TAÇSIZ PRENSES kitap kapağı

11. bölüm / 11

TAÇSIZ PRENSES

10.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Yonderly

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 10.BÖLÜM

"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"

Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsunuz⭐

♤♡♢♧☆

İleriyi bile göremeyecek kadar bir karanlığın içerisindeydim. Etrafa baktığımda herhangi bir nesne, kişi hatta gökyüzünü bile görmedim. Her yer zifiri siyahtı. Sağıma veya soluma baktığımda hiç bir şey görmedim. Bir tek ben vardım, neredeydim ben? Burası neresi? Üşüdüğümü hissediyordum kollarımı etrafıma sardım ve karanlığa doğru bir adım attım.

"Aurora" bir sesin boş bir odada yankılanması gibi bir ses ortama bomba gibi düştü. Biri beni çağırıyordu. Ses çok tanıdıktı, kimdi bu? Onu aramak umuduyla etrafımda gezindim, adımlarım ileri doğru ilerledi ama olduğum yerde yürüdüğüm hissiyatına kapılmadan edemedim.

"Yardım et!" Küçük bir kız çocuğunun çığlığı karanlık ortamda yankılandı. Sesin giderek şiddetlenmesi ve yardım çığlığı atması korkuya kapılmama neden oldu, neredeydi bu sesin sahibi? Kulağıma çeşitli fısıltılar gelmeye başladı. Birileri kendi arasında sessiz sessiz konuşuyordu, kimdi bu insanlar?

"Kardeşim?" Bu ses olduğum yere çakılmama neden oldu. Kulaklarım çınlamaya başladı, farkındalıkla gerildiğimi hissetim. Diğer fısıldaşmaları anlamamıştım ama bu sesi çok iyi tanıyordum, Aurelia?

"Senden nefret ediyorum!" dedi görünmeyen bir yerden konuşan Aurelia. Sesi gerçekten benden nefret edermiş gibi geliyordu ama neden?

Vücudumun birden ağırlaştığını hissettim, ayaklarım güçten kesildi ve kendimi yere kapaklanmış bir halde buldum. Ellerim titriyordu, başımı kaldırmaya çalıştım ama vücudumu hareket ettiremiyordum.

Ne oluyordu bana?

"Ölüyorsun" diye sorumu cevapladı Aurelia git gide yaklaşmaya başlayan sesiyle. Sesi az önceki öfkesine göre daha nötr çıkmıştı, daha ruhsuz, daha insansız. O tatlı ve sevimli halinden eser yoktu. Konuşmak istedim, neden diye sormak istedim. Neden ölüyorum? Neden benden nefret ediyorsun? Demek istedim ama acılar içinde kıvranmaktan öteye gidemedim. Kemiklerim etimden dışarıya çıkıyormuş gibiydi. Şiddetli acı her yerimi sardı ve hareket edemeyecek kıvama geldim, elim kolum bağlanmıştı. Canım yanıyrodu hemde çok, tarif edemeyeceğim bir acıyla sarmalanmıştı bedenim.

"Cehennem ateşinde yanmayı hak ediyorsun!" İşte yine o kelimeler, aklımda dört duran ve bir köşeye sinip çıkma zamanını bekleyen o lanet kelimeler.

Neden her yerde bunu söylüyordu? Ona ne yapmıştım? Onu terk ettim diye mi?

Bedenimin gittikçe ağırlaştığını ve güçten düştüğümü hissediyordum. Yere uzanmış karanlık tavana ya da gökyüzüne bakıyordum. Derin bir nefes aldım. Göğsümün yükselip alçalması bile zorlukla olan bir çaba gerektiriyordu. Nefesime dolan soğuk hava, hâlâ hayatta olduğumu hatırlatan son şeydi.

Tam gözlerim tamamen kapanmak üzereyken, o zifiri karanlığın tam ortasında küçük bir ışık belirdi. Önce bir yıldız kadar uzak ve zayıftı sonra yavaşça büyümeye, etrafımdaki o ağır sessizliği bozmaya başladı.

Gözlerimi kısıp o ışık hüzmesine daha yakından bakmaya çalıştım. Önce kızıl saçlarını fark ettim, burdan bile o kişinin Aurelia olduğunu hissetmiştim ama tuhaf olan genç Aurelia değil çocuk olan Aurelia'yı görmemdi. Kızıl saçları açık, tüm saflığı ve tüm masumiyetiyle karşımda duruyordu. Elinde küçükken üzerinde anlaşamadığımız, sürekli onun üzerinde kavga ettiğimiz pembe ayıcık vardı. O kadar yumuşak ve tatlı bir ayıcıktı ki ikimizde paylaşmak istemezdik.

Çilek ve pofuduk.

İki adı vardı bu ayıcığın, bir onun koyduğu pofuduk, bir benim koyduğum Çilek. Adı konusunda bile anlaşamamıştık onunla, ikimizde kendi koyduğumuz isimlerle seslenirdik bu oyuncağa. Annem oyuncağı Aurelia'ya vermem için ısrar edince vermek zorunda kalmıştım. Çok alınmış ve kırılmıştım zamanında ama hiç bir fayda etmemişti, o ayıcık hiç bir zaman benim olmamıştı.

Sanki şimdi bir değeri yokmuş gibi sağ elinde salık bir şekilde asılı duruyordu ayıcık. Sahi ne olmuştu o oyuncağa? Herhalde o da diğer oyuncaklar gibi kulüp evimizdedir. Çok tuhaf, çocukken üzerinde kavga ederdik şimdi nerede olduğunu hatırlamıyorduk bile.

Arkasından bir ışık hüzmesi ile olduğu yere duran Aurelia ona bol gelen beyaz bir kıyafetin içindeydi. Ona daha çok bakmak istedim ama göz kapaklarıma bir ağırlık çökmüş gibi giderek kapanıyordular. Son bir gayretle küçük kardeşime baktım bana gülümsediğini gördüm, belki sadece bir sanrıydı ama dünyanın en güzel manzarası tam karşımda duruyor gibiydi ve bu benim onu son görüşüm olabilirdi.

"Uyanma Aurora. Şafak daha doğmadı" dedi o tatlı sesiyle. Az önceki sesinden, öfkesinden eser yoktu. Elindeki pembe ayıcık yere düştü ve karanlığa gömüldü, ayıcıklı beraber benim de gözlerime karanlık çöktü.

♤♡♢♧☆

Gece, Avelmor'un üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.

Binanın yüksek duvarları bile bu sessizliği bastıramıyor, her köşede yaklaşan bir fırtınanın ayak sesleri yankılanıyordu sanki.

Uyuyamıyordum.

Yatağımın kenarında oturmuş, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirmiş halde karanlığa bakıyordum. Saatlerdir gözlerim kapalıydı ama zihnim hiç susmamıştı.

Sessiz bir şekilde ranzadan aşağı indim. Yavaş hareketlerle ilerledim çünkü kimsenin benim yüzümden uyanmasını istemezdim. Sakince pencerelere yakınlaşmaya başladım. Bahçede ışık yoktu ama karanlığın içinde bile her şey tanıdıktı. Bu manzara, bu topraklar, bu hayat...

Hepsi bana aitmiş gibi görünüyordu.

Saatin kaç olduğundan haberim yoktu ama etraf hâlâ karanlık olduğuna göre 3 veya 4'tü.

Şafak hâlâ doğmamıştı.

Aklım hâlâ etkisinde olduğum rüyadaydı, ya da kâbus fark etmezdi ama farkında olduğum tek şey beni etkilediğiydi. Aurelia'yı özlüyordum, hemde çok fazla. Ona burada geçirdiğim günleri yazacaktım, duygu düşüncelerimi kağıda dökecektim o da bunları okuyup ne hissettiğimi anlaya bilecekti ama burada kalem veya kağıt bulamamıştım, askerlerden istemeye de çekinmiştim zaten bana vermezlerdi diye tahmin ediyordum. Ama Aurelia için, Aurelia'nın hatırına şansımı denemeliydim en azından onun için. En kısa sürede bir askerle konuşmayı kafama yazdım.

Geç olduğunu fark ettim ve yatağıma uzanmak istedim, geri dönecektim, tâki bahçede yanan 2 küçük turuncu ateş parçasını görene kadar. Yatağıma dönmem gerekiyordu ama merak tüm bedenimi sardı. Gidip gelemek arasında kalınca arkamı kontrol ettim herhangi bir hareketlilik göremeyince, kısa bir süre bakmaya karar verdim. Net görmek açısından cama yaklaştım, kafamı eğdim ve gözlerimi kıstım. Yakalanma korkusu adrenalin üretti ve tüm vücuduma yayıldı, ağzımdan çıkan buhar cama yapışmıştı, daha iyi görebilmek için buharı elimle sildim ve onları gördüm.

Kanca ve Çekiç.

Etraf karanlıktı ama etrafta yanan tek tük lambalar sayesinde onları tanıdım. Sırtlarının bana dönük olmasıyla ceketlerinde yazan ünvanlarını okuyabilmiştim. Hava soğuk olmalıydı çünkü üzerlerinde ceketleri vardı. Karşılıklı ayakta durmuş sigara içiyorlardı. Bu saate hâlâ uyanıklarmıydı? Ne yapıyorlardı bu saate?

Hareketlerinden Çekiç'in Kanca'ya bakıp bir şeyler anlattığını anladım. Yüzünde maske olmamasına şaşırdım, karanlık olmasına rağmen yüz hattları belli belirsiz ortadaydı. Ama hareket ettikçe sarı saçlarından dolayı yüzünün yarısı kapatılıyordu. Merakla kanca'ya döndüm, yüzünü tamamen hiç görmemiştim belki bir umut onunkinide görebilirim.

Kanca Çekiç'e değil milyonlarca yıldızın hakim olduğu gökyüzüne bakıyordu. Etrafta fazla ışık olmadığı için yıldızlar tüm ihtişamıyla ortadaydı ama benim gözlerim merakla ona bakıyordu. Sigarasından bir duman yıldızlara doğru üfledi ve sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi, ardından eğilip izmarit parçasını aldı. Eli yüzüne uzanınca hüsrana uğradım çünkü maskesini yukarı çekmiş ve yüzünü gizlemişti. Yavaşça Çekiç'e döndü maskesinin hareket etmesiyle ona bir şeyler söylediğini anladım. Aralarında delicesine merak ettiğim bir konuşma geçti. Çekiç'in beli belirsiz kafasıyla onu onayladığını gördüm. Kanca'da aynı şekilde kafasını salladı ve arkasını dönüp benim bulunduğum binaya doğru ilerlemeye başladı. Ama daha iki adım atmıştı ki Çekiç onu kolundan tutup kendine çevirdi, Çekiç Kanca'ya bakıp bir şeyler söyledi, Kanca ona cevap verdi mi bilmiyorum çünkü sırtı bana dönüktü ama elini serçe tutuşundan kurtardığını ve binaya doğru ilerlediğini gördüm.

Aralarında özel bir ilişkimi vardı? Az önce aralarındaki bir kavgaya mı şahit olmuştum?

Uzun süre dışarıya baktığımı ve zamanın akıp gittiğini fark ettim ama adımlarım olduğu yerde kaldı. Kanca'nın adımlarının kendinden emin ve güçlü bir şekilde atığını seyrettim. Mekanın sahibi gibi bir yürüyüşü vardı. Aniden kafasını kaldırması ve karadelik misali gözleriyle benim bulunduğum binaya doğru bakmasıyla kendimi aniden geriye doğru iterken buldum. Yakalanma korkusunun yanında bedenime aniden bir korku hücum etti. Hızlı bir şekilde yatağıma doğru ilerledim, vücudum soğuk çarşafla bulununca rahatlar gibi oldu ama onun beni fark edip etmediğini bilmiyordum.

Beni fark etmiş miydi?

Bilmiyordum.

Cevabını bilmediğin sorunun üzerine düşünüp kafa yormak delice bir şeydi.

Beni ondan koruya bilecekmiş gibi yorganıma sıkı sıkı sarıldım. Gözlerim yatakhanenin kapısında gezindi ama gelen veya giden hiç olmadı. Aklımda oluşan binbir düşünceyle uykuya dalmaya çalıştım ama olmadı. Gözlerim kapıya asılmış bir şekilde kaldı ve uyku beni hiç bulmadı.

Uzun bir süre geçti, saniyelerde veya dakikalardan bahsetmiyorum, saatler...

Ta şafak doğana kadar.

Güneşin altın sarısı hüzmeleri yatakhane camından içeri girişini seyrettim, düne göre hava açık ve sıcaktı. Dünki sınav zorluğundan olsa gerek kimse güneşin ışığından etkilenmeden uyumaya devam ediyordu.

Keşke bende devam edebilseydim.

Kapıyı izlemekten sıkılmış -gerilmiş- olduğumdan tavanı izlemeye başladım o sırada bir siren sesinin çalmasıyla olduğum yerden irkilerek kalktım. Şaşkın bir ifadeyle etrafıma bakındım, aynı şaşkınlığı benimle birlikte bir çok kişi yaşıyordu.

Neler oluyordu?

Siren sesi kulak zarımı delecek miş gibi çalmaya devam ederken ellerimle kulaklarımı kapattım.

Sanırım uyanma vakti gelmişti.

Sana da günaydın Krypteia.

İtiraz nidaları havada uçuşuyorken yatakhane kapısından siyahlar içindeki 1. Seviye krypteia askeri girdi. Ellerinde poşetlerle yatakların kenarlarına o paketleri yerleşirmelerini izledim. Bir kadın asker poşeti havaya atıp yatağımın üzerine fırlattı. Poşetlerde dün ki giyindiğimiz kıyafetler olduğunu fark ettim. Kirli oldukları için çıkarmış ve büyük sepetlere atmıştık. Yavaş hareketle kıyafetleri poşetten çıkardım ama bu benim değildi çünkü üzerinde 6 numara yazıyordu. Mia'nın yatağında olduğum için bana onun torbasını vermişti.

"Günaydın"

Kafamı kaldırıp yatağımın demir kenarlarına tutunmuş Mia'ya baktım.

"Günaydın" dedim poşetini ona vererek o da benimkini bana verdi.

Posetin içine baktım, dün çamur ve kirden 7 numara yazısı bile görünmez haldeydi şimdi ise ilk gün ki gibi temiz ve güzel kokuyordu. Yanıma yedek bir maskede almalıydım çünkü yüzümdeki kirliydi.

"Nasılsın?" Diye sordu Mia bana bakarak.

"Düne göre daha iyiyim" dedim Mia'ya "Sen nasılsın?" diye ekledim sonra.

Mia kendini yukarı çekip yatağıma oturdu ardından kahverengi gözlerini bana çevirip "Üzerimden tır geçmiş gibi hissediyorum" dedi yorgun bir sesle sorumu cevaplayarak.

Kafamı salladım, 1. güne göre kolay şeyler yaşamamıştık, vücudumuz ağır bir darbe almıştı umarım gün geçtikçe bu tempoya alışabilirdik. Mia'nın kendi yatağına dönmesi gerekiyordu çünkü konuşmak yasaktı ve o sanki bu kural hiç yokmuş gibi gelip yatağıma oturmuş havadan sudan bahsediyordu.

"Her yerim ağrıyor. Kas hücrelerim yeter diye bağırıyor. Beynim neden burada olduğumu sorguluyor. Sanırım onların istediği de bu, acı çekmemiz. Boşuna ızdırap haftası demiyorlar sanırım. Biliyorum konuşmamamız gerekiyor ama bir insan iletişim kurmadan nasıl yaşar ki? Bu kuralı koymalarının nedenini anlamıyorum" Mia gözlerini önümde birleştirmiş ellerine bakarken kısık bir sesle konuştu. Çok konuştuğu için sadece son söylediklerine odaklana bildim. Ona yatağına dönmesini söylemeliydim ama dilimin ucuna gelen kelimeleri geri yuttum çünkü onu kırmak veya gücendirmek istemezdim.

"Bildiğim kadarıyla gizlilik önem verdikleri en değerli kural" kısık bir sesle konuştum, o sırada biri bizi izliyor mu diye etrafi kolaçan ediyordum ama dikkatler bize değildi. Ama içimden bir ses buralarda kameralar olduğunu söylüyordu, gözlerim tavandaki asılı olan demir parçalara ve tavan kenarlarına kaydı ama herhangi bir kamera veya ona benzer bir şey göremedim. Herhalde gizli kameralar falan vardı, değil mi?

"Yemek mi dağıtıyorlar?" Mia'nın Konuşmasıyla gözlerim tavandan ona doğru kaydı ardından karşıya baktığımda Krypteia askerlerinin ellerinde plastik kaplarla geldiklerini ve her yatağa bir tane bıraktıklarını gördüm.

Yemekhanede yemiyecek miydik?

"Yatağına insen iyi olur" dedim Mia'ya hitaben. Hiç sorgulamadan kafasını sallayıp merdivenden aşağı inmesi rahatlamama neden oldu. Askerler plastik kaptaki yemekleri dağıttılar ardından ileriye büyük bir sepet bırakıp plastik tabakları ve yemekten kalan artıkları atmamızı söylediler. Yemekte tipik kahvaltı çeşitleri vardı. Aklım hâlâ neden yemekhanede yemediğimizi sorguluyurdu ama yemeği görmem aç karnımdaki zillerin davul çalmaya başlamasıyla aklımdan uçup gitti. Yatağımın duvara dayalı olması çok işime yaramıştı böylece herkese sırtımı dönüp maskemi rahatlıkla çıkarıp yemeğimi yiyebiliyordum.

Neden yemekhanede değil de burda yediğimiz konusunda herhangi bir fikrim yoktu. Bu kahvaltıya özgü de olabilirdi ama keşke hep böyle olsaydı, herkesle aynı anda bitirip onlardan geri kalmazdım. Boş bir masada yemek yemek bana yalnız olduğumu hatırlatıyordu gerçi zaten evde de masadaki sandalyeler doluydu ama bana hep boş hissetirmişti çünkü bir masayı dolduran şey üzerindeki tabaklar ya da etrafındaki mumlar değil, o sandalyelerde oturan insanlardı. Herkes sessizliğe gömülür, çatal bıçak sesleri havada uçuşurdu. Yan yanaydık ama kilometrelerce uzaktık. Kabul etmek istemesem de paramparça bir ailem vardı. Belkide ailemi parçalayan buydu, sessizlik. Konuşulmamış kelimeler, yarım bırakılmış cümleler... Burada öyle değildi ama her masadan -yasakta olsa- fısıltılar çıkardı bu bir nebzede olsa kafamdaki sesleri susturmaya yeterdi.

Yemekten sonra soyunma odasında temiz kıyafetlerimizi giyindik o sırada maskemide elden geçirdim. Dünki aceleden yıkıyamamıştım ama şimdi zaman bula bilmiştim. İşimizi halledip bir sonraki sınav için bahçeye çıktık. Güneşin sıcaklığını hissetmek iyi gelmişti, Eylül ayındaydık ama hava sıcak ve güneşliydi arada güneşi kapatan bulutlar olsada hava sıcaktı. Krypteia orta kuşakta bulunan bir ülke olduğu için 4 mevsimide yaşıyordu ama hava çok değişkenlik gösterebiliyordu, şu anda da olduğu gibi.

Krypteia askerleri eşliğinde orman yoluna doğru gittik, dümdüz bir yolda ilerlerken durmamız komutunu aldık. Kuş sesleri eşliğinde askerler belli bir düzende kız erkek karışık bizi bir sıraya dizdiler. Sıra yapımı sırasında sürekli yan yana olan Mia ve ben ayrılmış olduk. Mia yanımdan ayrılmak istemiyormuş gibi bir bakış attı ama elimizden emre uymak dışında hiç bir şey gelmedi. Çok belli etmesemde bende ayrılmak istemiyordum ama bu ikimiz içinde en iyisi olacaktı sanırım.

3 seviye bir erkek asker belli bir süre koşacağımızı söyledi ama bitiş çizgisinin ne kadar uzaklıkta ya da ne kadar süre koşacağımız hakında yine bir bilgi verilmemişti. Harika.

Kocaman ormanda yankılanan silah sesiyle koşu başladı. Yavaş ve tempolu ilerlemeye başladım çünkü yolun uzunluğu hakkında bir fikrim yoktu. İnsanlar benim askime hızlı koşma kararı almıştı, yanımdan hızlı bir şekilde geçip gitmeleri moralimi bozsa da tempomu aynen sürdürdüm. Geride kalmak içimdeki alevi körüklesede yavaş koşmaya devam ettim. Adrenalin beynime hızlı koşmam komutunu veriyordu ama nafileydi. İlk oyunlarda olduğu gibi uzun bir yol olacağını sanıyordum ona göre plan yapmıştım ama uzakta oluşmuş topluluğu görünce ayaklarımın altındaki zeminin kaydığını hissetim.

Bitmiş miydi?

Yol bu kadar kısa mıydı?

Daha 10 dakika bile olmamıştı.

Bitiş çizgisine geldiğimde hâlâ şaşkın bir vaziyetteydim, bitişi geçmiştim ama ilk 200'e bile girememiştim, hayal kırıklığı ve pişmanlığını acı tadına bakarken gözlerim bitişi erken bitirenlerin yüzündeki gülümsemeye takıldı, beynime sersemliğin sinyalleri gidiyordu. Kuşlar bile susmuştu, ciddi ciddi köşeye sinip ağlamak istedim.

Başarısız olmuştum.

Başarılı olmaya ihtiyacım varken.

"Nerede kaldın?" Yanı başımda bir ses bana ulaştı ama kafamı gökyüzünden alamadım çünkü kafamı eğersem gözyaşları anında yere dökülür korkusuyla kafamı havada tutum.

"Heyy iyi misin?" Ses Mia'ya aitti ve bana nasıl olduğumu soruyordu. Şu an ben bile nasıl hissettiğimi tarif edemezdim.

Ben kaybetmezdim, kaybedemezdim. Bu imkansızdı.

"Gökyüzünde havalı uçağıyla geçen Tom Cruise'mu var? Eğer görüyorsun ve bana söylemiyorsan bozuşuruz" Mia'nın sözleriyle aklımdaki düşünceler dağılır gibi oldu. Yüksek bir ihtimalle bir filimden bahsediyordu ama bahsettiği film hakkında herhangi bir fikrim yoktu. Zaten çok film izleyen biri de değildim.

Boğazımda oluşan yumruyu zorda olsa yuttum ve derin bir nefes aldım. İçimdeki öfkeyi bir nebzede olsa dindirmeyi başardım. Kafamı eğip Mia'ya baktım. Gülümseyerek bana bakıyordu, sanırım o da benden önce bitirenlerin arasındaydı.

"Koşu nasıldı?" Diye sordum sakin bir sesle. İçimde fırtınalar eserken hemde.

Mia'nın yüzündeki gülümsemenin genişlediğine şahit oldum.

"İlk 10'a girdim desem inanırmısın?" Dedi bana göz kırparak. İlk başta şaşırdım ama sonradan şaşkınlığın yerini hafif bir gurur duygusu aldı. Düne kadar sürekli başaramayacağından endişeliydi ama bugün beni bile geçmişti. Eğer hızlı olsaydım bende onunla birlikte bitiş çizgisini geçe bilirdim. Pişmanlığını yine damarlarımda kol gezdiğini hissediyordum ama Mia için mutluydum. Ona kin veya öfke beslediğim yoktu, onu cesaret verdiğim için pişman değildim aksine kendi potansiyelinin farkına vardığı için mutluydum.

"İlk 200 girdim desem bile inanmam" Scott Mia'nın gerisinden gelip kolunu onun omuzuna attı, diğer elinde de bulundurduğu kırmızı bir elmayı ağızına alıp çiğnedi. Sürekli bir yerlerden çıkmasına alışmıştım artık.

Elmayı nereden bulmuştu bu? Sabah ki kahvaltıda elma olmadığına eminim. Tüm süre boyunca yanında mi taşımıştı onu?

Mia Scott'ın kolunu itekledi ve kaşları çatık bir ifadeyle ona baktı. "İnanmazsan inanma ama ilk 10'a girdim" dedi kendinden oldukça emin bir şekilde.

"Hadi ordan bizi kandırma" dedi Scott eğlenir bir tonda, Mia'yı ciddiye almayarak. Mia bu sözlerle sinirlenmişe benziyordu. Dik dik Scott'a baktığı sırada

"Doğru söylüyor ben şahidim" yan tarafımızdan gelen sesle hepimiz o yöne dönük.

Koreli kız.

Elleri ceplerinde olupta yanımıza yürüdü. Tüm süre boyunca bizi mi dinlemişti? Çekik gözlerini Scott'tan almayarak "Hemde 9. Sıradan"

"Sen nereden biliyorsun, saydın mı?" Dedi Scott kaşlarını havaya kaldırarak.

Scott'ın aksine koreli kız rahat bir tavır takındı ve sadece omuz silkmekle yetindi "Evet"

Scott kollarını iç içe geçirip "Sayacak zamanı nasıl buldun?" Sanki yalanlarını ortaya çıkarmak istiyormuş gibi ortaya bir soru daha attı.

"İlk bitiren sen olunca diğerlerini izlemek kolay oluyor ve ilk okulda saymayı öğrendiysen işin çocuk oyuncağı"

Scott ağzı açık bir şekilde koreli kıza bakıyordu. Epey bir şaşırmış görünüyordu. Şaşırdığı neydi? Koreli kızın birinci bitirmesi mi yoksa Mia'nın ilk 10'a girmesi mi?

Açıkçası koreli kızın ilk bitirmesi beni şaşırtmamıştı güçlü ve hırs dolu biriydi. Zaten koreden buraya kadar yol geldiyse boş bir çabayla gelmemiştir. Acaba kaçıncı katılışıydı?

Mia'nın ilk 10'a girdiği hakında zaten yalan söylediğini düşünmüyordum, Scott'ın aksine ben Mia için umutluydum. Mia için umutlu olduğum kadar Scott için öfkeliydim çünkü yine Mia'yı küçük görmüş üstüne üstlük bunu yüzün karşı söylemişti. Hoş bir davranş değildi ve bunu görgü kuraları dersini alamadan da anlayabilirdim.

Tüm bu süre mobese kamerası gibi koreli kız ve Scott arasında gidip gelen gözlerim geçen zamana kadar sessiz kalan Mia'ya kaydı o ise ataşe saçan gözleriyle Scott'a bakıyordu. Sinirlendiği aşikardı ama saçma sapan cümlelere kafasını takmaması ve önüne bakması konusunda onu uyarmıştım diye hatırlıyorum.

Pek ikna edici konuşamamışım sanırım.

"Sen burnu havada pisliğin tekisin!" Mia yüksek bir sesle Scott'a bakıp bağırdı. Etraftaki bir kaç yüzün hata askerlerin bile buraya dönmesine neden oldu. Ama bunlar Mia'nın umrunda bile değildi, sinirli gözlerle Scott'a bakmaya devam ediyordu. Scott ne diyeceğini bilemeyerek bir adım geri çekildi. Şaşırtmıştı ve etraftaki gözlerin onlara dönmesine tedirgin olmuş gibiydi.

"Mia, sorun ne?" Sesi adetta rüzgarla uçup gidecek kadar hafif ve sakindi, sanki gerçekten burada ne olduğunu anlamamış gibiydi.

Mia'nın çenesi kasıldı. "Sorun sesin!" Mia'nın sesi adeta tıslarcasınaydı ve bu onun son sözleri oldu çünkü ardından arkasını dönüp hızlı bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Scott arkasından uzunca bir süre baktı, yüzünden ne yaptığına dair derin düşüncelere daldığı anlaşılıyordu. Kaşları çatık bir ifadeyle bizi döndü. "Ne yaptım ben?"

"Erkekler" demekle yetindi koreli kız.

"Onu zorbalıyorsun" dedim kendimi tutamadan.

Scott'ın yeşil gözleri bana döndü, gözlerinde hâlâ soru işaretleri olduğunu görmek sinirlenmeme neden oldu. Zorbaları hiç sevmezdim, okul hayatım boyunca her zorbaya elimin tersini yapıştırmak isterdim ama Aurelia buna hep engel olurdu. Şu an zorbalanan ben değildim ama bu ona göz yumacağım anlamına gelmiyordu. Hele ki zorbalanan bir kadınsa. Scott küçük bir çocuk değildi neyin ne olduğunu bilecek yaştaydı. Onu azarlayamazdım ama ona nerede yanlış yaptığını göstere bilirdim.

"Onu zorbalıyorsun" dedim tane tane "Hemde birden fazla kez. Önce konferans salonu sonra ağır çantalarla bitişi geçtiğimizde şimdi de koşu. Zaten kendine güveni yoktu sen hepten yok ettim onu. Ne istiyorsun, kaybetmesini mi? Sen ilk seferinde kaybetin diye herkes ilk seferinde kaybetmek zorunda değil. O zayıf bedenine rağmen seni hatta burdaki bir çok kişiden önce bitiş çizgisini geçti diye onu zorbalama hakina sahip olduğunu mu sandınız?" Son cümlelerimi yüksek sesle söyledim çünkü herkesin duymasını istedim, Mia buraya zorbalanmaya gelmemişti. Taraftaki bazı insanların bana şaşkın ifadelerle baktıklarını gördüm. Burada neler olduğunu anlamamış gibiydiler. Az önceki yaşadığım pişmanlık yerine bir cesaret tufanı içerisine girmiş gibiydim. "Herkesin mükemmel bir yanı yok. bazılarımız güçlü bazılarımız zayıf, kimimiz hızlı kimimiz yavaş. Herkes her şeyde başarılı olsaydı, bu sınavların yapılmasına ne gerek kalırdı? Herkes birbirine benzerdi, size ait olmayan hiç bir şey kalmazdı. Evet o zayıf olabilir ama sizin o kalplerinizdeki karanlıktan daha büyük!"

Sözlerim onlar da bir etki bıraktı mı bilmiyorum ama ben böyle bir konuşma yapmayı planlamıyordum, dikkat çekmemem gerekiyordu ama tüm gözleri üzerime toplamıştım. Ne yapmıştım ben? Mia için bu kadar riske girmeye değer miydi?

En son Aurelia dışında birini savundum hatırlamıyorum bile. Sanırım hiç. Mia ilkti.

Omuzuma değen ağır bir elle arkamı döndüm. Zaman ağır bir çekime girmiş ve tüm fısıldayan sesler yok olmuş gibiydi. Gözlerim siyah kıyafetlerinden kolundaki 4 beyaz çizgiye kaydı, ardından kül rengi gri gözlerine. Pür dikkat gözleri bendeydi benimkiler de aynı şekilde ona bakıyordu. Tüm gözler bizdeydi ama bizimkiler bir santim bile birbirimizden ayrılmadı. Ensemde oluşan karıncalanma karnımda oluşan miğde bulantısı eş zamanlıydı. Onu yeniden görmek bile tüylerimin havaya kalkmasına yetmişti.

Kanca.

Son sözlerimle dikkat çekmek istemiştim ama onun dikkatini çekeceğimi düşünmemiştim. Onca zaman ortalıkta yoktu, hiç bir eğitim alanında bulunmamıştı bunu biliyorum çünkü gözlerim onu aramıştı ama yoktu. Şimdi ise tam karşımda durmuştu.

Çıkış zamanına ne kadarda mükemmeldi.

"Kişisel gelişim konuşman bitti mi?" Konuşması ortama yıldırım gibi düştü, vücudumdan geçen elektirik akımıyla sessiz kaldım çünkü diyecek bir şey bulamadım bulsam bile konuşacak cesareti gösterebileceğimden emin değildim. Az önceki kokusuz Aurora'dan eser kalmamıştı. Dokunduğu yer yangın yeri gibiyken sesiz kaldım.

Bravo Auror, bravo sana. Değdimi bu yaptığına?

Kanca benim sessiz oluşumdan istediği cevabı almış gibi kafasını salladı. Gözlerini ilk kez benden alıp etrafındaki insanlara çevirdi. "Siz burayı oyun alanı mı sandınız?" Sesi çok yüksek değildi ama buz gibi tonu, tüm fısıldaşmaları bıçak gibi kesmişti.

Kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu. Adımlarını ağır ağır, her bir basışında gücünü hissettirmek ister gibi atarak kalabalığa doğru yürüdü. "Buradaki kurallardan haberdar olduğunuzu sanıyordum, yanılıyor muyum?" Soru sordu ama kimse cesaret edipte cevap veremedi.

Soğuk gözleri yine bana döndü, öfkeli değildi ama bu durumdan da hoşnut olmadığı kesindi, yavaş adımlarla bana doğru ilerledi, Azrailin üzerime doğru gelmesi gibiydi "Yanılıyor muyum 7 numara?" Sessiz bir tehtid gibi oluşun kelimeler bende kal etkisi yarattı. Kafamadam aşağı soğuk sular dökülmesi yangın yeri olan bedenimi rahatlatmadı aksine daha da harladı.

kafamı kaldırıp kül rengi gözlerine bakmaya cesaret edemedim ama "Hayır, efendim" demeyi başardım.

Efendim lafını sanırım hayatımda ilk defa kullanmıştım, şu anda kadar kimse benden üstün değildi ama artık Krypteia sınırları içerisindeydim. Gerçekten bu sınırlar içerisinde olduğumu hissetmem bende baş dönmesi yaratmıştı.

"O zaman kimseyle konuşmaman gerektiğini de biliyorsundur?" Sakin çıkan sesi benim içimdeki gök gürültüsünü bastıran cinstendi. Kafamı yerden güç bela kaldıra bildim. Gözlerine bakmak bile gri bir hortumun içinde savrulmak gibiydi.

"Evet efendim" sesim öncekine nazaran daha sesli ve kendimden emin bir şekilde çıkmıştı ama aklım hâlâ hortumun içinde savruluyordu.

"İlk ihtarını yedin 7 numara!" ölümcül sesi tüm tüylerinin diken diken olmasına yetti. Yüzümün yandığını hissediyordum, hayatım boyunca hiç bu kadar utanmış ve aşağılanmış hissetmemiştim. İlk uyarımıda almış olmuştum ama rezil olma durumu ona bin basıyordu. İlk ihtar. Neden içimden bir ses son olmadığını söylüyordu?

"Unutuysanız diye hatırlatıyorum birbirinizle konuşmanız yasak! Burada kuralları zar atarak belirlemiyoruz. Sizi uyarmıyoruz diye konuştuğunuz görmüyor muyuz sanıyorsunuz? Bu hepinize ders olsun, kurallara uymazsanız Krypteia'da yeriniz yoktur demektir!" Gri gözlerini hepimiz üzerinde gezdirdi sanki anladığımızda iyicene emin olmak istiyordu. Her kelimesini santimi santimine kafamıza kazımızı ister gibi.

"Başka ihtar yemek isteyen var mı?"

Sessizlik.

"Bir sonraki sınav için 2. Binaya gideceğiz, ilerleyin!" Sert komutuyla beraber konu kapanmış oldu. Ayaklarım otomatik ayara geçmiş gibi ilerledim, adımlarım benim kontrolüm dışında ilerliyormuş gibiydi. Belli etmemeye çalışsamda hızlı ilerlemeye çalıştım çünkü ondan ne kadar hızlı uzaklaşırsam kendimi o kadar iyi hissederdim. Yabancı gözlerin bana dokunduğunu hissediyordum ama en acı olanı esneme kilitlenen gri gözlerdi.

İlk tanıştığımızda bana emir verebilecek bir konumda olmadığını söylemiştim, şimdi ise beni öldürebilecek bir konumda olduğunu hissetim.

♤♡♢♧☆

2. Binaya doğru ilelerlerken en sonda yürümek beni utandırıyordu. Bunun tek bir nedeni varsa o da beni tüm katılımcılar onunde rezil eden o gıcık herifti!

Utancın yerini öfke almıştı. Sinirden avuç içlerim kaşınıyordu! Hayatımda en aşağılandığım andı. Hiç bu kadar önemsiz biri gibi hissetmemiştim. Hep el üstünde tutulan ve saygı duyulan biriydim şimdi işler tam tersi yönündeydi. Herkes gibiydim, sıradan ve kolayca gözden çıkarılabilecek biri.

Hayatın insana ne göstericeği hiç belli olmuyordu. Bir gün şahsın başka bir gün piyon. Bu Krypteia'nın bana öğreti çok önemli bir dersti.

2. Binaya yaklaştığımızda konferans salonunun orada olduğunu biliyordum ama başka ne vardı? Diğer katlarda ne olduğu hiç söylenmemişti, bize buraları hiç tanıtmamış ve gezdirmemişlerdi. Bunun da gizlilikten kaynaklandığını düşünüyordum.

Binanın önünde durduğumuzda 3. Seviye erkek bir Krypteia askerinin konuşmasıyla herkes ona döndü "Binaya girmeden önce sizi gruplara ayıracağız, başınızda 2 yetkiliyle beraber bir takım testlere tabi tutulucaksınız. Gözlemlenip değerlendirileceksiniz. Bahçede kalanlar ısınma hareketleri yapıp sıra onlara gelene kadar hazırlık yapacaktır!" asker tüm katılımcıların duyacağı bir sesle konuşmasına ara verdi, elindeki bir deste kağıda göz attı. Yapılı bir vücuda sahipti, boyu da epey uzundu. Eldivenli eli kağıtları karıştırırken kafasını kaldırdı ve koyu renk gözlerini üzerimize dikti "ilk etapta 1'den 20'ye kadar olan sayıları alacağız. Size bu turda 4. seviye olan Yarbay YILDIRIM ve 3. Seviye olan binbaşı ÇEKİÇ eşlik edecektir. Katılımcıları içeri alabiliriz"

Nefesimi tuttuğumuz fark edince rahat bir nefes aldım. Kanca'nın olmadığını duymak içime su serpmişti. Çekiç'in ismini duymak hafifte olsa gerilmeme neden oldu çünkü onunla iyi bu başlangıç yapmamıştık. Yüzümüde unutmasına imkan yoktu çünkü maske takan bir tek bendim. Yıldırım ise tam bir muamaydı. Yinede herkes Kanca'dan iyidir deyip 2. Binaya doğru ilerledim.

İlk katı geçip 2. Kata çıkan merdivenlere çıktığımızda burasının spor ve dövüş yeri olduğunu anladım. Kolonlar dışında herhangi bir duvar yoktu. Kocaman devasa bir alan ve alanın ortasında bulunan dövüş ringleri. Köşe kenarlarında da bir kaç spor ve egzersiz aleti olduğunu gördüm. Tüm katılımcılar buraya sığamayacağı için bizi parçalara bölmüşlerdi. Gözlerim etrafı taramaya devam ederken burasının ne kadar büyük olduğunu bir kere daha fark ettim. Çekiç ve Yıldırım'ın eşliğinde ortada bulunan ve diğerlerinden daha büyük olan ringin etrafına toplandık. İkisi ringin etrafına örülü lastiklerden geçip ringin tam ortasında durdular. Yıldırım Çekiç'ten daha büyük bir rütbede yer aldığından konuşma görevini aldı

"Bugün burada çevikliğinizi, gücünüzü ve hırsınızı sergiliyeceksiniz. Önceki günlerin aksine bugün birbirinize temas edeceksiniz. Tabi adil kurallar çerçevesinde. Bugün ağırdan alacağız, rakibinize ağır bir darbe indirmenizi beklemiyoruz. Öldürme ve bayıltıcı hamlelerden bahsediyorum onun dışında her şey serbest diye biliriz. Dışarıda bekleyen bir sürü olduğu için toplam 2 dakikanız olacaktır. Bu süre zarfında rakibinizi alt edip yenmeniz gerekecektir" Yıldırım'ın sakin bir sesle konuşması tüylerimi adeta diken diken etmişti, sanki gündelik bir olaydan bahsediyor gibiydi oysa birazdan yumruk yumruğa savaşacaktık. Maskesiz yüzünü elindeki kağıtlardan kaldırıp üzerimizde gezdirdi "Bugün rakibinizi kendiniz belirleyeceksiniz, potansiyelinizden yola çıkıp bir sonraki günlerde rakibinizi biz belirleyeceğiz. Şimdi iki gönüllüye ihtiyacım var, gönüllü çıkmazsa oynayacak olanları biz seçeriz" dedi kolaylıkla. Bunu bir oyun olarak görüyordu, ona göre bir oyun olabilirdi ama benim için bir savaştı. Rakibim kim olursa olsun onu alt etmek için elimden ne gelirse yapacaktım.

Aramızda uzunca bir sessizlik oldu, bu süre zarfında tüm katılımcılar birbirine bakıyordu. İlk çıkan kişi olmak istemiyordum, rakibimi kendim değil onun beni seçmesini istiyordum.

Benim olan beni bulurdu.

Koşuda başarısız olmuştum ama burada başarılı olmaya kararlıydım. Gözlerim erkeklere kaydı, ya rakibim onlardan biri olursa? Burdaki erkeklerin hepsi yapılı ve kaslı duruyordu, bolca pratik yapmış gibiydiler. Dövüş yeteneğim elbette vardı, William sayesinde bolca pratik yapmıştım. Bana verdiği taktik ve öğütlerle onu bile yere devire biliyorsam bunlarıda yere devire bilirdim. Maskemin bağını daha sıkı bağladım, dövüş sırasına açılmasını istemezdim. Ama açılırsa rakibimin yüzündeki şaşkınlığı meram etmiyor değildim.

Sanırım herkes benim gibi ilk çıkan olmak istemiyordu çünkü kimseden ses çıkmıyordu. Yıldırım kimsenin ilk çıkmayacağını biliyormuş gibi kafasını salladı tam konuşucakken arka sıralardan bir ses yükseldi.

"6 numarayı seçiyorum!" Tüm gözler arkada durmuş elini havaya kaldıran Scott'a kaydı. Söylediği sayıyla şaşkına uğramıştım.

6 numara, Mia.

Onunla oynamak istiyordu ama neden? Mia'yı kolaylıkla yenebilirdi, vücut ölçüleri bakımından ondan daha üstün bir konumdaydı. Onunla oynayıp kazanmak mı istiyordu? Yoksa benim bilmediğim başka bir şey mi vardı? Tüm bu soruların cevabını birazdan öğrenecektik çünkü Yıldırım "9 numara ve 6 numara, ringe" dedi ve onları ringe davet etti. Tüm katılımcıların gözü ikisine kaydı, Scott sakin ve yavaş adımlarla ringe ilerlerken Mia olduğu yerde donup kalmıştı, sanırım o da böyle bir şey beklemiyordu. Şaşkın bir ifadeyle Scott'ın ringe çıkışını seyretti sanki olayları tam kavrayamamış gibiydi. "Sabaha kadar seni bekleyemeyiz 6 numara!" Çekiç'in sesi ortamda gürültüyle çarpınca Mia kendine geldi ve telaşlı adımlarla ringe çıktı. Daha neyin ne olduğunu kavrayamadan ikisi ringdeydi. Yıldırım ikisinin arasında durdu ikisinin birbirine yaklaştırdı ve bizim duymadığımız bir kaç şey söyledi.

Bu sırada Çekiç ringde inip katılımcıların arasına karıştığini fark ettim. Onlar bizi izlemek ve değerlendirmek için buradaydılar yani onları etkilemem gerekiyordu ama bu kadınları etkilemek sandığım kadar kolay olacağını sanmıyordum. Özelliklede tepesini attırdığım Çekiç'in.

Gözlerim Mia ve Scott'ın başlaması için ıslık çalan Yıldırım'a kaydı, sinayali vermişti. Onları daha yakından izlemek için ringe doğru yaklaştım, beynim bana olduğum yerde kalmamı söylüyordu ama adımlarım çoktan ringin başındaydı. Uzaktan da izleye bilirdim ama onlarla aramda değişik bir bağ olduğunu hissetim.

Olmaması gereken bir bağ.

İkili yumruklarını havaya kaldırmış birbirinin etrafında dönmeye başlamıştı. İkiside ilk hamleyi yapmak istemiyormuş gibi duruyordu. İlk hamlenin kimden geleceğini beklerken Scott'ın kısık bir sesle Mia'yla konuştuğunu duydum. "Vur bana 6 numara" dediğini duydum. Askerler ringden uzak olduğu için onların duyduğunu sanmıyordum. Scott"ın kısık sesli cümleleri Mia'da kal etkisi bıraktı ama kendini çabuk toparladı "Amacımız zaten bu seni salak!" kızgın cümleleriyle hâlâ kızgın olduğunu anladım ama Scott hafif kıkırdadı "Daha neyi bekliyorsun o zaman?" Bu sözlerle Mia öne doğru atıldı, sıska kollarıyla Scott'ın çenesine sağlam bir yumruk attı. Tahmin edile bilen bir hamleydi, Scott kolaylıkla geri savuştura bilirdi ama sadece aldığı darbeyle başı yana savruldu, acı bir inleme yerine sadece güldü. Şaka mı yapıyor bu çocuk?

"Yumrukların gerekten sağlammış dino" lakabını kullanamsı ve söylediği bu sözler Mia'nın daha da öfkelenmesine neden oldu Mia hızlı bir harekeyle çenesine bir yumruk daha atıp ardından diğer bir yumruğunu da karnına geçirdi. Atığı yumruklar profesyonel değildi ama acemice de değildi. Alıştırma yapmıştı, zaten buraya alıştırma yapmadan gelmek delilik olurdu. Scott aldığı darbeyle geri adım atarken yüzündeki sırıtış hâlâ devam ediyordu.

Scott'ın Mia ya karşı bir hamlede bulunamamsı dikatimden kaçmadı. Karşılık verebileceği zamanlar olmuştu ama o savunma modunda kaldı. Tabi ne kadar savunma yapabilirse.

Neden karşılık vermiyordu?

Mia Scott'ın yüzündeki gülümsemenin yerini koruduğunu görünce öfkesi bir çığ gibi büyüdü, hızlıca öne doğru atıldı ve dizini havaya kaldırıp Scott'ın bacak arasına tekmeyi savrucakken Scott çevik bir hareketle dizini geri savrudu "Dikkat et dino ona ihtiyacımız var" çapkın sözleriyle Mia bir an donup kaldı, neredeyse kendini kaybedercesine yumruklarını ileri geri acemice savurmaya başladı. Yaptığı her hamleyi Scott profesyonel bir biçimde ya geri savuşturdu ya da çevik bir hareketle kurtuldu.

Scott'ın bu çevik hareketleri daha önceden eğitim aldığını gösteriyordu, dövüşmeyi biliyordu ama savunma mudundan çıkmıyordu. Neden Mia'ya karşılık vermiyordu? Mia'ya hemle yapmak yerine sadece onu dahada kızdırıyor ve öfkesini katlayacak sözler söylüyordu.

"Yakışıklı yüzüme zara verme!"

"Güzel yumruk dino"

"Bu konuyu konuşmuştuk ona ihtiyacımız var!"

"Çok güzel dövüştüğünü söylemiş miydim?"

Scott tüm asaletiyle dim dik durup hamleleri geri savuştururken Mia ter içinde kalmıştı, göğüsü aldığı sık nefeslerle hızlı hızlı inip kalkıyordu oysa Scott'ın tek bir saç teli bile bozulmamaştı.

Rakip olmalarına rağmen Scott bunu görmezden geliyrodu ve Mia'ya taktik vermeye başlamıştı.

"Daha sert vur"

"Bacaklarını biraz daha aç"

"Tüm gücü bileğine verme"

"Ayaklarını yere daha sağlam bas"

Mia Scott'ı dinlemezlikten gelmeye çalıştı ama söylediği her ipucunu uyguladı. Şimdi daha iyi dövüşünyordu, hareketleri daha yerinde ve isabetliydi.

Scott neden ona taktik veriyordu bilmiyorum ama Mia ile dönüşmek yerine ona nasıl dövüşeceğini öğretiyor gibiyi.

Mia aldığı sık nefeslerin arasından dişlerinin arasından "Karşılık ver!" diye tısladı. Ardından kendini Scott'ın üzerine doğru fırlattı. Scott bu hamleyi beklemiyor olacak ki ikili yere düşerken Mia üstte kalan taraf oldu. Mia Dengesini hemen geri kazanıp dizlerinin üzerinden Scott üstten bir bakış attı ardından yumruklarını hiç zaman kaybetmeden Scottın yüzüne indirmeye başladı. Scott Mia'nın her yumruğundan dolayı başı bir sağa bir sola doğru dönüyordu, dudağı çatlamıştı ve burnundan kan akıyordu ama yine tepki yoktu. Mia'nın zayıf kollarını o kalın ve güçlü elleriyle kolaylıkla durdurabilirdi ama tepkisiz kalmayı seçti.

Neden?

Bir ıslık sesinin araya girmesiyle sürenin dolduğunu anladım Yıldırım ringe çıkıp Mia'yı Scott'ın üzerinden aldı. Mia ter içinde kalmış vücuduyla sarsak adımlara ringden aşağı inerken gözlerinin Scotta durduğunu fark ettim. Sanki transa geçmiş gibi bir hali vardı, ne yaptığının farkında değilmiş gibiydi. Yanıma doğru yürüdü ama beni görmüyor gibiydi. Scott kandan dolayı gözükmeyen yüzüyle ringden indi. Mia kısık bir sesle "Bunu ben mi yaptım?" Diye sordu ama sorusu bana değilde daha çok kendine gibiydi. Scott yanımızdan geçerken "İyi maçtı 6 numara, hatırlatta bir daha sana bulaşmayayım" yüzü kanlar içindeydi ama yüzündeki gülümseme hâlâ olduğu yerdeydi.

Gözlerindeki pırıltının yanında mahcubiyetide gördüm ve birden tüm taşlar benim için yerine oturdu.

Scott Mia'yla rahatlıkla karşılık verir hatta onu yenerdi ama vermemeyi seçmişti çünkü az önceki yaşanan olayı telafi etmek istemişti. Onun kırılan kalbini onarmak ve onunla yeniden iyi anlaşabilmek istemişti sanırım. Yaptığı çok büyük bir adımdı ve çok büyük bir centilmenlik. Bu yaptığı ona artı puan kaybettirdi ama Mia'nın kalbini kazandıra bilirdi.

Tabi Mia onu affederse.

Yeni oynayacak kişileri belirlemeleri için gözlerim Yıldırım'a kaydı çünkü kimsenin gönüllü olarak ringe çıkmak gibi bir niyeti yoktu anlaşılan, ya da ben öyle sanıyormuşum çünkü karşı tarafımdan bir ses yükseldi "7 numarayı seçiyorum!"

7 numara... benim.

Gözlerim hızla numaramı söyleyen adama kaydı. Az ilerimde dim dik duruyordu. Kafamda neden beni seçtiğine dair bir soru geçti ama cevabını bulamamıştım.

Neden ben? Beni yene bileceği düşüncesine mi kapılmıştı? Yoksa gözlerine ilk kestirdiği ben miydim?

Cüsseli biriydi, boyu benden uzundu muhtemelen yirmillerinin ortasındaydı. Gözlerinde kendinden emin bir ifadeyle bana bakıyordu. Gözlerim istemsizce hemen yanında duran kadına kaydı, Çekiç.

Ön sezilerim burada bir bit yeniği olduğunu söylüyordu ama aklım beni mantıklı düşünemem ve paronayakca düşüncelerden uzaklaşmamı söylüyordu. Beni seçmesini o mu söylemişti? Tüm süre boyunca o adamın yanında durmuştu biz maçı izlerken aralarında konuşma geçmiş olabilirdi. Yüzündeki maskeden dolayı aldığı yüz ifadesini görmedim. Bunların sadece benim uydurmam olduğu kanaatine varmak istiyordum. Çünkü neden sıradan bir katılımcıyla uğraşsın ki? Zaten 4 seviye birinin radarına girmişken 3 seviye birinin radarına daha girmek istemiyordum.

"7 numara ve 20 numara ringe!" Çekiç kollarını iç içe geçirip o buz mavisi gözlerini üzerimden ayırmadı. Neden gözlerinde meydan okuyan bir ifade olduğunu görüyordum?

Gözlerim istemsizce rakibime kaydı, yüzündeki sırıtışla bedenimi süzüyordu muhtemelen çok kolay bir rakip olduğumu ve tekte beni yere serebileceğini düşünüyordu ama yanılıyordu ve bunu ona gösterecektim.

Adımlarımı sert ama kendinden emin bir şekilde ringe doğru attım. Kalbim atışım 200 civarında atarken nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Ringde karşılıklı dururken Yıldırım aramıza girdi "Revirlik bir durum olmasın ve adil bir dövüş istiyorum. Şimdi bana tüm hünerlerinizi gösterin" dedi, gözlerimi rakibime ayrımadım, Yıldırm'a istediklerini gösterecektim.

Yıldırım ringden inip düdüğü çalınca 2 dakikamız başladı. Kalbim dört nala atarken pozisyonumu aldım, gözlerim rakibimden gelecek hamleyi beklerken vücudum terikteydi. Aklıma William ile yaptığım dövüş dersleri geldi.

Her zamanki gibi ormandaydık ve vücudumuz kir ve toprak içindeydi. İkimizde kolay rakipler değildik ve pes etmek nedir bilmezdik. Karnıma indirdiği darbeyle yere yaprakların ve kurumuş dalların üzerine uzanmış vaziyetteydim.

"Odaklan Aurora, aklın bugün burada değil. Beyninin her zaman berrak olması ve gelecek hamleyi önceden tahmin etmen gerekiyor. Yoksa şu anda olduğu gibi yeri boylarsın" demişti öğüt verir bir biçimde. En az benim kadar yorgundu, öğretmesi gereken her şeyi zaten öğretmişti ama öğüt vermekten geri durmuyordu. "Bunları zaten biliyorum ama tekrar tekrar söyleyip duruyorsun" demiştim nefes nefese. "Laf yetiştirme derdindesin dikkatin hâlâ bende değil, çenen değil elin çalışsın!" dedi öfkeli bir biçimde. Bense onun aksine sakin ve odaklıydım. Yüzümde bir gülümseme oluşmasına engel olmadım çünkü o konuşurken kafamda bir plan yapmıştım bile. Düşündüğü aksine odaklanmış haldeydim her zaman odaklı haldeyimdir.

"Komik olan nedir acaba?" Demişti ellerini belinin iki yanına yerleştirirken. O fark etmeden avuçlarımı arasına aldığım toprakla sırıttım "Dikkati yerinde olmayan sesin" demiş ve toprağı suratına fırlatmıştım. Gözlerine giren kumla birlikte geri adımlayan Willam'ın ayaklarına sağlam bir tekme savuşturmuştum. Bu sefer o yerde uzanan bense Tanrı gibi tepesinde dikilendim. "Buna hile denir!" Demişti kızaran gözlerle. Gülmüştüm alayla "Savaş alanında da düşmana böyle mi söyleyeceksin?" gözlerindeki acıya rağmen gülmüştü. Kahkaha seslerimiz ormanda yankılanırken bende olduğumuz zaman dilimine geri dönmüştüm.

Kural 1: Gözlerini rakibinden ayırma.

20 numarayla ringin içinde tam bir tur atmıştık diyebilirim. Etrafımda onun aleyhine kullanabileceğim herhangi bir şey yoktu ama yumrukarım vardı. Ayaklarımı genişçe açtım ve bir yumruğumu yüzüme doğru kalkarken diğerini öne doğru uzattım. Hafifçe eğilip bedenimi istediğim pozisyona getirdim. İlk hamelesini bekledim çünkü onu gözlemlemek istedim.

Hamle gecikmedi 20 numara ileri doğru atıldı ve yumruğunu süratima doğru salladı, hamleden kafamı yana eğip kurtuldum. Hız kaybetmeden bir yumruk daha salladı yumruğu kulağımın yanında rüzgar gibi geçerken, bende boş durmayıp karın boşluğuna yumruğumu geçirdim. Aldığı sert darbeyle sersemleyen 20 nuamra şaşkına uğramış gibisi. Böyle bir hamle bekemiyrodu sanırım.

Dövüşmeyi bir tek sen bilmiyorsun adamım.

Boş bir rakip olmadığımı anlayan 20 numara kükreyerek üzerime atıldı. Dövüşün ilk başlarında da fark ettiğim detayla gülümsedim.

Kural 2: Rakibinin zayıflıklarını gör ve kullan.

Acele karar veriyor ve bodoslama dalıyrodu, iyi olduğu taraf ise hızlı olmasıydı. Bir yumruğu daha atmak için eli havalandı sandım ama o avuç içini açıp büyük eliyle maskeme doğru uzanmasıyla beynimde tehlikeli çanlar çalmaya başladı, kolumla elini sert bir hamleyle geri savurdum, elimde hissettiğim acı içimdeki öfkenin harlanmasına neden oldu.

Kural 3: Dikkatini dağıtması izin verme.

İzin verdim. Maskemin açılmamasını o kadar odaklanmıştım ki ayağıma savurduğu tekmeyle geri savruldum ve dengemi kaybettim. Ringin plastik şeritleri olmasaydı büyük bir ihtimalle beton zemin bana tokadı yapıştırırdı.

Kural 4: Rakibini küçümseme.

Kural 4' üde böylece çiğnemiş oldum. Böyle bir kurnazlık ondan beklemezdim. Hızlıydı ama aptal bir çocuk gibi duruyordu. Plan yapmak yerine doğaçlama yapan bir tipti.

Gözlerim kısaca ringin dışında bizi pür dikkat izleyen Çekiç ve Yıldırım'a kaydı. Yıldırım notlar alıyordu ama Çekiç'in buz mavisi gözleri bendeydi. Az önce maskeden dolayı tepkisini çözememiştim ama şimdi gözlerindeki kısık ifadeden sırıtıyor olduğunu anlamıştım. Neden bu kadar mutluydu?

Yüzüme inen yumrukla gözlerim Çekiç'ten 20 numaraya kaydı. Gözlerimin önünde parılyan küçük nokta kadar yıldızlar beni hayal aleminden dışarı çıkardı. Öfke damarlarımda kol gezinirken gözlerim şimşek gibi 20 numaraya kilitlendi. Kız olduğum için nazik davranır sanmıştım ama sert hareketlerime karşılık sert oynamayı seçmişti.

İyi bakalım oynayalım.

2 dakikamız dolmak üzereyken 20 numara hız kaybetmeden üzerime doğru ilerledi. İkinci sağ kroşesinden sağa doğru kıvrılarak kurtuldum ve onun boşa çıkan ağırlığını fırsat bildim. Gözüm karardı ve öfkeli bir boğa gibi hissetmekten kendimi alamadım.

Hep savunma modunda kalmış ve gücümü saklamıştım şimdi onu dışarı çıkarma zamanıydı. Her yer karadı ve sadece ring, ben ve 20 numara kaldı. Tüm seyirciler karanlığa gömüldü ve ikimiz içinde bulunduğumuz savaşla baş başa kaldık.

Yıldırım'a göre olan bir oyun benim için bir savaşa dönüştü.

20 numara sağ kolunu hamle için kaldırdığı an darbenin altından geçip iki elimle birden kokunu tutum, daha ne yaptığımın farkında olmadan tüm ağırlığımı arkama verdim ve kolunu ters çevirip tüm gücümle yüklendim. Ortamda çat diye bir ses duyulunca algım neredeyse boş salonda kurumuş bir dal gibi çıtırdayan sesle birlikte geri geldi.

"Revirlik bir durum istemiyorum" Yıldırım'ın sesi tekrar tekrar kulağımda yankılandı.

Benim şaşkınlığım acı dolu hayvansı bir ses eşlik etti, 20 nuamra avazı çıktığı kadar bağırırken benim kafamda dört duran Yıldırım'ın sesini bastırmaya yetmedi.

Ne yaptım ben?

Kural 5: Öfkeni kontrol et.

Bugün kuralları çiğnemeye yemin etmiş gibiydim.

Öfkenin beni ele geçirmesine izin vermiştim. Tüm kontrolü öfkeye vermiştim, bende olması gerektiği yerde. Mantığımın sesini kısan, damarlarımdaki kanı kaynatan o sıcak dalga göğsüme yerleştiğinde artık çok geçti.

Kolunu kırdığını anladığımızda an bakıştığımız o saliselik zaman diliminde bittiğimi anlamıştım. Tehlike canları kafamda yankılanırken 20 numaranın gözlerinde yanan bir orman gördüm. Öfkeyi, ateşi ve küle dönüşünü. Gardımı indirdim, savaş bitti zannetim ama ben daha ne olduğunu anlamadan 20 numara içinde biriktirdiği son güçle sağlam olan kolunu havaya kaldırıp bir balyoz gibi suratıma savuşturdu.

Kaçmadım, kaçamadım ya da kaçmak istemeyip cezamı kabullendim.

Sol kroşesi gözümün hemen yan tarafını vurdu. Beynimden vurulmuşa döndüm. Sadece yumruğu değil bittiğimide anlamıştım ama artık çok geçti.

Dünya birden ekseninden kaydı. Tüm sesler sustu. Her sey derin ve dipsiz bir karanlığa gömüldü. Yere düştüğümü bile hissedemeden bilincin tamamen kapandı. O sırada aklımdan sadece tek bir ses yankılanıyordu.

"İlk ihtarını yedin 7 nuamra"

-YONDERLY

Sanırım 2. İhtar yolda :)

Sizce Mia, Aurelia'nın onun için yaptığı konuşmayı hak ediyormuydu?

Çekiç'in bu işte bir parmağı varmı sizce?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.