Bölümler 13Şu an: 9. Bölüm — Karanlığın Çağrısı
- 1 Birinci Bölüm: Yıldızların Fısıltısı677 kelime
- 2 İkinci Bölüm: Karanlığın İçindeki Ses510 kelime
- 3 Üçüncü Bölüm: Kanın Hatırladığı787 kelime
- 4 Dördüncü Bölüm: Gümüş Yayın Muhafızı667 kelime
- 5 Beşinci Bölüm: Kayıp Karakol845 kelime
- 6 Altıncı Bölüm: Uyanışın Bedeli753 kelime
- 7 Yedinci Bölüm: Küllerin Ardındaki İz805 kelime
- 8 Sekizinci Bölüm: Unutulmuşların Sesi939 kelime
- 9 9. Bölüm — Karanlığın Çağrısı811 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10. Bölüm — Namareth’in Sessizliği1.017 kelime
- 11 11. Bölüm — Kırılan Yemin875 kelime
- 12 12. Bölüm — Kadim Ağacın Gölgesi862 kelime
- 13 13. Bölüm — Son Miras1.135 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Vaelthor’un sözleri mağaranın duvarlarında yankılanırken Eryndor’un zihninde tek bir isim dönüp duruyordu.
Aetharion.
Babası.
Yıllarca kim olduğunu bilmeden yaşamış, geçmişine dair her sorunun cevabını sessizliğin içinde aramıştı. Şimdi ise cevaplar önünde duruyordu. Fakat her cevap, beraberinde daha büyük bir soru getiriyordu.
“Babamın son görüldüğü yer neresi?” diye sordu Eryndor.
Vaelthor, mağaranın derinliklerine baktı. Yüzündeki yorgunluk, yalnızca yaşından kaynaklanmıyordu. Sanki uzun yıllardır taşıdığı bir yük, nihayet omuzlarından düşmek üzereydi.
“Namareth.”
Maerthion’un kaşları çatıldı.
“Namareth Harabeleri mi?”
Vaelthor başını salladı.
“Bir zamanlar kuzeyin en güçlü savunma kalelerinden biriydi. Aetharion oraya gitmeden önce bana bir şey söyledi. Dönemezse, arkasında bıraktığı izlerin bulunmasını istedi.”
Lyrielle, yayını omzuna yerleştirdi.
“Peki neden şimdiye kadar kimse oraya gitmedi?”
“Çünkü Namareth’e giden yol, yalnızca taşlarla kapatılmadı.” Vaelthor’un sesi alçaldı. “Oraya gidenlerin hafızası da yol boyunca onlara ihanet eder.”
Eryndor, elindeki kristale baktı. İçinde babasının görüntüsü hâlâ silik bir ışıkla parlıyordu.
“Ben gideceğim.”
Maerthion hemen karşı çıktı.
“Henüz gücünün ne olduğunu bilmiyorsun. Kanının uyandığını görmek, onu kontrol edebildiğin anlamına gelmez.”
“Peki, kontrol etmeyi öğrenmem için daha kaç kişinin benim yerime ölmesi gerekiyor?”
Yaşlı elf sustu.
Eryndor’un sözlerinde öfke vardı ama bu öfke Maerthion’a yönelmemişti. Kendi hayatının başkaları tarafından çizilmiş sınırlarına karşı duyduğu bir isyandı.
Lyrielle, Eryndor’un yanına geldi.
“Namareth’e giden yol üç gün sürer. Ormanın içinden geçersek dört. Açık araziden gidersek bizi gören herkes kim olduğumuzu öğrenir.”
“Ormandan gideceğiz,” dedi Eryndor.
Vaelthor, başını hafifçe eğdi.
“Öyleyse vakit kaybetmeyin. Ama bir şeyi unutmayın: Morgath’ın ordusunda gördüğünüz her yüz, onun iradesiyle hareket etmiyor olabilir.”
Eryndor, Vaelthor’un gözlerine baktı.
“Sen de onunla savaştın. Bize gerçeği anlat.”
“Gerçek dediğin şey, bazen insanın hatırladığı değildir.” Vaelthor bir an duraksadı. “Bazen de hatırlamasına izin verilen şeydir.”
Maerthion’un yüzünde belirsiz bir ifade belirdi.
“Bu sözleri nereden öğrendin?”
Vaelthor cevap vermedi.
Yalnızca mağaranın çıkışına yöneldi.
“Güneş doğmadan burada olmayacağım. Bir daha karşılaşır mıyız, bilmiyorum.”
Eryndor arkasından seslendi.
“Vaelthor!”
Yaşlı savaşçı durdu.
“Babam hayatta mı?”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Ben onu son gördüğümde hayattaydı.”
Bu, Eryndor’un alabileceği en iyi cevap değildi.
Ama sahip olduğu tek cevaptı.
Gece, Silvaren’in üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.
Kral Tharion, taht salonunun kapıları önünde bekleyen muhafızlara işaret ederek içeri girdi. Salonun ortasında, kadim mezarın taşından alınmış parçalar bulunuyordu. Üzerlerindeki işaretler, krallığın kuruluşundan bile önceye ait semboller taşıyordu.
Tharion, taşlardan birinin üzerine eğildi.
“Bunu kim buldu?”
“Mezarın girişinde, efendim.”
Kral parmağını taşın üzerindeki çizgilerde gezdirdi.
Morgath’ın mührü.
Fakat mührün çevresinde başka bir işaret daha vardı. Silvaren’in kayıtlarında bulunmayan, Tharion’un bile daha önce görmediği bir sembol.
“Maerthion bunu görmeli,” dedi.
Tam o sırada kapılar açıldı.
İçeri giren elçi, diz çökerek başını eğdi.
“Majesteleri, kuzeyden haber var.”
Tharion doğruldu.
“Konuş.”
“Namareth yolundaki gözetleme kulelerinden biri terk edilmiş. Ancak kulede yaşayanların hiçbirine ulaşılamıyor. Son görülen izler, doğuya değil… Silvaren’e doğru ilerliyor.”
Kralın bakışları sertleşti.
“Kaç kişiler?”
“Bilmiyoruz.”
“Ne taşıyorlar?”
Elçi tereddüt etti.
“Bir sancak, majesteleri. Siyah zemin üzerine işlenmiş, kırmızı gözlü bir ağaç.”
Tharion’un yüzündeki renk çekildi.
Bu sembol, kadim savaşlarda bile kullanılmamıştı.
“Konsey üyelerini toplayın. Bu gece.”
Eryndor, yolculuklarının ilk gecesinde ateşin karşısında oturuyordu.
Lyrielle, çevredeki ağaçları gözetliyordu. Maerthion ise kristali inceliyor, üzerindeki işaretleri eski bir alfabe ile karşılaştırıyordu.
“Bir şey buldun mu?” diye sordu Eryndor.
Maerthion kristali ışığa tuttu.
“Baban yalnızca bir kayıt bırakmamış. Bu kristalin içine bir mühür de yerleştirmiş.”
“Ne mührü?”
“Bilmiyorum. Ama açılması için senin kanına ihtiyaç duyuyor.”
Eryndor elini geri çekti.
“Yeterince kan dökmedik mi?”
Maerthion başını kaldırdı.
“Bu, senden kan dökmeni istemiyor. Senden bir şeyi hatırlamanı istiyor.”
“Benim hatırlayabileceğim bir şey yok.”
Yaşlı elf, kristali Eryndor’a uzattı.
“Belki de henüz yok.”
Eryndor kristale dokundu.
Bir anda ormanın sesi kesildi.
Ateşin çıtırtısı sustu. Rüzgâr durdu. Lyrielle’nin elindeki yay havada asılı kalmış gibi göründü.
Eryndor kendisini başka bir yerde buldu.
Sonsuz bir karanlığın ortasında, altın çizgilerle çevrili taş bir kapı duruyordu. Kapının üzerinde, dalları göğe uzanan bir ağaç sembolü vardı.
Bir ses duyuldu.
“Eryndor…”
Bu kez annesinin sesi değildi.
Daha derin, daha eski bir sesti.
“Sonunda geldin.”
Eryndor kapıya yaklaştı.
“Sen kimsin?”
Karanlığın içinden bir siluet çıktı. Yüzü seçilemiyordu. Ancak gözleri, daha önce karşılaştığı gölge varlığın gözlerinden farklıydı. Kırmızı değildi.
Gümüş renkteydi.
“Babanın sakladığı şey, senin taşıdığın miras değil.”
Eryndor’un göğsündeki madalyon ısındı.
“Öyleyse nedir?”
Siluet, kapının üzerine elini koydu.
“Bir zamanlar bu dünyayı kurtaran şeyin, şimdi onu yok edebilecek olması.”
Taş kapı açılmaya başladı.
İçeriden gelen ışık, Eryndor’un yüzünü kapladı.
Ve o ışığın içinden bir isim yükseldi.
Elenara.
Eryndor gözlerini açtı.
Ateş yeniden yanıyor, rüzgâr ağaçların arasından geçiyordu. Lyrielle hemen yanına geldi.
“İyi misin?”
Eryndor cevap vermedi.
Maerthion, onun elindeki kristali fark etti.
Kristalin yüzeyinde yeni bir yazı belirmişti.
Yaşlı elf, yazıyı okuduğunda yüzündeki ifade değişti.
“Bu mümkün değil…”
Eryndor başını kaldırdı.
“Ne yazıyor?”
Maerthion’un sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
“Elenara’nın Mührü.”
Lyrielle, karanlık ormana döndü.
“Biri bizi izliyor.”
Bu kez Eryndor da hissetmişti.
Ağaçların arasında bir çift gümüş göz parladı.
Sonra karanlık, onları yeniden yuttu.
Ve çok uzaklarda, Namareth’in yıkılmış duvarlarının ardında, taş bir kapının üzerinde aynı mühür ışıldadı.
Bir şey uyanıyordu.
Fakat bu kez uyanan şey, bir hükümdar değildi.
Bölüm etkileşimi
