14. bölüm / 14
SANCAK13.BÖLÜM
Bölümler 14Şu an: 13.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ562 kelime
- 2 1.BÖLÜM2.756 kelime
- 3 2.BÖLÜM2.167 kelime
- 4 3.BÖLÜM1.620 kelime
- 5 4.BÖLÜM2.081 kelime
- 6 5.BÖLÜM2.359 kelime
- 7 6.BÖLÜM2.581 kelime
- 8 7.BÖLÜM2.543 kelime
- 9 8.BÖLÜM1.610 kelime
- 10 9.BÖLÜM2.106 kelime
- 11 10.BÖLÜM2.150 kelime
- 12 11.BÖLÜM2.420 kelime
- 13 12.BÖLÜM2.433 kelime
- 14 13.BÖLÜM2.193 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
13.BÖLÜM
08/07/2022
Takvimler 8 Temmuz’u gösterdiğinde, sınırın ötesindeki o dar ve sarp kanyonda kavurucu yaz sıcağı tam anlamıyla bir işkenceye dönüşmüştü. Gündüzleri kayalıkların yaydığı fırın gibi sıcaklık genzi yakarken, geceleri dahi rüzgâr insanın yüzüne kuru bir toz kütlesi fısıldıyordu. Ancak Alperen için havanın sıcaklığından çok daha yakıcı olan tek bir şey vardı: Sessizlik ve uzayıp giden vakit.
Tam bir aydır ne karargâhla ne de güvenli kanallardan herhangi bir temas kurabilmişti. Örgütün “Kör Düğüm” şebekesinin üst düzey kadrosu, güvenlik protokollerini en üst seviyeye çıkardığı için Alperen dış dünyayla olan tüm bağlarını koparmak zorunda kalmıştı. Ne bir telsiz kestirmesi yapabiliyor ne de o küçük radyosundan cılız bir frekans yakalayabiliyordu.
Bu mutlak iletişimsizlik hali Alperen’i içten içe yiyip bitiriyordu. Çünkü sahadaki en temel kuralı çok iyi biliyordu: İletişime geçemedikçe, merkezden bilgi akışı kesildikçe hamle yapma imkânı kısıtlanıyor; bu da görevin süresini her geçen gün daha da uzatıyordu. Vakit aleyhine işliyordu. Burada geçirdiği her ekstra gün, deşifre olma riskini katlayarak artırırken; kışlada, sınırın diğer tarafında kendisinden tek bir haber bekleyen insanların üzerindeki o ağır belirsizlik yükünü daha da tırmandırıyordu.
8 Temmuz gecesi, yer altındaki o beton sığınak benzeri mühimmat deposunun köşesinde sırtını soğuk duvara yaslamış oturuyordu. Üzerindeki kirli yerel giysiler terden sırtına yapışmış, yüzündeki sakallar iyice uzayıp birbirine karışmıştı. Gözlerindeki kanlanma ve yorgunluk, seksen beş günü aşan bu yıpratıcı maratonun fiziksel bir kanıtıydı.
Elindeki tahta parçasını küçük cebi çakısıyla yontarken zihni karargâhtaki o ağır havaya kaydı. İletişim kuramadığı bu bir ay boyunca kışlada nelerin yaşandığını tahmin etmek zor değildi. Burçe’nin Albay’ın kapısını her zorladığında yüzüne kapanan o soğuk duvarlar, timin artık adını bile anmaktan çekindiği o ağır suskunluk, kızları Beren Alçin’in mermer taşı başında geçen kimsesiz geceler… Her şey zihninde bir film şeridi gibi dönüp duruyordu.
“Bir ay oldu…” diye mırıldandı Alperen, kısılan sesiyle boşluğa doğru. “Tek bir sinyal bile veremedim size.”
Örgütün “Kör Düğüm” operasyonundaki kilit adamlardan biri olan yerel sorumlunun yan odaya giren ayak seslerini duyduğunda gözlerindeki o insani dalgınlığı anında sildi. Çakıyı cebine atıp elindeki tahta parçasını kenara bıraktı. Yüzüne o soğuk, şüpheci ve sert ajanın ifadesini yeniden oturtarak doğruldu.
İletişimsizlik onu kilitliyordu ama pes etmeyecekti. Ne yapıp edip bu adamların en mahrem veri ağına sızmak ve o ilk sinyali karargâha göndermek zorundaydı. Görev ne kadar uzarsa uzasın, bu cehennemden sağ çıkıp Burçe’nin karşısına dikilmek ve geçmişin tüm yalanlarını tek tek yıkmak, Alperen’in bu dağlarda nefes alma sebebiydi.
***
FLASHBACK
09/07/2022
Eren, kışladaki nöbet devir tesliminin ardından ilk kez üniformanın o ağır askeri ciddiyetini üzerinden söküp atmış, sivil kıyafetlerini giyerek şehrin işlek caddesine doğru tek başına yola çıkmıştı. Aslında ikizi Eylül ona kaç kere "Hazan’ın doğum günü yaklaşıyor, benimle gelip hediye bak" demişti de Eren her zamanki umursamaz tavrıyla "İşim var benim" diyerek kızı reddetmişti. Ama işin aslı başkaydı. Eren, Hazan’a herhangi bir hediye almak istemiyordu; onun almak istediği hediye sadece o hırçın teğmene özel olmalıydı. Yanında Eylül ya da başkası varken o kafa yapısını sahaya yansıtması imkansızdı.
Caddede adımlarken ellerini ceplerine sokmuş, derin derin düşünüyordu. Hazan... Timin en genç, en dik kafalı ve tuttuğunu koparan teğmeni. Sahada yan yana omuz omuza çarpışırken gösterdiği o gözü pek tavır, kışlaya ve eve dönüldüğünde Eren’le girdikleri o bitmek bilmeyen didişmelere bırakıyordu yerini. Eren onu sinirlendirmeyi, siyah gözlerinde çakan o öfke kıvılcımlarını izlemeyi seviyordu. Ama içten içe biliyordu ki o sert kabuğun altında, ince zevkleri olan, kırılgan ama bunu aslanlar gibi gizleyen bir kadın yatıyordu.
"Öyle bir şey almalıyım ki..." diye geçirdi içinden Eren, dudaklarının kenarı muzipçe kıvrılırken. "Hem benimle her karşılaştığında beni hatırlayıp sinirden küplere binsin, hem de gözünü ondan ayıramayıp gizli gizli sevinsin."
Kendi kafasında planı kurmuştu: Biri tamamen damarına basacak, onu çileden çıkaracak alaycı bir hediye; diğeri ise onun o gizli, narin tarafına dokunacak gerçekten beğeneceği bir şey.
İlk durağı, caddenin arka sokağındaki mizahi ürünler ve ilginç hediyelikler satan küçük bir dükkân oldu. Rafların arasında gezinirken aradığını bulması uzun sürmedi. Dükkânın vitrininde duran ahşap, üzeri el oyması bir kutunun içine yerleştirilmiş devasa bir "Sinir Ölçer ve Öfke Kontrol Düdüğü" setine takıldı gözü. Kutunun kapağında büyük harflerle "Sakin Ol Asker, Hayat Kısa!" yazıyordu. Düdük ise oldukça parlak, dikkat çekici kaskatı bir kırmızı renkteydi.
Eren kutuyu eline alıp kendi kendine alçak sesle güldü. Zihninde anında o sahne canlandı: Hazan’ın paketi açtığında yüzünün alacağı o dehşet ifade, gözlerini devirişi ve kutuyu Eren’in kafasına fırlatmak üzere ayağa kalkışı... "Tamamdır," dedi kendi kendine. "İlk hedef vuruldu. Bunu gördüğü an kesin bana en az üç gün söver."
İlk hediyeyi paketletip dükkândan çıktıktan sonra adımları yavaşladı. Şakacılığı bir kenara bıraktığında, içindeki o garip hassasiyet su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Hazan’a gerçekten hak ettiği, onu değerli hissettirecek o ikinci hediyeyi bulmak için caddenin daha sakin, nostaljik dükkanlarının bulunduğu tarafa yürüdü.
Eski bir gümüş ve antikacı dükkanının camından içeri baktığında aradığı şeyi gördü. İçeri girdiğinde ahşap ve nostalji kokusu genzini kapladı. Tezgâhın arkasındaki yaşlı usta ona gülümsedi. Eren vitrindeki özel kadife kutunun içindeki kolyeye odaklandı.
Kolye, tamamen el işçiliği gümüşten yapılmıştı. İncecik gümüş zincirin ucunda, minik bir mermi çekirdeği figürünün tam ortasına işlenmiş zarif, gece mavisi bir safir taş duruyordu. Hem sahadaki o asker kimliklerini simgeleyen bir sertliği vardı hem de taşın o zarafeti Hazan’ın gözlerindeki o gizli ışıltıyı andırıyordu.
Eren kolyeyi eline aldığında parmaklarının arasında gümüşün soğuk dokusunu hissetti. Zihninde Hazan’ın o kolyeyi boynuna taktığı anı hayal etti. Onu gördüğünde yüzünde belirecek o hafif şaşkınlığı, yanaklarına yürüyecek o hafif kızarıklığı düşündü. Bu kolye sahadaki o hırçın teğmenin değil, Eren’in içten içe hayran olduğu o güzel kadının hediyesiydi.
"Bunu alıyorum usta," dedi Eren, sesi ilk defa bu kadar ciddi ve kararlı çıkarak. "Güzel bir kutuya koy, özenli olsun."
Dükkândan çıktığında elinde iki ayrı hediye paketi vardı. Biri Hazan’ı çileden çıkarıp salonda kovalamaca başlatacak olan o kırmızı düdük, diğeri ise boynuna taktığında Eren’i her düşündüğünde kalbini hızlandıracak olan o mermi figürlü zarif gümüş kolyeydi.
Eren yürürken yüzündeki o sınır tanımaz sırıtış yeniden belirdi. 12 Temmuz akşamını, o pastayı kestikleri anı ve Hazan’ın bu paketleri açarken yüzünün şekilden şekile girişini düşündükçe keyfi yerine geliyordu. "Bakalım asi kız," diye fısıldadı gecenin tatlı rüzgarına doğru. "Önce sinirini mi bozacaksın, yoksa o kolyeyi boynundan hiç çıkarmayacak mısın..."
***
12 Temmuz sabahı uyandığımda, yaz güneşinin yakıcı sıcağı perdelerin arasından salona sızıyordu. Göğsümün ortasındaki o geçmeyen ağırlık, Alperen’den tek bir haber dahi alamadığımız bu üç buçuk ay boyunca her gün biraz daha derinleşmişti. Ama bugün, içimizdeki o karanlığı birkaç saatliğine de olsa kapının dışında bırakmak zorundaydık. Bugün Hazan’ın doğum günüydü.
Hazal ile birlikte günler öncesinden minik bir kutlama planlamıştık. Büyük, resmi organizasyonlardan uzak; sadece biz bize, kendi evimde toplanacaktık. Sabahın erken saatlerinde kapı çaldı. Gelen Eylül’dü. Her zamanki duru ve pratik haliyle elindeki poşetlerle içeri süzüldü, mutfağa geçip hazırlıklara koyuldu. Onun bu sakinleştirici varlığı, evin içindeki o kasvetli havayı bir nebze olsun yumuşatıyordu.
Öğlene doğru evin sessizliği, erkeklerin gelişiyle dağıldı. Bartu, Tuna ve Eren kapıda belirdiğinde salon bir anda hareketlendi. Eren, elindeki kocaman pasta kutusunu mutfak tezgahına bırakırken yüzünde o her zamanki muzip sırıtış vardı.
Geriye sadece doğum günü kızı ve ablası kalmıştı. Saat tam 1’i gösterdiğinde kapı tekrar çaldı. Hazal ve Hazan içeri girdi. Hazan, üzerindeki dökümlü keten gömleği ve arkadan rastgele topladığı saçlarıyla son derece tatlı görünüyordu; ama sahadaki o dik duruşu evde bile üzerindeydi.
"İyi ki doğdun Teğmen!" diye bağırdı Bartu, kollarını açarak.
Kutlama başladığında, mumları yakılmış pastayı getirme görevi Eylül’deydi. Eylül mutfaktan salona doğru adımlarken, herkes pastanın üzerindeki yazıyı merakla izliyordu. Eylül pastayı Hazan’ın önüne doğru uzattı. Kremşantinin üzerine siyah çikolatayla bizzat yazdırılmış o tek bir cümle duruyordu:
"İyi ki doğdun asi kız."
Hazan yazıyı okuduğu an duraksadı. Siyah gözleri hafifçe kısıldı, bakışları anında salonun köşesinde koltuğa kurulmuş elindeki elmayı ısıran Eren’e kaydı. Eren’in yüzündeki o sınır bozan, alaycı sırıtışı gördüğü an yazıyı kimin yazdırdığını anlaması bir saniyesini bile almamıştı.
"Eren!" dedi Hazan, sesindeki o sert ve hırçın tonla. "Sen gerçekten katıksız bir çocuksun! Bu nasıl bir pasta yazısı ya? Kim izin verdi buna?"
Eren elmasından bir ısırık daha alıp oturduğu koltukta biraz daha öne eğildi. "Niye kızıyorsun Astsubay? Yalan mı? Sahada da böylesin, evde de. Muma üflemeden önce bir dilek tut da belki şu asiliğin biraz törpülenir."
"Yemin ediyorum o mumu söndürmeden senin kafana saplarım!" dedi Hazan, elindeki hediye paketini hırsla Eren’in kucağına fırlatarak. "Senin olduğun yerde düzgün bir şey olması imkânsız zaten!"
"Bana bak, hediye paketini kafama fırlatarak asi olduğunu bir kez daha kanıtladın," dedi Eren, paketi havada ustalıkla yakalayıp kahkahayı basarken. "Hem pastayı ben sipariş ettim, parasını da ben verdim. Teşekkür edeceğine şiddet uyguluyorsun."
Onların bu bitmek bilmeyen didişmesini izlerken dudaklarımın kenarında uzun zamandır ilk kez hafif bir tebessüm belirdi. Timin içindeki bu canlılık, aralarındaki o adı konmamış elektrik, salonun her köşesine yayılıyordu. Hazal koltuğun kenarından kardeşinin bu haline gülerken, Bartu ve Tuna da Eren’in laf yetiştirmelerine gelip gidip takılıyorlardı.
Hazan, söylene söylene mumları üfledi. Eren’e ne kadar kızsa da, yüzünün hafifçe kızardığını ve gözlerindeki o saklayamadığı ışıltıyı görebiliyordum. Eren ise kızı sinirlendirmiş olmanın verdiği o gizli keyifle pasta tabağını kapıp Hazan’ın tam karşısına oturmuştu.
Salondaki bu küçük neşe dalgasının ortasında, gözlerim bir an için pencereden dışarı, kavurucu Temmuz sıcağının kavurduğu sokaklara kaydı. Zihnim sınırın ötesine, o zifiri karanlık kanyonlara gitti.
Alperen... diye geçirdim içimden. Neredesin? Bugün burada olsaydın, kesin Eren’e bir laf eder, Hazan’ı korur, sonra da gözlerinle beni arardın...
Göğsümdeki o derin sızı yeniden nüksetti ama salondaki gençlerin neşesini bozmamak için derin bir nefes alıp gülümsedim. Hazan’ın doğum günü, Alperen’in yokluğunda geçen bu ağır günlerde bize nefes aldıran küçük, sıcacık bir sığınak olmuştu.
***
Salondaki kahkahalar ve pastanın üzerindeki o "asi kız" yazısının yarattığı tatlı gerilim henüz yatışmışken, gözler orta masanın üzerine dizilmiş hediye paketlerine çevrilmişti. Hazan, Eren’in az önce kucağına fırlattığı kutuyu sehpanın ortasına hırsla bıraktığında, yüzündeki o hırçın ama bir o kadar da meraklı ifade herkesin dikkatini çekmişti.
Eren ise koltukta geriye doğru yaslanmış, bacak bacak üstüne atmış bir halde elindeki çay bardağından bir yudum alıyordu. Yüzündeki o sınır bozan, kendinden emin sırıtış, birazdan kopacak fırtınanın en net habercisiydi.
"Önce Eren’in paketini aç bence Teğmen," dedi Bartu, koltuğun kenarından bıyık altından gülerek. "Adam günlerdir bu anı bekliyor gibi bir hali var."
"Açayım da saçma sapan bir şey çıkacağını bildiğim için erteliyorum zaten," diye söylendi Hazan. Siyah gözlerini Eren’e dikip ters bir bakış attı. "Eğer içinden yine beni çileden çıkaracak bir saçmalık çıkarsa, bu kutuyu kafanda parçalarım Eren, haberin olsun."
"Aç aç, tehdit etmeyi bırak da icraat görsün millet," dedi Eren, göz kırparak. "Bütün ruhumu koydum ben o hediyeye."
Hazan öfkeyle soluyarak paketin üzerindeki fiyongu tek hamlede söküp attı. Dış kaplamayı yırttığında karşılaştığı ahşap kutunun kapağını kaldırdı. Kutunun içindeki kırmızı Kadife kaplamanın ortasında parıldayan o devasa, cırtlak kırmızı renkli düdüğü ve yanındaki ahşap plakayı gördüğü an salonda bir saniyelik derin bir sessizlik oldu.
Hazan kutunun kapağında yazan yazıyı yüksek sesle, tane tane okudu: "Sinir Ölçer ve Öfke Kontrol Düdüğü — Sakin Ol Asker, Hayat Kısa!"
Salonda önce kısa bir sessizlik yaşandı, ardından Bartu ve Tuna kendilerini tutamayarak gürültülü bir kahkaha patlattı. Eylül elini ağzına kapatıp gülmemek için kendini zor tutarken, Hazal başını sallayarak "Eren sen kaşınıyorsun gerçekten" diye mırıldandı.
Hazan’ın yüzündeki ifade bir saniye içinde merak duygusundan katıksız bir dehşet ve öfkeye dönüştü. Yanaklarına al bir kızarıklık yürüdü, gözlerinde çakan o siyah kıvılcımlar doğrudan Eren’in üzerine kilitlendi. Düdüğü kutudan çekip çıkardığında, elinde sanki bir el bombası tutuyormuş gibi duruyordu.
"Eren..." dedi Hazan, sesi tehlikeli bir fısıltı gibi çıkarak. "Sen... Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"
"Ne dalgası Astsubayım?" dedi Eren, oturduğu koltukta kahkahasını bastırmaya çalışarak geri çekilmeye çalıştı. "Sahada ne zaman sinirlensen bağırmaktan sesin kısılıyor. Tak bunu boynuna, baktın sinirin tepene çıktı, 'düt düt' diye öt, biz de anlayalım yaklaşılamayacağını. Tamamen senin sağlığın ve bizim can güvenliğimiz için!"
"Ben sana gösteririm 'düt düt'ü!"
Hazan elindeki kırmızı düdüğü ve boş ahşap kutuyu bir kenara fırlattığı gibi koltuktan fırladı. Eren’in üzerine doğru bir kaplan gibi atıldı. Eren hamleyi fark edip koltuktan arkaya doğru sıçramak istedi ama Hazan sahadaki çevikliğiyle adamı yakalamakta gecikmedi.
"Gel buraya katıksız çocuk! Gel buraya!"
Hazan, Eren’i salonun köşesindeki berjerin üzerine bastırıp kolunu arkaya kıvırmaya çalışırken, eline geçen berjer kırlentini hırsla Eren’in kafasına, omuzlarına vurmaya başladı. Eren bir yandan Hazan’ın sert darbelerinden korunmak için kollarını yüzüne siper ediyor, bir yandan da kahkahalar içinde kıvranıyordu.
"Ah! Yavaş kızım, kemiğim kırıldı! Lan Bartu tutun şu gözü dönmüşü!" diye bağırdı Eren gülmekten nefesi kesilerek. "Gördünüz mü? Düdük ne kadar haklıymış! Şu an sinir krizindesin işte, öttür şu düdüğü sakinleş!"
"Sana o düdüğü yedireceğim Eren!" dedi Hazan, Eren’in göğsüne yumruklarını indirirken. Sahadaki o ciddi teğmen gitmiş, yerine gözü öfkeden kararmış ama yanakları al al olmuş hırçın bir kız gelmişti. "Senin bana aldığın hediye bu mu yani? Bir düdük mü? Yemin ediyorum seni bu salonda benzetirim!"
Eren, Hazan’ın bileklerini yakalayıp kızı kendine doğru çektiğinde, ikisi de bir an için berjerin kenarında nefes nefese kaldı. Eren’in saçları dağılmış, tişörtü kaymıştı ama gözlerindeki o muzip, hayranlık dolu ışıltı bir milim bile azalmamıştı. Yüzleri birbirine o kadar yakındı ki Hazan’ın öfkeyle kalkıp inen göğsü ve sıcak nefesi Eren’in yüzüne vuruyordu.
"Tamam tamam, pes!" dedi Eren, sesi ilk kez biraz yumuşayarak ama sırıtışını kaybetmeden. "Dövme tamam, pes ettim asi kız..."
"Bana bir daha asi kız deme!" dedi Hazan, bileklerini Eren’in kavrayışından kurtarmaya çalışarak. Ama sesindeki o sert ton, Eren’in bu yakınlığı karşısında hafifçe kırılmıştı.
Salondakiler onların bu halini izlerken kahkahalara boğulmuştu. Hazan, Eren’in dizine son bir tekme atıp üzerinden kalktı, üzerini düzelterek hışımla yerine oturdu. Eren ise oturduğu yerde doğrularak dağılan saçlarını düzeltti, omuzunu ovuşturarak Hazan’a baktı. Kızın öfkesinin arkasındaki o tatlı mahcubiyeti görmek, Eren için dünyadaki tüm yumruklara değerdi.
Bölüm etkileşimi
