12. bölüm / 12
TAÇSIZ PRENSES11.BÖLÜM
Bölümler 12Şu an: 11.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ52 kelime
- 2 1.BÖLÜM5.896 kelime
- 3 2.BÖLÜM4.489 kelime
- 4 3.BÖLÜM3.873 kelime
- 5 4.BÖLÜM1.906 kelime
- 6 5.BÖLÜM3.473 kelime
- 7 6.BÖLÜM4.281 kelime
- 8 7.BÖLÜM4.488 kelime
- 9 8.BÖLÜM4.457 kelime
- 10 9.BÖLÜM5.181 kelime
- 11 10.BÖLÜM6.375 kelime
- 12 11.BÖLÜM5.422 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsunuz⭐
♤♡♢♧☆
Koku. Beş duyu oranımız içindeki en ilginç olanıydı bence. Beyin ve koku arasında bulunana ilişki diğer organlara göre daha duygusal ve güçlü bir yapıya sahipti.
Burnuma deterjan ve hoş bir oda kokusu geliyordu. Deterjanın o ağır ve baskın kokusu iğrenmeme neden olsada hoş olan oda parfümü o deterjan kokusunu bastırıp doğrudan beynime akın ediyordu. Daha çok nefes almak istememe neden olan koku nedense tanıdık geliyordu.
Bir süre düşündüm, ne kokusuydu bu?
Beynime tanıdık sinyaller gönderen kokuyu bir süre daha soludum ve en sonunda ne kokusu olduğunu buldum.
Lavanta.
Proust etkisi. Geçmişten gelen o tanıdık koku bir anda gün yüzüne çıkar ve gözler önüne serilirdi.
Proust etkisi beni aldı ve yıllar önceye doğru uzun ve sürükleyici bir yolculuğa çıkardı.
Ormandaydım.
Malikanemizin arkasındaki koruda ve yanlızdım. Aurelia veya herhangi biri yoktu yanımda. Aurelia ve benim sahip olduğumuz ahşap evin önünde oturmuş elimde bir dalla toprak zemine desenler çiziyordum. O sırada aklımda ne var, ne düşünüyordum bilmiyorum. Hatırladığım şey ise içimde bir sıkıntı olduğuydu ama nedenini hatırlamıyorum. Sonra görüş alanıma bir çift siyah spor ayakkabı giriyordu. Kim olduğunu bilerek yüzüme bir gülümsemenin yayılmasına engel olamıyordum. Kafamı çizdiğim değişik çizgilerden alıp yukarıya kaldırıyordum.
William.
Arkasından yayılan güneş ışınları gözümü kısmama neden olsada bana uzattığı mor lavantayı ve yüzündeki gülümsemeyi net bir şekilde görebiliyordum. Uzattığı çiçeği yavaş hareketlerle elinden aldım ve burnuma götürdüm. Tüm yeşillik, ağaç ve kozalakların kokusu yok oluyordu.
Hatta deterjan kokusu bile.
Geriye sadece lavantanın o hoş ve güzel kokusu kalıyordu. Willam'ın en sevdiği çiçek olmasını anlaya biliyordum çünkü çok güzel kokuyordu.
Anıların döndürdüğü çarkların giderek yavaşlaması gözlerimi ağır hareketlerle açmama neden oldu. Görüş alanıma ilk giren şey beyaz bir tavan oldu. Merakla kafamı kaldırmaya çalıştım ama hemen kafamın yan tarafımda hissettiğim korkunç bir acıyla inliyerek kafamı yumuşak yastığa geri bıraktım. Elim garihtiyari gözümün hemen yanında bulunan ağrıya doğru uzandı, parmak uçlarım ağrıyan derinin üzerinde yavaş hareketlerle gezindi. Sanki acıyı dindirecekmiş gibi deriyi yavaş yavaş okşadım.
Ne olmuştu bana?
Son bir gayretle vücudumu yataktan kaldıra bildim. Ayaklarım yataktan aşağı sarkarken Gözlerim alanı kontor etti, benden başka kimse bu küçük odada yoktu. Bir dolap, perdelerim çekili olduğu bir pencere ve tek kişilik yatak haricinde oda neredeyse boştu. 4 duvar hatta tavan bile beyaz renkteydi.
Neresiydi burası? Deliler koğuşu mu?
Gözlerim üzerimdeki kıyafete kaydı. Siyah kargo pantolon ve siyah tişörtümün hâlâ üzerimde olduğunu fark etmek rahatlamama neden oldu.
Deli gömleği yok, güzel.
Neden buradaydım? En son ne olmuştu?
Kendimi düşünmeye zorlandım ama gözümün hemen yanında hissettiğim acı buna engel oldu.
Kapının sakince açılmasıyla kafamı kaldırdım. Gelen her kimse uyuduğumu düşünüyor olacakki kapıyı yavaşça açmaya gayret gösteriyordu. İçeriye siyahlar içinde bir adam girdi. Yüzünde maske olmamasından dolayı ufak çaplı bir şaşkınlık geçirdim. Ama hemen ardından elim kendi yüzme uzadı, fak ettiğim detayla bir şaşkınlık daha geçirdim çünkü benimde yüzme maske yoktu.
Maskemi kim çıkarmıştı?
Gözlerim yeniden asker olduğunu düşündüğüm adama kaydı. Maske yüzünden endişelenmeme gerek yoktu çünkü yüksek bir ihtimalle kim olduğumu biliyordu.
Peki asıl soru, o kimdi?
Kolunda herhangi bir çizgi yoktu ve hâlâ kapı pervazinda ayakta duruyordu. Sonradan gözüme çarpan ilk şey gözünün üstünden başlayıp yanağına kadar inen derin ve soluk bir yara izine kaydı. Eski bir yara gibi duruyordu. Yarası biraz daha sola kaysaydı eminim şu an yeşil gözü gör olurdu.
Adam tuhaf bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Yana doğru yatırdığı sarı saçları ve göze çarpan yeşil gözleriyle pür dikkat beni inceliyordu, sanki herhangi bir harekete bulunmamı bekliyordu. Benden bir tepki alamamış olacak ki bir adım öne gelip tereddütle "Günaydın ya da iyi akşamlarmı demeliyim?"
İyi akşamlar mı? Saat kaçtı? Bunu dediğine göre akşam olmalıydı. Ne zamandan beri yatıyorum ben? Gözlerim pencereye kaydı ama önünde perdeler olduğu için dışarıyı göremedim.
Kafamın içine o kadar dalmıştım ki bana doğru ilerlediğini ve hemen yanımda durup yaramı kontrol etmek için eğildiğini gördüğümde ufak çaplı bir şok geçirdim. Adam nazik bir dokunuşla yarama dokunurken burnuma lavanta kokusu yerine odunsu bir koku hücum etti "Adınızı hatırlıyor musunuz veya neden burada olduğunuzu?" Sakin bir sesle bana bir soru sordu. Cevabımı beklemeden arkasındaki dolaba doğru ilerledi. Dolabı karıştırdıktan sırtında herhangi bir ünvan olmadığını fark ettim. Bir lakabı yoktu.
Adam geri dönüp parmak uçlarını nazikçe çeneme koyup kafamı hafifçe yukarı kaldıdı ve gözlerimin içine küçük fenerden yansıyan ışığı tuttu. Gözlerim refleks olarak kapanırken kim olduğumu ve neden burada olduğumu hatırladım.
Ben Aurora Avelstone. Askeri görevimi yapmak için Krypteia'ya gelmiştim.
"Evet" dedim sorusuna cevap vererek, gözlerimi geri açtım ve onun koyu yeşile kaçan gözlerine baktım.
"Güzel, hatırlamanıza sevindim. Peki şu an kendinizi nasıl hissediyorsunuz?" dedi gözlerimi kontrol etmeye kaldığı yerden devam ederken. Sesi gerçekten bu duruma sevinmiş gibiydi.
"Başım hafif ağrıyor ama onun dışında iyi gibiyim" maske olmadan biriyle konuşmak çok garipti, sesim bile bir tuhaf çıkıyordu sanki. Yabancı doktor ya da asker mi demeliyim pek emin değilim çünkü bir doktordan daha çok bir askere benziyordu. Uzun boyu ve yapılı vücudu bunu kanıtlar gibiydi.
"Herhangi bir beyin sarsıntısı geçirdiğinizi düşünmüyorum ama sizi bu gece revirde tutsak daha iyi olur, her ihtimale karşı" dedi sakince bilgi verip benden biraz uzaklaşırken.
"Revirlik bir durum istemiyorum" bir kadın sesi kulaklarımda yankılandı.
Yıldırım.
Birden neden revirde olduğum kafama dank etti.
Ring, 20 nuamra, Çekiç, öfke, çıtırdayan bir ses ve yumruk. Sonrası karanlık.
"Lanet olsun" kurumuş boğazımı tükürüğüm bile ıslatamadı. Ne yapmıştım ben?
"İyi misiniz?" Sarışın adam endişeli bir sesle yanıma gelip elini omuzuma koydu.
"O-o iyi mi?" Sesimin titremesine engel olamadım. Çocuğun kemik kırılma sesine en önden tanık olmuştum. Benim yüzümden, hepsi benim yüzümden!
Sarışın adam sanki kimden bahsettiğimi anlamış gibi kafasını salladı ve elini kolumdan çekti. "O iyi. Hemen yan odada yatıyor ve dinleniyor " dedi tereddütle. Sanki bana bu bilgiyi vermek istemiyormuş gibiydi, kelimelerini dikkatlice seçmişti.
"Doğruyu söyleyin, lütfen" kısık sesli cümlelerim yalvarır gibiydi.
Kırılma sesini duyduğuma yemin edebilirim.
Sarışın adam derin bir nefes aldı. Gerçekten derin bir nefes. Sonradan arkasındaki dolaba doğru ilerledi ve elinde krem benzeri bir şeyle geri döndü. Yatağımın altından tekerlekli bir tabure çıkardı ve bedenini üzerine bıraktı. Kafasını eğdi ve yüzüme bakmayı reddetti. Elimi nazikçe kendi eline aldı ve bileğimi kontrol etti.
"Şu an odaklanmamız gereken sadece sizsiniz, başkası değil. Ayrıca hastalarımın özelini başka bir hastaya paylaşamam" dedi kremlin kapağını açarken. Konuyu kapatmaya çalışıyordu, konuşmak istemiyordu bu konuyu. Söylemek istemiyordu ama ben biliyordum. Kolunu kırmıştım, belkide çocuğun Krypteia'da kalma hayellerine balta vurmuştum. Sırf öfkeme hakim olamadım diye cezasını o çekmişti.
Devamede bilecek miydi? Peki ben devam edebilecek miydim? Burada kalmama izin verecek miydiler?
Daha kaç kişiye zarar vereceğim?
Vicdan azabı tüm vücuduma hakim olurken ağlamak istedim. Yeni doğmuş bir bebek gibi çığlık çığlığa ağlamak istedim. Yaşanan ve yaşanacak her şey için. Ama kendimi tutum, yabancı birinin önünde ağlamak istemedim. Hele ki bir askerin önünde. Güçlü durmaya çalıştım, her zaman olduğu gibi. Ama içimde tarif edemeyeceğim bir acı vardı.
"Acınızı tarif etmek için birle on arasında bir sayı belirler misiniz" dedi sarışın adam sakin bir şekilde. Krem sürdüğü koluma baktığımda hafif morardığını gördüm. 20 numara maskemi açmak umuduyla kolunu uzatığında onu geri savurmak için güçlü bir hamle yapmıştım ve o sırada kendime zarar vermiştim. Gözlerim koluma krem süren naif ama erkeksi ellere kaydı. Sanki beni incitmek istemiyormuş gibi yavaş yavaş yapıyordu. Bana kırılgan bir porselenmişim gibi davranıyordu. Sanki bu özel muameleye ihtiyacım varmış gibi! Bu tavrı prenses olmamdan mı kaynaklanıyordu? Kremi kendim de süre bilirdim, diğer elim hâlâ işlev görüyordu. Sinirle kolumu kendime doğru çekmekten alı koyamadım.
"Sıfır" dedim sorusuna karşılık. Bu tek sayılık cevap onun bana şaşkınlıkla bakmasına neden oldu.
"Canınız yanımıyor mu?" kafasını yana doğru eğdi ve sarı kaşlarını çattı.
Ahh bir bilsen içimde ne fırtınaların koptuğunu.
"Özel bir muameleye ihtiyacım yok ve porselen bir bebek değilim!" Sözlerim demir kadar sertti. Bunu anldığından emin olamk istedim çünkü onun özel ilgisine ihtiyacım yoktu. Bir kaç morlukla başa çıkamayacaksam burada işim neydi benim?
Kabul, hayatımda hiç bu kadar ağır bir darbe almamıştım. Willam ile antrenmanlarımızda bile Willam bana vurmamak için ekstra çaba sarf ederdi, belli etmemeye çalışırdı ama bazen dövüşleri bilerekten kaybettiğini bilirdim. Ama buraya pamuklara sarılmaya gelmemiştim. Kanımın akacağını, canımın yanacağını biliyordum, bunu göze alarak gelmiştim.
"Porselen bir bebek olmadığınızı bize zaten kanıtladınız. Bir çok etabı başarıyla geçtiniz, ringde mükemmel bir performans sergilediniz. Bence gayet iyiydiniz. O odadaki herkes porselen bir bebek olmadığınızı zaten biliyor, tabi bende" sözleri beni gururlandırması gerekirdi ama takıldığım nokta beni izlemiş olmasıydı. Başka kaç kişi beni izlemişti? Bizi demişti demeki askerleri etkiliye bilmiştim, amacım buydu, onları etkilemek ama pişmanlık ve vicdan azabını bünyemden bir türlü atamadım. Mükemmel olduğumu söyledi ama vasat bir durumdayım. Halime gülmeden edemedim "Koşuda sonlarda bitirdim. Kuralları çığnedim. Onca kişi içinden ilk ihtarı ben yedim. Ringde yasak olduğu halde rakibimi revirlik yaptım sonra da bir yumrukla bayıldım. Çok kötü bir gün geçirdim. Siz buna gerçekten iyi mi diyorsun?" Dedim kendime acıyan bir sesle. Yüksek sesle dile getirmek kendimi daha kötü hissetmeme neden oldu. Durum kötüydü hemde çok kötü.
"Hatalı veya yanlış yaptığınız yerlere takılı kalmaya devam ederseniz ileriye asla göremezsiniz" benim aksime sakin bir tonla konuştu. "Koşuda 1. bitirmek önemli değil. Kuraları bir çok kişi çiğniyor ve ringde bu tür kazalar olur. Kötü bir gün geçirdiğinizi söylediniz ama bu kötü günde ele ettiğiniz tecrübeleri atlıyorsunuz. Bence eksilerden çok artılara odaklanmalısınız" ihtar yemem dışında söylediğim her şeye bir kalıp uydurdu. Söylediklerini düşündüm belkide haklıydı ama kendimi o başarısız anlardan sıyıramıyordum. Beynimde sonsuz bir döngü gibi bir film şeridi sürekli dönüp duruyordu. Bu konuyu onunla konuşmak yerine kafama takılan soruyu sormaya devam ettim.
"O... devam edebilecek mi?" Hastasının gizliliğini önemsediğini söyledi ama bana söylemek zorundaydı yoksa kafayı yiyecektim!
Sarışın adam kafasını iki yana salladı. "Bu konu hakkında size bilgi veremem, bu kurallara aykırı" dedi kesin bir dille, geri adım atmaya niyeti yoktu.
"Bu bizim aramızda kalabilir" diye bir öneride bulundum ama bu söylediğim sarışın adamı neredeyse güldürecek gibiydi. "Her yerde kamera var"
"İzleniyor muyuz?" Dedim şaşkınlıkla. Halbuki hiç bir kemara görmemiştim. Kafam kaldırıp bir kere daha tavana baktım ve herhangi bir küçük cihaz ya da kamera aradım ama görünürde hiç bir yerde yoktu.
"Elbette, her odada kemara var"
"Nerede peki?" diye sordum merakla, buraya geldiğimizden beri sürekli izlediğimiz söyleniyordu ama ortada kamera falan yoktu. Belkide kameralar hiç yoktu. Gözlerim merakla sarışın adama kaydı, yüzünde bir tebessümle bana bakıyordu. Bu meraklı halim onu mutlu etmiş gibiydi.
"Bunu size söyleyemem, aslında yabancılarla bile konuşmamız yasak"
"Kim olduğumu biliyorsun, bu da beni yabancı yapmaz" dedim bilmiş bir şekilde. Bu ülkede yaşayan herkes beni tanırdı.
"Adınızı bilmem sizi tanıdığım anlamına gelmez" dedi adam sarı kaşlarını havaya kaldırarak.
"Ama ben senin hastanım. Doktor hasta ilişkisine ne oldu?" Dedim son kozumu oynayarak. Sarışın adam yüzüne bir tebessüm yayılmasına engel olamadı. "Hasta olmadığınızı sanıyordum? Hatırlatırım sıfır demiştiniz" Dedi bilmiş bir tavırla sözlerimi bana karşı kullanarak.
Hay aksi.
"Aslına bakarsan ateşimin yükseldiğini hissediyorum" dedim.
Yalan. Yine.
Sarışın adam sorgular bir şekilde kaşlarını havaya kaldırdı. "Öyle mi?" Dedi sorgu dolu bir sesle. Sesinden bana hiç inanmadığını belirtir gibiydi.
"Hı hı" dedim yalanı devam ettirerek, başlamıştım bir kere artık geri dönüşü yoktu.
Sarışın adam taburesinden kalkıp bana yaklaştı ve beklemediğim bir anda elini getirip alınma yerleştirdi.
"Ateşiniz yok gibi" dedi elini geri çekerek. Gözlerinden bu sefer ne yapacaksın bakışı vardı.
"Kendimi kötü hissediyorum ama" dedim itiraz eder gibi
Sarışın adam gülümseyip "Sabahtan beri bir şey yemediniz, sanırım açlıktan" dedi
"Herhalde" dedim kabullenilmiş bir yenilgiyle. Ama gerçekten o söyleyene kadar aç olduğumun farkında bile değildim. Kahvaltıdan başka bir ara öğün hiç yememiştim.
Sarışın adam kafasını salladı ve "Hemen dönerim" diyip odayı terk etti. O gidince biraz rahatlar gibi oldum. Herhalde bana yemek getirmeye gidiyordu.
Gözlerim elimdeki morluğa kayınca ağızımdan sesli bir nefes verdim. Parmak uçlarım yaranın üzerinde gezinirken ilk defa beyaz tenimde oluşan renk paletine baktım.
Yaralar acı da olsa anıları saklardı.
Sarışın adam birkaç dakika sonra elinde bir yemek tepsisiyle geri döndü. Miss gibi kokan yemek tepkisini önüme bırakırken bana temas etmemeye ekstra özen gösterir gibiydi. Kısık sesle "Afiyet olsun" dedi ve hızlıca taburesini alıp benden olabildiğince uzak bir köşeye geçip taburesine oturdu. Bu hareketi garibime gitse de gözlerimi önüme konan yemekten almadım.
Maske olmadan rahat bir yemek yemek çok iyi bir duyguydu ve konforlu. Sarışının beni izlemesi biraz beni gersede izlenmeye alışkındım. Görgü kurallarına hiç uymayan bir şekilde hızlıca yemeğimi yedim çünkü gerçekten açtım. Bu iki günde bile doğru dürüst yemek yememek 10 kola kaybetmiştim gibi hissettiriyordu.
Aç insanların şimdi neler çektiğini anlaya biliyrodum. Bu farkındalıkla el hareketlerim yavaşladı. Açlıktan ağlayan insanları, bir tas yemek için savaş çıkaranları, bunun için protesto yapanları çok iyi anladığımı fark ettim. Şimdi bir tabak yemek için bile bir orduyla savaşa bilirdim. İnsan yaşayana kadar anlamazmış yaşayanın halinden dedikleri doğruymuş. Boğazımdaki lokmayı zar zor yuta bildim.
"Bir sorun mu var?" sarışın adam bende bir terslik olduğunu anlamış gibi sordu.
"Bana hâlâ kameraların yerini söylemediniz?" Dedim masumca. Ona bu konudan söz etmek istemedim. Bana olan bir nefreti yoksa bile bunu söyleyince olurdu ve şu an nefret edilen biri olmak istemedim.
"Yemeğinizi bitirirseniz size gerçeği söylerim" dedi sakin bir sesle bana bakmaya devam ederken.
"Gerçekten mi?" diye kuşkuyla sordum çünkü ciddi olup olmadığından emin alamadım.
Sarışın adam kafasını sallamakla yetindi. Krypteia için gizlilik çok önemliydi ve bu bilgiyi buna bana kolayca söyleyeceğini pek sanmıyordum ama denemekten zarar gelmezdi, ne de olsa zaten yemeğimin hepsini bitirecektim.
Bir taşla iki kuş. Ama bazı taşlar daha fırlatılmadan elde kalırdı.
Bunu bilerek yiyecektim.
Hızlıca yemeğimi bitirdikten sonra beklenti dolu gözlerle ona baktım. Gözüm istemsizce sürekli yüzündeki yara izine kayıyordu ama gözlerimi hemen üzerinden çekiyordum çünkü bu onu rahatsız edebilirdi.
"Ee?" dedim konuşması için onu teşvik ederek.
Sarışın adam sırtını duvara yaslıyarak rahat bir pozisyona girdi.
"Bilmiyorum"
Kaçlarım çatıldı "Neyi bilmiyorsun?" diye şaşkınca sordum.
"Kameraların yerlerini, bilmiyorum" dedi rahatlıkla
"Nasıl bilmiyorsun?" dedim hayretle. O bir askerdi, doktorda olsa o bir askerdi. Yıllarını burada geçirmişti ve kameraların yerlerini bilmiyor muydu? Ciddi olamazdı! Kesin bana yalan söylüyordu zaten kolaylıkla bana onların yerlerini söylemiyeceğini tahmin etmiştim.
"Bana yalan söylediniz" Söyleyeceğini umut etmek tam bir aptalıktı.
Yalancınında kandığı yalanlar olurdu.
"Size gerçeği söyleyeceğimi söyledim ve gerçek bu, kameraların yerlerini bilmiyorum ama izlendiğimizi biliyorum"
Ne?
"Nasıl yani?" dedim kendimi tutamadan.
Sarışın biraz öne eğildi ve kısık bir sesle "Kameralara gizli yerlerde saklanıyor ve onları 7/24 izleyen bir ekibimiz var. Onlar dışında üst rütbeler hariç kimse kameraların yerlerini ve kameraları izleme yetkisine sahip değil" dedi bana buranın işleyişi hakkında bilgi vererek. Bilinmezlikle dolu bir yerdi Krypteia ve bunu bir kere daha anladım.
"Siz kaçıncı seviyesin?" Diye sormadan edemedim. Sadece üst rütbelilerin izni varsa düşük bir rutbede olmalıydı. Siyah tişörtünde herhangi bir beyaz çizgi yoktu ama o bir askerdi öyle değil mi?
Sarışın adam gülümsedi ve tişörtünü sıyırıp kolunda bulunan ve bedenine işlenmiş olan 3 kalın siyah çizgiyi gösterdi. Çizgiler bir çember gibi tüm kasını sarmış ve tam bir tür atmıştı. Şu ana kadar kıyafetlerin üzerinde bulunan çizgilerin gerçek olduğunu zannetmiştim ama gerçek olan daha aşağıda ve daha karanlıktaydı. Öğrendiğim bilgiyle şaşkına dönmüştüm çünkü bunu beklemiyordum.
Çizgileri bedenlerine mi kazıyorlardı?
"Siz asker misiniz yoksa doktor mu?" Diye başka bir soru sordum.
Sarışın adam tişörtünün kolunu bırakıp yeşil gözlerini benim yeşil harelerime dikti. "Çoğunlukla doktor ama görevlere çıktığım zamanlarda oldu" dedi tane tane
"Takma bir adınız varmı?" Diye sormadan edemedim çünkü burada bulunana her askerin vardı ve onunda olmalıydı. Sırtında herhangi bir ünvanda görememek merakıma merak takmıştı.
"Karga" dedi neredeyse fısıldar bir şekilde.
KARGA.
Ona baktım ve takma adını düşündüm. Şu ana kadar gördüğüm tüm askerlerin ünvaları onları yansıtıyor gibiydi.
Kanca hariç. Onunki şeytan ya da öcü olmalıydı.
Aynı şekilde karga, sarışın adamı yansıtmıyor gibiydi, en azından fiziksel olarak. Sarı saçları, yeşil gözleri, onu... tatlı gösteren yüz hatları. Genç gibi duruyordu, muhtemelen 20'lerinin ortasıdaydı. Karga daha yaşlı, görmüş geçirmiş bir adamı andırıyordu, en azından bana. Ama içinden nasıl bir ruh taşıdığını, savaş alanında nasıl bir karaktere büründüğünü bilemezdim.
Peki benim ismim beni yansıta bilecek miydi?
"İsimler neye göre belirleniyor?" Diye sordum bu sefer. İsimleri kendileri mi belirliyordu yoksa başkaları tarafından mı? Sorunun cevabı beni çok merklandımıştı.
Sarışın adam kafasını iki yana sallayıp ayağa kalktı ve yemek tepsimi alıp yavaş hareketlerle kapıya doğru yürüdü.
"Siz beni kovdurmadan önce bu odayı terk ediyorum" diyerek konuyu kapattı hafif alaylı bir şekilde. Gitmeden önce yeşil gözlerini bana çevirip "sağ taraftaki odada olacağım, herhangi bir ağrınız olursa çekinmeden gelin ve beni uyandırın. Sabah sizi kontrol etmeye geleceğim. İyi geceler" dedi ve gerçekten odayı terk etti.
♤♡♢♧☆
Bir süre uyumayı düşündüm ama kafam atlı karınca gibi sürekli dönüyordu. Beynimin içinden türlü türlü sorular geçiyordu.
20 numaraya yaptığım af edilir gibi değildi. Kuralları çiğnemek gibi bir huyum yoktu ama Krypteia benim bile farkında olmadığım yanlarımı açığa çıkarıyor gibiydi. Birden uzandığım yatağın giderek beni boğduğunu hissetmeye başladım. Yaramı ağrıtmayacak bir şekilde yataktan kalktım ve pencereyi açmaya karar verdim. Perdeleri araladım ve karanlık gökyüzüne baktım. Pencereyi açıp içeri temiz havanın girmesini sağladım. İçeri giren rüzgarla birlikte açık olan saçlarım geriye doğru sallandılar. Ellerimi onlara doğru uzattım ve bana verdiği o enerjiyi aradım.
Bu oda ormanlık alana bakıyordu. Ağaçların yavaş hareketlerle sallanması onları daha kasvetli gösteriyordu. Kara bulutlardan yarın yağmur yağacağı hissiyatına kapıldım. Sonbahar gerçekte gelmişti sanırım.
Bir süre daha dışarıyı izleyip odanın içini turladım ama uyku beni hiç bulmadı. Zaten akşama kadar yatmıştım uyuyamamam normaldı ama bu oda o kadar küçüktü ki kendimi bir kafeste olduğum hissinden kurtaramadım, birden kendi yatakhanedeki yatağımı aklıma geldi. Mia, Scott, koreli kız... onları düşünmeden edemedim. Ne yapıyorlardı acaba? Muhtemelen uyuyorlardır. Birlikte mi yemek yemişlerdi? Sohbet etmiş miydiler? Scott ve Mia tartışmaya devam mı etmişlerdi? Muhtemelen koreli kızda onlardan usanmış bir şekilde çekik gözleri onların üzerindeydi. Birden onlarla aynı ortamda olmayı özlediğimi fark ettim. Scott'ın kendini beğenmiş hallerini bile özlemiş gibiydim. Çok sohbetin olmamıştı onlarla ama yanlarında kendimi yabancı hiç hissetmemiştim.
Hissetmeliydim.
Sorun değil, zamanı gelince onlar beni bir yabancı yerine koyacaklardı zaten.
Kim bir yalancıyla arkadaş olmak isterdi ki?
Ama yinede sanki onlarla birlikte takımın bir parçasıydım.
Birden bu oda da olmak kendimi çok yanlız hissetmeme neden oldu. Sanki eski hayatıma dönmüş gibiydim. Yanlız ve kimsesiz olduğum o hayata...
Birden çılgınca yatakhenedeki yatağımda olmak istedim, herkesle birlikte. Burada tek başıma olmak bile bir ayrıcalıkmış gibiydi. Gözlerim kapıya kaydı adeta gel beni aç diyordu. Gidip gitmemek arasında kalmıştım, başım belaya girer miydi? Karga beni sabah kontrole geleceğini söylemişti ama kendimi şimdiden iyi hissediyordum. Birden bunu yapacak cesarette olduğumu hissetim. Gözüm yatağa kaydı ve beyaz çarşafla hareketsiz duran siyah bir bez parçası bana göz kırptı. Maskem. Onu elime aldım ve yüzüme doğru bağladım ve kapıya doğru yavaş adımlara ilerlerken sessiz olaya özen gösterdim. Kapıyı ayarladım ve kafamı uzatıp koridorda kimse varmı diye kontrol ettim. Kimsenin olmaması cesaretimi katladı ve koridora çıkan ilk adımı attım.
Yapıyordum, resmen firar ediyordum.
Adımlarım beni koridorun hemen sonundaki merdivene yönlendirirken kafamda yanlış bir şey yapmadığıma dair söyleniyordum. Alt tarafı yatağıma gidecektim. Adrenalin damarlarımda kol gezinirken hızlı ama sessiz hareket etim ve merdivenin basamaklarına inmeye başladım. Her bir basamakta yakalanma korkusu tüm bedenimi sarsada artık geri adım atmak için çok geçti. Geri dönüşü yoktu.
Merdivenler beni kocaman bir alana çıkarıdı, tanıdık alanı görmek gerilmeme neden oldu.
Spor ve dövüş alanı.
Demekki 2. Binadaydım. Merdivenleri inmeye devam etmeli ve çıkış kapısına gitmeliyim ama ayaklarım tanıdık ringe görünce oraya doğru adımlamaya başladı. Bu kocaman alanda yalnız başıma olmak garip hissetirsede rahatlatıcı bir etkisi de vardı. Beyaz aydınlatmanın tam ortasında buran büyük ringe doğru gittim. Etraf deterjan kokarken ellerim ringin plastik şeritlerinde gezindi, ringde verdiğim mücadele aklıma geldi. İyi dövüşmüştüm, her hareketim yerinde ve isabetliydi ama neden kendimi kaybetmiş gibi hissediyordum. Kaybetmiştim zaten, 20 numara beni yenmişti.
"Burada olmaman gerek"
Sırtımdaki tüyler havaya kalktı ve bedenim dik bir konuma geldi. Duyduğuma sesle olduğum yerde yok olmak istedim. Kulaklarıma ulaşan o tanıdık ses birazdan burada hiç iyi şeyler olmayacağını söylüyordu. Yakalanmanın verdiği utançla kafamı kaldırdım ve ringin karşısında onu gördüm, kancayı. Fark ettiğim ilk şey şok olmama neden oldu çünkü yüzünde maske yoktu.
Yüzünde. Maske. Yoktu.
Yüzünün her bir ayrıntısı görmek şaşırmama neden oldu. Karanlık, keskin ve boştu. Sanki var olmayan bir varlığa bakıyordu. Gençti, en fazla 26 olmalıdı. Traşlı yüzü ilginç bir şekilde... yakışıklıydı. Çene hattı, dolgun dudakları, keskin elmacık kemikleri, kısa siyah kuzguni saçları ve gri gözleri. Gözleri grinin en koyu tonuydu, kıyafetlerinden dolaylı da öyle görünüyor da olabilirdi, açıkçası o gözlere bakmak çok rahatsız ediciydi. Hem dünyada bu renge sahip kaç insan vardı ki?
Kayıtsız bir ifadeye bürünmüştü, yüzünde soru işareti yoktu, neden buarada olduğumu sanki hiç merak etmiyor gibiydi. Ne zamnadan beri oradaydı? Herhalde ben yokkende buradaydı. Ne yapıyordu burada?
"Ben... yatakhanedeki yatağıma gidecektim" dedim tereddütle. Çıplak yüzüne doğru konuşmak garip hissettiriyordu ama bir yandan da önümüzde bir bariyer yok gibiydi. Tam tersi olmalıydı onun maske takması benim ise takmamam. Ama ibre tersine dönmüştü.
"Burada olmaman gerek" dedi bozuk bir plak gibi sözlerini tekrar ettirerek. Katı ve kuralların çiğnenmesinden hoşlanmayan bir adama benziyordu ve burada bulunmam onun rahatsız ediyor olmalıydı. Ona zaten yatağıma gideceğimi söylemiştim ama sanırım revire gitmemi istiyordu.
"Ben..." dedim ama devamını getirmedim çünkü sert bir sesle lafımı ağzıma tıkadı. "O gösterişli malikanende olman gerekiyordu" sözleri içimde bir yerlerde deprem etkisi yarattı. En başından beri benden haz etmediğini zaten anlamıştım ama bunu dile getireceğini hiç düşünmemiştim. Üzülmemem gerekirdi, daha kötü sözler işitmişti kulaklarım ama onun sözleri daha bir can yakıyor gibiydi.
"Buraya göre değilsin ve hiç bir zamanda olamazsın" tokat yemiş gibi oldum. Bu sözleri bir askerden duymak daha bir can yakıyordu. O burada yıllarını geçirmiş ve bir aslanın yerini sahiplendiği gibi alanını belirliyordu. Burayı tanıyordu, burası onun eviydi ve beni içeri almaya niyeti yoktu.
O kapıyı suratıma kapattı diye içeri girmeyeceğimi sanıyordu ama bir şekilde içeri girmeyi başaracaktım. Ön yargılı insanlara alışkındım, her türlü söz, hakaret ve küfür işitmiştim. Onun sözleri diğer insanlar gibi geride kalacaktı ama beni hep cesaretlendirecekti.
Ben Aurora Avelstone'um. Bu ülkenin Kraliçesiyim ve beni devirecek sözler hâlâ bulunmamıştı.
"Burada olmak için yeterince güçlüyüm" dedim kendimden emin bir şekilde. Başımı dik tutum çünkü onun karşısında küçük bir kız çocuğu gibi durmak istemedim. Aciz olmak istemedim, güçsüz durmak istemedim, ona istediğini vermek istemedim.
Ben yenilmez olmak istedim.
Gri gözleri yeşil gözümün hemen yanında oluşan yaraya kaydı ve dudaklarında alaycı bir sırıtış yer aldı.
"Bunu tek yumrukta bayılan kız mı söylüyor?" Sözleri küçümseme içeriyordu ve kafamı karıştırıp beni aşağı çekmek istiyordu ama ona izin vermeye niyetim yoktu.
"Şu an yatakta iyileşmeyi bekleyen ben değilim" dedim kendimden emin bir şekilde. Üzgünüm 20 numara ama seni öne sürmek zorundaydım. Sözlerim karşısında kalın siyah kaşı havaya kalktı, sanırım bu cevabı beklemiyordu. Her emrine ve sözüne karşı çıkılmamasına alışkın olduğu için sözlerim onu şaşırtmıştı.
Beklemediğim bir hareketle ringin şeritlerinden geçip ringin tam ortasında durdu ve kollarını iki yana açtı.
"Gel ve gücünü göster o zaman" dedi karanlık bir sesle. Şaşırmadan edemedim. Teklifi en ölümcül günahı işlemeye davet edermiş gibiydi. Gerçekten onunla dövüşmemi mi istiyordu? O benim 10 katımdı! Benden daha çok deneyimi vardı, lanet olsun! O dördüncü seviye bir ölüm makinesiydi! Nasıl ona karşı kazanabileceğimi düşüne bilirdi?
Gerçekten ciddi mi diye ona baktım ama sert ve karanlık çehresi her şeyi kanıtlar nitelikyedi. Yatağıma gitmeme gerekirdi hatta o odadan hiç çıkmama gerekirdi ama her şey için artık çok geçti. Geri adım atamazdım, bu gururumu ayaklar altına almak olurdu. Korkak bir tavuk gibi kaçıp gidemezdim, onun karşısında olmazdı. Ne yaptığımın farkında olarak ringin şeritlerinden eğilerek geçtim ve onun tam karşısında durdum.
Salondaki ağır boks torbalarının kokusu, eski deri kokusu havada asılı kalmıştı. Onunla bu ringde olmak kendimi bir gladyatör arenasında hissettiriyordu. İlk ringe çıktığımda böyle hissetmemiştim çünkü o zaman karşımda deneyimli bir asker yoktu.
Dişlerimi sıkıp gardını aldım. Gözlerimde hırs, öfke ve kendini kanıtlama arzusu birleşmiş ve bir ateş gibi yanmıştı. Karşısımda ise yıllardır bu sporu yapan, bir dağ gibi kıpırdamadan duran bir asker vardı. Kanca, son derece sakin, vücudu tamamen gevşek ama gözleri bir şahin kadar keskin bakıyordu. Az önceki boş bakışları yerine bu bakışları görmek beni ürpertiyor ve geriyordu ama gardımı indirmeye niyetim yoktu.
Aklıma Willam'ın öğütlerinden bir geldi.
'Sen rakibinden değil rakibin senden korksun'
"Hazırsan başla, prenses" dedi kanca. Ona sadece bir prenses olmadığımı kanıtlayacaktım. Gardımı aldım ve ayaklarımı yere sert bir şekilde bastırdım. Burada olayı hak ettiğimi ona kanıtlayacaktım.
Onun o sakin duruşundan güç alarak öne fırladım. İçimdeki tüm enerjiyi ilk yumruğumla birlikte yüzüne doğru salladım. Sol direktle başladı, ardından sağ kroşeyle onun o simetrik çenesini hedef aldım. Yumruklarım rüzgar gibi hızlı ve sertti.
Kanca milimetrik bir baş hareketiyle sol direkten kaçtı. Sağ kroşem ise Kanca'nın omzunun üzerinden boşluğa savruldu. Dengesini toparlamaya çalışırken, Kanca sadece küçük bir adım geri atarak mesafeyi korudu. Ellerini bile kaldırmamıştı.
"Yumruk atmayı biliyor muydun?" Sesi, ringin ortasındaki o gerilimi daha da tırmandırdı. O alaycı sesini boğazına tıkmak istiyordum!
Boşa düşmenin verdiği hırsla tekrar yüklendim. Bu kez daha organize bir kombinasyon denedim. Sol, sağ, ardından gövdeye sert bir aparkat. Kendinden emindim, en azından birinin hedefi bulması gerekiyordu. Her zaman biri hedefi bulurdu.
Ancak Kanca, adeta bir gölge gibiydi. Attığım her yumrukta, çoktan bir sonraki hamleyi sezmiş gibi yön değiştiriyordu. Yumruklarım Kanca'nın yüzüne birkaç santim kala havayı dövüyor, bir türlü o mesafeyi kapatamıyordu. Bir kez bile dokunamamıştım ona. Her hamlemde Kanca'nın sadece hafifçe yana eğildiğini, gardını bile bozmadığını görüyordum. Bu durum sinirlerimi altüst etmeye yetmişti!
Yüzü yerine bu defa ayaklarını hedef aldım. Diz kapaklarına sağlam bir tekme savunurken ustaca bir hamleyle o hamlemden de sıyrılmayı başardı. Onunla dövüşmek bir hayaletle dönüşmek gibiydi. Hiç bir hamlede bulunmuyordu ama ona dokunmama da izin vermiyordu.
"Kalbinle hareket ediyorsun, aklında değil"
Maskenin altından giderek sıcak bastığını ve terlediğimi hissediyordum. Ellerim arkama uzanıp maskemin düğümünü çözdü, bez parçasını ringin dışına atarak ağız çevremde oluşan teri elimin tersiyle sildim. Zaten kim olduğumu biliyrodu, saklanmaya gerek yoktu.
"Önünüzde eğilmem gerekiyor mu kraliçem?"
Kraliçem.
Kelimeleri aşağılıyıcı çıkmıştı, her harfi lanet okurmuş gibiyi. Yüzümü ilk görüşüydü ve laf sokmaktan geri durmamıştı. Beni öfkelendirmeye çalışıyordu, dikkatimi dağıtmak istiyordu ve istediğini başarıyor gibiydi çünkü parmak uçlarıma kadar bir elektirik akımı gittiğini hissediyordum. Şiddetli bir fırtına olup üzerine yağmak ve hücum etmek istiyordum.
Onu dokunmak istiyordum. Onu yok etmek istiyordum.
Ağızımdan bir çığlık koparken tüm gücümle ileriye doğru hızlıca adım attım. Parmaklarım bir zırf gibi yumruk olurken sağ yanağı hedefledim ama sol elimide boş bırakmadım, onu da karın boşluğuna hedefledim. O sağ yanağına odaklanır sol elimi fark etmez sanıyordum ama sanki başından beri böyle bir hamle yapacağımı biliyordu. Sağ elimden kurtulurken karnına attığım yumruğumu yakaladı ve kolumu büktü, ardından beni ters çeviridi. Sırtım onun o geniş göğsüne yaslanırken ağızımdan bir inilti çıktı. Yaşadığım şaşkınlıkla donup kaldım. İlk defa bana dokunuyordu, temas ettiği yer alev alırken birden sıcak nefesini kulağımda hissettim.
"Sen kendini çok mu akıllı zannettin prenses" yanardağından farksız ağızı, kulağımı yakarken aynı zamanda gıdıkladı. Sözleri aşağılayıcı olmakla birlikte bir tür alayda içeriyordu. Sanki bana kim olduğumu sürekli hatırlatmaya çalışıyordu.
Kim olduğumu ve nereden geldiğimi biliyordum ve hatırlamaya ihtiyacım yoktu! Sinirle kolumu elinden kurtarmaya çalıştım ama öncekine nazaran daha sıkı tuttu.
"Bırak beni!" Dedim tıslarcasına, bu pozisyonda olmak ve bu sözleri söylemek utanç vericiydi. Benim onu yakalamam gerekirdi, onun beni değil!
Sözlerim sanki ona hiç ulaşmamış gibiydi çünkü ne ağızı geri çekilmişti ne de bedeni. Bir dağ gibi olduğu yerde kalmaya devam etti.
Sinir bozucu bir dağ.
"Madem burada olmak için bu kadar güçlüsün, göster o zaman gücünü" dedi, sanki hiç olmayan bir şeyden bahseder gibi. Güçlü olmadığımı düşünüyordu, hiç dile getirmemiş olsada bunu ima etmişti. Elinden kurtulmak için hatırladığım her hareketi düşündüm. Ama bu kadar yakınımda olması çok dikkat dağıtıcıydı. Varlığı berrak bir göle taş atmak gibiydi, gerisinde bıraktığı sadece kirlilik ve kafa karışıklığıydı.
Kolumu elinden kurtarmaya çalıştım ama benden daha güçlüydü ve bu da ekstra çaba sarf etmeme neden oluyordu. Burnuna kafa atmak için kafamı geriye yatırdım ama boyu benden uzun olduğu için sadece göğsüne yetişe biliyordum.
"Ayı kapanına yakalanmış bir ceylan gibisin"
Bu bardağı taşıran son damlaydı. Yapmamak için direnmiştim -çünkü yapmaya utandığımı bir hareketti- ama bana başka şans bırakmamıştı. Sağ ayağımı hızlı ve sert bir şekilde bacak arasına doğru savurdum ama ayağım ona değmeden kendini geri çekti, aramızda oluşan boşluktan ve dikkat dağınıklığından faydalanıp kendimi ondan uzaklaştırdım ve ellerinden kurtuldum. Zafer kazanmış bir gülümsemeyle ona bakarken o ise boş gözlerle bana bakıyordu.
"Vazgeç" dedi boş yüzünün aksine buzdan farksız bir sesiyle.
Vazgeç.
Çevremdeki herkez bunu söyleyip duruyordu. Herkes beni fiziksel ve zihinsel olarak zayıf görüyordu, belkide bir prensesin bunun üzerinden gelemeyeceğini zannediyorlardı.
Vazgeç Kraliçe olamazsın.
Vazgeç Krypteia'da yapamazsın.
Vazgeç liderlik edemezsin.
Vazgeç. Vazgeç. Vazgeç.
Onların bana karşı oluşturduğu gel git denizi beni içine çekmeye ve boğmaya çalışıyordu. Eğer onları dinleseydim şimdi burada olamazdım.
Vazgeçmeyecektim.
Kanca sanki hiç bir değerim yokmuş gibi arkasını döndü ve beni ringin ortasında yanlız bırakmaya hazırlandı.
Gidiyordu.
"Hayır!" Dedim sert bir sesle. Sözlerim neredeyse boş olan odada yankılandı ve bana geri döndü. Kendi sesimi hiç bu kadar vahşi duymamıştım.
Kanca, durdu ve hareket etmedi. Geniş omuzlarından sert bir nefes verdiğini anladım. Yüzünü bana dönerken tam bir ölüm makinesine benziyordu. Gözleri az önce boş bakarken şimdi orada bir meydan okuma alevi görüyordum.
"Ne dedin sen?" Kafasını hafif yana yatırıp ölümcül bir sesle gözlerini üzerime dikti.
Gözlerimi ondan almadım çünkü bunu sadece bir kere söylemeye cesaretim vardı.
"Hayır dedim. Hayatım hakkında hiç bir fikrin yok! Neler yaşadığımı bilmiyorsun, ne zorluklarla buralara geldim tahmin bile edemezsin. Benim buraya uygun olmadığımı sen belirleyemezsin" sözlerim kulağıma ulaşınca bunları söylediğime ben bile inanamadım. Bunları birine itiraf etmek açıkçası bedenimde bir rahatlama ve huzursuzluğu aynı anda hissetmeme neden oldu.
Gözlerimi onun gri gözlerinden alamadım, o söylediklerimi düşünürken ondan bir cevap beklemedim. Bir şey söylemesine gerek yoktu aslında konuşmaması benim için daha iyi olurdu. yabancı birbirlerine özel hayatımla ilgili bir şeyler anlatmama yasaktı. Keşke söylediklerimi geri alabilseydim, böyle konuşarak kendimi zayıf biri olarak göstermiştim.
Zayıf olsam bile, bunu kimseye gösteremezdim.
Ağzımdan bir nefes verip bir sonraki hamlem için yerimi yerimi alırken hiç beklemediğim bir anda Kanca öne doğru atıldı ve karın bölgeme doğru yumruk salladı.
İlk defa bana karşı bir hamlede bulundu.
Olayın şokundan çıkarken bükülmüş bir şekilde geri çekildim ama eğilip hızlı bir hareketle ayağıma çelme takmasıyla dünyanın gözlerimin önünde dönüşüne şahit oldum ve yere çakıldım. Kafam aldığı darbeyle sarsıldı. Sırt üstü yerde yatarken ellerimden güç alıp ayağa kalkmaya çalıştım ama Kanca kalkmama izin vermeden botunu tam göğüs kafesime bastırıp yerde kalmama neden oldu. Ellerimi yumruk yapıp ayağına geçirdim ama adam bir duvar gibi hiç yerinden kıpırdamadı. Deli gibi çırpınmaya başladım ama her hareketimde tüm ağırlığını botuna veriyordu. Gereksiz bir çaba sarf ettiğimiz fark edip debelenmeyi bıraktım. Nefeslerim düzensizleşmeye başlayınca ayağını hafifletti ama yerden kalkmama da izin vermedi.
"Olmayan bir şeyi nasıl göstericeksin?"
Gücümün olmadığını sanıyordu ama yanılıyordu sadece eşit şartlarda yarışmıyorduk. Zor nefesler eşliğinde "Benim 10 katımsın ve daha deneyimlisin seni yenmek için sadece zamana ihtiyacım var" dedim ama sözlerimle yüzünde mimik oynatmadı. Aksine sanki sinirlenmiş gibiydi.
"Düşmana da küçük bir kız gibi söylenecek misin?" Sinirle söylediği sözleri göğüs kafesime acı veriyordu ve bunun botuyla alakası yoktu.
"Düşmanla bir gün karşılaşa bileceğimi düşünüyor musun ki?" Hiç bir zaman buraya kabul edilemeyeceğimi, buraya ait olmadığımı söylüyordu, bu sözleri söylemesi saçma değil miydi?
"Yatağına dön, eğer seni bir daha gece vakti yatağında görmezsem 2. uyarını yersin ve bir daha üçüncüsünün olmasına izin vermem" dedi katı bir sesle. Sorduğum soruya karşılık vermemesi garibime gitmişti. Yine beni küçümser ve alaycı bir tavır takınır sanmıştım ama her seferinde olduğu gibi yine beni şaşırtmıştı. Botunu üzerimden kaldırdı ve ringden aşağı inmek için hareketlendi.
"O iyi mi?" Diye sormadan edemedim çünkü karga denen doktor-asker bana onunla ilgili bilgi vermeyi reddetmişti. Kanca sanki kimden bahsettiğimi biliyormuş gibi "Kolu kırılan bir insan ne kadar iyi olabilirse o kadar" dedi nötr bir sesle. Sesi kızgın, öfkeli ya da aşağılayıcı değildi sanki günlük hayattan bir kesit anlatılmış gibiydi. Kolu kırılmıştı. Biliyordum ama nedense beni yalanlamasını istiyordum.
"O devam edebilecek mi?" Diye sordum bu sefer çünkü vicdan azabı beni tüketiyordu. Kanca'nın ringden inip botlarının mermer zemine çarpma sesini duydum. Ardından sert bir sesle"Hayır!" Diyişini, botlatının giderek uzaklaşma sesi tipki benim aklımın uçup gitmesi gibi. Kırık bir kolun iyileşmesi zaman alırdı, hemde çok zaman ama Krypteia seçimleri sadece 1 haftaydı.
Onun geleceğini mahvettim.
Gözlerimin yandığını hissediyordum, tıpkı kalbimin yandığı gibi. Tüm vücudumu saran vicdan azabı beni yiyip bitiriyordu. Göz yaşlarımın sıcak bir nehir gibi yanaklarımdan aşağı aktığını hissediyordum ama onları silecek gücüde kendimde bulamıyordum.
"Peki ben, devam edebilecek miyim?" Diye sordum gözyaşalrımın arasından. Bu yaptığımın bedeli eğer eve dönmekse, ben hazırdım ama aklım hazır değildi.
"Şimdiden pes mi etin prenses? Eğer süslü malikane dönmek istiyorsan söylemen yeterli. Kendi ellerimle seni o uçağa bindiririm" kanca burada olmamı istememesi kalbimi kırdı.
İstenmemek çok kötü bir duyguydu.
"Bir gün seni yeneceğim" dedim yemin edermiş gibi. Kanca sesimi duydumu bilmiyorum ama aşağı giden merdivenleri indiğini duyuyordum. Gittiğine sevindim çünkü onun önünde güçlü durmaktan yorulmuştum.
Bir süre daha tavana baktım. Yenilmişliğin verdiği bir ağırlık vardı üzerimde. Elbette ona karşı kazanacağımı zannetmiyordum, sadece ona ne kadar güçlü olduğumu ve burada bulunmak için yeterli olduğumu kanıtlamak istemiştim. Sanırım başaramamıştım.
Başarısızlıkla geçen bu gün, başarıya giden bir basamaktı sadece. Yinede can yakıyordu ama yolun engebeli ve yamuk olduğunu biliyordum.
Bunu bilerek geldim.
Sonra kalan gücümle ayağı kalkıp maskemi tozlu zeminden alıp reviri giden merdivenleri çıkmaya başladım çünkü yatakhaneye gidecek gücü kendimde bulamıyordum.
Ya da belkide aptalca bir karar verdiğimin farkına varıyordum.
-YONDERLY
Aa ayıp ediyorsun canım ne kötü kararı, Kanca'yı gördün daha ne istiyorsun?
Bölüm etkileşimi
