SANCAK kitap kapağı

13. bölüm / 14

SANCAK

12.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Alisya All

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 12.BÖLÜM

12.BÖLÜM
13/06/2022
Alperen’in o gece yarısı karargâhtan ve timin hayatından tek bir iz bırakmadan buharlaşmasının üzerinden tam iki buçuk ay geçmişti. Takvimler haziran ayının ortalarını gösterdiğinde, sınır hattındaki dondurucu ayaz yerini genzi yakan, tozlu ve kavurucu bir sıcağa bırakmıştı. Ancak mevsimler değişip doğa yeşerse de kışlanın koridorlarına, timin gazinosuna ve her bir askerin göğsüne çöken o karanlık kış bir türlü dağılmıyordu.
İki buçuk ay... Bir insan için yetmiş beş gün, binlerce saat demekti. Tim içinse bu süre, her sabah Alperen’in boş kalan odasına bakmak, her operasyon dönüşünde helikopter pistinde gözleri gayriihtiyari o tanıdık silueti aramak ve her defasında aynı ağır hayal kırıklığıyla yüzleşmek demekti. İlk zamanlar içlerinde taşıdıkları o taze umut, günler haftalara, haftalar aylara devrildikçe yerini keskin bir kabullenişe ve yakıcı bir çaresizliğe bırakmıştı.
Gittiği ilk haftalarda Eren patavatsızca soruyordu; Bartu ve Hazal bakışlarıyla sıkıştırıyordu; Burçe ise Komutan Vekili olmanın verdiği o ince çizgide yürüyerek Albay Cevdet’in kapısını çalmaya gayret ediyordu. Ancak karargâhtaki hiyerarşinin ve askeri disiplinin o aşılmaz duvarı, her defasında yüzlerine bir tokat gibi çarpmıştı. Albay Cevdet, makam odasına her girdiklerinde onları aynı soğuk, çelik gibi bakışlarla karşılıyor; Alperen’in adı ne zaman telaffuz edilse lafı daha ağızlarında kurutuyordu.
"Üsteğmen Alperen Yalın hakkında soru sormak sizin haddiniz de değil, yetkiniz de!" diye gürlemişti Albay Cevdet, en son Bartu ve Eren birlikte kapısını zorladığında. "O adam bu karargâhtan çıktığı gün sizin komutanınız olmaktan çıktı! Görevinize odaklanın, emirlere uyun ve bir daha karşıma bu konuyla gelmeyin! Yoksa alayınızı pasife çekerim!"
Yenen o ağır azarların, duvara çarpan her teşebbüsün ardından time tek bir şey kalmıştı: Susmak. Artık kimse Alperen’in adını yüksek sesle anmıyordu. Sormayı da, aralarında spekülasyon yapmayı da bırakmışlardı. Bir askerin kışlada öğrenebileceği en acı derslerden birini öğrenmişlerdi; bazen bazı soruların cevabı yoktu ve bazı adamlar, devletin bekası uğruna resmi kayıtlardan bile silinip yok olabiliyordu. Alperen onlar için artık konuşulması yasaklanmış, üzeri kalın bir gizlilik emriyle örtülmüş canlı bir yaraydı.
Bu iki buçuk aylık süreçte hayatın ve askeri çarkların durmaya lüksü yoktu. Tim, Alperen’in yokluğunda sayısız sıcak temasa girmiş, sınır ötesinde irili ufaklı altı farklı operasyonu başarıyla tamamlamıştı. Burçe, sahadaki komutanlığıyla her geçen gün daha da çelikleşmiş, timin omurgasını bir arada tutmak için kendi içindeki yangını bastırmayı öğrenmişti. Bartu sahadaki en büyük güvence olmaya devam ediyor, Hazal ve teğmen kardeşi Hazan disiplinlerinden taviz vermiyor, Eren ise aradaki o ağır havayı dağıtmak için neşesini bir kalkan gibi kullanmaya çalışıyordu.
Ancak Haziran’ın o kavurucu sıcağında, üniformalar terden sırtlarına yapıştığında ve akşam olup da kışlada derin bir sessizlik hâkim olduğunda, herkes kendi yalnızlığıyla baş başa kalıyordu. Alperen’in nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını, bir dağ başında tek başına dövüşüp dövüşmediğini bilmemek… Bu belirsizlik, bir merminin yaratabileceği her türlü yaradan daha derin, daha yıpratıcı bir şekilde can yakmaya devam ediyordu.
***
Haziran sıcağı, kışlanın beton duvarlarını kavururken göğsümdeki o dondurucu ayaz bir an olsun hafiflemiyordu. Alperen’in yokluğunda geçen iki buçuk ay boyunca kalbime yığdığım o ağır taşlarla ayakta kalmaya, timin başında dimdik durmaya çalışıyordum. Ama bazı günler vardı ki üzerimdeki o kamuflaj, omuzlarımdaki rütbeler ve taşımak zorunda olduğum komutanlık vasfı göğsüme dar gelirdi. İşte öyle anlarda sığınabileceğim tek bir yer, konuşabileceğim tek bir ruh kalıyordu.
Kışladan çıkıp arabayı tepeye, sessizliğin hüküm sürdüğü o şehitliğe doğru sürdüm. Akşamüstü rüzgarı sararmış otların arasında ıslık çalarken, adımlarımı ezbere bildiğim o tanıdık mermer taşa doğru attım.
Tam iki yıl olmuştu... İki yıl önce o lanet görevde toprağa verdiğimiz candı o.
Mermer taşın önünde durup gözlerimi üzerindeki kırmızı boyası hafifçe solmuş harflere diktim: Şehit Astsubay Çavuş Turan KOR.
Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Taşın yanındaki toprağa yavaşça çöktüm. Üzerindeki kurumuş yaprakları, dökülen çam iğnelerini parmaklarımla incitmekten korkar gibi temizledim. Soğuk mermere dokunduğumda gözlerimden süzülen ilk damla yaş, Turan’ın adının tam üzerine damladı.
"Ben geldim Turan’ım..." dedim, sesim boğazımdaki o devasa düğümden sıyrılıp çıkmaya çalışırken. "Ablan geldi kardeşim."
Turan benim için, Alperen için sadece bir silah arkadaşı, timin bir astsubayı değildi. O, hayatını bizler için, bizim sedamız ve sağ salim evimize dönebilmemiz için tereddüt etmeden ateşe atan öz kardeşimizdi. Zihnim bir anda iki yıl öncesine, o zifiri karanlık operasyon gecesine gitti.
Turan’ın kendi öz abisi... Bana karşı beslediği o hastalıklı, kanlı takıntısıyla gözü dönmüş bir adamdı. Öyle ki Alperen’i yok etmek, beni ele geçirmek için öz kardeşinin içinde bulunduğu timi bile gözünü kırpmadan ateşe atmaktan çekinmemişti. O operasyonda her şey kontrolden çıktığında, patlamaların ve mermi yağmurunun ortasında o adam kapana kısılmıştı. Alperen onu kurtarmak için öne atılmaya kalktığında, Turan engel olmuştu ona. Kendi öz abisini, o cani adamı kurtarmak için ne vakti vardı ne de vicdanı el veriyordu. Turan biliyordu; eğer o adam oradan sağ çıkarsa Alperen’i öldürecekti, bana zarar verecekti.
Turan, Alperen zarar görmesin, bana bir şey olmasın diye gözünü bile kırpmadan abisini geride bırakmış, göğsünü bizler için siper etmişti. Ve o çatışmanın sonunda, Alperen’in kolları arasında son nefesini verirken bile bize bakıp "Ablamı koru komutanım, birbirinizi bırakmayın" diye fısıldamıştı. Kendini bizim için feda etmiş, ruhunu o dağlara bıkakmıştı.
"Bak yine tutamadık sözümüzü Turan," dedim, elimi mermer taşın üzerinde gezdirerek. Hıçkırıklarım gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. "Bırakmayın demiştin ya bize... Biz birbirimizi kaybettik kardeşim. Önce Beren’imizi kaybettik, anne karnında melek oldu gitti kızımız. Sonra o dümene, o yalanlara yenildik... Şimdi de Alperen gitti."
Derin, titrek bir nefes aldım. Göğsümdeki sancı dayanılmaz bir hal alıyordu.
"İki buçuk ay oldu Turan..." diye fısıldadım, başımı soğuk mermer taşa yaslayarak. "Alperen’den iki buçuk aydır tek bir haber yok. Nerede, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyoruz. Albay’a her sorduğumuzda azar yiyoruz, kapılar yüzümüze kapanıyor. Sormayı da bıraktık artık. Tim sussun istiyorlar, ben susayım istiyorlar. Ama içimdeki bu yangın susmuyor ki..."
Gözlerimi kapatıp Turan’ın omuzuma dokunan o sıcak elini, sahadaki o gözü pek gülüşünü hatırlamaya çalıştım.
"Sen orada onun yanındasın, biliyorum," dedim, gözyaşlarım mermeri ıslatmaya devam ederken. "Kızımın yanındasın, Beren Alçin’in yanındasın. Biliyorum ablacım, sen oradan Alperen’e de göz kulak oluyorsundur. Onu o karanlık kanyonlarda yalnız bırakmıyorsundur. Nefes alıyor mu Turan? Söyle bana... O dağlarda hâlâ benim için, bizim için direniyor mu?"
Mermer taşı sanki Turan’ın boynuna sarılır gibi iki elimle kucakladım. "Sen bize canını verdin Turan. Öz abini bile bizim canımız için feda ettin. Senin hakkını nasıl öderiz bilmiyorum ama ne olur Alperen’i bana geri gönder. Bırakma onu o cehennemde. Gönder ki, senin hatıran için de olsa o gerçekleri yüzüne haykırabileyim..."
Hava iyice kararana, gökyüzünde ilk yıldızlar belirene kadar Turan’ın başucunda oturdum. Bir ablanın, bir komutanın ve sevdiğini belirsizliğe kurban vermiş yaralı bir kadının tüm acısını o mermer taşa döktüm. Burçe Üsteğmendim ben; herkese karşı çelikten bir duyardım ama Turan’ın mezarı başında, Alperen’in yokluğunda sadece paramparça olmuş bir candım.
***
Hazan’ın doğum günü yaklaşırken Eylül, ona yakışacak hem manevi hem de kullanışlı bir hediye alma işini kendi üzerine üstlenmişti.
Planı aslında ilk başta ikizi Eren’le gitmekti. Ancak Eren, Hazan’ın adını duyduğu an her zamanki şımarık tavrıyla "Ben o hırçın teğmene hediye falan bakamam, hediye alırsam kesin kafama fırlatır" diyerek kestirip atmıştı. Bartu ve Hazal ise uzun zamandır ilk kez baş başa vakit geçirme fırsatı buldukları için Eylül onları bölmek istememişti. Burçe Komutan’ın durumu zaten ortadaydı; Alperen’in yokluğunda geçen bu iki buçuk ayda yüzü bir an olsun gülmüyor, şehitlikten ve kışladan başka bir yere adım atmıyordu.
Geriye tek bir seçenek kalmıştı: Tuna.
Eylül ilk başta çekinerek sormuştu ama Tuna hiç tereddüt etmeden, kendinden emin o sakin tavrıyla kabul etmişti. Şimdi ise şehrin biraz daha tenha olan çarşı caddesindeki küçük, ahşap kokulu hediyelik eşya dükkanlarının arasında yan yana yürüyorlardı.
Eylül, üzerindeki dökümlü beyaz keten gömleği ve açık renk pantolonuyla son derece duru görünüyordu. Tuna ise siyah tişörtü ve pantolonuyla, elleri ceplerinde, adımlarını Eylül’ün ritmine uydurarak yürüyordu.
"Eren’in gelmemesine gerçekten şaşırdın mı?" dedi Tuna, başını hafifçe Eylül’e doğru eğerek. Dudaklarında o sakin ama eğlenen kıvrım belirmişti. "Adam Hazan’ı gördüğü an kaçacak yer arıyor. Bir de kızın doğum günü için saatlerce hediye mi arayacaktı seninle?"
"Kaçmıyor ki, aksine sürekli kızın damarına basıyor," dedi Eylül gözlerini devirerek. "İkizim diye söylemiyorum, tam bir çocuk. Hazan’la uğraşmaktan gözü başka bir şey görmüyor. Ama ben sana gerçekten teşekkür ederim Tuna. Seni de işinden alıkoydum."
"İşimden alıkoymadın Eylül," dedi Tuna, sesi son derece yumuşak ve kendinden emindi. "Ayrıca kışladaki o kasvetli havadan sonra seninle çıkıp iki adım atmak bana da iyi geldi. Ama hediye konusunu bana bırakırsan, ben gidip kıza yeni bir hücum yeleği ya da kilitli askeri bıçak alırım, haberin olsun."
Eylül kıkırdadı. Tuna’nın sahadaki o aşılmaz, ciddi duruşunun arkasında sakladığı bu ince ve muzip zeka, onun yanında kendini hep güvende ve huzurlu hissettiriyordu. Timdeki diğer adamların aksine Tuna patavatsız değildi; nerede ne konuşacağını bilen, sakinliğiyle etrafındakileri teskin eden bir liman gibiydi.
"Sakın öyle bir şey yapma," dedi Eylül, caddenin köşesindeki vintage bir takı ve deri aksesuar dükkanını işaret ederek. "Hazan sahada ne kadar sert olursa olsun, bu tarz ince detayları sever. Bak, şuraya girelim."
Dükkana girdiklerinde ahşap ve esans kokusu etrafı kapladı. Eylül, vitrinlerdeki el yapımı gümüş kolyeleri ve ince işçilikli deri bileklikleri incelemeye başladı. Tuna ise hemen arkasında duruyor, boy farkından dolayı Eylül’ün başının üzerinden raflara bakıyordu. Aralarındaki bu yakınlık, resmiyetten uzak ama tam adı da konmamış tatlı bir arkadaşlık çizgisindeydi.
"Şuna baksana," dedi Eylül, üzerinde küçük bir pusula figürü olan gümüş bir kolyeyi eline alarak. "Sence nasıl? 'Yolunu hiç kaybetme' gibi bir anlamı da olur."
Tuna kolyeye bakmak yerine, Eylül’ün kolyeyi tutarken ciddiyetle çatılan kaşlarına ve dikkatle parlayan gözlerine baktı. Yüzündeki o sakin gülümseme biraz daha derinleşti.
"Kolye güzel de..." dedi Tuna, yapmacık bir düşünceli tavırla. "Hazan bunu takarsa, Eren kesin 'Pusulayı yanlış tutuyorsun teğmen' diye kızı çileden çıkarır. Bence kolyeden çok bir boks eldiveni alalım, Eren’i döverken lazım olur."
Eylül elindeki kolyeyi masaya bırakıp hırsla Tuna’ya döndü. "Tuna! Ciddi bir şey arıyorum şurada, sürekli lafımı bölüp durma ya! Sen de Eren’e benzedin iyice."
"Beni o şımarıkla bir tutma yalnız, kırılırım," dedi Tuna, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. Ama gözlerindeki o muzip ışık sönmemişti. Eylül’ün sinirlenince burnunu hafifçe kırıştırması, onun en çok hoşuna giden şeylerden biriydi. "Tamam tamam, kızma. Kolye gerçekten çok güzel. Hazan’ın tarzına da çok uygun. Bence kesinlikle bunu almalısın."
Eylül onun bu geri adımıyla yumuşadı, hafifçe gülümsedi. "Gerçekten beğendin mi, sırf ben sinirlenmeyeyim diye mi öyle diyorsun?"
"Gerçekten beğendim," dedi Tuna, bu kez sesindeki alaycı tonu tamamen silip doğrudan Eylül’ün gözlerinin içine bakarak. "Senin zevkin güzeldir Eylül. Seçtiğin her şey güzel olur."
Tuna’nın bu beklenmedik, samimi iltifatı karşısında Eylül’ün yanaklarına hafif bir sıcaklık yayıldı. Gözlerini kaçırıp kolyeyi paketletmek üzere tezgahtara uzattı. Tuna ise arkada durup onun bu hafif mahcup halini izlerken içten içe keyif alıyordu.
Hediye paketini alıp dükkandan çıktıklarında akşamüstü rüzgarı tatlı tatlı esmeye başlamıştı. Yürürken elleri birkaç kez birbirine çarptı ama ikisi de bunu bozmamak için adımlarını değiştirmedi.
"Acıktın mı?" diye sordu Tuna, caddenin sonundaki küçük çay bahçesini göstererek. "Hediye seçme konusundaki üstün başarını bir çay ve simitle kutlayalım mı Teğmenim?"
"Eren’le gitseydim şu an sinirden başım ağrıyordu," dedi Eylül gülerek. "Seninle gelmek hayatımda verdiğim en doğru karardı galiba. Çaylar senden ama!"
"Lafı bile olmaz," dedi Tuna, Eylül’ün önüne geçip çay bahçesine doğru yürürken kapıyı onun için açarak.
İkisinin de kafasında kışlanın, operasyonların ve Alperen’in yokluğunun getirdiği o ağır yükler hâlâ duruyordu. Ama şu an, bu Haziran akşamında, birbirlerinin yanında buldukları o sakin huzur, gelecekte filizlenecek daha derin bir duygunun en güzel habercisiydi.
***
Sınırın yüzlerce kilometre ötesinde, kayalıkların ve zifiri karanlığın hakim olduğu o ıssız vadide zaman, alışılagelmiş kurallarıyla akmıyordu. Takvimler Haziran ayının ortalarını gösterirken, Alperen için günlerin ve gecelerin hesabı çoktan birbirine karışmıştı. Karargâhtan ayrıldığı o gece yarısı, zihnindeki plan son derece netti: Sızma operasyonunu tamamlayacak, örgütün "Kör Düğüm" adını verdiği o kritik veri ve lojistik merkezinin haritasını çıkaracak, kilit isimleri deşifre edip en fazla bir buçuk ay içinde kışlaya, kendi dünyasına geri dönecekti.
Ancak sahanın çetin gerçekleri, masada yapılan hiçbir hesaba uymamıştı. Görev, Alperen’in tahmin ettiğinden ve planladığından çok daha uzun, kahredici derecede ağır bir sürece evrilmişti.
Sadece örgütün alt kademelerindeki o şüpheci adamlarla ilk teması kurmak, onların aşılması imkansız görünen distrust kalkanını kırmak bile Alperen’in neredeyse iki ayını almıştı. Her adımında ölümle burun buruna gelmiş; attığı her yanlış kelamda, yaptığı tek bir hatalı harekette şakaklarında soğuk bir namlu hissetmişti. Kendini "Kör Düğüm" şebekesine kabul ettirebilmek adına sınır hattındaki kaçakçılarla yatıp kalkmış, günlerce aç ve susuz kalmış, o soğuk mağaralarda kirli sakalları ve tanınmaz hale gelen yüzüyle bir gölge gibi yaşamıştı. Güven kazanmak, bir ajanın sahadaki en büyük kumarıydı ve Alperen bu kumarı oynarken her gün kendi ruhundan bir parçayı masaya sürmüştü.
Şimdi, Haziran sıcağının genzi yaktığı bu zifiri gecede, sarp bir kayalığın üzerindeki nöbet mevziinde sırtını taşlara yaslamış oturuyordu. Üzerindeki yıpranmış, toza ve çamura batmış yerel kıyafetler, avuç içlerindeki nasırlar ve derinleşen gözaltı morlukları, geçen yetmiş beş günün üzerindeki yıkıcı izleriydi.
Elindeki keleşi kucağına koyup cebinden çıkardığı o küçük, köhne radyoyu çıkardı. Kulaklığı kulağına takıp frekans cızırtılarının arasından Türkiye’den yayın yapan bir kanalı aradı. Sesler gidip gelirken, zihni kışladaki o tanıdık yüzlere, en çok da kalbinin tek sahibi olan kadına kaydı.
İki buçuk ay... Burçe’nin şu an ne halde olduğunu düşünmek, Alperen için operasyonun her bir aşamasından daha yıpratıcıydı. Onun kendisini aldatan bir adam sanarak çektiği o derin sine acısını, haber alamayışının getirdiği çaresizliği ve kızı Beren Alçin’in mermer taşı başında geçirdiği kimsesiz geceleri hissetmek, göğsünün ortasına oturan tonlarca ağırlıkta bir kayaydı.
Alperen, Burçe’yi korumak adına o hastalıklı kadının tehditlerine boyun eğmiş; kendi canını değil, Burçe’nin kılına zarar gelmesin diye o ağır iftirayı sessizce sırtlamıştı. Kızları anne karnında, henüz üç buçuk aylıkken bir operasyonun ortasında toprağa düştüğünde başlayan o büyük kanama, o dümene yenilmeleriyle ikisini de paramparça etmişti. Alperen hiç aldatmamıştı; ama bunu anlatacak vakti de, Burçe’nin onu dinleyecek tahammülü de olmamıştı. Yıllarca aynı kışlada iki yabancı gibi durmuşlar, içlerindeki o devasa yangını birbirlerinin gözlerinden saklamaya çalışmışlardı.
"Biraz daha..." diye fısıldadı Alperen, pürüzlü ve kısılan sesiyle gecenin karanlığına. "Sadece biraz daha dayan Burçe..."
Adamların güvenini kazanmıştı kazanmasına ama "Kör Düğüm" operasyonunun asıl can alıcı noktasına henüz yeni gelinmişti. Şebekenin üst düzey kanadı, Alperen’i nihayet o ana veri merkezine götürmek üzere önümüzdeki günlerde harekete geçirecekti. Görev uzamıştı; belki haftalar, belki aylar daha burada, bu cehennemin ortasında gölge olarak yaşamaya devam edecekti.
Cebinden çıkardığı küçük, kenarları yıpranmış vesikalık bir fotoğrafı çıkardı. Avucunun içinde sakladığı o fotoğrafta Burçe’nin hafifçe gülümsediği, henüz her şeyin güzel olduğu o eski günlerden bir kare vardı. Parmak uçlarıyla resimdeki kadının yüzünü, gözlerini okşadı.
"Beni arama demiyorum, biliyorum arıyorsun..." dedi, gözlerinden süzülen tek damla sıcak yaş kirli sakallarının arasında kaybolurken. "O albayın kapısını çalıp azar yediğini de biliyorum. Ama buradayım. Nefes alıyorum. Ve ne kadar sürerse sürsün, o düğümü patlatıp, o yalanları yıkıp sana geri döneceğim."
Telsizden gelen hışırtılı ve sert bir komutla silkelendi. Fotoğrafı hemen göğsünün üzerindeki gizli cebe yerleştirdi. Radyoyu kapatıp cebine attı. Keleşin tetiğine parmağını koyup ayağa kalktığında, yüzündeki o insani acı anında yok oldu; yerini bir ajanın, bir Özel Kuvvetler askerinin o soğuk ve öldürücü ifadesine bıraktı.
Alperen Yalın için gece daha yeni başlıyordu. Bu görev uzayacaktı, bu cehennem onu daha çok yakacaktı; ama sonunda sevdiği kadına ve kızının hatırasına vereceği hesabın büyüklüğü, onu bu dağlarda ayakta tutan tek güç olmaya devam edecekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.