7. bölüm · SANCAK
6.BÖLÜM
6.BÖLÜM
14/03/2022
Saha eğitimi kadar, hatta bazen ondan çok daha yorucu olan kısım o harita odasında geçen saatlerdi. Üç günlük acımasız, kemik sızlatan fiziksel eğitimin ardından dördüncü günün ilk ışıklarıyla birlikte kendimizi karargâhın alt katındaki planlama odasında bulduk. Odanın ortasındaki devasa ahşap masanın üzerine serilmiş topoğrafik haritalar, uydu görüntüleri ve istihbarat raporları, gireceğimiz cehennemin haritasıydı.
Masaya eğilmiş, elindeki kırmızı kalemle bir vadiyi daire içine alan Alperen’e baktım. "Kuzey rotasından girmemiz intihar olur," dedim parmağımla sarp bir kayalığı göstererek. "İstihbarat raporu bu bölgede iki farklı gözetleme noktası olduğunu söylüyor. Bizi daha vadiye inmeden fark ederler. Güneydeki sırtı dolanacağız. Mesafe üç kilometre uzuyor ama bitki örtüsü ve kayalık yapı bizi gizler."
"Sırtın eğimi çok fazla Burçe," dedi Alperen, sesindeki o profesyonel ve analitik tonla. "Sırtı aşarken hızımız yarı yarıya düşecek. Eğer hava kararmadan o noktaya ulaşamazsak açık hedef oluruz."
"Hızdan ödün veririz ama gizlilikten veremeyiz komutanım," diye söze girdi Bartu. Masanın diğer tarafında durmuş, uydu fotoğraflarını inceliyordu. "Güney rotası riskli ama kuzey rotası doğrudan pusuya yürümek demek. Hazal’la ben öncü gider, sırtın emniyetini alırız. Tim arkamızdan kademeli ilerler."
Hazal başıyla onayladı Bartu’yu. "İkizler dağ kadrosunun telsiz frekanslarını kestirmek için arkada kalır. Ben ve Bartu sırtı temizleriz."
Planlama odasında saatler su gibi aktı. Bir operasyonu kâğıt üzerinde yürütmek, satranç oynamaktan farksızdı. Her bir adım, her bir ihtimal, her bir olumsuz senaryo en ince ayrıntısına kadar hesaplanmalıydı. Kimin kaç şarjör mühimmat taşıyacağından, yaralanma durumunda tahliye noktasının neresi olacağına kadar her şeyi karara bağladık.
Eren ve Tuna masanın kenarında patlayıcı miktarlarını ve mühimmat dağılımını hesaplarken, Eylül ve Hazan tıbbi malzemelerin ve ek telsiz bataryalarının çantalara yerleşimini planlıyordu. Herkes işinin ehliydi. Yılların getirdiği o refleksle, kimse ekstra bir emir beklemeden sorumluluğunu alıyordu. İki gün boyunca o odada sigara dumanı, soğumuş çaylar ve harita işaretlemeleri arasında sabahladık. Bir haftalık takvimin iki gününü tamamen bu zihinsel savaşa vermiştik.
Beşinci günün akşamına doğru Albay Cevdet odaya girdi. Masadaki son duruma, çizdiğimiz rotalara ve zaman çizelgesine baktı. Gözlerindeki o gururlu ama kaygılı ifadeyi görmek zordu ama ben tanıyordum.
"Aferin evlatlarım," dedi Albay, ellerini arkasında birleştirerek. "Plan sağlam. Yarın size dinlenme veriyorum. Zihninizi boşaltın, bedeninizi dinlendirin. Çünkü ertesi gün helikoptere bindiğinizde geri dönüşü olmayan bir yola gireceksiniz."
Albay’ın izin vermesiyle birlikte altı günün ardından ilk kez karargâhtan çıkıp kendi evime geçtim.
O gün sadece dinlendim. Telefonumu sessize alıp saatlerce yatakta tavana baktım. Bedenimdeki kas ağrıları, zihnimdeki o bitmek bilmeyen uğultu yavaş yavaş duruldu. Sıcak bir duş alıp üzerimdeki o çamur ve ter kokusunu kazıdım. Mutfakta kendime bir bitki çayı demleyip balkonda oturdum. Şehrin gürültüsünü, arabaların sesini izledim uzun uzun.
Ertesi gün ölebileceğimiz bir göreve gitmeden önceki o son günün sessizliği garip bir hafiflik getiriyordu insana. Hiçbir şey düşünmemeye çalıştım; ne geçmişi, ne kaybettiğim bebeğimi, ne Alperen’i, ne de yarın bizi bekleyen kayalıkları... Sadece anın içinde kaldım. Akşama doğru çantamı son kez kontrol ettim. Yedek çoraplar, bıçağım, ailemin fotoğrafı... Her şey hazırdı. Erken yattım ama uyumak imkansızdı. Görevin ağırlığı göğsüme oturmuştu bile.
Uyumadan abilerime mesaj attım. İki abim vardı. Batu abim ve Barlas abim. Barlas abim İstanbul’da yaşıyordu. Evliydi. Adli tıp uzmanıydı kendisi de eşi de. Batu abim zaten buradaydı. Öğretmenlik yapıyordu.
“Yarın göreve gidiyorum. Uzun sürebilir. Merak etmeyin.”
Üçümüzün olduğu bir grup vardı. Oraya yazmıştım.
Altıncı günün gecesi saat 03.00’te pistteydik. Helikopterin devasa pervaneleri gürültüyle dönmeye başladığında, etraftaki toz pus havaya savruldu. Tam teçhizat, siyah yüz boyalarımız ve omuzlarımızdaki ağır yükle helikopterin karanlık karnına sıralandık.
Helikopter havalandı. İçerideki gürültüden kimse konuşamıyordu; zaten konuşmaya da gerek yoktu. Kırmızı iç aydınlatmanın altında herkesin yüzü gölgeli ve sert görünüyordu. Bartu ve Hazal yan yana oturmuş, göz göze gelmeden sadece ellerini birbirine hafifçe vurarak sessiz bir söz veriyorlardı birbirlerine. İkizler Eren ve Eylül kasklarının altından son kontrollerini yapıyordu. Alperen tam karşımda oturuyordu. Gözleri kapalı, zihninde planladığımız o güney rotasını tekrar ediyor gibiydi.
Yaklaşık bir saatlik uçuşun ardından helikopter dağların arasındaki dar bir vadiye alçaldı. Pilotun "İndirme bölgesine 30 saniye!" uyarısıyla birlikte kapılar açıldı. Soğuk, keskin dağ havası bir kamçı gibi yüzümüze çarptı.
Helikopter yere tamamen temas etmeden, teker koyduğu an sırayla aşağı atladık. Çamurun ve kayaların üzerine kapaklanıp çevre emniyeti aldık. Helikopter bir iki saniye içinde tekrar havalanıp gece karanlığında kaybolurken, geriye sadece dağın rüzgârı ve bizim ağır nefes seslerimiz kaldı.
"Tim, toplan!" diye fısıldadı Alperen telsizden.
Gece görüş dürbünlerimizi indirdik. Dünya birden yeşilin ve siyahın tonlarına büründü. Önümüzde kilometrelerce sürecek, dik, kayalık ve son derece tehlikeli bir tırmanış duruyordu. Planladığımız gibi güney sırtına doğru yürümeye başladık.
Yürüyüş tam sekiz saat sürdü. Her adımda postalların altından kayan çakıl taşlarının sesi, sırtımızdaki 30 kiloluk yükün omuzlarımızı ezmesi ve ciğerlerimizi yakan o dondurucu hava bize eşlik etti. Kimse tek bir kelime etmedi. Sadece el işaretleri ve pedallarla iletişim kuruyorduk. Hazal ve Bartu öncü olarak iki yüz metre ilerimizden gidiyor, arkadan gelebilecek her türlü tehlikeyi süzüyordu. Sarp kayalıklardan tırmanırken Eren bir ara dengesini kaybetti ama Tuna arkadan uzanıp çantasından yakalayarak onu uçuruma kaymaktan son anda kurtardı. Eylül’ün yüreği ağzına geldi ama profesyonelliğini bozmadan emniyet almaya devam etti.
Öğlene doğru, sisin çöktüğü o devasa kayalığın arkasına, hedef bölgemize sıfır noktaya ulaştık.
Kayıp kayalıkların arkasına siperlendik. Karşımızda, vadinin tabanına saklanmış, etrafı dikenli tellerle ve mevzilerle çevrilmiş devasa bir terör kampı duruyordu. İstihbarat haklıydı; burası bölgedeki ana lojistik ve komuta merkeziydi.
Alperen cebinden çıkardığı küçük dürbünle kampı taradı. Ben de kendi dürbünümle sol kanattaki uçaksavar mevziini ve nöbetçileri inceledim.
"Hedef tespit edildi," diye fısıldadı Alperen telsize. "İçeride yaklaşık otuz terörist var. Ana binanın içinde üst düzey bir sorumlunun olduğu bilgisi doğrulanıyor."
"Komutanım, sol tepedeki uçaksavar mevzii büyük sıkıntı," dedim sessizce. "Baskın anında orayı tutarlarsa bizi bu vadide çivilerler. Önce orayı sessizce düşürmemiz lazım."
"Katılıyorum," dedi Alperen. "Burçe, sen ve Eylül sağ kanattaki keskin nişancı pozisyonuna geçin. Benim işaretimle uçaksavar mevziini ve dış nöbetçileri indireceksiniz. Bartu, Hazal, Tuna ve Eren... Benimle birlikte ana binalara sızacaksınız. Hazan, arka kaçış rotasını tutacaksın. Kimse buradan canlı çıkmayacak."
Eylül ile birlikte sessizce kayalıkların arasından süzülüp hâkim bir tepeye yerleştik. Tüfeğimin çatal ayağını kaya parçasına sabitledim. Dürbünün artı göstergesini uçaksavardaki nöbetçinin göğsüne hizaladım. Rüzgârın yönünü ve mesafeyi hesapladım.
"Rüzgâr doğudan batıya iki knot, mesafe 450 metre," diye fısıldadı Eylül yanımda gözlemci olarak. "Hedef net Komutanım."
"Anlaşıldı. Alperen’in komutunu bekliyoruz," dedim parmağımı tetik koruyucusunun üzerine koyarak. Derin bir nefes verdim, kalbimin atışını yavaşlattım. O an dünyadaki her şey silindi; sadece ben, tüfeğim ve dürbünün ucundaki hedef kaldık.
Telsizden Alperen’in o soğuk, kararlı sesi duyuldu: "Tim... Atış serbest. Başla!"
Parmağımı tetiğe ezdim. Pat!
Susturucunun boğuk sesi dağda yankılanmadan, uçaksavardaki nöbetçi yere serildi. Aynı anda Eylül’ün de tetiğe basmasıyla diğer nöbetçi devrildi.
"Mevzi temiz! Sızma başladı!" diye bildirdim telsizden.
Aşağıda Alperen, Bartu, Hazal, Tuna ve Eren birer gölge gibi tel örgüleri kesip kampa daldılar. Birkaç saniye sonra kampın içinde kıyamet koptu. Otomatik silah sesleri, patlayan el bombaları ve bağırışlar vadide yankılanmaya başladı.
Bartu ve Hazal omuz omuza ana binanın kapısını tekmeyle açıp içeri daldılar. İçeriden gelen yoğun ateş üzerine Eren el bombasını çekip pencereden içeri fırlattı. BOOM! Patlamanın şiddetiyle binanın tozları havaya saçıldı.
Eylül ile birlikte yukarıdan kampa destek veren veya kaçmaya çalışan teröristleri tek tek avlıyorduk. Dürbünden gördüğüm her hedefi soğukkanlılıkla indiriyordum.
"Sağ kulvar iki kişi geliyor, Bartu dikkat et!" diye bağırdım telsizden ve hemen tetiğe bastım. Bartu’ya arkadan yaklaşan terörist tam silahını doğrultacakken başından vurulup yere kapaklandı.
Bartu kaskındaki kameraya doğru başını sallayıp "Eyvallah Burçe Komutanım!" diye bağırdı silah seslerinin arasında.
Çatışma yaklaşık yirmi dakika sürdü. Ağır patlamalar, cılız karşı koymalar ve timin kusursuz alan savunmasıyla koca kamp duman altı olmuştu. Mühimmat deposu Tuna’nın yerleştirdiği plastik patlayıcılarla havaya uçurulduğunda, gökyüzüne devasa bir ateş topu yükseldi.
Ortalık yatıştığında, dumanların arasından Alperen’in sesi telsizde belirdi: "Arama tarama tamamlandı. Hedef unsur etkisiz hale getirildi. Kamp tamamen imha edildi. Timde kayıp veya ağır yaralı var mı?"
"Sağ kanat temiz, yaralı yok komutanım," dedim Eylül’le birlikte ayağa kalkarak.
"Sol kanat temiz, çizik bile yok," dedi Hazan.
"Ana bina temiz. Çıkışa geçiyoruz," dedi Bartu.
Ana binadan yükselen simsiyah dumanlar gökyüzüne doğru bir yılan gibi kıvrılırken, havayı keskin bir barut ve yanık plastik kokusu kaplamıştı. Yıllardır bölgeye kan kusturan, yüzlerce masumun ve askerin kanına giren o lanet kamp, birkaç dakika içinde külden pile dönmüştü. Eylül’le birlikte hâkim tepedeki keskin nişancı mevziimizden doğrulduk. Tüfeğimin kızgın namlusundan yükselen hafif dumanı izlerken, gözlerimi kampa giren ekibin çıktığı noktaya diktim.
Dumanların ve çöken moloz yığınlarının arasından önce Bartu ile Hazal göründü. Üstleri başı is ve toz içindeydi ama adımları sağlamdı. Ardından Tuna ve Eren belirdi. En arkadan ise Alperen geliyordu.
Alperen’in sol elinde, hücum yeleğinden yakalamış olduğu ve yerlerde sürükleyerek getirdiği biri vardı. Kampın sözde üst düzey yöneticisi, teröristlerin bölge sorumlusuydu bu adam. Üzerindeki kirli kamuflajı yırtılmış, yüzü gözü kan ve kan pıhtısı içinde kalmıştı. Alperen adamı bir çuval gibi çamurlu toprağın üzerine fırlattı. Adam acıyla böğürerek dizlerinin üzerine çöktü, bir yandan da korku dolu gözlerle etrafını saran Türk askerlerine bakıyordu.
Alperen göğsü hızla kalkıp inerken derin bir nefes aldı. Yüzündeki siyah harp boyası terle karışıp akmıştı ama gözlerindeki o çelik gibi sert ifade yerinde duruyordu. Bakışlarını tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi.
"Herkes iyi mi? Yaralı var mı?" diye sordu, sesi çatışmanın gürültüsünden sonra hafifçe kısık ama tüm alanı kaplayacak kadar net çıkmıştı.
"Sağ kanat temiz komutanım, çizik bile yok," dedim Eylül’le birlikte kayalıklardan aşağı salınarak yanlarına varırken.
"Sol kanat sağlam komutanım, bizde de bir şey yok," dedi Hazan, kaçış rotasından timin yanına doğru koşarak.
"Ana binayı süpürürken ufak tefek sıyrıklar dışında kimsede bir şey yok komutanım, hepimiz turp gibiyiz," dedi Bartu, Hazal’ın omuzundaki tozu eliyle silkeleyerek.
Alperen herkesin sapasağlam ayakta olduğunu görünce göğsünden rahat bir nefes verdi. O sert mizaçlı subayın arkasındaki komutan sorumluluğu bir anlığına yüzüne yansıdı. Ardından bakışları Eren’e kaydı.
"Eren, karargahla temas kur hemen," dedi Alperen, yerdeki teröristi botunun ucuyla hafifçe dürterek. "Buradaki işimizin bittiğini, ana pozisyonun tamamen imha edildiğini bildir. Ayrıca durmayacağımızı, diğer kamplara da sırasıyla çökeceğimizi ilet. Helikopter istemediğimizi, karadan devam edeceğimizi söylesinler Albay’a."
"Emredersiniz komutanım!" diyen Eren, hemen sırtındaki askeri telsizin bataryasını ve antenini kontrol edip kulaklığını kulağına bastırdı. Frekansı ayarladıktan sonra karargâha bağlanmak için konuşmaya başladı.
"Sancak-1’den Karargâha, sesim geliyor mu, tamam?"
Telsizin diğer ucundan Albay Cevdet’in hışırtılı ama meraklı sesi yükseldi: "Sancak-1, Karargâh dinlemede. Durum nedir, tamam?"
Eren gülümsedi, yüzündeki is tabakasının arasından beyaz dişleri göründü. "Komutanım, ana hedef bölgesi ve lojistik kamp tamamen temizlendi. Terörist unsurlar etkisiz hale getirildi, mühimmat deposu patlatıldı. Kamp yerle bir edildi. Timde hiçbir zayiat yok, hepsi sağlam. Üstelik elimizde pakette bir tane canlı 'sözde lider' var. Komutanımın emridir; buradaki işimiz bitti ama geri dönmüyoruz. İstihbaratta geçen diğer yan kamplara da sırasıyla intikal edeceğiz, hepsini tek tek süpüreceğiz. Tahliye istemiyoruz, karadan ilerlemeye devam ediyoruz, tamam."
Telsizin diğer ucunda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Albay’ın derin bir nefes aldığını hışırtıdan duyabiliyorduk. Ardından Albay’ın gurur dolu sesi telsizi kapladı: "Aferin evlatlarım! Allah ayağınıza taş değdirmesin. Yolunuz açık olsun, gelişmeleri anlık bildirin."
Eren telsizi kapatıp Alperen’e döndü. "Mesaj iletildi komutanım. Karargâh arkamızda."
Alperen başıyla onayladı. Şimdi sıra elimizdeki canlı kaynaktan bilgi almaktaydı. Alperen dizlerinin üzerinde titreyen adama doğru bir adım attı. Eğilip adamın saçlarından tutarak kafasını sertçe yukarı kaldırdı. Terörist adam nefes nefese kalmış, korkudan tir tir titriyordu.
"Bana bak," dedi Alperen, sesi adeta bir bıçak kadar soğuk ve keskindi. "Buranın işi bitti. Şimdi bana diğer destek kamplarının yerini, mühimmat depolarının koordinatlarını ve devriye saatlerini söyleyeceksin."
Adam kanlı tükürüğünü yere savurup kafasını iki yana salladı. "Bilemiyorum... Ben bir şey bilmem! Beni öldürün, konuşmam!" diye mırıldandı bozuk bir Türkçe ile.
Bartu öfkeyle bir adım öne çıktı ama Alperen eliyle onu durdurdu. Alperen hiç istifini bozmadan belindeki kasaturasını çıkardı. Bıçağın soğuk çeliğini adamın çenesinin altına yavaşça dayadı. Bıçağın ucu adamın derisini hafifçe bastırırken, Alperen adamın gözlerinin tam içine baktı. O gözlerde ne bir merhamet ne de bir tereddüt vardı.
"Seni öldürmeyeceğim," dedi Alperen fısıltı gibi bir sesle. "Seni burada, bu dağın başında, kendi patlattığımız kampın enkazına bağlayıp bırakacağım. Kurtlar, kuşlar ve soğuk seni yavaş yavaş bitirecek. Ya şimdi konuşup bizimle yürürsün ve adil bir mahkemenin karşısına çıkarsın... Ya da bu dağda yem olursun. Seçim senin. Beş saniyen var. Bir... İki..."
Adam, Alperen’in gözlerindeki o sınır tanımaz kararlılığı gördü. Askerin şaka yapmadığını, dediğini harfiyen uygulayacağını anlamıştı. Bıçağın soğukluğu boğazını kesmeye başladığında adamın direnci tamamen kırıldı.
"Tamam! Tamam, söyleyeceğim!" diye bağırdı korkuyla. "İki kilometre batıda, vadinin birleştiği yerde mühimmat ve lojistik mağarası var! Orada yirmi kişi var! Gece saat üçte nöbet değişiyorlar! Batı kayalığında da füze rampaları saklı! Hepsini gösteririm, yeter ki öldürmeyin!"
"Koordinatları doğrula," dedi Alperen bana bakarak.
Hemen haritamı ve GPS cihazımı çıkardım. Adamın tarif ettiği yeri, topoğrafik haritadaki kanyon geçidiyle eşleştirdim. "Doğruluyor komutanım," dedim. "Vadinin daraldığı noktadaki mağara sistemi. İstihbaratın şüphelendiği ikinci ikmal noktası tam olarak burası."
"Güzel," dedi Alperen. Bıçağını kınına soktu ve adamı sertçe ayağa kaldırıp Tuna’nın önüne doğru itti. "Tuna, bunu öne alıyorsunuz. En ufak bir yanlış hareketinde veya bağırma çabasında indirirsin."
"Emredersiniz komutanım, gözüm üstünde," dedi Tuna, adamın kollarını arkadan plastik kelepçeyle sıkıca bağlayarak ve iterek ilerledi.
Alperen time döndü. "Piknik bitti arkadaşlar. İkinci hedefe gidiyoruz. Yürüyüş düzeni aynı. Önümde Bartu ve Hazal, arkada ikizler ve Hazan. Burçe ve Eylül siz yine hâkim tepeleri gözetleyerek kademeli takip edeceksiniz. Gece çökmeden o mağaranın tepesine binmiş olacağız. Hareket!"
Sırt çantalarımızı yeniden omuzladık, silahlarımızın emniyetlerini kontrol ettik. Yanan kampın dumanlarını ve leş gibi kokusunu arkamızda bırakarak, dağın daha da dikleşen, kayalık ve tehlikeli batı yamacına doğru sırayla yürüyüşe geçtik. Önümüzde uzun bir yol, vurulacak yeni hedefler ve temizlenecek bir vadi daha vardı. Bedenlerimiz yorgundu ama içimizdeki o görev bilinci ve intikam hırsı bizi dimdik ayakta tutmaya yetiyordu.
***
Sonraki iki gün, dağda tam anlamıyla amansız bir avla geçti. İlk gün, esir teröristin tarif ettiği o sarp kanyonun derinliklerindeki mühimmat mağarasına baskın verdik. Gece görüş cihazlarımızın karanlığı yeşile kestiği o zifiri saatlerde, nöbet değişim anını yakalayıp sessizce içeri sızdık. Kısa ama son derece kanlı geçen bir çatışmanın ardından mağaradaki yirmiye yakın teröristi etkisiz hale getirip tonlarca patlayıcıyı imha ettik. Geceyi kayalıkların arasında nöbetleşe geçirdikten sonra, ertesi gün hiç vakit kaybetmeden son hedefe, batı kayalıklarındaki füze rampalarının gizlendiği mevzilere intikal ettik. Gün boyu süren takip ve nokta atışı operasyonla orayı da yerle bir ettik. Bölgedeki üç ana kampı da tek bir fire vermeden haritadan silmiştik.
Üçüncü günün akşamına doğru, günlerdir aralıksız süren çatışmaların ve kilometrelerce yol yürümenin getirdiği o ağır yorgunluk üzerimize çökmüştü. Üstümüz başımız çamur, is ve barut kokuyordu. Eren hemen karargahla temas kurdu ve hedeflerin tamamen imha edildiğini bildirerek tahliye helikopteri talep etti. Ancak Albay’ın telsizdeki yanıtı planlarımızı değiştirdi: Dağda aniden bastıran yoğun sis ve dondurucu fırtına nedeniyle helikopterlerin havalanması imkansızdı. Geceyi dağda açıkta geçirmek ise hipotermi riski demekti.
Alperen’in komutuyla güvenli bir sığınak bulmak için sisin içinde ilerlemeye başladık. Yaklaşık bir saatlik zorlu bir yürüyüşün ardından, vadinin tabanına saklanmış, bacalarından tüten hafif dumanlarla küçük bir dağ köyü belirdi karşımızda. Köye giren askeri timi gören yaşlı bir köylü amca, gözlerinde koca bir sevinçle koşarak yanımıza geldi. "Asker evlatlarım!" diyerek hepimize sarıldı, bizi dondurucu soğuktan kurtarıp mütevazı evine davet etti.
Niyetleri ve varlıkları içimizi ısıtan bu güzel aile, elinde ne varsa önümüze serdi. Kızlar olarak ben, Hazal, Eylül ve Hazan evin küçük odasında; Alperen, Bartu, Eren ve Tuna ise geniş salonda konakladık. Günlerdir sırtımızdan çıkarmadığımız ağır hücum yeleklerini kenara bırakıp, sıcak bir çatının altında sadece birkaç saat de olsa derin bir uyku çektik.
Ertesi sabah daha güneş doğmadan uyandık. Köylü teyzenin bizim için hazırladığı sıcak çay, çökelek ve taze ekmekle hızlıca kahvaltımızı yaptık. Bize kapısını ve kalbini açan bu güzel insanlarla dualarla, sarılarak vedalaştıktan sonra köyün biraz dışındaki açık alana geçtik.
Eren hemen telsizden karargâha bağlandı: "Sancak-1’den Karargâha. Fırtına dindi, açık alandayız. Tahliye için koordinatları bildiriyorum, tamam."
Koordinatları ilettikten kısa bir süre sonra, vadinin arkasından yükselen o tanıdık helikopterin sesi dağda yankılanmaya başladı. Yeşil dev helikopter piste benzer düzlüğe süzülüp teker koyduğunda, günlerdir süren bu cehennem gibi ama zafer dolu operasyonu arkamızda bırakarak sırayla içeri atladık. Helikopter havalanırken hepimizin yüzünde yorgun ama görevini başarmış bir timin o gururlu tebessümü vardı.
