktığımı fark edince kafasını eğdi hemen. Adı neydi bu şoförün? Hafızamı zorlandım ama adı aklıma bir türlü gelmedi.
Dayanamadan sordum. Giderken arkamda benim yüzümden üzgün birini daha bırakmak istemedim. "Adınız nedir acaba?"
Şoför kafasını kaldırmadı, direksiyondaki elleri sıkışırken cılız bir ses tonuyla "Andrew prenses" dedi
Kafamı salladım anladım der gibi. "Sana bağırdığım için özür dilerim Andrew"
Tekerlerin patlaması onun suçu değildi. İki lastik patlamasına rağmen direksiyon kontrolünü çok iyi sağlamıştı. Onun sayesinde yara olamdan kurtulmuştuk. Yaşlı falan diyordum ama şoförlüğü çok iyiydi.
Şoför Kafasını kaldırmadan sadece başını salladı. Son bir kere daha kardeşime baktım. O görmedi ama maskenin altından ona son kere gülümsedim, ve bu gülümseme sahte olmaktan çok uzaktı.
Zaten vedalar, saf duyguları ortaya çıkarırdı.
Kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Soğuk rüzgar tenime tokat gibi çarptı. Ayaklarım yere deydiği an yerin soğukluğu bile içimdeki heyecan ateşini söndüremedi. Aracın kapısını kapattım ve ellerimi sweatimin ceplerine sokup uçaklara doğru ilerlemeye başladım. Geriye doğru bakmadım çünkü bakarsam ayaklarım olduğu yönü değiştirip geriye doğru gidecekmiş gibi hissediyordum. Ayaklarım yere daha sağlam basarak ilerlemeye devam ettim.
Geri dönüş artık yoktu.
Etraf orduya katılacak kişileri uğurlamak için aile üyeleri ve arkadaşlarla doluydu. Benimse arabada oturup gidişimi izleyen kardeşimden başka kimsem yoktu. Aklıma abim geldi, benimle en azından Aurelia gelmişti ama abim yanında kimsenin gelmesini istememişti.
Keşke onunla gelmek için ısrar etseydim. Son görüşlerim olacağını nereden bilecektim?
Birçok kişinin yüzünde gözyaşları, birbirine sımsıkı kilitlenen kollar ve arkalarında bırakmaları gereken bir geçmiş duruyordu karşımda.
Etraf gerçekten çok kalabalıktı ama dikkatimi çeken şeylerden biri elinde beyaz bir megafonla kırmızı bir sandalyenin üzerinde durmuş kısa bir kadına takıldı. Siyah beyaz saçları o kadar yağlanmıştı ki kalıp gibi duruyordu. Üzerinde eskimiş sarı renk çiçekli bir elbise vardı. Bu soğuk havada nasıl bu kıyafetti giyebiliyordu? 40 veya 50 yaşında olmalıydı. Elindeki megafonla çevresindeki insanlara konuşma yapıyordu ama kimsenin onu dinliyor gibi bir hali yoktu. Boğazını yırtarcasına bağırmaya ve ağlamaya başladı. Biraz daha sesini duymak için ona doğru birkaç adım attım.
"Beni dinleyin! Oraya gitmeyin giden bir daha geri dönmüyor! Orada sadece ölüm var! Asla geri dönmeyeceksiniz!" Sarılarak ağlamaya başladı. Bedeni artık ayakta kalacak gücü bulamamış gibi bir anda ayağı kaydı, o sırada bir Krypteia askeri onu tutu ve nazikçe sandalyesine oturttu. Uzun boylu asker siyahlar içindeydi, tıpkı abimin aile ziyaretlerinde giydiği kıyafetler gibiydi. Tek fark o adam 4. Seviyeyken benim abim 1. Seviyeydi.
Krypteia seviyelerden oluşurdu ve en yüksek mertebe 5. Seviyeydi. Bu adamın en tepeye çıkmasına 1 seviye kalmıştı. Hayatımda ilk defa bu rütbede bir asker görüyordum. Gerçi hayatımda ilk defa kanlı canlı bir krypteia askeri görüyordum.
Ben onun sırtını izlemeye devam ederken o sakince arkasını döndü, gözlerim onun bedenini taramaya ve analiz etmeye başladı. kafasında siyah bir kask ve gözlerinde koruyucu gözlükler vardı. Siyah canımdan gözlerini seçemedim. Yüzünü saklayan bir balaklava parçası takıyordu. Bildiğim kadarıyla arkalarında takma adları yazması gerekiyordu ama bu adamda yazmıyordu.
Askerin kafası etrafı taradı. Uzaktan bile silahı tutan elini fazla sıkı tutuğu belli oluyordu. Birine mi kızgındı? Ya da az önceki yaşlı kadına mı sinirlenmişti?
Kafası etrafı taramaya devam ederken en sonda benim olduğum yere bakarken durdunca sırtımdan aşağı soğuk bir ürperti geçtiğini hissettim.
Acaba başkasına mı bakıyor diye etrafıma baktım ama hayır! Adam resmen benim olduğum tarafa bakıyordu.
Beni tanımışmıydı? Belkide fazla paranoyakça davranıyordum. Yüzüm kapalıydı. Beni tanımış olamazdı.
Değil mi?
Belkide maske taktiğim için çok dikkatini çekmişimdir. Evet, kesinlikle maskeden olmalıydı. Onca kalabalık arasından yüzümü gizleyen tek kişi olmam ve dik dik onu seyretmekle kötü bir hata yaptığımı yeni fark ediyor gibiydim.
Asker yana eğip bakmaya devam etti. Sanki anlamaya ve adlandırmaya çalışıyordu. Etraftaki kalabalık bir anda susmuş ve onun tehditkar hissettiren bakışlarıyla tek başıma kalmıştım. Yırtıcı bir hayvanın avını seyretmesi gibiydi herşey. Ve buradaki av ben oluyordum.
Ne kadar bakıştığımızı bilmiyorum ama onun sakin adımlarla bana doğu ilerlemeye başlamasıyla kalbim haddinden fazla çarpmaya başlamasını hissediyordum.
Lanet olsun!
Beynimin adeta kaç dediğini duyar gibiyim. Ama ayaklarım olduğu yerde çakılıp kalmış gibiyi. Bana bir şey yapamazdı ama korku bedenimi ele geçirmiş gibi duruyordu.
Kaç. Kaç. Kaç.
Sanki suçluymuşum gibi ondan kaçmak mantıksızdı. Ama mantık, kalbimin göğüs kafesimi döven o ritmik gürültüsü karşısında çoktan diz çökmüştü.
Gözlerini üzerimde hissettiğim an, zamanın akışı yavaşladı. Şakaklarımda zonklayan nabzım, etraftaki tüm sesleri bastırıyordu. Bir adım geri atsam, gerçeği kabullenmiş olacaktım bir adım öne çıksam, onun çekim alanına büsbütün kapılacaktım.
Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerime dolan hava soğuk ve ağırdı. Bakışları, zihnimin en kilitli kapılarını tek tek zorlarken gururumla korkum arasında sıkışıp kalmış durumdaydım
O bana doğru ilerlerken arkama çarpan bedenle denge mi kaybettim. Göz temasımız kesilirken son anda düşmekten kurtulup ayakta kalırken çatık bir ifadeyle bana çarpan kişiye döndüm.
"Aman tanrım gerçekten üzgünüm! Lanet bağcıklarımı doğru düzgün bağlayamıyorum, canınızı yaktıysam özür dilerim" dedi nahif bir ses.
Konuşan kıza bakmak için kafamı baya bir aşağı eğmem gerekti. Boyu kaçtı bu kızın, 1.50 mi? Yaşı neredeyse benimle aynı görünüyordu, hatta benden bile küçük olabilirdi. Kısa ve düz ola Kahverengi saçları boyun hizasındaydı, kocaman ceylan gözleri saçları ile uyum içerisindeydi. Küçük bir çocukla karşılaşmayı beklıyordum ama karşımda buğday tenli gen bir hanım efendi vardı.
Sanki evde onu hiç beslememişler gibi çok inceydi, çubuk kraker gibi duruyordu.
Ailesinden birini mi uğurlamaya gelmişti yoksa arkadaşını mı? çünkü bu kızın orduya katılacak gibi bir hali yoktu çok... zayıf ve çelimsiz görünüyordu.
"Heyy dilini kedimi yuttu yoksa beni mi görmezden geliyorsun?" dedi bana çarpan kız. O sırada ağzındaki sakızı çiğneyip gözlerini üzerimde gezindiriyordu.
Boğazımı temizleyip bir kaç adım geri çekildim. Daha fazla tanınma riskine giremezdim. Bu konuşmayı elimden geldiğince kısa tutmalı ve uçağa binmeliydim.
"Hayır seni görmezden gelmiyorum. Ayrıca ben özür dilerim, ortalıkta dikilmemeliydim." Dedim boğazımı emizleyerek.
Kız şüpheci bir şekilde gözlerini kısıp bana bakmaya devam etti. Şüphesini çekecek hiç bir şey söylememiştim halbuki!
"Sesim çok tanıdık geliyor? daha önce tanışmış mıydık?" dedikten sonra ağzındaki sakızı şişirip bir balon yapıp patlattı.
Lanet olsun! Ses tonumdan beni tanıyabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu detayı nasıl aklıma gelmedi?
"Sanmıyorum. Beni başka biriyle karıştırıyorsun sanırım" dedim şüphelerini dağıtmaya çalışarak.
Kıza çaktırmadan arkama baktım ama askeri göremedim. Sanırım peşimden gelmeyi bırakmıştı.
"Neden yüzünü gizliyorsun, birinden mi saklanıyorsun?" Sakız çiğneyen kızda benim gibi arkama bakınırken sordu.
Dikkatini başka yöne çekmek adına "Senin aile üyeni veya arkadaşını uğurlaman gerekmiyor mu?" diye sordum etrafıma bakınarak.
Kız kafasını kaldırıp gözlerimin içine o kocaman ceylan gözleriyle baktı. Gülümseyen yüzü bir an düştü, aklına ne geldi bilmiyorum ama gözlerinde o keder ve acının yer aldığını gördüm. Sonra sanki bana belli etmemeye çalışarak yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi. Ama bilmediği şey benim onlara çok hakim olmamdı. O acıyı arka plana attı ve şakacı bir ses tonuyla konuştu. "Aslına bakarsan onların beni uğurlamaya gelmesi gerek ne de olsa orduya girecek olan kişi benim, gerçi pek arkadaşım yok tabii iş arkadaşım Oscar sayılmazsa. Parantez açmak isterim ki genelde konuşmaz ve hep huysuz davranır. Arkadaş edinmek için pek vaktim olmazdı. Ailemden geriye de sadece ben ve annem kaldık. Kardeşim yok, annem dükkana bakmak zorunda olduğu için gelemedi. Babamda ben küçükken bizi terk etti. O yüzden burada tek tabanca olarak duruyorum"
Parmaklarını silah şeklinde yapıp bana doğrultu. Hayali dumanları üflerken, dumanlarla beraber o acıyıda yok etmek istermiş gibi mutlu görünmeye çalıştı.
Bu kızda fark ettiğim özelliklerden biri fazla ayrıntı vermesi ve çok konuşması oldu. Zor bir çocukluk geçirdiği belliydi, yeterli beslenmediği kollarındaki kemiklerin görünmesinden anlaşılıyordu, yine de acısını içine gömüp dim dik ayakta durması ona karşı saygı duymama neden oldu. Ama yinede yeni tanıştığı bir yabancıya hayatını anlatması garibime gitmişti.
Kim bilir, belkide anlattığı tüm hikaye yalandan ibaretti.
Tereddüt beynimi kuşatmış durumdaydı. Bu kadar tatlı ve sevimli bir kızın Krypteia gibi bir orduda ne işi vardı diye düşündüm. Orda onu çığ çığ yerlerdi. Zayıf kolları ve sıska bedeniyle bir rüzgar esse havaya uçacak gibi duruyordu.
Ailesinin burada olamayışı onu üzmüş gibi duruyordu. Nasıl arkadaş edinmek için hiç vakti olmazdı? Tüm vaktini neye harcıyordu ki? Benim bile 1 arkadaşım ardı, onun nasıl olmazdı?
Birden Sorduğum sorudan pişmanlık duyup suçluluk hissetim. Acısını resmen yüzüne vurmuştum.
Bir nebzede olsa acısını dindirmek istedim ama nasıl yapacağımı bilemedim. Hayatım boyunca yabancı kimseyi teselli etmemiştim. Kısa bir süre sonra "Etrafta başka güçlü kadın tabancalarında olmasını bilmek beni rahatlattı" dedim ona bakarak.
Hikayesi yalan olabilirdi, kendini acındırmaya çalışıyorda olabilirdi ama bunların hiçbir bana yalan gibi gelememişti.
Söylediğim sözler sahte gülümsemesini eritmiş ve yerine gerçek bir gülümsemeye bırakmıştı. Bu görüntüyü görmek birazda olsa vicdan azabımı rahatlattı.
"O zaman kalan yolda güçlü kadınlar olarak bana eşlik etmeni rica edeceğim" dedi ve eliyle önden geçmemi işaret etti.
Söylediği sözler beni de gülümsetti. Acısını unutmuş gibi duruyordu ama biliyordum ki acı tamamen yok olmaz, sadece sahte bir gülümsemenin arkasına saklanıp bize biraz nefes aldırmaya karar verirdi.
-YONDERLY
Sizce lastikleri kim ve neden patlattı?
4. Seviye asker hakkındaki düşünceleriniz?
Yeni bir karakter kilidimiz açıldı :)
Bölüm etkileşimi
