5. bölüm / 11
TAÇSIZ PRENSES4.BÖLÜM
Bölümler 11Şu an: 4.BÖLÜM
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsunuz⭐
♤♡♢♧☆
Gözlerimi açtığımda etraf hâlâ karanlıktı, sağ tarafıma baktığımda saatin gece 2'yi gösterdiğini gördüm. Uçak saat 6'da kalkacaktı, yani daha 4 saatim vardı. Biraz daha kestirmek için gözlerimi kapamaya çalıştım ama sağa da dönsem sola da dönsem uyku beni bir türlü bulmadı.
Heyecandandı sanırım uyuyamamam. Bu duygumu bastıramıyordum. İlk haftayı geçemezsem bile elbette beni Krypteia'ya almak zorundaydılar ama ilk haftayı geçemezsem orada 6 ay boyunca kalmaya yüzüm yetmezdi.
Herkes yeterli olmadığımı düşünecekti. Haklıkardı da, o hafta en belirleyici unsurdu. Gücün ve dayanıklılığın test edildiği o haftada yeterli olduğumu, o gücün bende mevcut olduğunu göstermeliydi.
Kazanmalıydım. Başka seçeneğim yoktu.
Düşüncelerime dalmış bir haldeyken birden kapımın gıcırtısını duydum. Soğuk bir rüzgarın esmesiyle tüylerim havaya kalktı. Kafamı kaldırıp kimin geldiğine bakmak istediğimde 2 güçlü el birden boğazıma sarıldı. Can havliyle nefes almaya çalışırken kafamı kaldırıp beni boğmaya çalışan kişinin yüzünü görmeye çalıştım ama başarısız oldum. Kollarına vurup onu uzaklaştırmaya çalıştım, tekmeler savurdum ama benden daha güçlüydü.
"Hiç bir yere gidemezsin Aurora" dedi karanlıktaki Ellerin sahibi.
Aurelia?
Bu Aurelia'nın sesiydi. Bu benim kardeşimin sesiydi. Neden Kız kardeşim beni boğmaya çalışıyordu?
"Gitmene asla izin vermeyeceğim!" Aurelia'nın tatlı sesinden eser yoktu. Karanlığın yuttuğu sesini neredeyse tanıyamayacaktım.
Konuşmaya çalıştım ama boğazımdan ellerini biraz daha sıktı ve nefes alanımı iyice daraltı. Elini iteklemeye çalıştım ama çok güçlüydü.
Nasıl benden daha güçlü olabiliyordu? O cılız ve zayıf kollarıyla hemde?
Tekrar konuşmaya çalışarak
"A-aurr-eliia" kollarını daha çok sıkı yapıp konuşmama izin vermedi.
"Bedelini ödeyeceksin" dedi sinirli bir sesle. Konuşmaya çalıştım 'neden' diye sormak istedim ama sadece boğuk iniltiler çıkarabildim. Ciğerlerimdeki havanın gittikçe azaldığını hissediyordum.
Sonra birden yüzünü gördüm.
Bu Aurelia'nın yüzü değildi. Ne yeşil gözleri ne de kızıl saçları vardı. karşımdaki figür Simsiyah bir vücuda sahipti, gözleri burnu hatta ağzı bile yoktu sadece karanlık vardı. Başka hiç bir şey yoktu.
Bu da neydi böyle? Kız kardeşim nerede?
"Geleceğimi yaktın Aurora, cehennem ateşinde yanmayı hakkediyorsun!" dedi karanlıkta kalan Aurelia'nın sesi.
Odamın içi birden alev almaya başladı. Perdelerin tavandan yere kadar yandığını gördüm. Döşemeler, makyaj masam, yatağım, her yer.
Yanıyordum. Ve kardeşim tarafından boğuluyordum.
Hangisinin daha acı verdiğini düşünmeye başladım. Yanmak mı? Yoksa boğulmak mı? Ciğerlerim isyan etmeye, ruhum bedenimi terk etmeye hazırlanıyordu.
"Diğer dünyada görüşürüz Aurora" dedi Aurelia kaybolmaya başlayan sesiyle.
Birden alev aldı.
Yanıyordu.
Sonra birden küle dönüştü. Gri küller vücuduma ve yüzüme yağmaya başladı. Ağzıma hatta kulaklarıma kadar nüfuz etti.
Külden boğulacaktım.
Ölecek miyim? diye sormaya başladım kendi kendime. Yolun sonu bu muydu? Diğer dünyaya geçiş kapısı neredeydi? Azrail hemen yani başımdamı bekliyordu? Hayatımın bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesi gerekmiyor muydu?
Oysa benim gördüğüm son yüz alev alıp küle dönüşen kız kardeşimdi.
Ölüm bu kadar acı verici miydi?
Hayır!
Ölümden bile acı verici olan kız kardeş tarafından öldürülmekti. Her şey birden karanlığa gömülürken gözlerim açıldı ve yataktan sıçradım. Ellerim hızla boğazıma giderken, can havliyle nefes almaya çalıştım. Gözlerim hızlı hızlı odanın etrafını tararken her şeyin yerli yerinde olduğunu görmek sakinleşmeme neden oldu.
Rüyaydı.
Hayır bu sadece bir rüya değildi, bir kabustu.
Sık sık kabus görürdüm ama bu kabuslarda genellikle Charles olurdu, Aurelia değil. Charles'la ya konuşur ya da birbirimizi izlerdik, Aurelia gibi saldırgan bir tavır hiç takınmazdı. Onu gördüğüm gecelere kabus derdim ama asıl kabus olan buydu. Uzun zamandır gördüğüm en gerçekçi kabustu.
Ellerim hala boğazımda duruyordu. Sık sık nefes almalarım durmak bilmiyordu. Ayağa kalkıp camı açıp temiz havayı içime çektim. Sadece kabustu, hepsi bu kadar, gerçek değildi diye içimden defalarca tekrar ettim. Nefesim ciğerlerimde bir salise bile kalırsa içimde duran saatli bir bomba patlayacakmış gibi hissediyordum. Rahatlamaya çalışırken gözlerim penceremin kenarında duran saksıdaki bitkiye kaydı.
Biberiye.
William odama çok yakışıcağını ve kokusunun çok güzel olduğunu düşündüğü için camımın kenarına yerleştirmişti. Güzel bitkiye odaklanmak yerine Aurelia'nın rüyamda bana söylediği sözler kafamda dört dönüyordu.
Cehennem yanacaksın. Bedelini ödeyeceksin. Neyin bedelini ödeyeceğim?
Elimi kalbime koydum ve derin nefesler almaya devam ettim.
İşe yaramadı.
Sözleri kafamdan bir türlü çıkmıyordu. Nasıl kendi odamdan çıkıp koridoru geçip Aurelia'nın odasında geldim hatırlamıyorum bile. Kafamda tekrarlanan seslerle birlikte çıplak ayaklarımın mermere bıraktığı ses eşlik etti. Sessizce hareket edip altın rengi zarif işlemeli kapıya uzandım.
Aurelia'nın odasına girdiğimde sesiz adımlarla onun yatağına yaklaştım. Huzur içinde uyuyordu, nefes alışları normaldi, o güvendeydi, yaşıyordu, karanlık yoktu.
Derin nefesler alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Yanına biraz daha yaklaşınca elim istemsizce kızıl saçlarına uzandı. Yumuşacık kızıl saç telleri elimin altından cehennemin alev nehri gibi akıp gitti. Biraz daha sakinleştiğimi hissedince pencerenin önüne gidip kollarımı kendime sarıp bahçeyi seyretmeye başladım. Beni en çok korkutan şey neydi? Aurelia'nın yanıp kül olması mı yoksa bana söylediği sözlerin üzerimde bıraktığı etki mi?
Aurelia'nın her zaman üzerimde sakinleştirici bir etkisi vardı. Halk yürüyüşlerinde, kameraların önünde, düzenlenen etkinliklerde. Küçükkende böyleydi. Okul zamanları oyun oynayan kızlar bizi oyunlarına almaz ve bize lakaplar takarlardı. O zamanlar saçlarını başlarını yolmak isterdim ama Aurelia beni dizginleyip geri çekerdi. Ülkemizin en iyi kolejlerinde okumuştuk ikimizide. Ama okulun iyi olduğu içindeki insanların iyi olduğu anlamına gelmez.
Hep merak etmiştim, bizi neden sevmiyorlardı? Küçükken aklım çok erememişti. Onlara herhangi bir zararım dokunmamıştı ama onların kalplerindeki karanlık bizi çok etkilemişti.
Kafamı kaldırıp yıldızsız gökyüzüne baktım. Eylül ayındaydık ve soğuk havalar yaklaşıyordu. Geçmiş yılki kışı düşününce tüylerim diken diken oldu. O soğuğu resmen vücudumda hissetim. Dizime kadar kar yaşamıştı, arabalar yollarda kalmış kimse dışarıya adım atamamıştı. Tüm kış evdeydik, Aurelia'yla bahçeye bile çıkmamıza izin vermemişlerdi, zaten çıkmaya çokta niyetim yoktu ama Aurelia bana o reddedemeyeceğim gözlerle dışarı çıkmak istediğini söyleyince bizde gizlice dışarı çıkmıştık. Aurelia'yla dışarı çıkıp kartopu oynamak eğlenceliydi 1 tane bile isabet ettirememişti bana. isabet ettirme konusunda gerçekten beceriksizdi. Sonradan Veyra bizi fark etmiş ve annemiz bizi fark etmeden yukarı çıkmıştık, eve gidip sıcak salep içip kar tanelerinin bahçemize inmesini seyretmiştik.
Bu kış evde olmayacaktım. Aurelia'yla izleyemeyecektim karın yağışını. O çok severdi kış aylarını. Yazdan nefret ederdi, cehennem sıcağı derdi, sıcak pek ona göre değildi.
'Geleceğimi yaktın Aurora, cehennem ateşinden yanmayı hakediyorsun.'
Gerçekten yanmayı hakkediyor muydum?
"Aurora?"
Hafif bir çığlık atıp arkamı döndüm.
Aurelia.
Tanrım ne ara ses çıkarmadan uyandı? Ne yorganın sesini ne de adım seslerini duymuştum onun.
O kadar mı dalmıştım?
"Aurelia beni korkutun" dedim sakin çıkarmaya çalıştığım sesimle. Elimi kalbime koyup kalp atışlarımı dizginlemeye çalışıyordum.
Aurelia gözlerini ovup bana baktı. Her zaman olduğu gibi Beyaz saten ayıcıklı pijamalarını giyiyordu. Bu pijamayı çok severdi, hep bunu giyiyordu. Üzerinde tek bir leke bile olmasına izin vermezdi. Büyüyüp ona küçük gelmeye başlayınca gidip aynısından bulması için babama yalvarmıştı. Babamda kıramayıp almıştı. Saten beyaz pijamanın üzerindeki ayıcıklar pijamaya daha tatlı ve çocuksu bir hava veriyordu. Pijaması bile ona uyuyordu.
"Gece gece ne yapıyorsun odamda?" dedi sordu mayışmış sesiyle.
Sırtımı pencereye yaslayıp "Seni uyandırdım mı?"diye sordum sorusunu görmezden gelerek. Çünkü verecek bir cevabım yoktu.
Aurelia elini başına koyup kafasını kaşıdı, tek gözünü kapatıp yine o mayışmış sesiyle konuştu. "Hayır, tüm gece uyuyup uyandım zaten, rahat bir uyku değildi anlayacağın" Sonradan yanıma geldi ve pencereden yukarıya baktı. "Bu akşam hiç yıldız yok" deyip kollarını etrafına sardı. Soru sorar gibi bir hali yoktu, sanki sadece içinden geçeni söylemek istemişti.
O benim gibi bahaneler uydurup yalanların arkasına gizlenmezdi, neyse oydu. Bu hikayenin pinokyosu bendim.
İkimizde yıldızsız olan geceyi seyrettik bir süre.
Sessizliği bozan yine Aurelia'nın sesiydi. "Stresli görünüyorsun?" dedi sorar gibi.
Evet öyleyim ama gireceğim sınavdan değil.
Sebebi sensin.
"Bunu da nerden çıkardın?"
Hafif bana dönüp tebessüm etti. "Gergin olduğunda elini kaşıyorsun"
Yine mi? Bu huyumu bırakmaya çalışıyordum ama istemsizce ve hiç farkında olmadan yine yapıyordum. Hayatımda kontrol edemediğim bir çok şeyden biriydi. Gerçi ben hayatımı bile kontrol edemiyorum.
Williamla dün çiçek ektiğimiz yere baktım. Karanlık olmasına rağmen mor lavantalar bahçede parlıyordu ve adeta ben buradayım diyordu. Daha iyi görebilmek için elimi pencerenin kenarına yerleştirdim, avuç içime bulaşan tozla kaşlarımı çattım. Pasaklı Aurelia!
Omuzuma değen Aurelia'nın eliyle ona döndüm.
"Stres yapmana gerek yok Aurora her şey yolunda gidicek" dedi gülümseyerek.
'Gitmeme asla izin vermeyeceğim'
Kabusumdaki Aurelia'nın sözleri beynimde yankılandı. Kafamı sallayıp o andan kurtulmaya çalıştım. O gerçek Aurelia değildi gerçeği şu an tam karşımda duruyor.
"Eğer konu Annemse merak etme, Hem zaten pek bir şey demedi dün akşam öyle değil mi?"
Dün akşamki yemekte annem tek kelime bile konuşmadı. Sadece gözlerindeki acı ifadeyle bana baktı. Sanki elinden şekeri alınmış bir kız çocuğu gibi bakıyordu. Sanırım gitmem konusunda pek memnun değildi. Gerçi kimse memnun değildi. Aurelia, annem, hatta Veyra bile, dün akşam o da çok üzgündü.
Annemi bu haliyle görmek beni biraz şaşırttı. Normalde hep dik duran ve etrafa kendinden emin gözlerle bakıp yenilmez bir kadın gibi görünürdü ama şimdi o güçlü kadından eser yoktu. Sanki sırtında dünyanın yükünü taşıyan bir kadın duruyordu karşımda. Nefes almak bile zor geliyormuşçasına.
"Bu durumdan pek memnun olduğunu sanmıyorum" dedim Aurelia'ya hitaben.
Aurelia omuz silkmekle yetindi. "Yakında alışacaktır merak etme, ne de olsa insanlar alışmaya mahkumdur" dedi bana güven veren bir sesle.
İnsanlar gerkekten alışmaya mahkummudur?
Aurelia yatağına doğru yürüyerek "Ben sensiz ne yapacağım bu kocaman evde, günlerim nasıl geçecek?" deyip yatağına boylu boyunca uzandı.
Olduğum yerden ona baktım. Asla yalnız olmayacağının hala farkında değilmiydi? Etrafında onu seven ailesi ve onun destekçisi olan milyonlarca insan vardı. Nasıl hâlâ böyle düşünebilirdi?
Yanına gidip onun gibi uzandım. Kırmızı şampuanı gül aromalı olduğu için gül kokusu etrafımı sardı ve burnuma hücum etti. Şişeyi çabuk bitiriyor ve ardından hemen yeni şişeyi kullanıyordu. Ne zaman kontrol etsem şampuanı ağzına kadar dolu oluyordu.
"Boş bir vaktin kalacağını sanmıyorum Aurelia, alman gereken tonlarca ders varken "dedim. Konuyu benim gidecek olmamdan çekmek istedim. Ben zaten yeterince kafa yoruyordum onunda yormasına gerek yoktu.
Aurelia ve ben üniversiteye gitmemiştik. İlk okulun ortasında babam bizi okuldan almıştı. Sürekli okuldan kaçıp Aurelia'yıda peşimden sürüklüyordum. Dersler sıkıcıydı ve hiç oyun arkadaşım yoktu, bende kaçıyordum. Babam bu zamanlarda kafayı yerdi, en doğru çare bizi okuldan almak olduğunu söylerdi. Evde eğitim görmüştük. Lise dönemini dahil üniversite derslerini bile evde ders görecektik.
Alacağımız dersler İşletme, Ekonomi, Uluslar arası ilişkilerdi. Yabancı dil derslerinide unutmamak gerek.
7 dil biliyorduk ikimizide. Şimdiye kadar İngilizce (ki bu zaten ana dilimiz) İtalyanca, Fransızca, Arapça, Rusça, İspanyolca, Çince gibi dilleri kendimizi ifade edebilecek kadar konuşabiliyorduk. Bu sayının ileriki yıllarda artacağına eminim ama bundan sonra o dersleri Aurelia tek görecekti. krypteia'da bunlara ihtiyacım kalmayacaktı.
"Offf hatırlatmaa. Bu dil dersleri beni gerçekten yoruyor. Ekonomi dersinden de nefret ediyorum!" dedi sitemli bir tonda, sonradan kafasını bana çevirip "Beni de mi yanında görürsen acaba? Tamam kabul, ellerim silah tutamaz ama ne biliyim yerleri falan silerim. Me dersin böylece ayrılmak zorunda kalmayız?"
İkimizde birbirimize bakınca gelmeden edemedik. Aurelia askeri bir örgütte yerleri silen ilk prenses olacağı kesindi. İnsanların atacağı tuhaf bakışları düşününce daha da gülesim geldi.
Uzun bir aradan sonra kahkaha sesimi ilk defa duymuştum. Ses bana ait değilmiş gibi hissettiriyordu. Kahkalarımız kesilince Aurelia o yemyeşil gözleriyle gözlerimin içine baktı. "Ne karar verecek olursan ol daima arkanda olacağım" dedi hafif titremeye başlayan bir sesle.
Ya verdiğim karardan hoşlanmazsan? Ya verdiğim karar bana bile yanlış geliyorsa? Hâlâ arkamda olur musun Aurelia? Senin arkada olan hep ben oldum, bu sorumluluğun altından kalkabileceğine inanmıyorum Aurelia çünkü sen çabalamak nedir bilmezsin. Bilsen bile ben bunu hak etmediğimi bilirdim.
Elimle yanağını okşayarak "Arkamda değil yanımda olmanı istiyorum Aurelia ve biliyorum ne karar verecek olursam o kararın içinde daima sen olacaksın çünkü sensiz bir karar karar değildir"
Her kararımı seni düşünerek almak zorundayım Aurelia çünkü küçüklüğümden beri bana bu öğretildi.
Dolmuş gözleriyle bana bakan Aurelia düşüncelerimden habersiz gülümseyip "Gideceğini düşünmek beni sürekli duygulandırıyor" deyip bana sarıldı.
Bende aynı şekilde kollarımı ona sardım. Biliyorum gitmemi istemiyordu ama beni kırmamak için çok dillendirmek istemiyordu. Konuşmasına gerek yoktu çünkü onu anlıyordum.
O beni anlamasa bile.
Kokusunu burnuma çekerken kırmızı gül bahçesi içime nüfuz etti.
-YONDERLY
Aurora'nın rüyası hakında ne düşünüyorsunuz?
Bölüm etkileşimi
