2. bölüm · SANCAK

1.BÖLÜM

Alisya All

1.BÖLÜM
03/03/2022
Yine şehitlikteydim. 4 yıldır her 3 Mart’ta olduğu gibi…
Bugün doğum günümdü. 27 oluyordum. Ancak ben 4 yıldır hiçbir şekilde doğum günümü kutlamazdım. Turan’ın gittiği günden beri…
Turan doğum günümde beni, bizi, timi bırakıp gitmişti.
O günden beri doğum günümü kutlamazdım. Tim kutlarsa kutlardık ama her seferinde söylerdim yapmayın diye. Zaten kutlama yapılmazdı öyle süslü püslü. Yapsalar daha çok kızacağımı bilirlerdi. Pasta alırlardı sadece, sessiz sakin bitirirdik. Bugün yine 4 yıldır yaptığım gibi yapmış, sabahın erken saatlerinde şehitliğe gelmiştim.
Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Saat 6’ya çeyrek vardı. Elimde Turan’dan kalan mektup vardı. Her yıl bu mektupla gelir, Turan’ın yanında tekrar okurdum. Bir daha da açmazdım.
Bu mektupta yazan gerçekler hem çok acı verici hem de çok sinir bozucuydu. Turan’ın abisi Tarık. Bizim şehit oldu sandığımız Tarık. Aslında Turan tarafından ölüme terk edilmişti. Tarık bana aşıktı, yani öyleymiş. Ben bunu öğrendiğimde Turan öleli bir hafta olmuştu. Tabii Alperen ve ben çok şaşırmış hatta şok geçirmiştik.
Turan bir mektup yazmış, annesine bırakmış. Annesi verdi bana da. Alperen’in yanında okudum. Kötü olursam tek olmayayım diye. Zaten Alperen’in öğrenmesi iyi oldu. Turan mektupta abisinin bana olan aşkından, saplantı haline geldiğinden ve abisini ölüme terk etmek zorunda kaldığından bahsediyordu. Tabii abisini ölüme terk etmesinin nedeni Tarık’ın bana ve Alperen’e zarar vermek isteyişiydi. Bizi korumak için kendi abisinden vazgeçmişti…
Alperen’le bunu fark ettiğimizde çökmüştük. Turan’ın bizi korumak isteyişi içimize oturmuştu.
Saat 8’e gelirken bende şehitlikten çıktım. Arabama geçerken eve mi gitsem diye düşündüm ama eve gidersem saatlerce uyuyup uyku düzenimin anasını ağlatırdım. O yüzden karargâha geçme kararı aldım. Karargâha geçtiğimde önce odama uğradım. Çantamı bırakıp hangara geçtim.
Hangarın kapısına geldiğimde içeriden sesler geliyordu. Girmeden Bartu’nun “Yine kızacak ya yapmayın şunları.” Deyişini duydum. Ve içeriye daldım. İçerideki 7 kişi birden bana döndü. “Ne yapıyorsunuz siz?” dedim ve sırayla hepsine baktım.
Duvarlara asılan süsleri görünce anladım ne yaptıklarını. Zaten masada da pasta vardı.
Her zamanki gibi beni dinlememişlerdi. Ama bu sefer abartıp süsleme de yapmışlardı. Göz devirip bir köşeye oturdum. Hiçbiriyle uğraşacak halim yoktu. Zaten başım çatlamak üzereydi.
“Abla kızdıysan çıkaralım mı?” diye soran Hazan’a baktım ters ters. Zaten hepsi bakışlarımdan anlayıp her şeyi söktüler. “Hayır yani her yıl en az 5 kez uyarmam yetmiyor mu anlamıyorum ki?!” dediğimde Hazal sinirlendi ama üzerime gelmemek için sustu.
Pastadaki mumları yakıp iyi ki doğdun faslına girdiler. Gülümseyip mumları üfledim. Dilek dilemedim.
“Sabah sabah pasta mı yiyeceğiz ya? Eren kalk git kantinde poğaça falan kap gel bana yazdır. Çay da al. Sabah sabah midemizi bozmayalım.” Dedim. Eren koşarak çıktığında bende telefonuma bakmaya başladım. Tim sohbet ederken üstten düşen mesajla anlık Hazal’a baktım. O yazmıştı: “Alperen dedi kutlama yapalım, mutlu olur diye.” Yazmıştı.
Şaşırdım. Çünkü buna sevinmeyeceğimi en iyi o bilirdi. Tabii hâlâ en iyi tanıdığı kişi bensem. Bende cevap olarak “Beni Tutku ile karıştırmasın. Yeni sevgilisinin doğum günü için demiştir. Yanlış anlamış olmayasın.” Yazdığımda Hazal dışarıyı işaret etti. Çıktığımızda arkamızdan baktıklarını biliyordum.
“Niye böyle yapıyorsun Burçe?”
“Ne yapıyorum?”
“Tamam bir hataya düştü ama hata olduğunun farkında ve pişman. Niye ikinizi de mahvediyorsun kızım. Sende üzülüyorsun. Barışın işte.”
“Hazal, onun düştüğü hata mesajlarıma, aramalarıma geç cevap vermek ya da haber vermemek gibi bir şey değil. Bartu ile Alperen’i karıştırma. Alperen beni aldattı. Hem de en yakınım dediğim kızla. Bizim onunla barışacak bir sonramız kalmadı. Turan’ın gidişinin üzerinden 2 yıl geçti, içimdeki o kaybın sızısı geçmedi… Ben hangisine yanacağımı şaşırmışken, benden bir de bunu sineye çekmemi istemeyin.”
“Biliyorum canımın içi. Ama ikiniz de 1,5 yıldır gözlerimizin önünde mahvoluyorsunuz. Nasıl katlanalım buna?”
“Görmezden gelin. Benim yaptığım gibi.” Dedim ve elinde tepsiyle gelen Eren’i görüp içeri girdim.
Eren ve Hazal’da girdiğinde kahvaltıya başladık. Moralimin amına koymuşlardı yarım saat içinde. Sanki ben keyfimden barışmıyorum canımdan çok sevdiğim adamla. Aldatmasaydı amına koyayım nasıl affedeyim ben bunu?
Güven falan bırakmadı bende. Üstelik kayıplarımızın acısını ben her doğum günümde ilk günkü gibi hatırlarken, yastayken bir de onu mu affetmeye çalışayım?
“Operasyon falan yok mu ya?” diye soran Tuna ile gülmeye başladım. “Hayırdır Tuna, piçleri indirmeyi özledin herhalde?” diyen Bartu’ya baktım. Yanındaki biricik sevgilisi Hazal’ı kolunun altına almıştı. Hazal da iyice mayışmıştı. “Hazal uyuma. Kalk dolaşalım.” Dedim.
“Yok sen Hazan’la Eylül’ü al dolaşın. Ben şurada azıcık uyuyacağım.” Deyip Bartu’ya iyice sokuldu. Bartu’da kollarını etrafına sarıp “Ellemeyin benim güzelimi, uyuyacak.” Dediğinde gülüp başımı salladım. Hazan ve Eylül’ün de mayıştığını fark ettiğimde tek başıma çıkma kararı aldım.
Hangarın ağır demir kapısını itip dışarı çıktığımda, mart ayının buz gibi havası yüzüme kırbaç gibi çarptı. Ciğerlerime çektiğim o keskin soğuk bile içimdeki yangını hafifletmeye yetmemişti. Birkaç adım atmıştım ki, arkamdan adım sesleri duydum. Ezbere bildiğim adım sesleri…
Alperen geliyordu.
Az ilerdeki duvarın kenarına geçtim. Sigara paketinden bir dal sigara alıp yaktığımda Alperen’de yanıma gelip o da bir dal sigara yaktı.
İkimizde 3 yıl önce, tam da bugün, hastane koridorunda hayatımızın en büyük, en acı kaybını yaşamıştık. Kimsenin adını koyamadığı, kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği o sessiz çığlık, ikimizin tek ortak noktasıydı şu son 1,5 yıldır.
Alperen derin bir nefes alarak bana doğru bir adım attı. Sesi pürüzlü ve çaresizdi. “Burçe… doğum günün…” diye başlayabildi sadece. Gerisini getiremedi. “İyi ki…” diyemedi.
Durup Alperen’e baktım. Gözlerimde öfke yoktu, yas vardı. “Bugünün ne olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz, Alperen,” dedim. “O yüzden sakın devam etme.”
Bakışlarını bir anlığına yere indirdi ve “Sadece, yanında olmak istemiştim. Her şeye rağmen.”
Acı bir tebessümle başımı iki yana salladım. “Sen o her şeye rağmen kısmını beni hayatımdaki en yakınım dediğim insanla kaybettin. Benim bugün ne bizi korumak için abisini feda eden Turan’ın hatırasının yanında ne de…” devam edemedim. Ama o anladı devamını.
Hızla hangara doğru yürümeye başladım.
Söylediklerim Alperen’in göğsüne ağır bir darbe olarak inerken bende arkama bakmadan hangara girdim. İçeri girdiğimde çocukların bakışları anında bana döndü. Ortamdaki gergin havayı dağıtmak adına “Ben gidiyorum,” dedim. Sesimdeki o soğuk tondan dolayı kimse soru sormaya cesaret edemedi. “Bugünlük benden bu kadar.”
Bizimkilerin bakışları ve onaylayan mırıltıları arasında hangardan çıkıp hızlı adımlarla karargahtaki odama doğru ilerledim. Odaya girdiğimde mart ayının o gri ışığı pencerelerden içeri sızıyordu. Masamın üzerindeki çantamı alıp omzuma taktıktan sonra odadan çıktım.
Aynadaki yansımama bakmamaya özen gösterdim çünkü mahvolmuş bir haldeydim. Nizamiyeden geçip arabaya bindiğimde radyoya giden elim yavaşça aşağı indi. İçimdeki sessizlik her zamankinden daha gürültülüydü.
Yol boyunca gözümün önüne gelen görüntülerle boğuştum. Önce Turan’ın vurulduğu an, sonra hastane odasına doktorun gelişi ve o cümleyi söyleyişi…
Defalarca beynimde dönüp durdu. Başım çatlamak üzereydi.
Sonunda arabayı evin önüne park ettim. Evimin olduğu kata çıktıktan sonra anahtarı kilide sokarken ellerimin titremesine engel olmaya çalıştım. Kapıyı açıp evin o tanıdık sessizliğine adım attığımda derin bir nefes aldım. Çantamı eğilip yere bıraktıktan sonra montumu çıkarırken, dışarıdaki dünyanın ve karargâhın tüm yükünü de kapının ardında bırakmak istedim. Bugünün asıl ağır kısmı şimdi başlıyordu.
Montumu asarken vestiyerdeki aynada yansımamla göz göze geldim. Gözlerimin altı morarmış, bakışlarımdaki ışık yerini bugünün donukluğuna, hissizliğine ve yasına bırakmıştı. Karargâhta olanlar zihnimin duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.
“Düşünme,” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim bomboş evde tuhaf bir şekilde yabancı geldi kulağıma. “Sadece düşünme.”
Salona geçtiğimde kapalı olan perdelere göz attım. Kapalı olduklarını görünce derin bir nefes alıp koltuğa oturdum. Dirseklerimi dizlerime koyup başımı ellerimin arasına aldım. Zonklayan şakaklarımı ovalarken beynimde bir sürü düşünce dönüyordu. Kitaplığımın rafındaki tozlanmış fotoğraflara baktım.
Alperen’le benim fotoğraflarımdı. Hiç kaldırmamıştım. Tabii bana geldikleri günler hariç. Benim ona olan sevgim hiçbir zaman azalmamıştı, ama aşk bazen her şeyi affetmezdi.
Odama doğru ilerlerken o kadar ağır adımlarla ilerliyordum ki sanki ayağıma prangalar bağlanmıştı. Üzerimdeki üniformayı tek tek çıkardım. Her çıkardığım parçada biraz daha içimdeki kırılgan kız ortaya çıktı.
Yatağın kenarına oturdum. Üç yıl önce, tam da bu saatlerde o soğuk hastane odasında doktorun söyledikleri aklıma düştü. Doktorun acıyan bakışları, Alperen’in dizlerinin üzerine çöküşü…
Zihnimdeki uğultuyu, kalbimdeki o hızlı ritmi susturmanın tek yolu vardı. Komodinin çekmecesindeki ilaçlarım.
Hastaneden çıktığımda psikiyatristim vermişti. Uykumda çok bir farklılık olmuyordu. Normalde 4 saat uyuyordum. İlacı içince de 7-8 saate çıkıyordu uykum. Ama şu an içersem ilacı akşam tekrar uyanırdım ve bir daha uyuyamazdım. O yüzden birkaç saatimi temizliğe harcamak istedim. Gardırobumdaki kıyafetlerimi indirdim. Hepsini tek tek düzenledim, ayırdım. Dolabın içini silip tekrar yerleştirdim.
Sonra mutfağa geçtim. Mutfak dolabımın dış kısmını sildim. İçi için daha uzun vakte ihtiyacım vardı.
Evi birde genel süpürüp sildiğimde oyalana oyalana yaptığım için 3 saat geçmişti. Saat henüz 13.45’ti. Uzun bir duş almayı planladım şu an ve banyoya geçtim.
Suyu açıp kıyafetlerimi de çıkardıktan sonra öylece suyun altında dikilmeye başladım.
Yaklaşık 1.30 saatin ardından duştan çıktığımda saat 15.18’di. Üzerimi değiştirip bir süre yatakta oturdum. Sonra salona geçtim ve televizyonu açıp öyle boş boş izlemeye başladım.
Saatlerce televizyon izleyip arada bir şeyler atıştırdıktan sonra saatin 2’ye gelmesiyle uyuma kararı aldım. Odama geçip yatağa uzanmadan önce bir tane uyku ilacı içtim. Zaten derin uykuya dalmamı sağlamıyordu, o yüzden sıkıntı olmuyordu.
Yorganı kafama kadar çekip karanlıkta uykuya daldım.
Tabii karanlık sonsuz değildi. Zaman akmaya devam etmiş ve saat sabah 8.30 olmuştu. Baş ucumdaki komodinin üzerinde titreyen telefonuma baktım. Telefonu almaya üşendim ama mecburen elimi uzatıp aldım.
Başım hâlâ deli gibi zonklayarak ağrıyordu.
Arayan Hazal’dı. Derin bir nefes alıp telefonu açtım ve kulağıma götürüp kafamı tekrar yastığa koydum.
“Efendim Hazal?” dedim, sesim hala uykunun etkisindeydi ve pürüzlü geliyordu.
“Tim bizde. Kahvaltı yapacağız. Seni bekliyoruz, itiraz istemiyorum.”
“Hazal, hiç halim yok inan. Siz takılın, ben bugün biraz evde kalıp dinleneceğim.” Diyerek geçiştirmeye çalışsam da Hazal izin vermedi.
Mecburen kabul edip yataktan kalktım.
Kısa bir duş aldım. Üzerime siyah bir tişört altıma da pantolon giyindikten sonra silahımı kontrol edip montumu ve çantamı alıp çıktım.
Arabama doğru yürürken lojmanın bahçesine kısa bir bakış attım. Arabaya bindiğimde elim radyoya değil flaş belleğe gitti. Flaşı taktıktan sonra istediğim şarkı çalmaya başlamıştı. Gittiğinde…
Giderken bir fırına uğrayıp 10 tane poğaça aldım. Elim boş gitmek olmazdı.
Binanın önünde ilk bulduğum boşluğa arabamı park edip hemen yukarıya çıktım. Kapının önüne geldiğimde içeriden yükselen kahkahalar ve çatal bıçak sesleri daha dışarıdan duyuluyordu. Zili çalmama fırsat kalmadan kapı açıldı. Karşımda, üzerinde mutfak önlüğüyle duran ve elinde bir adet servis tabağı tutan Hazal vardı.
“Tam zamanında geldin! Bizimkiler içeride masayı savaş alanına çevireceklerdi az kalmıştı.”
İçeri adım atıp salona geçtiğimde, masanın etrafında toplanmış olan timi gördüm. Her biri karargâhtaki o sert hallerinden sıyrılmış, sivil, neşeli halleriyle buradaydılar. Masanın üzeri tam anlamıyla bir şölendi.
“Ooo, komutanım! Şeref verdiniz,” diye ilk seslenen, ağzı tam dolu şekilde böreğini çiğnemeye çalışan Eren oldu.
Onun bu salak haline dayanamayıp hafifçe gülümsedim. “Önce ağzındakini bitir, sonra konuş eren. Hazal ellerine sağlık canım, masayı resmen kuşatmışsınız.”
Diğerleri ise bana yer açmak için hareketlendi. Her kafadan bir ses çıkarken benim gibi siyahlara bürünmüş Alperen’e baktım. Yanındaki sandalye boştu. Oturdum. Herkes şaşırdı ama bir şey demeye de cesaret edemediler.
Sonuçta aynı timdeydik. Her gün yüz yüze geliyorduk, yeri geliyor birbirimizi ölümden kurtarıyorduk. Yanına oturmakta bir sakınca görmedim. “Sıkışmayın çocuklar, yer varmış zaten.” Dediğimde hepsi başını salladı.
Hazal’ın da elinde çay tepsisiyle gelmesiyle kahvaltıya başladık. Kahvaltı tabii ki Eren’in Hazan’la uğraşmaları, Bartu’nun Hazal’a zorla yemek yedirmeye çalışması, Tuna ve Eylül’ün operasyon tahmini yapması ve Alperen’le benim sessizliğimle geçti.
Kahvaltıdan sonra Hazan ve Eylül masayı toplarken bizde koltuklara geçtik. Erkekler milli maçlar hakkında konuşurken bizde Hazal’la elbise bakıyorduk. Bartu’nun bir anda “Ne elbisesi bakıyorsunuz siz? Hayırdır?” demesiyle ters bir bakış atıp göz devirdim.
“Yaz geliyor ya hayatım, onun için.” Diyen Hazal’a da ters bir bakış attım.
“Hakkari’de yaşıyoruz ne elbisesi?” diyen Bartu’yla artık susamadım yani.
“Salak mısın oğlum sen? Sana ne kızın ne aldığından ne baktığından? Döveyim mi illa?”
Tuna ve Eren de Bartu’ya hak verir şekilde konuşunca sinirlerim oynadı. Üstelik bir de kendilerini savunmak için “Bakan olur, laf atan olur, sürekli adam mı dövelim?” diyorlardı.
“Lan bu kızların namusunu korumak size mi kaldı? Sizce bu evdeki herhangi bir kadının kendisini korumak için size ihtiyacı var mı? Lan siz askersiniz de bunlar sadrazamın sol taşağı mı? Kendinizi haklı çıkarmaya çalışan beyninizi sikiyim sizin.”
Bu kadar büyük bir tepki beklemiyorlardı ama haklı olduğum için sustular. Alperen lafa girip “Haklı. Boş boş konuşmayın.” Dediğinde ona da göz devirdim. Konuşmak için konuşuyordu ya.
Sakinleşmek için derin derin nefes aldıktan sonra sakinleşemeyip koridora çıktım. Vestiyerdeki çantamdan sigara paketimi ve çakmağımı alıp balkona geçtiğimde kızlar da peşimden geldi. Bir dal yakıp içime çektiğimde hepsi sessizce beni izliyordu.
“Ne bakıyorsunuz?”
“Çok haklı konuştun abla. Zaten boş yapıyorlardı sabahtan beri.” Diyen Eylül’le birlikte güldüm.
“Alperen abi de hiç karışmadı ve sadece haklı dedi.” Diyen Hazan’a baktım 2 saniye kadar.
“Alperen abine başlatma şimdi. Mal ya konuşmak için konuştu zaten ona da sinir oldum.”
“Anladım ben sinirlendiğini. Ona da göz devirdin.”
“Bir zahmet.” Dedim ve sigaramdan bir nefes daha çektim.
Benim sigara bitene kadar balkonda sohbet ettik. Sonra içeriye geçtik.
Ben biraz daha oturup kalkmayı planlarken karargâhtan gelen operasyon emriyle eve uğrayıp üniformamı giydikten sonra karargâha geçtim. Büyük bir operasyon değildi. Sınır da hareketlilik vardı. Onun için sınıra gidecektik.
Gerçi Hakkâri sınır hattında basit görev olmazdı. Buradaki her patika pusuya, her kaya kovuğu kör bir kurşuna gebeydi.
“Görüş alanı kısıtlı, sis bastırıyor.” Dedi timimizin keskin nişancısı Hazan. “Ama termal hâlâ çalışıyor komutanım. Komutanım, tam karşı yamaçtaki patikada hareketlilik var. Sınırı geçmek üzereler. Yaklaşık 10 kişiler, ağır mühimmat taşıyorlar.”
Bir kayanın arkasına sinmiş şekilde elimdeki biricik bebeğim, ilk göz ağrım olan Lale’nin emniyetini açtım. Rüzgâr yüzümü bıçak gibi kesiyordu ama ben şu an hissedecek durumda değildim.
“Alperen, sen, Eren ve Tuna dağın güney yamacından dolanıp boğazı kapatın.” Diye emir verdim. Alperen, Eren ve Tuna giderlerken bende konuşmaya devam ettim. “Biz önden baskın vereceğiz. Teslim ol çağrısı yapın, uymayanı indirin. Başla.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Sessizlik çok uzun sürmedi. Ateş başladıktan sonra onlar da çok dayanamayıp köşeye sıkıştılar zaten. “Silahı bırak! Yere yat!” diye kükreyen Alperen’e baktım. Adamları alıp gelirlerken bende mataramı alıp su içtim. Toparlanıp araçlara doğru yürümeye başladık.
Araçlara bindiğimizde operasyonun getirdiği adrenalin yavaş yavaş damarlarımızdan çekilirken, Hakkâri’nin o dondurucu havasında dağlardaki tek ses bizim araçların motorunun sesiydi.
Sonunda karargâha geldiğimizde adamları laf alma amacıyla getirdiğimiz için teslim ettikten sonra mühimmat odasına geçtik. Yol boyunca Eren ve Tuna’nın boş muhabbetlerini dinlediğim için uykum gelmişti. Bir an önce eve gidip uyumak gibi mühim işlerim vardı.
Çantadaki malzemeleri yerleştirirken Eren ve Tuna hâlâ boş boş konuluyorlardı.
“Abi şimdi yıl başında birlikte miyiz değil miyiz bir karar verin.” Diyen Eren’e göz devirdim. Yıl başına daha 9 ay olması dışında hiçbir sıkıntı yoktu.
“Oğlum salak mısın daha 9 ay var ne planı yapıyorsun şimdiden?” diyen Tuna’ya hak veren bir bakış attım.
Eren hiç istifini bozmadan omuz silkti. “Ne alakası var oğlum? Zaman su gibi akıp geçiyor. Şimdiden yerimizi ayırtalım diyorum işte, erken kalkan yol alır.”
“Oğlum bir dur, önce bir yarına çıkalım. Mart ayında yılbaşı planı yapanı ilk kez görüyorum, delirtirsin insanı Eren!” diyen Bartu ile güldük.
Bende daha fazla dayanamayıp konuştum. “Tartışmayın boşuna. Hele bir yılbaşı yaklaşsın. Bakalım görevde mi oluruz, ölür müyüz kalır mıyız belli değil. Yaşarsak elbet bir plan yaparız koçum.”
Benim o ‘yaşarsak’ lafım Hazal’a dert olmuş olmalı ki yerinde duramadı. Zaten dün pastayı üfleyip gitmeme de çok kızgındı. Şimdi bir de ölümden bahsedince tamamen kilitlenmişti.
“Sürekli ölüm ihtimalini düşünmek zorunda mısın kızım sen? Çıkar şu fikri aklında. Ölmek falan yok. Hepinizin saçlarının beyazladığını göreceğim ben.” Dediğinde Hazal gülümsedim. İyiliğimi, neşeli olmamı istiyordu. Ancak her ihtimali düşünmek zorundaydık. Biz yarınımızın hatta 5 saniye sonramızın belli olmadığı bir meslekteydik.
Cevap vermek istemedim. Üstüme geleceğini düşünmemiştim çünkü.
“Bundan bahsediyorum işte! Sürekli bir duvar, sürekli bir sessizlik… Dün senin için o kadar çabaladık. Pastayı yemek için bile kalmadın be kızım. Kendi içinde bir şeyleri aşamadın evet ama bize de haksızlık yapma artık. Senin için çabalıyoruz hepimiz. Sen ise her 3 Mart geldiğinde hepimizi cezalandırıyorsun resmen. Bu kadarı yas değil, bencillik!” dediğinde şaşırmıştım ama beklediğim laflardı.
Hazal’dan beklemiyordum orası ayrı bir konu…
Muhtemelen canımı yakarak beni toparlayabileceğini düşünmüştü.
Bartu ve Tuna araya girmeye çalışıp “Hazal tamam uzatmayalım, operasyondan yeni döndük” dese de, benim içimdeki kırgın, yorulmuş kız uyanmıştı.
3 yıldır içimde patlamaya hazır bekleyen her şey açığa çıkmıştı.
“Yeter!” diye bağırdım. Bağırmasam bile sesimi yükselttim. Ve devam ettim.
“Bana haksızlıktan, bencillikten bahsetme Hazal! Benden doğum günü kutlaması da bekleme. Eskisi gibi neşeli olabilir miyim sence bu saatten sonra? 3 yıldır ne çektiğimi en iyi bilen sen değil misin? Her doğum günümde yalnız kalmaya çalıştığımı, düşünmemek için uyuduğumu ya da sürekli kafamı meşgul ettiğimi en iyi bilen sen değil misin?”
Derin bir nefes aldım. Gözlerim dolmaya başlamıştı. Sesim kısılmaya başlamıştı.
“Bana doğum günümü kutlamıyorum diye kızıyorsunuz ama ben doğum günümde 1 yıl arayla 2 canımı kaybettim. Biri kardeşim dediğim, operasyonlarda sırtımı yasladığım, canımı emanet ettiğim, bizi korumak için abisini feda eden Turan…”
Daha fazla dayanamadım. Ne kadar çabalarsam çabalayayım içimdeki anne olmak isteyen kız çocuğunun gözyaşları her zamanki gibi içime değil dışıma akmaya başladı. Sanırım içimde bu kadar tutabilmem bile bir başarıydı.
“Diğeri ise henüz varlığından bile haberdar olamadan bir orospu çocuğu yüzünden kaybettiğim bebeğim. Hepiniz benim bebeğimin öldüğünü biliyordunuz ama ölüm tarihini bilmiyordunuz değil mi? Öğrendiniz artık. 3 Mart, annesinin doğum gününde daha doğmadan beni bırakmak zorunda kalan, bana tutunması engellenen bebeğimin ölüm tarihi…”