6. bölüm · SANCAK

5.BÖLÜM

Alisya All

5.BÖLÜM
12/03/2022
Abimlerin evindeki o sıcacık kahvaltıdan, çocuklarla halının üzerinde geçirdiğim huzurlu ve neşeli saatlerden sonra öğleden sonraya doğru kendi evime geçtim. Kapıdan içeri adım attığımda ev hâlâ sabah bıraktığım gibi sessiz ve sakindi ama bu sefer o sessizlik içimi daha az acıtıyordu. Abimin o güven veren duruşu, Buse yengemin içten neşesi ve yeğenlerimin cıvıltılı sevgisi, içimdeki o koca boşluğu biraz olsun doldurmuş gibiydi.
Üstümdeki kazağı çıkarıp rahat bir tişört ve altıma bol bir eşofman giydim. Saçlarımı tepeden ev topuzu yapıp mutfağa geçtim. Kendi evimde de bir düzen oturtmam, hayatın aktığını kendime kanıtlamam gerekiyordu. Tezgâhın üzerine bir bardak su alıp salondaki koltuğa uzandım. Kafamın içinde bin bir türlü düşünce dönerken, haftalardır süren ağır operasyonlardan, dağ taş demeden koşuşturmaktan sonra timce ne kadar yıprandığımız geldi aklıma. Hepimiz fiziksel ve ruhsal olarak sınırdaydık. Kendimize gelmek, kafamızı boşaltmak ve biraz olsun nefes almak için sivil bir şeyler yapmaya ihtiyacımız vardı.
Tam o sırada masanın üzerindeki telefonumun ekranı aydınlandı ve üst üste bildirim sesleri gelmeye başladı. Telefonu elime aldığımda timin WhatsApp grubundan mesajlar geldiğini gördüm. İlk mesajı atan Hazal’dı.
Hazal: Gençler, herkes hayatta mı? Haftalardır pestilimiz çıktı, hazır birkaç gün boşluğumuz varken diyorum ki yarın hep birlikte bir pikniğe mi gitsek? Ne dersiniz?
Bartu hemen yazmaya başladı.
“Hazal gidiyorsa ben kesin geliyorumdur zaten.” Yazdığında aralarındaki derin sevgiye gülümsedim.
Eren: “Abi sen zaten Hazal ablam neredeyse oradasın. Hanımcılığın bu kadarı!”
Eylül: “Sen aşktan ne anlarsın be öküz! Senin ikizim olmana o kadar çok üzülüyorum ki, neyse en azından salak salak esprilerini evde tek başıma çekmek zorunda kalmam.” Diyerek Eren’e cevap vermişti.
Hemen ardından Tuna yazmaya başladı.
“Burada bari tartışmayın be.” Yazmıştı sadece. Onların bu şapşal hallerine gülüp yazmaya başladım.
“Madem gidiyoruz adam akıllı konuşalım da eksiksiz gidelim.” Yazıp beklemeye başladım. Biraz sonra grupta karmaşa yaşandı.
Bartu: Ben eti alıyorum! Ama mangal yakma işi kesinlikle Eren ile Tuna'da. Ben sadece pişeni denetlerim.
Eren: Abi, eti alıyorsun diye ağa mı oldun başımıza? Mangalı yakarız da etleri yakarsak sorumluluk kabul etmem ona göre.
Tuna: Boş yapmayın, mangal işi bende. Hazal salatayı ayarlar herhalde?
Hazal: Salata, mezeler ve zeytinyağlılar bende. Hazan da bana yardım edecek tabii ki, değil mi Hazan?
Hazan: Abla yine bütün angarya işleri bana yıkıyorsun ama neyse... Tatlılar ve içecekler bende o zaman!
Eylül: Ben de masa örtüsünü, katlanır sandalyeleri, tabak çanağı hallederim komutanım.
Burçe: Ben de güzel bir patates salatası, yaprak sarması, poğaça yaparım size. Yarın sabah sekizde buluşup geçeriz piknik alanına.
Sabah erkenden kalktım. Mutfağa geçip Buse yengemin öğrettiği tarifle güzel bir patates salatası ve zeytinyağlı sarma hazırlamaya başladım. Mutfakta tezgâhın başına geçip patatesleri haşlarken, tezgâha dizdiğim saklama kaplarını doldurup dolaba koyduktan sonra poğaçayı hazırladım ve fırına verdim. Poğaçalar pişerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Akşama doğru Hazal beni aradı. "Burçe, malzemelerin çoğunu tamamladık. Hazan’la birlikte etleri marine ettik, dolapta bekletiyoruz. İkizler içecekleri, tabak, sandalye işlerini halletti. Yarın sabah sekizde buluşuyoruz," dedi.
"Tamamdır Hazal, ellerinize sağlık. Ben de sarmalarla salatayı bitirdim, dolaba attım. Poğaça da pişiyor. Sabah oradayım," deyip kapattım. Uzun zamandır ilk defa görev, kan, çatışma veya kayıp düşünmeden sadece sivil bir günün heyecanını yaşıyordum. Yarın bizim için sıradan bir hafta sonu değil, ruhumuzu dinlendirme günü olacaktı.
Ertesi sabah güneşin ilk ışıkları şehri aydınlatırken karargahın önündeki otoparkta toplandık. Arabaların bagajlarını ağzına kadar doldurmuştuk. Mangal telleri, katlanır sandalyeler, buzluklar, devasa saklama kapları ve voleybol topu derken tam bir aile pikniğine gidiyor gibiydik. Şehrin biraz dışındaki göl kenarına, çam ağaçlarıyla kaplı, kuş seslerinin yankılandığı harika bir mesire alanına vardığımızda ortalık henüz sakindi.
Arabalardan inip eşyaları taşımaya başladık. Bartu hemen en gölgelik ve göl manzaralı yeri kapıp katlanır sandalyesini açtı ve gururla kuruldu.
"Ooo Bartu Bey! Beyefendiye bak, biz burada amele gibi eşya taşıyalım, sen kurul oraya!" diye bağırdı Eren, elindeki devasa mangal kömürü çuvalını yere bırakırken.
"Kardeşim ben beyin takımıyım, bu pikniğin fikir babası sayılırım. Siz kas gücünüzü kullanın," diye sırıttı Bartu.
Hazal çantasını masaya bırakıp Bartu’nun yanına gitti, omzuna hafifçe vurdu. "Bartu, kalk çabuk oradan. İkizlere ve Tuna’ya yardım et, tek başlarına taşıyamayacaklar o kadar şeyi. Komutanlığını sahada yaparsın, burada piknikteyiz."
Bartu, Hazal’ın bu uyarısı üzerine hiç ikiletmeden, yüzünde tatlı bir tebessümle ayağa kalktı. "Emredersiniz komutanım, hemen hallediyorum," diyerek Eren’in yanına koştu. Onların bu hali ikizlerin ve Hazan’ın gülüşmesine sebep oldu.
Eylül elindeki büyük masa örtüsünü tahta masaya sererken, Hazal ve küçük kardeşi Hazan getirdiğimiz salata ve meze kaplarını çıkarmaya başladılar. Ben de hazırladığım sarmaları, patates salatasını ve poğaçayı masanın ortasına yerleştirdim. Alperen ise biraz ötede, devasa bir çam ağacının altında tek başına durmuş, kollarını göğsünde birleştirmiş etrafı izliyordu. Yine o soğuk, mesafeli ve ulaşılmaz duruşunu koruyordu. Sonra bu tarafa doğru gelmeye başladı. Ona bakmamaya özen göstererek Hazal’ın yanına geçtim ve masayı düzenlemeye devam ettim.
"Tuna, yak şu mangalı artık! Açlıktan öldük, sabahtan beri bir şey yemedim!" diye seslendi Hazan, karnını tutarak.
Tuna ile Eren mangalın başına geçtiler. Çıraları tutuşturup kömürleri yellemeye başladılar. Bartu ve Alperen de dayanamayıp yanlarına gitti. Dört erkek mangalın başında toplanmış, güya profesyonelce kömürün köz olmasını tartışıyorlardı. İkizlerden Eylül ise çimlerin üzerine oturmuş, abisi Eren’in mangal yakma çabalarını videoya çekip onunla dalga geçiyordu.
"Oğlum öyle yellenmez o, bak rüzgârı arkana alacaksın ki duman sana gelmesin," dedi Bartu bilmiş bilmiş.
"Ulan Bartu hayatında kaç kere mangal yaktın da bana akıl veriyorsun?" diye çıkıştı Tuna.
Erkekler mangalın başında laklak edip itişip kakışmaya başladılar. Eren, Tuna’yı çimlerin üstüne devirdi, Bartu da onların üstüne atladı. Üçü çimlerde çocuk gibi yuvarlanırken, mangaldaki etlerin dumanı birden simsiyah çıkmaya başladı. Kömür alev almıştı!
Hazal’la ben masayı düzenlerken burnumuza gelen o keskin, yanık kokusuyla birden kafamızı çevirdik. Mangaldan metrelerce yükseğe alevler yükseliyordu! Marineli etler alevlerin içinde kalmış, cızır cızır kömürleşmeye başlayacaktı. Üç geri zekalı ise hâlâ yerde birbirini boğazlamakla, çimlerin üzerinde yuvarlanmakla meşguldü.
"Lan etler yanıyor! Kalksanıza be geri zekalılar!" diye bağırdı Hazal hışımla. Masadaki maşayı kaptığı gibi hışımla mangala doğru koştu.
Ben de peşinden koştum. "Siz ne biçim adamsınız ya! İki et pişirecektiniz, koskoca mangalı yaktınız!" diye bağırdım sinirle.
Hazal alev alan etleri maşayla kurtarmaya çalışırken, Tuna ve Eren yerden sıçrayıp suçlulukla birbirlerine baktılar. Bartu ise üstünü başını silkeleyip "Ben demiştim kömür fazla oldu diye..." diye mırıldandı.
"Bartu sus! Vallahi maşayı kafana yersin!" dedi Hazal sinirden köpürerek. Bartu hemen ellerini havaya kaldırıp geri çekildi.
Kömürleşen etleri kenara ayırıp kurtardıklarımızla, Buse yengemden öğrendiğim sarmalarla, Hazal’ın börekleriyle ve Eylül’ün hazırladığı mezelerle mükemmel bir sofra kurduk.
Yanık etlere rağmen herkesin keyfi yerindeydi. Yemekten sonra çaylar demlendi. Bartu gitmiş arabanın bagajından voleybol topunu getirmişti. Çimlerin üstünde devasa bir voleybol maçı başlattık.
Eren ile ikizi Eylül karşı takımlara geçip birbirlerine nispet yaptılar. Tuna sürekli hile yapıyor, Hazan her top geldiğinde çığlık atarak kaçıyordu. Hazal ile Bartu aynı takımda harika bir ikili oluşturmuştu. O gün uzun zamandır ilk defa üniformanın, rütbelerin ve o ağır geçmişin üzerimizden kalktığını hissettim. Çok eğlenmiştik, kahkahalarımız göl kenarında yankılanıp durdu.
Güneş yavaş yavaş batmaya başladığında, turuncu ve mor renkler gölün yüzeyine vurmuş, hava da tatlı bir akşam serinliğine bürünmüştü. Herkes yorgun ama ruhları dinlenmiş durumdaydı. Çöpleri topladık, masaları ve sandalyeleri katlayıp arabaların bagajlarına yerleştirdik. Çimlerin üzerindeki o neşeli ayak izlerimizi arkamızda bırakarak vedalaşma vakti gelmişti.
Dönüş için arabalara dağıldık. Ben, Alperen, Bartu ve Hazal aynı arabadaydık. Arabayı Alperen sürüyordu. Ben ön yolcu koltuğunda oturuyordum, Bartu ve Hazal ise arka koltukta el ele tutuşmuş, yorgunluktan kafalarını birbirlerine yaslamış halde oturuyorlardı. Diğer arabada ise ikizler Eren ve Eylül, Hazan ve Tuna vardı. Arabanın içi sakindi, radyoda kısık sesle dinlendirici bir türkü çalıyordu.
Alperen’le yan yana oturmak her zaman olduğu gibi içimde garip bir gerginlik ve göğsümde daralma yaratıyordu ama profesyonelliğimi koruyup sesimi çıkarmıyordum. Camdan dışarıyı, yol kenarından kayıp giden çam ağaçlarını izliyordum. Aramızdaki o sessizlik, yılların biriktirdiği o kırgınlık, kaybettiğimiz bebeğimizin gölgesi ve yaptığı o ihanet kadar ağırdı. O bana bakmıyordu, ben ona bakmıyordum.
Tam şehre girmek üzereyken, arabanın konsolundaki telefonun ekranı aniden aydınlandı ve hoparlörden sert, ritmik bir zil sesi yükseldi. Ekrandaki ismi gördüğüm an arabadaki bütün o gevşek, uykulu ve huzurlu hava bıçak gibi kesildi.
"Albay Cevdet"
Alperen direksiyondaki ellerini sıkılaştırıp parmak boğumları beyazlayana kadar sıktı. Konsoldaki düğmeye basarak aramayı arabaya bağladı.
"Üsteğmen Alperen YALIN, emredin komutanım!" dedi Alperen, sesi anında piknikteki o sakin halinden sıyrılıp askeri bir ciddiyete bürünerek.
Arkadaki Bartu ve Hazal anında toparlanıp dikleştiler. Yüzlerindeki o tatlı yorgunluk ifadesi bir saniyede silindi.
Albay Cevdet’in o kendinden emin, tok ve otoriter sesi arabanın hoparlörlerinden gür bir şekilde yankılandı:
"Alperen, tim yanında mı?"
"Evet komutanım, araçtayız. Burçe Üsteğmen, Bartu Teğmen ve Hazal Astsubay yanımda."
"Güzel," dedi Albay Cevdet. Kısa bir es verdi. Bu es bile tecrübeli bir asker için ne geleceğinin habercisiydi. "Alperen, bir hafta sonra uzun ve oldukça zorlu bir göreve çıkacaksınız. İstihbarat sıcak, bölge çetin, iklim şartları ağır olacak. Sahada tek bir hata bile istemiyorum. Bu yüzden önümüzdeki bir haftalık hazırlık sürecini çok sıkı tutmamız gerekiyor. Yarın sabah saat tam 05.00’te karargâhta, eğitim alanında olacaksınız. Kondisyon, engelli parkur, atış ve yakın dövüş eğitimlerini bizzat sen ve Burçe yöneteceksiniz. Herkes tam teçhizat hazır bulunsun. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı komutanım! Yarın 05.00’te eğitim alanında tam teçhizat hazırız," dedi Alperen tereddütsüz bir sesle.
"İyi akşamlar evlatlarım, zihninizi ve bedeninizi iyi hazırlayın," dedi Albay ve telefon cızırdayarak kapandı.
Arabanın içine derin, ağır bir sessizlik çöktü. Az önceki o piknik havası, o şakalaşmalar, mangal faciasına atılan kahkahalar sanki hiç yaşanmamış gibi bir anda buharlaşıp gitmişti. Askerlik böyle bir şeydi işte; bir an çimlerin üzerinde sevdiklerinle gülüp oynarken, bir saniye sonra ölümcül bir operasyonun haberini alabiliyordunuz.
Alperen gözlerini yoldan ayırmadan bana kısa bir bakış attı. "Burçe, arkadakilere haber ver. Yarın 05.00’te herkes sahada olsun. Geç kalanı bizzat ben yakarım."
Kafamı hafifçe salladım. "Tamam," dedim soğuk ve net bir sesle. Cebimden telefonumu çıkarıp arkadaki araçta olan Tuna’yı aradım.
"Tuna, Albay aradı. Bir hafta sonra uzun ve ağır bir göreve gidiyoruz. Yarın sabah 05.00’te eğitim alanında olacağız. Eren’e, Eylül’e ve Hazan’a söyle, akşamdan eşyalarını hazırlasınlar. Sabah bir saniye bile geç kalmak yok."
Tuna’nın sesindeki o neşeli ton birden ciddileşti. "Anlaşıldı komutanım. Diğerlerine haber veriyorum hemen."
Telefonu kapattım. Şehrin sarı ışıkları ön camda belirmeye başlamıştı. Sivil hayat, eğlence ve dinlenme bitmişti. Yarından itibaren ter, kan, disiplin ve sınırları zorlayan o ağır maraton başlıyordu.
Ertesi sabah saat 04.30’da karargâha giriş yaptım. Hava henüz zifiri karanlıktı ve teni kesen dondurucu bir ayaz vardı. Soyunma odasına geçip sivil kıyafetlerimi çıkardım. Lekesiz kamuflajlarımı giydim, botlarımın bağcıklarını sonuna kadar sıkıca bağladım. Saçlarımı tek bir tel bile çıkmayacak şekilde sıkı bir topuz yapıp kepimi kafama geçirdim. Aynaya baktığımda piknikteki o gülen kadın gitmiş, yerine çelik gibi duran bir Türk subayı gelmişti.
Saat tam 05.00’te eğitim alanına çıktığımda timin tamamı tek bir çizgi halinde sıraya girmişti bile. Kimsenin yüzünde dünkü piknikten, uykusuzluktan eser yoktu. Herkes çelik gibi, ip gibi duruyordu. Eylül, Hazan, Eren, Tuna, Bartu, Hazal... Hepsi üniformalarının içinde birer savaşçıya dönüşmüştü. İkizler yan yana duruyordu, Hazal ve kardeşi Hazan ciddiyetle ileri bakıyordu.
Alperen sıranın önünde dimdik duruyordu. Ben de yanına geçip sıradaki askerlerimize baktım.
"Tim, dikkat!" diye bağırdı Alperen. Sesi sabahın dondurucu sessizliğinde bir kırbaç gibi yankılandı. "Önümüzde koskoca bir hafta var. Bu bir hafta boyunca sınırlarınızı zorlayacaksınız, canınız çıkacak! Dağda, çatışma anında nefesiniz kesildiğinde, merminiz bittiğinde dünkü piknik aklınıza gelmeyecek. Tam teçhizatlı 10 kilometre koşuyla başlıyoruz. Ardından engelli parkur ve komando dansı. Hareket marş!"
Sırtımıza 20 kiloluk ağır hücum çantalarımızı ve silahlarımızı alıp koşmaya başladık. Parkurun etrafında tempolu şekilde dönerken, içimize çektiğimiz o soğuk hava ciğerlerimizi bir bıçak gibi yakıyordu. Ter şakaklarımızdan süzülmeye başlamıştı bile.
"Daha hızlı Eren! Bacakların pazar yürüyüşü yapmıyor! İkizin Eylül seni geçti bile!" diye bağırdım tempoyu arttırarak yanında koşarken.
"Komutanım vallahi dünkü yanık etler midemde oturuyor hâlâ! Eylül arkamdan rüzgâr yapıyor zaten!" diye bağırdı Eren nefes nefese, hırsla adımlarını büyüterek.
"O zaman o etleri yakana kadar koşacaksın Eren! Mazeret yok!" dedi Hazal arkadan hırsla ilerleyerek, ikizlerin hemen yanında temposunu koruyordu.
10 kilometrelik zorlu koşudan sonra hiç duramadan direkt engelli parkura geçtik. Yüksek ahşap duvarlardan birbirimize destek vererek tırmandık, çamurlu tellerin altından sürünerek geçtik, yüksek denge tahtalarından hızla koştuk. Üstümüz başımız çamur, toz ve ter içinde kalmıştı. Hazan tellerin altından geçerken dirseğini taşa vurdu ama gıkını bile çıkarmadan sürünmeye devam etti.
Parkur bittiğinde herkes nefes nefese kalmış, ellerini dizlerine koymuştu. Bartu yere çökecek gibi durdu ama Alperen hemen müdahale etti.
"Dikkat! Çökmek yok! Dik durun, göğsünüzü açın!" diye gürledi Alperen. "Yakın dövüş eğitimine geçiyoruz. İkili eşleşin hemen!"
Bartu ile Eren, Hazal ile kardeşi Hazan, Eylül ile Tuna eşleşti. Ben de kenarda durup hareketleri, teknikleri kontrol etmeye başladım.
"Gözünüzü rakipten ayırmayın!" diye uyardım sahada dövüşenleri. "Hazan, gardını düşürüyorsun! Sol tarafın tamamen açık, ablana karşı gardını düşürürsen gerçek düşman seni oradan tek hamlede indirir!"
Hazan hemen gardını düzeltti ve ablası Hazal’ın hızlı sert atağını savuşturup onu geriye itti. Herkes canını dişine takmış çalışıyordu. Bir haftalık bu ağır, acımasız eğitim, sahada hayat kurtaracaktı; bunu hepsi çok iyi biliyordu.
Tuna, Eren’i sırtından kavrayıp sertçe çamurun içine serdiğinde Eren puff diye kapaklandı. "Tuna yavaş lan! İkizimin önünde karizmamı sıfırladın, kemiğimi kırdın!" diye bağırdı gülerek çamuru tükürürken.
"Savaşta acımak yok kardeş! Kalk ayağa!" dedi Tuna elini uzatıp onu tek hamlede kaldırırken.
Alperen yanıma doğru yürüdü. Ter yüzünden şakaklarından aşağı süzülüyor, kamuflajının yakası ıslanmış görünüyordu. Bana bakmadan doğrudan eğitim sahasına doğru konuştu: "Kondisyonları iyi ama refleksleri birkaç günlük boşlukta biraz paslanmış. Parkuru iki tur daha yaptıracağız."
"Katılıyorum," dedim resmi, soğuk ve mesafeli bir tonla. "Eylül ve Hazan’ın gece şartlarında silah söküp takma hızlarını da arttırmamız lazım. Karanlıkta gözleri kapalı yapabilmeliler."
Alperen kafasını salladı. Öfkeli ya da kırgın değildi, tıpkı benim gibi tamamen göreve ve timin güvenliğine odaklanmıştı. Aramızdaki o ağır, acı dolu geçmiş; bu üniformanın, bu askeri disiplinin altında tamamen ezilip yok oluyordu. Biz iki profesyonel subay olarak bu timi hayatta tutmakla, o uzun görevden herkesi sağ salim geri getirmekle yükümlüydük.
"Tim! Parkura tekrar giriyoruz! Hareket!" diye bağırdı Alperen.
Güneş doğudan yavaşça yükselip alanı aydınlatırken, eğitim sahasından yükselen postal sesleri, bağırışlar ve buram buram yayılan ter kokusu, önümüzdeki bir haftalık zorlu maratonun sadece ilk saatleriydi. Karşımızdaki o meçhul ve tehlikeli göreve her saniye, her damla terle daha hazır hale geliyorduk.
Eğitimin ortasında bir an durup saatime ve kan ter içinde kalan time baktım. Bir haftanın tamamını böyle aralıksız fiziksel yüklemeyle geçirmek mantıklı değildi; sahaya yorgun çıkmak ölüm demekti.
Zihnimde ideal takvimi hemen şekillendirdim: İlk üç gün bu tempoda sıkı bir eğitim yapar, sonraki iki günü operasyon bölgesini ve haritaları detaylıca planlamaya ayırır, kalan zamanı da dinlenmeye bırakırdık.
Tabii dinlenme süresi iki gün olur muydu yoksa Albay son anda öne mi çekerdi, orası meçhuldü. Parkuru tamamlayan Alperen’e doğru birkaç adım attım; bu planı netleştirmek ve takvimi onaylatmak için en kısa sürede Albay’ın makamına çıkmamız gerekiyordu.