TAÇSIZ PRENSES kitap kapağı

3. bölüm / 11

TAÇSIZ PRENSES

2.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Yonderly

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 2.BÖLÜM

"Bu hikayedeki tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve olaylar tamamen tesadüftür!"

Başlamadan önce, kalpleri Aurora'nın saçlarının rengine çevirmeyi unutmayalım. Seviliyorsunuz🧡

♤♡♢♧☆

Işık huzmeleri, gökyüzünün karanlığıyla temasa geçtiği an lavanta rengine ve kızıl tonlara bürünerek yukarı doğru ağır ağır tırmanıyordu. Gökyüzü, devasa bir ressamın fırçasından çıkmışçasına kızılla mavinin yumuşakça birbirine karıştığı eşsiz bir tuvale dönüşüyordu.

"Aurora"

Karanlığın heybetli saltanatını zarafetle fesheden şafak, ne tamamen gecenin derin yalnızlığına, ne de gündüzün kalabalığına aitti. karanlık ile aydınlığın sarmaş dolaş olduğu araftı o.

"Aurora"

Şafak demek yeni bir gün demek. Şafak demek umut demek. Şafak demek karanlığın son buluşu demek.

"Aurora"

Güneş sıcaklığının damarlarında dolaştığı, bulut yumuşaklığını içinde barındırdığı eller, saçıma tüy gibi bir dokunuş bırakırken ısındığımı hissediyordum.

"Seni kollarıma verdiklerinde tüm hastaneyi inleyecek kadar ağlıyordun ama güvenli yuvandan koparıldığın için değil. Sanki bana tüm acının son bulduğunu ve önümüzde güneşli günlerin olduğunu haber veriyordun" annem dalgın bir şekilde saçlarımı oksarken benimle birlikten ufukta yeni yeni doğmaya başlayan güneşi seyrediyordu.

Kabus görmüştüm ama tam olarak ne gördüğümü hatırlamıyordum. Sadece korktuğumu ve hiç bitmeyecek bir endişe içinde olduğumu hissediyordum.

Soluğu annemin yanında almıştım çünkü beni yatıştıracak olan sifanın onda olduğunu biliyordum.

Anne demek şifa demekti.

"Aurora"

"O gece çok şiddetli bir yağmur yağıyordu, onunla birlike içimde büyük bir sıkıntıda doğdu. Yağmur damlaları sanki içime içime akıyordu. Bir şey olacağını hissediyordum ama ne olacağını kestiremiyordum. Sancılarım başladığında içimi büyük bir korku kapladı"

"Neden korktun anne?" Diye sormuştum hemen. Şaşırmıştım o zaman, anneler korkar mıydı? Benim annem güçlüydü, asıl korku ondan korkmalıydı.

"Çünkü gelmeniz gerek zamandan biraz erken geldiniz bebeğim. Size bir şey olacak diye çok korktum, daha doğrusu korktuk. Babanla o kadar endişelendik ki nasıl hastaneye gittik onu bile hatırlamıyorum" derin bir sessizliğe bürünürken kısa bir süre saçlarımda olan eli durakladı, sanki yeniden o ana geri dönmüş, aynı endişeyi tekrar yaşıyor gibiyi.

"Kardeşinden önce seni kollarıma verdiklerinde sende ilk fark ettiğim şey saçların oldu. Aynı benimkiler gibiydi ama daha kısa ve canlı haliydi " duraklayan eli tekrardan aynı sıcaklığı ve şefkati vermeye devam ederken gözlerim odanın içine nüfuz eden güneş hüznelerindeydi.

"Aurora"

Uzaklarda bir yerde biri beni çağırıyordu ama odaklana bildiğim tek şey annemin sıcaklığıydı.

"Doğumunla birlikte şafakta doğmuştu sanki. Doğumhanede pencere yoktu ama o sıcaklığı ve ışığı adeta hissetmiştim. Sen bana karanlıktan sonra bile güneşin doğuduğunu göstermiştin. O zamana kadar seçtiğim hiç bir isim içime sinmemişti ama seni gördükten sonra ağızımdan çıkan ilk kelime Aurora oldu"

Aurora Şafak demekti.

Abin incitmekten korkarak almıştı seni kollarına 'anne baksana güneş gibi' demişti seni ilk gördüğünde, o kadar mutluydu ki sabırsızlıkla beklemişti gelmeni. 'Bende bulut olacağım anne, onun önünü kapatıp her şeyden koruyacağım' demişi hemen abi rolüne bürünerek. ilk gülümsemeni ona sunduğunda dünyalar adeta onun olmuştu. Birlikte o kadar tatlıydınız ki sizi izlerken kalbim eriyordu"

"Aurora"

Ses giderek şiddetlenirken gözlerimi güneşin yaydığı kızıllıktan ayırmadan "Kalbin erimesin anne. Sana ihtiyacım var" demiştim itiraz ederek.

Erimesin. Onsuz yapmam.

"Herkes bir gün gider Aurora" ses tellerine işlenmiş kabullenme duygusu, odada hissedilir düzeydeydi.

"Yanlız kalmak istemiyorum anne" dedim itiraz ve korku içeren bir sesle.

Yanlızlık. Kimileri için korunaklı bir limanken, benim içinse soğuk ve dipsiz bir kuyuydu.

"Aurora!"

"Elbette doğmak için türlü zorluklar yaşayacaksın ama şafakğın ne aydınlığa, ne de karanlığa ihtiyacı yoktur Aurora. Senin kimseye ihtiyacın yok"

Şafak demek ben demekti.

"Aurora!"

Evet, benim adım bu.

Gözlerim açılırken annemin sıcaklığı kayboldu ve yerini soğuk bir esinti aldı. Ürperti bedenimi ele geçirirken tepemde dikilen abim uyandığımı görünce geri adım atıp tekli koltuğa oturup rahat bir pozisyon aldı.

"Sonunda! Ne çok uyudun be" yatakta oturur bir pozisyon alırken hâlâ uykuda olduğumu biliyordum.

O gerçek değil.

"Rahat bırak atık beni" dedim pürüzlü bir sesle. Boğazımdaki kuruluğu yutkunarak ıslatırken rahat bir pozisyon almaya çalıştım.

Hâlâ rüya alemindeyim, ya da kâbus mu demeliyim?

Charles ay ışığının süzüldüğü pencereden gözlerini alıp bana çevirirken ağızından bir sırıtış yer edinmişti.

O bir hayalet.

"Sonunda yanıma geliyorsun demek" dedi sırıtışı büyürken.

Krypteia.

"Hâlâ orada mısın ki?" Dedim yorgun bir sesle. Sanki üzerimde dünyanın yükünü sırtımda taşıyor gibiydim.

Abim omuz silkti.

Hayaletler omuz silkermiydi?

Gözlerim yüzünde ve heybetli vücudunda gezindi. O gideli 5 yıl olmuştu ama her ayrıntısı hâlâ aklımdaydı.

O gerçek değil.

"Sonunda geliyorsun, seni ne kadar beklediğimi biliyor musun?" Charles ay ışığında patlayan çehresiyle, beni adeta göz hapsine almıştı. O gözlerde kırgınlık vardı.

Bana kıgındı. Haklıydı da.

"Çok mu bekeldin?" Diye sordum kısık bir sesle. Vicdan azabı beni diri diri yakarken yok istedim.

Geç kaldım. Ona çok geç kalmıştım.

"Çok bekledim" dedi kırgınlığını bir gülümsemenin ardına gizleyerek.

Zaman artık daha yavaş ve ağır işliyor gibiyi. Kulağının içinde bir sinyal sesi duyulurken abimin sesini ayırt etmek zordu.

"Bende seni çok bekledim" dedim çocuk gibi.

O gerçek değil Aurora. Bu hayaletle konuşuyorsun. Bu bu kabus uyanmak için gözlerini açman yeterli.

"Sonunda hasretimiz bitiyor desene" dedi abim geriye yaslanırken.

"Git atık" dedim güçsüz bir sesle.

Dayanamıyorum Charles. Ne sensizliğe ne de artık seni görmeye.

"Herkes inana bilir Merida ama ben senim. Ne zamandan beri kendine yalan söylüyorsun?"

Büyümek zorunda olduğumdan beri.

Ne kadar hayaletine git desemde seni özledim Charles.

"Uyan Aurora sen doğdun" dedi Charles. Ay ışığının yerini birden kızıllık aldı. Yüzünde sıcak bir tebessüm yer edinirken son sözleri "Şafak doğudu" oldu

♤♡♢♧☆

Güneşin altın sarısı ışıkları odamın penceresinden içeri girdiğinde, tekli koltuğuma oturmuş penceremden dışarıyı seyrediyordum.

Gördüğüm çifte rüyanın etkisinden çıkmazken, yatakta bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durmuştum. Ama bir fayda etmemişti.

Bu rüyalar yeni değildi. Charles peşimi bırakmıyordu, ya da onu bırakmayan zihnimdi. Bilmiyorum. Bazı geceler rüyama geliyordu ve konuşmadan sadece yüzüme bakıyordu. Ruhu alınmış bir yüz ifadesiyle hemde. Bu rüyalardan kimseye bahsetmedim. Çünkü ilaçlar veya terapinin onu benden koparmasını istemedim.

Tavana bakıp bin bir senaryoyu gözümün önünden geçirmiştim. Beynimin tüm gece boyunca düşündüğünü söyleyebilirim.

Babam kararımı onaylayacak mıydı?

Annem ne tepki verecekti?

Aurelia iyi olabilecek miydi?

Tüm bu sorular arasında ben hariç herkes vardı.

Beyin fırtınam sabaha kadar devam etti. En son dayanamayıp odayı turlamaya başladım onunda işe yaramadığını görüp sıcak bir duşa almış, siyah bir eşofman siyah bir crop giyip tekli koltuğuma oturup dışarıyı seyretmeye başlamıştım.

Şafak doğdu.

Neden bana doğmamış gibi hissediyordum? O güneş hiç benim için yükselmemiş, sıcaklığı beni hiç sormamış gibiydi.

Belkide doğdu ama sıcaklığı beni ısıtmaya hiç yetmemişti.

Güneşin bile beni ısıtmaya gücü yetmiyordu çünkü içimdeki karanlık öyle büyük ve her tarafa yayılmıştı ki ruhuma bile sinmişti.

Güneş bana ulaşamıyordu, belkide ulaşmasına ben izin vermiyordum.

Kendi düşüncelerimde kaybolmuş haldeyken pencereme küçük bir taş çarptı. Aşağı bakmadan bile kimin olduğunu bilmek yüzüme bir sırıtışın yayılmasına neden oldu.

Pencereyi açıp kafamı aşağı eğdiğimde William'ı gördüm.

O da beni görünce 32 dış sırıtıp, eliyle aşağı gelmemi işaret etti. Ona tamam işareti yapıp üzerime siyah kısa hırkamı alıp yavaş ve sessiz adımlarla aşağı inmeye başladım. Sabahın 5'i olduğu için kimsecikler ortada yoktu. Arka bahçeye ulaştığımda William'ı görmeyip, korudaki ahşap kulübemizde olduğunu varsayarak yola çıktım. Bir yandan da etrafta kimsenin olmadığından emin olmaya çalışıyordum.

Eğer sabahın 5'inde William ile buluşup konuştuğumu gören biri olursa yanlış anlayıp direkt babama yetiştirirdi ve işler William için hiç iyi gitmezdi. Elindeki tek iştende kovulurdu. Annesi olan ve şu an dadılığımı yapan Veyra ve babasından büyük bir azar işitirdi.

Korudaki ahşap kulübeye ulaştığımda William'ı gördüm. O da Beni görünce oturduğu ahşap banktan kalkıp yanıma geldi.

Bugün cuma olduğu için izin günündeydi. İş kıyafetleri yerine siyah bir pantolon ve üzerine mavi bir kazak giyinmişti. Hafif kumrala kaçan saçlarını geriye doğru taramıştı, çikolata kahvesi gözleri sabahın erken saatleri olmasına rağmen ışıl ışıl parlıyordu.

Çocukluğumuz neredeyse beraber geçmişti. Onun saraya geldiği ilk günü hatırlıyordum. Sanırım 7 yaşındaydık. Şu an şoförümüz olan babası Nicolas'ın arkasına saklanmış etrafa şaşkın gözlerle baktığını hatırlıyorum. Ufak bir mahalleden geldiği için bu şaşalı ve ihtişamlı hayat ona çok garip ve heyecan verici hissettirmiş olmalıydı.

Ben ve Aurelia'yla tanışınca bize tuhaf bakışlarını hala hatırlıyordum. Bizden sadece 2 yaş büyüktü bu da kolayca arkadaş olmamıza ve kaynaşmamıza vesile oldu.

O an ben ve Aurelia çok sevinmiştik çünkü yeni bir oyun arkadaşımız olmuştu. Abim aldığı derslerden ötürü bizimle zaman geçiremiyordu. Sonunda gerçekten bizimle oynamak isteyen biri vardı.

Bahçıvanımız, yaşlı ve uzun beyaz sakalları olan Darin ile birlikte çalışıyordu ve 7 kişiyle birlikte bahçe onların sorumluluğundaydı.

İşini gerçekten severek yapıyordu.

Çiçekler ekmek ve yeşil bitkilere can vermek sanki ona yaşadığını hissettiriyordu. Çiçeklerden bebeklerim diye bahsettiğini de unutmamak lazım. Onlara gerçekten çok değer veriyordu.

Ne zaman buluşsak bu mevsimde hangi çiçeklerin ekildiğini ve ne kadar su ve güneş ışığı alması gerektiğini bana anlatıyordu, pek ilgi alanım olmasada anlatan o olduğu için sabırla dinliyordum. Çiçeklerin nasıl ekildiğini ve hangi anlamlara geldiğini hepsini bana ezberletmişti.

William yaklaşınca elindeki mor lavantayı bana uzatarak.

"Bugün erkencisin, normalde olsa camına fırlattığım 3. Taştan önce kalkmazdın. Beni 'acaba cam bu sefer kırılacak mı?' Derdinden kurtardığını için sağ ol" dedi hafif alaylı bir şekilde

Söylediği sözlere gülüp elindeki mor lavantayı alıp burnuma götürdüm.

"Bunlar beni son görüşlerin olabilir, mızmızlanmayı bırak ve bensiz hayatın ne kadar sıkıcı geçeceğine odaklan, ayrıca lavanta ilkbaharda yetişen bir çiçek değilmi? Eylül ayındayız farkındaysan?"dedim tek kaşımı kaldırarak.

Söylediğim sözler yüzündeki gülümsemenin bir an sekteye uğramasına neden oldu sonradan sadece omuz silkip

"Bu aralar bunu dikmek istedim. Çiçeklerimi ayırmam ama lavantanın bende önemli bir yeri var. Biliyorsun"

Biliyordum.

Lavantayı bir kere daha burnuma görürdüm ve derince içime çektim. Kesinlikle özel bir yeri vardı, bahçeye sürekli bu çiçeği ekiyordu. Mevsimi almadığı için ekstra bir özen göstermesi gerekiyordu. Ama konu çiçekler olunca William'ın üzerini tanımıyorum.

"Bana hâlâ bu lavantaları neden sürekli ettiğini söylemedin?" Dedim çiçeğe bakarak.

William bana bu çiçekleri nerden sürekli ektiğini söylemezdi. Mevsimi olmasa bile bu çiçekleri daima bahçeye dikerdi. Solup ölmelerini izlerdik bizde. Ki bu çok garipti.

Sorduğum soruya cevap vermedi. Kafasını hafif yana eğdi ve dudaklarına görünmez bir mühür vurdu.

Cevap vermeyeceğini boğazımı temizledim ve konuyu değiştirdim.

"Planın 2. Adımı atıldı" dedim

William'ın adem elmasının hareket etmesini izledim. Sonradan boğazını temizledi ve yeni yeni çıkan sakalarını kaşıdı.

"Sanıyorum Aurelia'yla yapman gereken konuşmayı yapmışsın" dedi

Kafamı salladım.

"Evet yaptım geç bile kalmıştım" dedim

1. Adım gerçekten krypteia'yanın ilk hafyasına katılmak istiyor uyum? diye kendimi sorgulamaktı

2. Aurelia'yı ikna etmekti

3. Adım babamı ikna etmekti

4. Adım burdan gitmekti

"Güzel, Krypteia uçağının kalkmasına 2 gün kaldı antrenmanlara devam etsek iyi olur diye düşündüm"

"Aynı fikirdeyim 2 günde 2 gündür başlamayan herkesten öndeyim" dedim gülümseyerek

William'a Krypteia'ya erken katılmak istediğimden bahsettiğimde önce bir şaşırmış sonrada kararımın kesin olup olmadığını sorgulamıştı.

Gözlerimden aldığı kesin ve hırs dolu bakışla kararımı net bir şekilde verdiğimi anlamıştı. İlk başta tereddüt etse de sonradan bana yardım edebileceğinden bahsetmişti.

Sabahları erken kalkıp onunla antrenman yapmaya başladık. Koşuyor, egzersiz yapıyor plastik silahla atış denemeleri yapıyorduk. Bazen güreşiyor ve kavga bile ediyorduk. İlk başlarda çok vasat bir durumdayım, neyi nasıl yapacağımı, silahı nasıl tutacağını, rakibimi nereden vuracağını bilmiyordum ama çabuk öğrenmiştim. William'ın desteği sayesinde Krypteia'nın zorlu koşullarını ve ilk haftasını geçebilecek gücü kendimde görebiliyorum.

Yapabilirdim.

Sınavlara gireceğim için hazırlıklı olmalıydım o yüzden bu eğitimleri her sabah yapmaya çalışıyorduk.

Bana belli etmemeye çalışsada verdiğim karar onu rahatsız ediyordu, bunu gözlerinden görüyordum ama bunu hiç bir zaman bana açık açık söylemedi.

Hep arkamda durmuş bana destek olmuştu, en büyük motivasyon kaynağım oydu diye bilirim. O olmasaydı büyük bir ihtimalle çoktan bırakmıştım.

Bana verdiği bu desteği ona geri vermeye kararlıydım.

Krypteia'nın askerlerine aylık olarak 50 bin dolar verildiği biliniyordu.Bu devirde bu para altın gibi bir şeydi. O yüzden ülkenin bir çoğu katılmak için başvururdu. Zaten insanların çoğu para için gidiyordu, az bir para değildi nede olsa.

Diğer mesleklerin kazanamadığı parayı Krypteia askerleri bir ayda kazanıyordu.

Para gibi bir sorunum olmadığı için kazandığım parayı William'a vermeyi düşünüyordum.

Şu an bundan haberi olmasada.

Bana hep annesi ve babasıyla şehirden uzak kırsal bir kesimde yaşamak istediğinden bahsetmişti. Ama kırsaldaki evlerin fiyatları aldıkları maaşı karşılamaya asla yetmezdi.

Orada geçirdiğim 6 ay bir ev almaya yeterdi.

Babamın bu sabah antrenmanlarından haberi yoktu çünkü ona ilk haftadan gideceğimi daha söylemiştim. Neden söylemedim ve bu kadar geciktirdim bilmiyorum, sanırım alacağım cevaptan korkuyordum. Ya hayır derse?

William elini omzuma koydu ve bana o parlak gülümsemelerinden birini verdi.

"Başlayalım o halde ortak"

Önce koşu ile başladım sonradan şınav ve mekik hareketleri yaptım, esneme hareketleri yapıp bedenimi gevşettikten sonra plastik silahla ağaçlara astığımız hedefleri vurmaya başladım.

Kendimi işime vermeye çalışıyordum am kafam günün biraz dağınıktı. Nedensizce içimde bir sıkıntı vardı. Belkide Krypteia uçağının yaklaşmasındandır.

Kol saatime baktığımda saatin neredeyse 8'e geldiğini gördüm. Sabah yemekleri 8.30'da başlardı ve babam zamanında sofrada olmamız konusunda çok katıydı.

Veyra odaya girip beni kontrol etmeden yukarı çıkmam gerekiyordu.

Son mermiyi de vurduğumda.

"30'da 27 hiç fena değil" dedi William beni tebrik ederek.

Homurdandım "Daha iyisini yapardım da uykumu tam anlamadım" dedim silahı kenara bırakarak.

Bahane. Bahane. Bahane.

Daha iyisini yapmalıyım. Mükemmel olmalıydım. Krypteia hatamı af etmezdi ve bende etmezdim.

William "Krypteia'da rahat bir uyku çekmene izin vermezler Aurora" dedi alaylı bir şekilde karşılık vererek "Gece vardiyaları falan olur ya da saat 5 veya 4 gibi kalmanızı isterler sizden. Şimdiden uykusulukla anlaşmaya çalış. Seni alt etmesine için verme" diye ekledi.

"Sen bunları nereden biliyorsun ki?" dedim tek kaşımı havaya dikerken. Bana öğüt vermesi hoşuma gitsede bu kadar bilgiyi nereden öğrendiğini anlamış değildim.

"Gitmedim ama tahmin ediyorum, gidenlerin yarısı geri dönüyor, o kadar kolay olmasa gerek"

"O zaman beni erken kaldırmaların bir işe yarayacak desene" dedim alayla.

William kahkaha atarken sesi ormanda yankılandı.

"Keşke sende benimle gelseydin" dedim buruk bir gülümsemeyle.

William kafasını eğip ayaklarının altındaki kurumuş yaprakları itekledi "Keşke" dedi üzgün bir sesle. O da çok katılmak istiyordu ama ailesi izin vermediği için katılamıyordu.

Veyra tek çocuğunu da göndermek istemezdi.

Konuyu değiştirmek istedim çünkü benimle gelemeyeceğini biliyordum.

"Keşke diyirsun da içten içe çiçeklerini bırakmadığın için seviniyorsun" dedim ortamın havasını dağıtmaya çalışarak.

William'ın kahkaha atarken "Tabiii onlarıda yalnız bırakamam ben olmadan evlatlarım ne yapar? Darin yolar hepsini!" dedi

"Evet büyük bir ihtimalle öyle yapar" dedim kafami iki yana sallarken.

Darin bahçede çok renkli çiçeklerin olmasından hoşlanmazdı. Her zaman yeşil bitlilerin daha klas ve sade durduğunda güzel olduğunu söylerdi. Ama William'ın çiçeklerle verdiği değer ve ilgiyi görünce ona kıyamazdı, ama yinede bu konuda ki memnuniyetsizliğini dile getirirdi.

William konuyu değiştirerek

"Peki medya olayını nasıl halledeceksiniz. Senin orduya girdiğini duyunca büyük bir ilgi duyulacaktır, protokolü çiğnediğin ortaya çıkacak" dedi.

Haklıydı büyük bir olay olacaktı. Erken gideceğimi duyarsalar havalimanına akın ederlerdi. Ama Krypteia gizlilik ilkesine çok önem verirdi.

Uçağın kalkacağı zaman etrafta hiçbir kameranın olmasına izin vermezdi. Şayet çekecek cesareti olan kişilere yüklü bir miktarda para cezası verilirdi. Tabi kimsenin bu miktarı ödeyecek durumu olmadığı için herkes geri adım atılırdı.

Orduya katılacak kişinin Ailesi ve onu yolcu etmeye gelen kişiler telefonla fotoğraf çekmesin diye sinyal kesici bile kullanırlardı. Böylece telefon sinyal alamaz ve hiç bir veri kaydedemezdi.

Orduya katıldığım medya tarafından öğrenilirse büyük bir magazin olayı olacağı kesindi. O yüzünden saklı kalmalıydım ve protokolü çiğnendiğimi bilinmemeliydi.

"Eğer orduya katılırsam Aurelia 22 yaş günümüzde tek kalacağı için babam açıklama yapacaktır, orduya katıldığımı açıklayacak halk ve medya da o zaman öğrenecek"dedim

William kaşlarını çatarak "Mutlaka sen uçağa binerken etraftaki insanlar seni fark edicek ve bu medyaya hatta tüm ülkeye yayılmayacakımı bu?"

"Uçağa binmeden önce abim gibi yüzümü saklayacağım" dedim kolay bir şekilde. Abimde aynı süreçlerden geçtiği için her şeye hakimdim.

William daha da derine inerek

"Krypteia'da orduya katılamayan insanlar ülkeye dönünce senin orda olduğunu ve erken gelip protokolü çiğnendiğini basına sızdıracaktır" dedi

Haklıydı. İnsanlar sır saklamak konusunda pek iyi değildir.

"Eğitimler bitene kadar yüzünü saklayacağım"dedim sorusunu cevaplayarak. Abiminde bana anlattığı eğitim boyunca yüzünü sakladığıydı.

"Kolay olmayacak Aurora yüzün kapalıyken zor nefes alırsın, bu da senin işini zorlaştırır"

"Beni fikrimden vazgeçirmeye mi çalışıyorsun?" dedim kaşlarımı havaya dikerek.

William kafasını başka yöne çevirdi "Bir şeyi kafana koyduysan seni Tanrı bile durduramaz Aurora"

"Ehh beni iyi tanımışsın" dedim omuz silkerek.

Aslında hayır William, sen beni hiç iyi tanımıyorsun. Sana da yalanlar söylemedim mi sanıyorsun? En çok yakınımdakilere yalan söylerim ben.

William her şeyden habersiz "Kazanırsan doğum gününe katılmayacağın anlamına mı geliyor?" Diye sordu.

"Evet" dedim kafamı sallayarak.

Ailemle sadece ayda 1 görüşebilirdim. 6 ayda 6 görüşme. Prenses olduğum bana tolerans tanıyacaklarını hiç sanmıyordum.

Oraya gitmek kimliğini geride bırakmak demek.

"Krypteia sence seni kabul eder mi? Oraya girdiğini bilecekler, kuralları çiğnemene izin verirler mi?"

Kafamı salladım. Haklıydı ama bunların hepsini zaten düşünmüştüm. "Abime izin verdiklerine göre"

Söylediğim sözler William'ı çok ikna etmiş gibi görünmüyordu.

"Abine izin verdiklerinde sonu köyü bitti Aurora. Sence bunu göze alırlar mı?" dedi hüzünlü bir sesle. Bu konunun benim için ne kadar hassas olduğunu bildiği için konuşmakta tereddüt ediyordu.

"Abim sınav haftası bittikten 2 hafta sonra kayboldu William, onun erken katılmasıyla bir alakası yok" dedim kesin bir dille.

Ne olduysa sınavlar bittikten sonra olmuştu.

"Bir prenses olduğun için sana ayrıcalık tanıyacaklarını sanıyorsan yanılıyorsun Aurora" dedi Willam sitemli bir sesle. Muhtemelen işin ciddiyetinde olmadığımı sanıyordu.

Yanılıyordu.

Beni hiç tanımıyordum.

"Bana ayrıcalık tanınmasını istemiyordum William, Herkes nasıl bir muamele görüyorsa bende aynı şekilde görülmek istiyorum zaten" dedim kesin bir dille.

Torpille ihtiyacım yoktu. Gerekli güç bende mevcuttu.

William üzgün bir yüz ifadesiyle ekleme gereği duydu

"Kolay olmayacak Aurora prenses olduğun için insanlar sana kin besleyecek"

Sözleriyle birlikte kaşlarımı çatmadan edemedim. "Neden bana kin beslesinler ki? Ben onlara bir şey yapmadım"dedim.

Yalan. Çok şey yaptım. Sessiz kalmakta suçtur.

William kafasını iki yanan sallayarak "Onlara bir şey yapıp yapmaman önemli değil ki, onların gözünde sen ayrıcalıklı bir hayat yaşadın, hep el üstünde tutuldun, elin soğuk sudan sıcak suya değmedi, sofranda hiç bir şey eksik olmadı, en güzel ve en iyi kıyafetleri sen giyindin. İnsanlar yaşayamadıkları hayatları başkalarının doğuştan sahip olmasını kıskanırlar ve içlerinde bazen farkında bile olmadan kin beslerler. İnsanoğlu kıskanç bir doğaya sahiptir ve sen kıskanılacak bir hayata sahipsin Aurora" dedi

Kaşlarımı olabilecekmiş gibi daha fazla çatarak kollarımı etrafıma doladım.

"Bu hayatı ben seçmedim Willam. İnsanlar bunun için beni suçlayamaz" dedim ama onların gözünde suçlu bir konumda olduğumu bende biliyordum sadece kendimi avutmaya devam ediyordum.

Suçlu.

Yalancı.

Merhametsiz.

Willam hafifçe gülümsedi, bu gülümseme şefkatten ziyade acı bir tecrübenin dışavurumu gibiydi.

"Suç olup olmaması adaletin konusudur Aurora, ama duygunun adaleti yoktur. Sen sadece varlığınla, onların sahip olamadığı her şeyin ete kemiğe bürünmüş bir hatırlatıcısısın. Bu yüzden sen onlara dünyaları da versen, o içteki 'neden ben değil de o?' sorusunu asla susturamazsın." Bir adım daha yaklaştı ve sesini iyice alçalttı:

"Bu yüzden Aurora, etrafındaki kalabalığa güvenme. Hayranlıkla bakan gözlerin hemen arkasında, senin düşüşünü izlemek için can atan birileri mutlaka olacak. Biliyorum seni belirlediğin yoldan alıkoyamam ama sana tavsiye verebilirim. Kimseye güvenme Aurora... kimseye"

Kimseye güvenme.

William'ın gözlerindeki o ifadeyi daha önce hiç görmemiştim, ihanetin ve terk edilmişliğin tortusu çökmüştü bakışlarına. Kelimeleri birer cam kırığı gibi zihnime batıyordu. Elbette bu sınavda kimseye gözüm kapalı güvenmeye niyetim yoktu ama bunu yakınım olan birinden duymak daha bir tedbirli olmam gerektiğini hissettiriyordu.

"Yüzüm zaten kapalı olacak sınav bitimine kadar" dedim yutkunarak. Sözleri o kadar içimde yer etmişti ki haklı olduğunu şimdi fark ediyordum. Kimse benim olduğumu bilmeyecek ama peki ya sonra?

William biraz geri çekildi ve bana çok önceden hatırlatması gereken bir gerçeği hatırlattı.

"Kahvaltıya geç kalmadı mı sen?"

Lanet olsun.

Malikaneye doğru konuşmaya başlarken arkamdan sadece William'ın kahkaha sesini duydum.

Sana da lanet olsun William.

♤♡♢♧☆

"Geç kaldın Aurora"

Sanada günaydın baba.

Yemek odasına girmeden önce odama uğrayıp üzerimi değiştirdim. Yemek odasında girdiğimde herkes beni bekliyordu.

Geç kaldığım için özür dileyip hemen yerime oturdum.

Babam kaşları çatık bir yüz ifadesiyle bana baktı "Dadın odanda olmadığını söyledi, neredeydin?"

Veyra.

Hızlı düşündüm ve aklıma gelen ilk yalanı söyledim.

"Bahçede yürüyüşe çıktım biraz temiz hava alıyım dedim"

Cehennemde yanacağım.

"Bir daha geç kalma Aurora sofraya geç kalınmasından hoşlanmadığımı biliyorsun" dedi babam

Kafamı eğerek babamı onayladım.

Benimde hoşlanmadığım pek çok şey var ama katlanıyorum baba.

Nefesimi düzene sokmaya çalışırken sol tarafıma baktığımda Aurelia dalgın bir şekilde önündeki çay fincanına bakıyordu.

Beline kadar gelen kızıl saçlarını at kuyruğu yapmıştı üzerinde siyah bir pantolon ve beyaz renk çok şık bir büstiyer giyinmişti. Boynundaysa 3 yapraklı yonca kolyesi vardı.

Bir gün ailemizden gizli dışarı çıktığımızda almıştık bu kolyeyi. Sanırım 17 yaşındaydık.

İnsanlar bizi tanımasın diye kendimizi gizlemeye çalışarak dolaşmıştık.

Çok değişik bir duyguydu diyebilirim, kimse bize bakmıyor ve hiç bir kamera bizi çekmiyordu özgürlüğün damarlarımda gezindiğini hissettiğim anlardan biriydi.

O sırada Aurelia'nın gözüne çok eski bir antikacı çarpmıştı. İçerisine girip dolaşmıştık. gözümüze 3 yapraklı yonca gümüş bir kolye çarpmıştı, kolyeyi incelerken mekanın sahibi kadın bizi fark etmiş ve bizi tanımıştı. Çok tatlı bir kadındı buğday rengi teni ve Kahverengi gözleri vardı.

Bizimle sohbet etmiş ve bize kolyenin hikayesinden bahsetmişti. Bizi çok etkiledi ve bizde satın almak istedik. Ama o bize bu kolyeyi hediye etmişti. Para istemesede kolyenin fiyatının 2 katını ödemiştik. Kadının yüzündeki kocaman gülümseme o günün en güzel görüntülerinden biriydi. Göz yaşları içinde önümüzde eğilmiş ve bize minnettar olduğunu söylemişti. Hiç bir yerde paylaşmaması şartıyla, onunla fotoğrafta çekinmiştik.

O zamandan beri Aurelia kolyeyi hiç çıkarmadı. Tam 5 yıldır bu kolyeyi takıyordu.

Dirseğimle onu dürtüp sesiz bir sesle kulağına yaklaşıp

"Babamla konuştun mu?" Diye sordum dün akşam onunla konuşacağını söylemişti, ben gelmeden konuyu anlatmış olabilirdi.

Aurelia kafasını bana çevirmeden "Daha değil" dedi durgun bir sesle

"Ne zaman konuşacaksın peki? Konuşmaya çekiniyorsan benim için sorun değil "dedim. Elinde sonunda zaten ben konuşucaktım.

"Bilmiyorum Aurora" dedi durgun bir sesle konuşmaya devam ederek.

Bitkin ve yorgun gözüküyordu dün akşam rahatça uyuduğuna eminim. Bu hali neydi o zaman?

"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordum meraklanarak

Beklemediğim bir anda birden kafasını bana çevirip

"BİLMİYORUM AURORA!" diye bağırdı.

Gözlerim kocaman açılırken bedenim neredeyse sandalyeden düşüyordum, elim su bardağına değince içindeki su masaya döküldü.

Şaşkın bir yüz ifadesiyle ona baktım. Birkaç saniyeden sonra o da bağırdığını yeni fark ediyormuş gibi şaşkın gözlerle bana bakıyordu.

"Kızlar bir sorun mu var?"dedi babam rahatsız olmuş bir ses tonuyla.

Aurelia kendini toparlayarak "Hayır baba bir sorun yok"dedi.

Ama bir sorun vardı.

Bende aynı şekilde yok dedim.

"Bir derdiniz varsa bunu yemekten sonra konuşun, yemek masasında değil" dedi hafif sert bir ses tonuyla babam.

Başımı sallayarak önüme döndüm ve yemeğimi yemeye başladım. Aurelia'nın arada bana baktığını fark ettim ama başımı çevirip ona bakamadım. Onun üzerine çok gitmiştim sanırım.

Yemek bittiğinde piyano dersim için müzik odasına gidicektim ama sofradan kalkarken gözlerim anneme takıldı. Sabit gözlerle Aurelia'nın oturduğu yere bakıyordu. Sanki trans halindeydi. Masada huzursuzluk çıkardığım için bana kızgın olmalıydı ya da Aurelia'yı gerdiğim içinde olabilirdi.

Kavganın konusu açılmadan hızlı adımlara müzik odasına kaçtım.

Küçüklüğümden beri ben ve Aurelia çeşitli müzik aletleri çalmak için yetiştirdik. Piyano, keman, çello... Bunun bize ne faydası olacak diye düşündüğüm şeylerden biriydi. Sadece müzik aletleride değil dans, resim, nakış, at binme gibi bir çok derste alıyorduk.

Bunca eğitimin arkasındaki asıl gerçek, birer birey olmamız değil, ailenin vitrininde sergilenecek paha biçilemez birer antika gibi parlamamızdı. Duygularımızı ifade etmek için değil, bir akşam yemeği partisinde misafirleri büyülemek içindi.

♤♡♢♧☆

Piyano Dersi yaklaşık 1 saat sürmüştü. Müzik notalarının hâlâ kulak zarımı istila etiğini hissederek odama doğru çıktım 1 saat sonra uluslar arası ilişkiler dersim olduğu için biraz dinlenmeye ve kafamı boşaltmaya çalıştım.

Tam yatağıma oturacakken kapı çaldı. Gel diye seslendiğimde Aurelia kafasını kapı pervazısıdan içeri uzatıp "Müsait misin?" Diye sordu

"Senin için her zaman müsaittim Aurelia" dedim ve yatağıma oturup yanıma gelmesini bekledim.

İçeri girmek için izin istediyse gerçekten suçluluk duyuyor olmalıydı. Normalde olsa izin almadan birbirimizin odasına bodoslama girerdik ama bugün normal bir gün değil anlaşılan.

Aurelia yanıma gelip oturdu ve ellerini önünde birleştirip kafasını önüne eğdi. "Sana bağırdığım için özür dilerim. Aslında bağırmak istememiştim ama sesim biraz yüksek çıktı, gerçekten özür dilerim" dedi mahcup çıkan bir sesle

Aslında Aurelia'ya ne kızgın, ne de üzgündüm sadece verdiği tepkiye şaşırmıştım. Küçüklüğümüzden beri Birbirimizden hiç bağırmazdık. Zaten o kavgacı ve saldırgan bir tip değildi. Bende öyle değildim.

Kışkırtılmadığım sürece.

Aurelia'nın üzüntüsünü biraz almak istedim çünkü o üzülünce istemsizce benimde emorlim düşüyordu. İkiz olmak böyleydi sanırım, birimine yapılan bir değerinide etkiliyordu.

"Sana kızgın değilim Aurelia, sana nasıl kızabilirim ki? sen benim bir tanecik kız kardeşimsin. Asıl özür dilemesi gereken benim"

Aurelia bana bakıp kısık bir sesle "Korkuyorum Aurora" diyince içimde fırtınalar koptu. Bu sözler kaşlarımı çatmama sebep oldu. Meraklı çıkan bir sesle "Neyden korkuyorsun" diye sordum

"Seni de onun gibi geri dönmemenden" dedi kısaca.

O diye bahsettiği Charles'tan başkası değildi. Aurelia'da geri dönmediği için üzülsede aynı zamanda kızgındı da. Geri dönemdi, geri döneceğini söylediği halde.

"Geri dönüceğim Aurelia" dedim net bir sesle, bu konuyu kapatığımızı sanıyordum?

"O da geri döneceğini söylemişti ama asla geri dönemdi!" Dedi öfkeli bir şekile çıkışarak. "Seni Aurora... seni kaybedemem"

Sözleri odamın içinde yankılandı. Bir an nefes almayı unuttum. İnsan bazen bir cümleyle yere çakılır ya, ben tam olarak o çakılan yerdeydim.

Gözlerindeki o buğulu bakışta, sadece gidişime duyulan bir üzüntü değil, sanki benden gizlediği koca bir korkunun dışavurumu vardı. O an anladım mesele seçmeler ya da benim birkaç günlük yokluğum değildi. Mesele, ben yoksam onun eksik kalacağı gerçeğiyle ilk kez bu kadar sert yüzleşmesiydi.

Aurelia başını öne eğdi. Omuzları hafifçe sarsılıyordu ve güçlü görünmeye çalışmıyordu bile.

"Seni ölüme gönderiyormuş gibi hissediyorum sanki... Sanki gidipte bir daha asla dönmeyeceksin gibi geliyor. Sen gidersen ben ne yaparım Aurora. Zaten bir kardeşimi kaybettim bir tanesini daha kaybedemem, anlıyor musun?" Dedi çocuk gibi bir sesle sorarak.

Hastalığı yine devreye girmişti. Alnı terlemeye ve sık sık nefes almaya başlamıştı. Bir elimi omzuna koyup onu sakinleştirmeye çalıştım. Gözlerimin önünde bayılmasına izin veremezdi.

"Sakin ol Aurelia ve derin nefesler almaya çalış, hem o nasıl söz öyle, yaşamak için bana ihtiyacın yok, eğer bir nedene ihtiyacın varsa ve illaki bir sebep arıyorsan aynaya bakman yeterli, sen yeterlisin Aurelia"

Sesim kararlı çıkmaya çalışsa da içimde bir yerde, onun korkusuyla birlikte titriyordu. Teselli cümlelerime ihtiyacı yoktu. Kimseye ve hiç bir şeye ihtiyacı yoktu o yeterliydi ama bunu kabullenmek istemiyordu.

Aurelia artık gözyaşlarını görmemden bir sakınca görmeyerek kafasını kaldırdı. Artık küçük bir kız çocuğu değildi ama gözlerimin içine her baktığımda orda bana gülümseyen kız çocuğunu görür gibi oluyorum.

"Sen yoksan bende yokum Aurora" deyince şok oldum. Eğer başıma bir şey gelirse ya da orada ölürsem Aurelia gerçekten peşinden gelecekti, bu kararlılığı gözlerinde gördüm ve bundan korktum. Vücudumdaki tüm tüylerin diken diken olduğunu hissetim.

Sevgi sözcükleri dilden çok kolay bir şekilde dökülsede anlamları deprem etkisi yaratırdı.

Ölsem bile o hayatına devam edecekti. Aurelia'nın onu seven ailesi vardı, arkasında onu destekleyecek milyonlarca insan vardı, ben olmadan da o devam edebilirdi.

Geri çekilip ellerimi omuzuna koydum."Bu sadece krypteia'ya katılmakla ilgili değil Aurelia. Bu benimle ilgili. Ayrıca Birbirimize bir söz verdik ve Avelstone'lar daima sözünü tutar. Babamızın bize öğrettiği ilk ders buydu unuttun mu? Sözümüzünden geri dönmeyeceğim"

Aurelia üzgün çıkan bir sesle "Biliyorum ama senden önemli değil Aurora, hiç bir şey senden önemli değil verdiğimiz sözler bile..." o benim için sözlerinden vazgeçiyordu ama benim vazgeçmeye niyetim yoktu.

Elimle göz yaşlarını sildim. Daha fazla ağlamasına izin veremezdim. İnsanların benim yüzümden ya da benim için ağlamaları hoşuma gitmezdi.

"Bu gözyaşlarını hak etmiyorum Aurelia, lütfen ağlama. Ayrıca merak ettiğini geri dönmemse, güvenli limanım haline gelen kollarına geri döneceğim" dedim nazik bir sesle saçlarını okşarken.

"Ya yolunu kaybedersen?" diye sordu burnunu çekip o masum gözlerle bana bakmaya devam ederek.

Gülümsedim ama bu da sözlerim gibi sahteydi.

"Eğer bir gün yolumu kaybedersem, sadece adımı fısılda. Ben o sesi takip ederek, her zaman eve dönerim." Dedim bana güvenmesini sağlayarak.

Güvenme bana Aurelia en çok yalanı sana ben söyledim.

Yüzünde küçük bir tebessüm oluştu."Benim için de ev daima sen olacaksın Aurora"

Ev. Benim bir evim yok ki Aurelia.

"Daima mı?" Diye sordum kaşlarımı yukarı kaldırarak.

Güvenme bana lütfen. Kendime bile yalan söylüyorum ben.

"Daima" dedi hiç düşünmeden

Sarıldık. O an zaman durdu. Dünya, kararlar, tehlikeler... hepsi sustu. Yalanlarım bile sustu.

Sadece iki kalp kaldı biri gidecek, diğeri bekleyecek olan iki kalp.

-YONDERLY

William hakında ne düşünüyorsunuz?

Sizce Aurora'nın babası Krypteia'ya erken katılmasına izin verecek mi?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 3beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.