4. bölüm / 12
TAÇSIZ PRENSES3.BÖLÜM
Bölümler 12Şu an: 3.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ52 kelime
- 2 1.BÖLÜM5.896 kelime
- 3 2.BÖLÜM4.489 kelime
- 4 3.BÖLÜM3.873 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4.BÖLÜM1.906 kelime
- 6 5.BÖLÜM3.473 kelime
- 7 6.BÖLÜM4.281 kelime
- 8 7.BÖLÜM4.488 kelime
- 9 8.BÖLÜM4.457 kelime
- 10 9.BÖLÜM5.181 kelime
- 11 10.BÖLÜM6.375 kelime
- 12 11.BÖLÜM5.422 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"
Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsunuz⭐
♤♡♢♧☆
Bir süre Aurelia ile birbirimize sarılı halde kaldık. İkimizde sessizdik, elimi yavaş hareketlerle onun sırtında gezdiriyordum. Zamanın durduğu o anlardan biriydi bu. Odanın içindeki loş ışık, ikimizin etrafında koruyucu bir koza örmüş gibiydi. Dış dünyanın gürültüsü, günlük telaşlar ve zihnimi meşgul eden tüm o karmaşa, Aurelia'nın saçlarından yayılan hafif kokuyla birlikte dağılıp gitti.
Sırtındaki elimi yavaşlatıp durdurdum ve avucumu kürek kemiklerinin arasına sabitledim. Bu temas, sadece bir teselli değil, aynı zamanda "buradayım" demenin en sessiz yoluydu. Başını hafifçe kaldırıp gözlerime baktığında, bakışlarındaki o yorgun ama huzurlu ifade kalbimi sızlattı.
"Daha iyisin, değil mi?" diye fısıldadım. Sesim, sessizliği bozmaktan korkarmışçasına alçak çıkmıştı.
Hafifçe gülümsedi, o kadar belli belirsiz bir gülümsemeydi ki bu, sadece dudak kenarlarındaki o minik kıvrılmadan anlayabiliyordum. Hiçbir şey söylemedi ama kollarıyla beni biraz daha sıkı sardı. Bu cevap bana yetmişti. Bazen kelimeler, iki insanın birbirine hissettirdiği o güven duygusunun yanında çok kaba ve yetersiz kalıyordu.
"Gitme," dedi çok kısık bir sesle. "Biraz daha böyle kalalım."
Geri çekilmek bir yana, alnına yumuşak bir öpücük kondurup sırtını tekrar okşamaya başladım. O an anladım ki, aslında sakinleşen sadece o değildi. Dışarıda beni bekleyen bir çok sorumluluk keşke yok olsa ve sadece ben ve Aurelia kalsak.
"Babamla konuştum" dedi Aurelia, sarılmaya devam ettiği sırada.
Kalbim dört nala atmaya başladı. Odadaki tüm oksijeni içime çekebilecekmişim gibi bir nefes aldım. Bu sözler beni güvenli alanımızdan sürükleyip, olduğumuz zamana ve konuma getir sürükledi.
"Ne zaman konuştun? Yemekteyken konuşmadığını söylemiştin?" sözlerim sorgu ve endişe doluydu. Babam ne demişti?
Aurelia benden uzaklaşıp yavaş adımlarla pencereme doğru yürüdü "Sen dersteyken konuştum" dedi kısaca. Sesinden bu konuda memnun olmadığını belli eder gibiydi ama bana yansıtmak istemiyormuş gibi kafasını bana çevirmemişti.
Sesimi sakin tutmayan çalıştım ama pek başarılı olamadım. "Ne dedi peki?"
Aurelia penceremin önündeki biberiye bitkisinin yapraklarıyla oynarken sadece omuz silkti. "Seninle konuşmak istedi ama bana sorarsan olumlu konuştu gibi hissettim"
"Belkide seni kırmamak için iyimser bir şekilde konuşmuştur" şüphe kokan sözlerime bir yorumda bulunmadı.
Babam Aurelia'yı kırmamak için öyle konuşmuş olabilirdi. Ona karşı hep nazikti, ona olumsuz bir söz söylediğini bile hatırlamıyorum.
"Beni kırmamaya çalışsaydı bunu anlardım Aurora, bu konuyu seninle konuşsa daha iyi olurmuş nede olsa konunun muhatabı senmişsin dedi bana"
Babam duygularını belli eden bir adam değildi. Bazen duyguları var mı diye Kendi kendime sorguladığım bile olmuştur. Kendi etrafına ördüğü duvarlarla barışık bir insandı. O duvarların arkasında neler olup bittiğini bilmezdik.
"Şu an nerede? Bir an önce konuşalım ve şu mevzuyu açığa çıkaralım artık" dedim gergin bir sesle.
Zamanı gelmişti.
Aurelia bana döndü ve gözlerini devirdi. "Nerede olacak çalışma odasında"
Elbette orda olacaktı orası onun 2. evi gibiydi.
1.bile olabilir.
♤♡♢♧☆
Babamın çalışma odasının kapısının önünde ne kadar bekledim bilmiyorum.
Elim yumruk olmuş bir şekilde havada kapıya vurmak için bekliyordu ama çalmaya cesaret edemiyordum.
Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan hava bile sanki o kapının ardındaki sessizlik kadar ağırdı. "İzin vermeli" diye fısıldadım kendi kendime.
Elimi nihayet kapıya yasladım. Ahşabın soğuk dokusu avucuma geçerken, içeriden gelen o tanıdık kağıt hışırtılarını ve kalem tıkırtısını duydum. Babam oradaydı kendi kurduğu o ciddi, sarsılmaz dünyasının tam merkezindeydi.
Sözlerimi kaç kez tekrar ettiğimi hatırlamıyorum. Cümleler boğazımda düğümleniyor, her seferinde daha mantıksız geliyordu.
Sonunda, eklemlerim kapının sert yüzeyine üç kez vurdu. Tok bir ses yankılandı koridorda. Kalbim, o sesin yankısıyla eşzamanlı olarak göğsüme vuruyordu.
"Gir" dedi içeriden gelen o tanıdık ses.
Kapı kolunu indirdiğimde, menteşelerin hafif gıcırtısı sanki geri dönmek için son uyarısını yapıyordu. Odaya adım attığımda ağır bir kitap kokusu karşıladı beni.
"Müsait misin baba" diye sordum. Bir insanın sesi kendine yabancı gelir miydi?
Babam önündeki evraklardan kafasını kaldırmadan
"Gel Aurora" dedi sakin bir sesle.
Ben ve Aurelia'yı nasıl ayırt ediyordu acaba? Sesimiz bile aynıyken hemde. Annemin bile bizi bazen karıştırdığı oluyordu ama babamın küçüklüğümüzden beri bizi bir kere bile karıştırdığını hatırlamıyorum.
İçeri geçip sağ taraftaki tekli koltuğa doğru yürüdüm o sırada gözlerimi odanın içini tarıyordu. Duvarda birkaç tablo vardı ama en büyüğü babamı kendi otoportresiydi. Okulların baş köşesinde bayrağımızla birlikte yan yana duran bir tabloydu bu. Tahta kim çıkarsa onun tablosu asılırdı her yere. Bu iktidarın ve gücün kimin elinde olduğunun basit bir kanıtıydı.
Odanın1 duvarı tamamen kalın kitaplardan oluşan bir kitaplıktan oluşuyordu. Babama baktığımda çalışma masası tavandan yere kadar uzanan pencerenin önünde olduğundan yüzü gölgelere kaplıydı.
"Etrafı incelemen bittiyse bir şey mi isteyecektin Aurora?"
Kafamı babama çevrildiğimde hâlâ önündeki kağıtlardan kafasını kaldırmadığını fark ettim.
Boğazımı temizledim ve dikkatini çekmeye çalıştım. Gözlerimi odadan çekip tüm dikattimi babama verdim.
"Ben ve Aurelia'yı nasıl karıştırmıyorsun?" diye sordum basit bir şekilde, biraz sohbet ederek kendimi asıl konuyu konuşmak için hazırladım. Asıl soru babamla en son ne zaman sohbet etmiştim? İkimizinde kendi iş ve sorumlulukları vardı, bunlarala o kadar meşguldük ki birbirimizi gün içinde bile zar zor görürdük. Yemek saatlerinde bile sofrada tek ses çatal ve bıçakların sesiydi.
Sahi en son ne zaman sohbet etmiştik baba?
Babam kafasını kaldırmadan sorduğum soruya cevap verdi. "Karıştırmıyorum çünkü birbirinize benzemiyorsunuz" dedi. Buna inanmak biraz güçtü çünkü ben ve Aurelia tıpatıp aynıydık.
Saç tellerimizin sayısına kadar.
"Ama nasıl?" Diye direttim, bu sorunun cevabını gerçekten merak ediyordum. Babam önce derin bir nefes aldı ve kafasını kaldırıp bana baktı. Uzunca bir süre beni inceledi. Gözlerime, kaşlarıma, kızıl saçlarıma ve yeşil gözlerimde oyalandı.
"Gözlerinize bakmam yeterli oluyor" dedi sadece.
Bu kadar mı, sadece gözlerimizden mi?
"İyide gözlerimiz aynı renk" dedim şaşırdığımı belli etmeden.
Babam burnundan sert bir nefes verdi. Sanki bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyordu. Kuruyan dudaklarını yalayarak, adının baş harflerinin altın bir yazıyla yazılı olduğu kalemi eline alarak döndürmeye başladı. Bu sırada yüzüme bakmamayı tercih etti.
"Renginden değil, ikiniz... farklı bakıyorsunuz, sadece gözlerinizden de değil duruş şekliniz, konuşama sitiliniz, jest ve mimiklerinizden bile sizi ayırt edebiliyorum"
Babamın bizi bu kadar kolay bir şekilde ayırt edebilmesi açıkçası beni şaşırmıştı. Bizimle o kadar zaman bile geçirmiyorken hemde.
"Yapacak işlerim var Aurora, neden bir an önce asıl konuya girmiyorsun?" dedi babam sabırsızlıkla
Başlıyorduk, derin bir nefes alıp kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım. Geri adım atmamak için tanrıdan bana güç vermesini istedim.
"Aurelia sana ne istediğimi söylemiştir diye düşünüyorum baba"
Babam bana bakarak tek kaşını kaldırdı "Evet söyledi ama senden de duymak istiyorum"
"Krypteia'ya erken katılmak istiyorum."
Sözlerim odanın içinde yankılandı. Sesim bana geri döndü, biraz daha yorgun, biraz daha çıplak. Sanki başkasının itirafını dinliyormuşum gibi irkildim.
İnsan kendi gerçeğini yüksek sesle söyleyince ona bile yabancılaşabiliyordu.
Babam kafasını yavaş hareketlerle salladı. Sanki idarak etmeye çalışan bir hali vardı, Aurelia'nın şaka falan yaptığını mı düşünmüştü?
"Evet bahsetti ama beni şaşırtan şey bunu kendin söylemeyip kız kardeşine yaptırman daha kendin söylemeye bile cesaretin yokken Krypteia'nın ilk haftasında nasıl ayakta kalmayı düşünüyorsun? "dedi kendini toplar toplamaz.
Aklım Williamla yaptığımız antenmanlara gitti. Babamın bunlardan haberi yoktu tabi. Hazırdım ve bundan emindim. Olduğum yerde dik bir konuma geldim ve başımı kaldırdım. Kendimden emin bir ses tonuyla konuştum.
"Nasıl ayakta kalacağımı çok iyi biliyorum. Aurelia bu konuyu ilk seninle konuşmak istedi, istesem bende söyleye bilirdim, sadece onu kırmak istemedim"
Babam sözlerimle ellerini birleştirip masanın üstüne koyarak vücudunu aramızdaki masaya yaklaştırdı. "Neden erken katılmak istiyorsun"
Gözlerim istemsizce pencereden dışarıya, uçsuz bucaksız görünen ama aslında her karışı benim sorumluluğumda olan topraklara diktim. Gözlerimi babama aynı zamanda kralım olan adama çevirdim. Omuzlarım dik, bakışlarım keskindi. Duygularını maskelemeyi yıllar önce öğrenmiştim. İçimdeki o küçük çocuğun çığlığını son kez susturdum be konuştum.
"Abimle aynı sebepten"
Bu kadar basitti işte.
Konunun abime gelmesiyle babam gözle görüldü bir şekilde kasıldı "Erken gitmeyeceksin Aurora" dedi sert bir ses tonuyla.
Ellerimi yumruk haline getirdim ve dik durmaya çalıştım. Bunu söyleyeceğini bildiğim için son kozumu oynayacaktım.
"Gelecekte ordu komutanı ben olacağım baba. Askerler başlarına güçlü ve cesur birini isteyeceklerdir, bu korkağı ve kaçağı değil. Kadın olduğum için zaten beni küçümsüyorlar, daha fazla üzerime gelecekler, beni zayıf görecekler, yeterli olmadığımı düşünecekler. Yeterliyim babam! Onlara yeterli olduğumu göstermek istiyorum. Benimde yapabildiğimi, korkak olmadığımı göstermek istiyorum" sözlerim babam da nasıl bir etki bırakmıştı bilmiyordum ama farklı bakıyor gibiyi.
Burada bitmesi izin vermeyecektim.
"Kimse doğuştan sahip olduğum haklarla orada olduğumu düşünsün istemiyorum. Sınav bittikten sonra katılırsam hazır pastaya konmuş gibi olacağım, ne bir emeğim de alın terim geçmeyecek, geçsin istiyorum baba, bunu yapabilirim"
Neden bilmiyorum ama sesim titredi. Sözcükler ağzımdan dökülürken, sanki yıllardır içimde biriken kırgınlıklar da onlarla birlikte çıkıyordu. Gözlerimi ondan kaçırmamaya çalıştım, çünkü kaçırırsam cümlelerimin de gücünü kaybedeceğini biliyordum. Bana güvensin istiyorum, bunun için yeterli olduğumu bilsin istiyorum. Ellerimi birbirine kenetledim. Parmaklarımın arasındaki boşluklar bile sanki anlatmak istediklerimle doluydu.
Eğer yine kabul etmezse bu sefer ne yapacağımı bilmiyorum.
Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı. Kalbimin atışı kulaklarımda yankılanırken, vereceği cevaptan çok, verip vermeyeceğini bekliyordum.
"Abin gibi konuşuyorsun"
Kalp artışlarım değişirken nefes almayı unuttum. Babam sesli bir nefes verip "Pastaya konmak kısmı hariç" diye ekledi.
Gülümsemeden edemedim. Konusunun açılması bile yüzümüzde buruk bir tebessüm oluşturuyordu.
Babam abimi çok severdi, belki bizden bile çok. Sürekli onu yanında gezdirir gelecekteki kralı kendi elleriyle şekillendirirdi. Aralarında bizim anlayacağımız farklı bir baba oğul ilişkileri vardı.
Abim ortadan kaybolduğunuda ilk defa babamı ağlarken görmüştüm ve bu görüntü beni o kadar sarsmıştı ki günlerce kendime gelememiştim. Babamın bu çaresiz halleri abimin asla geri dönmeyeceğinin bir kanıtı gibiydi. O da umudunu kesmişti onun geri dönmeyeceğini kabullenmişti.
Tıpkı herkes gibi.
"Tamam"
Kulaklarımın çınlmaması nedeniyle, beynim babamın cevabını tam idarak edebilmiş gibi değildi.
Tamam mı?
Babamın sesi miydi o yoksa ben yanlış mı duymuştum?
"Tamam mı, neye tamam?" Diye sordum sersemlemiş bir sesle
"Gitmekte özgürsün" babam sanki başka bir dil konuşuyormuş gibi dediklerini kulaklarım algılamıyordu. Ağızım açık bir şekilde ona bakıyordum.
"Bu kadar mı?" dedim hayrettler içerisinde.
Babam kafasını salladı. "Evet, istediğin bu değil miydi?" diye sordu
Gerçekten gitmeme izin veriyordu. Aklımda bir yerlerde öne bahaneler sunup beni göndermez korkusu vardı.
Ama yaptığım konuşma onu etkilemiş gibi duruyordu. Bu dünyada babamı hiç bir şey etkilemez sanıyordum ama konuşmam onu etkilemişti. Ben onu etkilemiştim. Tıpkı abimin gidişinin onu etkilediği gibi
Emin olmak için bir kere daha sordum "Gitmeme izin veriyorsun yani?"
Benim tereddütlü kelimelerim babamın net kelimeleri altında ezildi. "Eğer gideceğim diyorsan git Aurora. Ama şunu asla unutma, eğer ki Krypteia'ya erken katılırsan herkes nasıl muamele görüyorsa sende öyle göreceksin. Oradayken sana ulaşamam ve herhangi bir yardımda bulunamam, orası benim kararlarımla şekilenen bir yer değil, sözüm orada geçmez, bu yüzden kararını ona göre ver "dedi ilk defa gözlerimin içine bu kadar derinden bakıyordu ve benden bir cevap bekliyordu.
Sanırım işlerin bu kadar ciddiye bindiğini ilk defa hissediyordum. Avuç içlerime kadar terlemiştim.
Kafamı yukarı aşağı sallayarak babamın gözlerinin içine baktım.
"Eminim baba, senden herhangi bir torpil beklemiyorum. Herkes nasıl muamele görüyorsa bende öyle görmek istiyorum zaten. Bunu bilerek oraya gideceğim" dedim
Babam sırtını geriye yasladı ve sadece şunları söyledi "O zaman ya kül olursun ya gümüş umalım ki gümüş olan taraf olursun Aurora"
Ya kül ya gümüş
Bunu ilk duyuşum değildi.
Ne anlama geliyordu bu 4 kelime.
Ama ondan önce aklıma takılan sorular vardı. "Neden Krypteia ile başlıyorum? Herhangi bir askeri okulda olabilirdi: kara, hava, deniz... Neden o olmak zorunda?"
Babam sırtını geriye yasaladı ve "Kara, deniz, hava kuvvetleri zordur Aurora, askeri okullar gerçekten çok zor ama iş Krypteia'ya gelince bu zorluk yanında küçük kalır. Askeri okullar seni yavaş yavaş zorlar, seviyeleri çoktur ve gittikçe yükselir. Krypteia'da böyle bir şey yoktur, o seni birden zorlar ve daha neyin ne olduğunu çözemeden kendini zorluğun içinde bulursun. En zoruyla ilk başta karşılaşasın ki daha basitleri gözüne batmasın. Krypteia eğitimini bittikten sonra diğer kuvvetler sana çocuk oyuncağı gibi gelecek Aurora. Önce zoru atlatırsan kolay seviye diye bir şey olmayacak artık senin için"
Babam bana kendininde deneyimlediği tecrübeleri anlatırken can kulağıyla onu dinliyordum. Krypteia'nın zor olduğunu biliyordum ama babam da bunları duyunca tahmin ettiğimden daha zor olduğunu öğrendim.
"Abimi orada kaybetmişken neden beni de oraya gönderiyorsun baba, ya banda bir şey olursa?" Diye sordum tereddütle. Orada başıma kötü şeyler gelecekti diye ödüm kopuyordu, ya bende eve gelemezsem. Aurelia'yı bu konuda teselli etmiştim ama konu kendim olunca sayısız ihtimal oluşuyordu kafamda. Bunu babama sordum çünkü babam beni rahatlatsın istedim.
"Eğer seni oraya göndermezsem korkak olduğunu düşünecektirler Aurora, hem senin hemde bizim itibarımız zedelenecek. Bu konuda kendimden daha çok seni düşünüyorum, gelecekte kraliçe olacaksın ve kimsenin seni eksik veya korkak olarak görmesine müsade edemem. Ayrıca için rahat olsun, kılına bile zarar gelmiyecek Aurora. korkma ve cesur ol, herkes gelecekteki kraliçenin ne kadar gözü kara olduğunu görsün"
Babamdan motive edici söz duymak çok nadirdi. Sözleri beni o kadar rahatlattı ki keşke daha önce gelseydim diye kendime kızıyordum. İzin vermeyecek diye çok çekilmiştim ama babam abiminde arkasında olduğu kadar benimde arkada duracaktı. Ondan aldığım destekle dünyayı fethedecek gibi hissediyordum.
"Teşekkür ederim baba" dedim. Yanımda olup bana destek olduğu için ona minnettar olduğumu hissettim ama içten içe ona hâlâ kırgınlık beslediğimi biliyordum.
Babam kafasını sallayıp "Sonuçlar açıklanana kadar gizli kalman gerekiyor, medya 1 hafta erken gittiğini bilmemeli. Bu bilgiyi sadece askerler ve kazanan katılımcılar bilmeli önemli olan onların seni desteklemesi. Yüzünü saklaman ve imajını değiştirmen gerekiyor" dedi babam bana bildiklerimi hatırlatarak.
"Yüzüme maske takakacağım, saçlarım çok dikkat çektiği için onları da boyayacağım" dedim planımdan bahsederek.
Saçlarımı boyamak. Düşüncesi bile beni geriyordu. Özlenle baktığım ve kesmeye kıyamadağım saçlarımı kendi ellerimle boyuyacaktım.
En büyük yanlışı insan önce kendine yapardı.
Babam beni onaylar gibi kafasını salladı. Konuşacak tüm konuları konuşmuştuk, başka sorumda kalmamıştı. Boğazımı temizleyip ayağa kalktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Odadan çıktıktan sonra hızımı alamayıp odama doğru koştum.
Bu haberi Aurelia'ya vermeliydim.
Aurelia'yı bıraktığım yerde bulamayınca onun odasına doğru koştum. Odaya girince pencerenin önünde dışarıyı seyrettiğini gördüm. Hızımı alamayıp üzerine kendimi atmış bulundum. Az kalsın ikimizide yere yuvarlıyordum
"Aurora!" dedi azarlar bir tonda ama buna takılmadım ve kollarımı ona sım sıkı sardım.
"Ne yapıyorsun sen kızım? amacın beni öldürmekse ise yarıyor!" diye ekledi Aurelia
Sesimi sakin tutmaya çalıştım ama başarısız olduğum kesindi "Babam izin verdi, inana biliyormusun gerçekten izin verdi! Gitmeme izin verdi!"
Aurelia zor çıkan bir sesle "Anladım Aurora ama nefes alamıyorum ve kulağımın dibinde bağırmayı bırak kulak zarımı deldin!"
Kollarımı etrafından çektim ve bağırmayı bıraktım, hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Sevinçten odanın içerisini turalamaya başladım.
Aurelia bedenini cama yasladı ve kollarını önünde birleştirdi.
"Yeter Aurora başımı döndürdün" dedi en sonunda bıkmış bir sesle tonuyla.
Yürümeyi keserek "Elimde değil içim içime sığmıyor "dedim hayretler içerisinde.
Aslında beni sevindiren haber babamın izin vermiş olması değildi, bana destek çıkmış olmasıydı.
Aurelia yüzüne küçük bir tebessüm takındı. "Seni uzun zamandır bu kadar mutlu görmemiştim "
Gerçek bir gülümseme dudaklarıma konmayalı ne kadar oluştu? Kameralara ve çevremdeki insanlara o kadar sahte gülümsemeler göndermiştim ki nasıl mutlu bir şekilde gülümsenir onu bile unutmuştum.
"Şu işi doğru düzgün anlat Aurora, babam tam olarak ne dedi? Nasıl izin verdi?" Aurelia meraklı bir sesle sorularını sordu.
"Ona hissettiğim duygulardan bahsettim işte, neden erkenden oraya katılmam gerektiğini falan söyledim ve bilmiyor musun? Beni destekledi!" Diye heyecanla anlatmaya başladım ama içimde olan bir sıkıntı heyecanıma çelme takıyordu.
"Ya kaybedersem? Ya yeterli değilsem?"
Babam bile zor olduğunu söylemişken bu ağır yükün altından kalkabilecek güç bende var mıydı?
Aurelia gururlu çıktığını fark ettiğim bir sesle öne atıldı "Kaybetmeyeceksin Aurora sen benim kardeşimsin kaybetme ihtimalin yok "dedi bilmiş bir tavırla
"Kendinimi övüyorsun burda"
"Sadece gerçekleri söylüyorum" dedi ve sonradan devam ederek "Hem ayrıca sen ve William çok pratik yaptınız. Gerçekten bu konuda başarılı olduğunu söyledi"
Farkındalık beni anında sararken dikkatle ona baktım.
"Sen benim ve William'ın antrenman yaptığını nerden biliyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak
Aurelia pot kırdığını yeni fark etmiş gibi kollarını havaya kaldırdı "Yakalandım"
Soru dolu gözlerimle ona baktığımı fark edince konuşmasına devam etti.
"Bu Sabah erken kalktığımda seni ve William'ın ormana doğru giderken gördüm. Senin anlatmayacağını bildiğim için bende William'ı kenara sıkıştırmış olabilirim. O da anlatmak zorunda kaldı"
"Geberticem onu!" dedim dişlerimin arasından konuşarak. Bu konunun sır olarak kalması gerekiyordu. Aurelia'ya anlatması gereken biri varsa o da bendim. William'ın buna hakkı yoktu.
"Onun suçu değil onu zorlayan bendim" dedi Aurelia savunmacı bir tonda.
"Yinede bana kimseye söylemeyeceği konusunda söz vermişti "diyerek homurdandım
Aurelia "Sana diyorum onu ben zorladım, eğer ne yaptığınızı söylemezse tüm çiçeklerin yolacağımı söyledim" dedi
Şaşkın bir sesle "Yani beni çiçeklerine mi tercih etti?" Dedim hayretler içerisinde, bu dahada kötüydü, resmen satılmıştım!
Aurelia kahkahasına engel olamadı "Evet sanırım öyle yaptı"
Başıyla camı göstererek "İzin günü olmasına rağmen hâlâ çiçeklerle ilgileniyor. Onlar onun göz bebekleri neden şaşırdın ki?" dedi.
Daha neler!
Cama doğru hızlı bir şekilde ilerledim, dışarı bakınca gerçekten çömelmiş çiçek ektiğini gördüm.
Bu çocuk beni deli edecekti!
Geberticem onu yolacam o çiçekleri diye düşünürken Aurelia elini omzuna koyarak
"Hadi gidip mutlu haberi onada verelim, yolarsın sonra çiçeklerini" dedi içimden geçirdiğim düşünceleri tahmin ederek
Sadece çiçekleri değil onu da yolacaktım!
♤♡♢♧☆
Aşağı indiğimizde bahçeye William'ın çiçek ektiği tarafa gittik.
William yaklaşan ayak seslerimizi duyunca arkasını döndü, bizi görünce ayağı kalktı ve elindeki eldivenleri çıkarıp bize gülümsedi.
"Size nasıl yardımcı olabilirim güzel bayan" dedi mutlu bir şekilde ama onun aksine ben mutlu değildim.
Hemde hiç.
"Çiçeklerini yolmamızda yardımcı olabilirsin beyefendi" dedim bende onun gibi gülümseyerek ama bu gülümseme sahteydi ve o da bunu fark etmişti.
William'ın gözleri kocaman olurken kollarını iki yana açma gereği duydu. "Onların sana ne zararı dokundu ki?" dedi dramatik bir şekilde savunma moduna geçerek
"Biz yolmayacağız zaten sen yolucaksın ve bizde izleyeceğiz" dedim parmağımla kendimi ve Aurelia'yı göstererek
William'ın gözleri Aurelia'ya kaydı kısa bir süre gözleri onda onaylandı ardından bana döndü.
"Peki tam olarak ne yaptımda sen ve kardeşin böyle bir karar verdiniz?" Diye sordu,
Kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. "Aurelia'ya antrenmanlardan bahsetmişsin, bana söz vermiştin hani bahsetmeyecektin? Aurelia ağzından kaçırmasa asla bilemeyecektim!" Dedim sitem ederek.
William sanki ne diyeceğini bilememiş gibi şaşkınlıkla bana baktı. Sanırım Aurelia'nın ağzından kaçırmasa biraz şaşırmıştı.
Süpriz! O iyi bir sır tutucu değil.
William kendini toparlayarak "Zaten elinde sonunda öğrenecekti Aurora ne fark eder ki?" omuz silkti ve umursamaz bir tavır takındı. Bu konunun benim için önemli olduğunun farkında değil miydi?
"Evet ama bunu ona ben söylemek istiyordum, bende duysaydı daha iyiydi" dedim sesimin kırgın çıkmasına engel olamadan.
Kırgınlığım konuyu Aurelia'ya söylediği için değildi, kimseye söylemeyeceğim dediği halde bunu söylemiş olmasıydı.
"Çocuklar ben hala burdayım farkındasınız değil mi?" Diye sordu Aurelia araya girerek
Kafamı ona çevirip.
"Sen sus, bu benim ve sözünün arkasında duramayan arkadaşım arasında!" dedim aksi bir tonda
"Ben sana karşı her zaman sözümü tutarım" dedi William net bir tavırla.
"Bu sefer tutmamışsın gibi duruyor William" dedim ona dönerek, haklıydı sözünün eri biriydi ama bu konuda değildi.
"Tamam çocuklar bu kadar kavga Yeter. Şimdi güzel haberi konuşalım biraz, Aurora hadi güzel haberi ver!" Aurelia'nın heyecanlı çıkarmaya çalıştığı sesi beni hiç ikna etmedi. Sadece konuyu dağıtmaya çalışıyordu çünkü kavga etmemizden hoşlanmıyordu. Olayın merkezinde olması da ekstra canını yakıyordu.
Canının yanması, benim yanmam demekti.
"Planın 3. Adımı atıldı, babam izin verdi" dedim sanki günlük bir olaydan bahseder gibi.
William 3. Haberin ne olduğunu bildiğinden dolayı gülümsedi. İkimizinde endişelendiği nokta babamın izin verip vermiyeceğiydi ama o engellide aşmıştık.
"Senin adına çok mutlu oldum. Baban konusunda şüphelerim vardı ama iyi idare etmiş gibi duruyorsun, peki annen ne dedi bu konuda?"
Doğru annem. Babamın izin vermesine o kadar odaklanmışken annemin vereceği kararı göz adı etmiştim.
"Babam annemle bu konuyu konuşur. Babam izin verdiyse annemede pek söz hakkı düşmüyor zaten" dedi Aurelia William'ın sorusunu yanıtlayarak.
Haklıydı son kararı babam verirdi ama annem haberi alınca tepkisini ortaya koyacağına emindim.
Omzunda bir el hissetmemle irkildim.
"Senin adına çok sevindim. Sensiz buralar çok boş hissettirecek" dedi William samimi ve sıcak bir gülümsemeyle
Kaşlarımı çatarak işaret parmağımı göğsüne vurdum.
"Sen çiçeklerinden başka kimseyi sever misin ki?" diye sordum hiç acımadan.
William kolunu omzumdan indirip kafasını eğip ektiği lavantalara baktı. "Evet sanırım haklısın. Ne diyebilirim ki onlar benim çocuklarım" deyip omuz silkti umursamaz bir tavır takınarak.
Belli etmemeye çalışsada kırıldığını hissettim. Gözlerindeki o her zamanki parıltı sönmüş, yerini uzaklara dalıp giden donuk bir bakışa bırakmıştı. Dudak kenarlarına yerleştirmeye çalıştığı o eğreti gülümseme, aslında anlatamadığı ne varsa üzerini örtmek için kullandığı ince bir perde gibiydi.
İşte yaptığım buydu, çevredekileri kırmak veya onlara yalan söylemek.
Aurelia elini yumruk yapıp William'ın koluna vurdu.
"Bunu maalesef duymamazlıktan gelemeyecem. Beni sevmemek mümkün değil! Neyseki ben iyi bir prensesim. Âf olarak önüm de diz çöke bilirsin" dedi.
William ne Aurelia'nın yumruğundan etkilenmişti nede sarf ettiği sözlerden. Sanki onu duymuyor gibiydi ektiği çiçeklere bakmaya devam ediyordu. Transa girmiş gibi bir hali vardı.
"Hadi çiçekleri ekmende sana yardım edelim" dedim sakin bir tonla. Sesimdeki o mahçupluk elle tutulur cinsteydi. Elimi Willam'ın koluna koyup dikkatini çekmeye çalıştım. Trans halinden kurtulup beni onaylar bir şekilde kafasını salladı. Çiçekleri ekmek için kollarımızı sıvadığımız sırada pişmanlığın damarlarımda kol kızdığını hissediyordum.
Kırıcı konuştuğunu biliyordum ama bende ona kırgındım. Buna hakkım olmadığını biliyordum. Willam beni hep desteklemiş hep arkamda olmuşken bu zehirli sözleri duymayı hiç haketmiyordu.
Ben onu haketmiyordum.
William çiçek ekerken sürekli konuşur ve ektiği çiçeklerin anlamlarından bahsederdi. Ama şu an tek kelime etmiyordu. Tek yaptığı lavantaları dikkatli bir şekilde toprağa ekmek ve onlara can vermekti. Yüzündeki o dikkatli ve işine konsantre olmuş ifadesi yoktu.
William benim için değerli br insandı. O benim tek arkadaşımdı.
Onunla konuşmak istedim, sözlerim için özür dileyecek ve beni affetmesi için her şeyi yapacaktım ama ben daha konuşmadan arkamızdan Veyra'nın sesi yükseldi.
"Prensesler, ne yapıyorsunuz burda? sabahtan beri bakmadığım yer kalmadı birazdan dersiniz başlayacak" dedi telaşlı bir edayla. Gözlerindeki o endişeli bakış oğlunu görünce yerini tereddüte bıraktı. "Senin ne işin var burda. Bugün izin günün değil mi?" diye sordu gözlerini oğlundan ayırmadan.
Gözleri yerde ekilmeyi bekleyen çiçeklere kayınca derin bir Ahh çekti "Kalpten göndereceksin beni bir gün, izin gününde bile ekiyorsun şu zıkkımları, yolacağım bir gün hepsini bırakacaksın o zaman ekmeyi!" dedi sinirli bir sesle.
Evet çiçekleri sevmeyen tek kişi Darin değildi.
"Bugün de herkes çiçeklerimi yolma derdinde, 1 dakika yanlarından ayrılsam bir olup yolacaksınız hepsini" dedi William hayretler içerisinde.
Evet kesinlikle öyle yaparlardı.
Veyra cebinden bir kağıt çıkarıp sinirli bir tonda William'ın eline tutuşturdu
"Madem izin gününde bile dinlenmiyorsun, o zaman işe yarar bir şey yap. Kağıtta yazılan malzemeleri al" dedi
Sonra bize dönerek daha sakin bir tavır takındı "Dersiniz birazdan başlayacak." dedi nazik bir edayla.
Aurelia ve ben birbirimize bakınca kıkırdamamızı durduramadık, sonradan hızlı adımlarla evin yolunu tutuk. Arkadan hâlâ William ile Veyra'nın tartışma sesleri geliyordu.
Eve doğru yürürken Aurelia konuştu "Kulübeye uğrayıp geliceğim, beni beklemeyip başlayın, yetişirim ben size" dedi
Aurelia sürekli o kulübeye gitmeyi severdi, 6 yaşımızda babam bize doğum günü hediyesi olarak yaptırmıştı o kulübeyi. Çok büyük değil kulübe 3 kişinin sığa bileceği kadardı ama benim ve Aurelia için o zamanlar yeni bir dünyaya geçiş kapısıydı. Oyuncak bebeklerimiz ve geri kalan oyuncaklarımız hala orada duruyordu. Orası bizim kaçış kulübemizdi.
Sonradan babam bize orayı yasaklamıştı. Sanırım günün çoğunda orda olduğumuz ve derslerimize katılmadığımız için.
Gerçi Aurelia hâlâ gitmeye devam ediyordu, kurallar ve cezalar onu uzak tutmak için yeterli gelmiyordu.
Neden hâlâ oraya gidiyordu?
Düşüncelerime dalmışken Aurelia koluma yumruğunu geçirdi.
"Ah! ne yapıyorsun sen?" diye sordum hayretler içerisinde
"Gözlerin yüzda yüz görüyor olsada bazen bariz bir şekilde burnunun dibinde olanı göremiyorsun" dedi sırıtarak. Sonrada beni bırakıp hızlı bir şekilde kulübeye giden koruya doğru ilerledi.
Kendimi durduramadım ve arkasında seslendim
"Neden sürekli oraya gidip duruyorsun?"
Aurelia arkasını dönmeden "Sürekli oraya gitmiyorum Aurora, ben zaten hep oradayım, sadece sen göremiyorsun" dedi.
Ne kastediyordu bu deli?
Dönüp etrafıma bakındım. Burnunun ucunda olupta göremediğim şey neydi?
Gözlerimi bahçede gezdirdim. Sanırım bu bahçeyi uzun bir zaman diliminde göremeyecektim.
Şu ana kadar bahçede geçirdiğim zamanlar gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti.
Aurelia ile kovalamacalarımız, William ile sohbetlerimiz, kendi aramızda verdiğimiz piknikler, elma ağacındaki 2 salıncağımız.
Hepsi gözümün önünden geçti, duygusallığa kapıldığımı fark edip kafamı salladım. Şu anda bunun zamanı değildi bu saatten sonra duygusallığa da yer yoktu zaten. İçime Derince bir temiz hava çekip gelen yaşları geri gönderdim ve ders odasının yolunu tutum.
-YONDERLY
3. Bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Aurelia neden sürekli o kulübeye gidiyor?
Bölümün kısa olduğuna bakmayın. İlerledikçe kelime sayısı artacak.
Bölüm etkileşimi
