3. bölüm · SANCAK

2.BÖLÜM

Alisya All

Anıyı okurken "Kul"
bölümü okurken "Gittiğinde" dinleyebilirsiniz.
2.BÖLÜM
03/03/2019
Günlerden 3 Mart’tı. Burçe’nin doğum günüydü ancak hayatında en nefret ettiği gün olacaktı. Bir operasyona gitmişlerdi. Dönüşü zor olan bir operasyondu. Hem tim için hem Burçe ve Alperen için.
Aslında çoğu kişiyi hatta hepsini etkisiz hale getirmişlerdi. İçlerinden ölmeyen bir şerefsiz hariç. Çok yaralanmadığı gibi Burçe’yi öldürmek için hamle yapmıştı. Burçe’yi öldürmemişti belki ama canından can almıştı…
Yakın dövüşe girmek zorunda kalmıştı Burçe.
Karnına birçok darbe almıştı. Tabii karnına darbe alınca bir an afallayıp kalmıştı. Adam daha da üstüne gitmişti. Burçe kendine geldiğinde adamı etkisiz hale getirmişti ama kanaması olduğunu son anda fark etmişti. Sol bacağından aşağı sızan kanı hissetmişti.
Adam yere düştüğünde Burçe karnını tutmaya başlamıştı. Time doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Alperen’e seslenmek istedi ama canı o kadar yanıyordu ki sesi çıkmamıştı. Sadece fısıltı şeklinde “Alperen,” diyebilmişti.
Daha fazla ilerleyemeyip yere, dizlerinin üzerine, düştüğünde Bartu görüp “Burçe!” diye bağırınca hepsi koşmaya başladı. Alperen gelip yanına çöktüğünde kanı fark etti. “Çabuk karargâha haber verin! Helikopter göndersinler! Çabuk!” diye bağırdığında Alperen, Eren hızla karargâhla iletişime geçti.
Yaklaşık olarak 15-20 dakika sonra helikopter gelmişti. Burçe’yi bindirdikten sonra kendileri de bindiklerinde hemen hastaneye gitmek için havalanmışlardı.
Hastaneye gitmeleri de 15-20 dakika sürmüştü. Hastaneye vardıklarında Burçe yaklaşık 40 dakikadır acıdan kıvranıyor, kan kaybediyor ve bilinci de git gide bulanıyordu.
Alperen gözleri dolu dolu “Yalvarırım kurtarın onu,” derken Burçe’de “Alperen… Bırakma…” dedi. Sonra gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Elindeki güç çekildi ve eli düştü.
Ameliyathaneye girerken hemşireler Alperen’i dışarıda bıraktı. Alperen ameliyathanenin kapısının önünde yere çöktü. Sırtını duvara yasladı.
25 dakika sonra ameliyathanenin kapısı açıldı. Sedyeyle çıkan Burçe uyanmak üzereydi. Odaya gidene kadar zaten uyanmıştı. Odaya gidip de yatağına geçtiğinde ise yaklaşık 10 dakika beklediler. Doktor gelene kadar da Burçe iyice ayılmıştı.
Doktor geldiğinde suratı baya asıktı. Konuştuğunda herkes şaşırmış ancak ağlamaya da başlamıştı.
“Anneyi kurtardık, iç kanama tehlikesi de yok ancak… maalesef tüm uğraşlarımıza rağmen bebeği kurtaramadık. Başınız sağ olsun.”
06/03/2022
Sorgu odasındaki masaya dalmıştı gözüm. Gözlerimi kırparak kendime geldiğimde, karşımda duran masaüstü lambasının çıplak ışığı gözlerimi almıştı.
Karşımda, elleri masadaki demir halkaya kelepçelenmiş halde oturan, sınırda yakaladığımız adama baktım. Yüzündeki çamur ve kurumuş kan lekelerinin ardına gizlediği dik başlı, umursamaz tavrı içimdeki patlamaya hazır öfkeyi körüklemekten başka bir işe yaramıyordu.
Hangarda tüm timin önünde, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği sırrımızı haykırdığımdan beri içimde tek bir zerre huzur kalmamıştı. Göğsümün ortasında, hiç doğmamış bebeğimin ve Turan’ın acısı, fedakarlığı devasa bir taş gibi oturuyordu. Ama şu an kapının arkasında beni ve laf almamı bekleyen bir tim vardı. Ben bu timin komutanlarından biriydim, acımı da, öfkemi de bir silah gibi kullanmayı öğrenmek zorunda kalmıştım.
“Adın,” dedim. Sesim, benim bile ürkebileceğim kadar pürüzsüz, soğuk ve mesafeli çıkmıştı.
Adam başını hafifçe kaldırıp yüzüme baktı. Gülmeye başladı. “Söyleyecek bir şeyim yok, komutan. Rutin devriyeye takıldık işte, uzatmanın alemi var mı?”
Elimi yavaşça masanın üzerine koydum. Adamın üzerine doğru hafifçe eğildim. Gözlerimin içine sinen karanlığı görmesini istedim. Odadaki hava bir anda ağırlaştı, adamın gözlerindeki o sahte cesaret yavaşça söndü. Yutkunduğunu gördüm.
“Rutin devriye öyle mi?” diye fısıldadım. Sesimdeki o sakinlik, soğukluk yaklaşan fırtınanın habercisiydi. “Hakkâri sınırında basit bir devriye olduğunu düşünüyorsan, karşında kimin oturduğunu hiç anlamamışsın demektir. Gece o boğazda o ağır mühimmat sandıklarıyla nereye sızıyordunuz, bana şimdi tek tek anlatacaksın. Yoksa bu odadan çıkışın, o arkasında saklandığın dağlardan çok daha karanlık olur!”
Adam bir an duraksadı, bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama izin vermedim. Masaya doğru biraz daha yaklaşıp, kelepçelerinin demire vuran o ince çınlaması eşliğinde konuşmasını bekledim bir süre.
Gözlerimi bir an bile adamın yüzünden ayırmadım. Dudaklarındaki o ukala gülüş yerini sinir bozucu bir sessizliğe bırakmıştı. Başını tekrar öne eğdi, sanki bu odada tek başınaymış gibi derin bir nefes aldı ve susmaya devam etti. Zaman kazanmaya çalışıyordu. Konuşmayacaktı. Yani o öyle olacağını sanıyordu. Henüz benimle tanışmamıştı.
O zaman kazanmaya çalışıyordu ama benim kaybedecek tek bir saniyem yoktu. Ruhumu kavuran acı, içimdeki nefretle birleştiğinde beni bir insandan çok, can almaya programlanmış bir robota dönüştürüyordu.
“Bana bak lan it,” dedim sesimdeki sakinlikten arınmış şekilde.
Adam başını kaldırıp yüzüme baktığında altımdaki sandalyeyi büyük bir gürültüyle geriye fırlatarak ayağa kalktım. Masanın üzerinden tek bir hamlede uzanıp yakasından tuttum ve oturduğu sandalyeyle birlikte masaya doğru sertçe çektim. Kelepçelerin demir halkaya çarpma sesi odada yankılandı.
“Beni o dağdaki yönetebildiğin, cahil çocuklarla karıştırma.” Diye kükredim yüzüne. “Sana bir soru sordum. O mühimmatı kime götürüyordunuz?”
Adam yüzüme tükürür gibi güldü. İyice sinirlerimle oynuyordu. “Söyleyecek bir şeyim yok dedim ya kadın. Ne yapacaksın, vuracak mısın? Kimsin? Ne yapabilirsin?”
Yaptığı son hata oldu tabii ki.
“Ananı sikenlerdenim!” diye bağırıp yüzünün ortasına kafamı gömdüm. Sandalyeyle birlikte geriye gitti. Tabii kolu bağlı olduğu için masada gitti. Kelepçesini çözüp yumruklamaya başladım.
Bir süre sonra gözüm dönmüş. Hazal ve Eylül kolumdan çekiştirerek çıkardıklarında fark ettim. Zaten adam da korkuyla Alperen ve Bartu’ya bakıp konuşmaya başlamıştı. Çıktığımda parmak eklemlerim kızarmıştı.
***
Alperen ve Bartu 25 dakika sonra sorgu odasından çıktıklarında bende onları bekliyordum. Sakin sakin yanlarına gidip “Aldınız mı bilgileri?” diye sorduğumda Bartu gülmeye başladı.
“Senin attığın dayaktan sonra almama ihtimalimiz var mı? Dayak atacağız diye götü tutuşa tutuşa anlattı piç herif.” Dedi Bartu. Alperen sadece gülmüştü.
“İyi yapmışım yani.” Deyip kızların yanına gitmek için arkamı döndüm ve yürümeye başladım.
***
Hazal, Hazan ve Eylül beni övgü yağmuruna tutarken “Sağ olun aşklarım.” Deyip hepsine öpücük attım. Hazal tam “Alperen-“ derken hangarın kapısının açılmasıyla sustu. Alperen ve timin kalan erkek üyeleri girmişti. “Görev emri. Herkes 3 dakika içinde harekât odasında olsun.” Dediğinde diğerleri “emredersiniz komutanım” derken ben başımı sallayarak onayladım.
Harekât odasına geçtiğimizde Albay Cevdet KARAHAN’da oradaydı. Albay Cevdet, saçlarına kır düşmüş, terörle mücadelenin her aşamasından geçmiş, gözleriyle insanı tartan sert mizaçlı ama çok iyi bir adamdı.
Albay ellerime baktı, sonra baştan aşağı süzdü beni. Ama tek kelime etmedi.
“Üsteğmen Yalın,” dedi Albay. Alperen’e ithafen konuşunca ben olduğum pozisyonda kaldım. “Anlat bakalım ne aldın o hainden?”
Alperen haritanın başına geçti, parmağını sınırın hemen ötesindeki, Hakkâri’nin geçit vermez Çukurca hattının hizasına yerleştirdi.
“Komutanım gece yakaladığımız grup buzdağının sadece görünen kısmıymış,” diyerek başladığında hepimiz pür dikkat dinlemeye başladık. “İçerideki adamın itirafına göre, sınırın tam sıfır noktasında, kayalıkların içine oyulmuş eski bir mağara sistemi var. Burayı mühimmat aktarım merkezi ve üst düzey bir toplantı üssü olarak kullanıyorlar. Ağır silahlar ve sızma grupları orada konuşlanmış durumda.”
“Giriş güvenliği nasıl?” diye sordu Eren, gözlerini haritadan ayırmadan.
“Sıkı,” dedi Alperen, bakışlarını masanın etrafında gezdirerek. “Dışarıdan yapılacak bir hava taarruzu ya da topçu atışı sığınağın derinliği yüzünden sonuç vermez. Üstelik kayalar yüzünden çevre sarılamıyor. İçeriye sızılması şart. Nöbetçilerin beklediği bir lojistik milis grubu var. Şifreyi aldık: ‘Goran’. Bu şifre sayesinde içeri sızan kişiler ilk bariyeri aşacak.”
Albay öne doğru eğildi, ellerini masanın kenarına dayadı. “İçeri sızmak intihar demek Üsteğmenim. Kim gidecek o cehennemin dibine?”
Ben tam el kaldırıp ‘ben giderim’ diyecekken Alperen ve Bartu aynı anda “Ben giderim.” Dedi. İkisinin de sesi pürüzsüzdü. Gözlerini albaya dikmişlerdi. Alperen lafa girdi. “Yakaladığımız adamların kıyafetlerini ve teçhizatlarını kullanırız. Yanıma Bartu’yu da alırım. İki kişi, o şifreyle lojistik elemanı gibi sızıp ana mühimmat deposuna C4 patlayıcıları yerleştiririz. İçeriyi havaya uçurduğumuz an, Burçe ve timin kalanı dışarıdan baskın verir.”
Bartu, Alperen’in yanından öne doğru bir adım attı, yüzünde o her zamanki soğuk kanlı, korkusuz ifade vardı. “Alperen komutanımla giderim. Araziyi ve sığınak yapılarını iyi biliyorum. Dikkat çekmeden işi bitiririz.”
İçimde bir yerlerin cız ettiğini hissettim. Aklıma Turan gelmişti. Alperen’e ne kadar öfkeli olursam olayım, onun o karanlık mağaranın içine bile bile ölüme yürüyecek olması fikri içimi huzursuzlaştırmıştı.
Albay Cevdet uzun uzun Alperen ve Bartu’ya baktı. Sonra sırayla hepimize baktı. “Plan mantıklı ama risk çok yüksek Üsteğmen. Sen ne diyorsun Üsteğmen Erdemir?” deyip topu bana attığında bir süre sessiz kalmak istedim ama kalmadım.
Boğazımdaki düğümü yutkundum ve konuşmaya başladım. “Tek çaremiz bu komutanım. Onlar sızdığında bizde dışarıda oldukça dikkatli oluruz. Çıktıkları an da dışarıyı hallederiz zaten.”
Albay başını salladı. “Hazırlanın. Gazanız mübarek olsun çocuklar. Bu gece o sığınak yerle bir olacak.”
***
Albay Cevdet odadan çıktığı an, harekât merkezindeki o resmi hava yerini kurşun gibi ağır bir sessizliğe bıraktı. Kimse konuşmuyordu. Herkes kendi payına düşen yükün, birazdan Hakkâri’nin dağlarında ölüme meydan okuyacak olmanın bilincindeydi. “Mühimmat odasına. On dakika içinde hazır olun,” dedim, sesimdeki tınıyı korumaya çalışarak.
Mühimmat odasındaki hazırlık süreci, askeri bir ritüel gibi akıp gitti. Çelik yeleklerin cırt cırt sesleri, şarjörlerin hücum yeleklerine yerleşirken çıkardığı o tok tıkırtılar, telsiz kontrollerinin sesleri odayı doldurdu. Eylül hızla Alperen ve Bartu’nun kulak içi telsiz frekanslarını ayarlarken, Eren ve Tuna sessizce yedek C4 kalıplarını ve fünyeleri Bartu’nun çantasına yerleştiriyorlardı.
Birkaç gün önce burada yılbaşı geyiği yapan çocuklardan eser kalmamıştı. Herkes gergin, yüzleri sert ve bakışları keskindi.
Ben Lale’nin hazırlıklarını yaparken, gözüm aynadan Alperen’e takıldı. Şanlı üniformamız yerine o piç kurularının kıyafetini giymişti. Sivil kıyafetleri hariç ilk defa üniformasız görüyordum onu, içimi bir huzursuzluk kapladı. Muhtemelen bebeğimizin katillerinin kıyafetlerinin aynı olmasındandı. Alperen zaten tiksinerek bakıyordu üzerindekilere. Sonra silahları ayarlamaya başladı. Onların silahı Kalaşnikof’tu. Bizde MPT-55 ya da MPT-76 vardı. Lale MPT-55’ti.
Bartu da aynı şekilde giyinmiş ve silahları ayarlıyordu.
Hazırlık bittiğinde nizamiyeye doğru yürüdük. Karargâhın arkasındaki piste doğru ilerlerken, Hakkâri’nin dondurucu Mart rüzgârı yüzüme çarptı. Pistte çalışan helikopterden çıkan o sağır edici gürültü ve rüzgâr, yerdeki hafif yağmış karları savurarak etrafı beyaz bir pusa gömüyordu.
Helikopterin açık kapısından tek sıra halinde içeriye geçtik. Hepimiz yerleştiğimizde kapı kapandı ve helikopter büyük bir sarsıntıyla havalandı. Altımızdaki ışıklar saniyeler içinde küçülüp karanlığa karıştı. İçerideki loş kırmızı ışığın altında kimseden çıt çıkmıyordu.
***
25 dakika kadar sonra helikopter alçalmaya başladı. Helikopter yere birkaç metre kala havada asılı kaldığında atladık sırayla. Dağlarda diz boyu kar vardı. Helikopter geldiği gibi, devasa bir kar bulutu bırakarak gerisin geri gecenin karanlığında kayboldu.
Bir süre yürüdükten sonra ilerde birkaç kişi görünce hemen telsize geçtim.
“Menzil alıyoruz, hemen!” dedim. Alperen ve Bartu dışında herkes menzil aldı.
Tuna ve Eren, ellerindeki taramalı tüfeklerle anında sağ ve sol kanatları kapatacak şekilde kayalıkların arasına çöktüler. Hazan, termal dürbünlü tüfeğiyle tepe hattını gözetlemeye başlarken, Eylül arkamızı kolluyordu.
Saniyeler içinde, o dondurucu beyazlığın ortasında, mağara sistemini tam karşıdan gören hâkim bir tepede kusursuz bir pusu pozisyonu almıştık. Menzillerimiz netti. Kar fırtınası çoktan izlerimizi kapatırken, hepimiz birer taşa, o dağların parçasına dönüştük.
Şimdi sıra Alperen ve Bartu’daydı.
Alperen ve Bartu, aldığımız menzilin tam ortasında, sızma yapacakları patikanın başında durdular. Üzerlerindeki o sivil, kirli kıyafetler, dağınık saçları ve ellerindeki kalaşnikoflarla terörist gibi duruyorlardı.
Bartu sırtında C4 yüklü çantanın askılarını son kez sıktı ve Alperen’e dönüp bir şeyler fısıldadı.
Alperen gitmeden önce time baktı. En son bana baktı. Göz göze geldik. Tek kelime etmedi. Gözlerinde geri döneceğine dair bir inanç vardı. Umarım boş bir inanç olmaz. Umarım dönersin Üsteğmen, yoksa seni diriltir geri öldürürüm…
“Yolunuz açık olsun, dikkatli olun.” Dedim telsizden. Sesim buz gibiydi belki ama içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Alperen de Bartu da başını hafifçe salladı. Ardından birlikte patikadan aşağıya inmeye başladılar.
***
Alperen ve Bartu mağaranın girişine geldiklerinde dikilen iki teröriste iğrenerek bakmamak için çok zor durdular. Teröristler silahlarını kaldırıp “Kimsiniz?” dediklerinde ellerindeki mühimmat sandıklarını kaldırdı Alperen.
“Yukarısı patladı. Malzemeleri anca kurtardık da gelebildik.” Dedi Bartu.
“Şifre?”
“Goran.” Dedi Alperen tükürür gibi.
Şifreyi duyan nöbetçiler geçmeleri için yer açtı. “Geçin çabuk, içerisi de gergin zaten.” Dedi biri. Alperen ve Bartu başlarıyla onaylayıp geçtiler.
İçeri girdiklerinde Hakkâri’nin soğuk havası yerini leş gibi mazot, rutubet ve tütün kokan boğuk bir sıcaklığa bıraktı. Mağaranın içi, kayalara oyulmuş koridorlar halinde derinlere doğru uzanıyordu. Duvarlara çekilen derme çatma kablolar ve sönük ampuller içeriyi tekinsiz bir loşluğa gömmüştü. Etrafta sivil kıyafetli, mühimmat sandıklarını taşıyan ya da silah temizleyen 15-20 kişilik bir hareketlilik vardı.
Alperen sol taraftan gelen ağır mühimmat seslerini duyup o tarafa giderken Bartu’da sağ tarafa gitti. İkisi de çantasındaki C4’leri bir an önce yerleştirip çıkmak istiyordu bu cehennemden.
C4’leri yerleştirmeleri için zamanları daralıyordu. Hızla koridorların sonuna kadar ilerlediklerini boş buldukları alanlara yerleştirdiler. Yaklaşık 25 dakikanın sonunda ilk ayrıldıkları yerde buluştular. Hızla ilerlemeye başladılar.
***
Alperen ve Bartu’ya arada durumu sorup haber almıştık. Ancak yaklaşık 15 dakikadır haber alamıyorduk. Ya yakalanmışlardı ya da kulaklıklarda sıkıntı çıkmıştı. Umarım yakalanmamışlardır diye dua ederek beklemeye devam ettik. Hazan hâlâ ulaşmaya çalışıyordu.
“Alperen ve Bartu çıkmazsa, patlama gerçekleştiği an, atış serbest. Diğer tarafa haber uçuracak tek bir canlı istemiyorum.” Dediğimde hepsi onaylayan sesler çıkardı.
***
Alperen ve Bartu hızla mağaradan çıkacaklarken iki kişi durdurup niye acele ettiklerini sormuştu. Onlarda sıkıştıklarını ve dışarı çıkacaklarını söylemişlerdi ama vakitleri daralıyordu. Biraz daha mağarada kalırlarsa patlayacaklardı.
***
Yaklaşık 10 dakika daha beklememize rağmen Alperen ve Bartu’dan hâlâ ses seda yoktu.
Tam mağaranın girişini kontrol ederken patlamanın gerçekleşmesiyle atış yapmaya başladık. İçeridekilerin zaten kurtulma şansı yoktu. Dışarıdakileri de biz hallediyorduk.
Biraz daha yaklaşma kararı aldığımda “Beni koruyun” deyip yerimden çıktım. Dışarıdaki adam sayısı zaten azdı. 25 kişi vardı dışarıda. Mağaranın etrafında dolanıp duruyorlardı. Çoğu ne olduğunu anlamadan ölürken, diğer tarafa haber vermeye çalışanı da biz halletmiştik zaten.
15 dakikanın sonunda kimse kalmamıştı. Hepsini de kontrol etmiştik. Ölüydü hepsi. Gebersin piç kuruları.
“Alperen ve Bartu’yu gören var mı?” diye seslendim telsize. Hepimiz etrafı kontrol ederken uzaktan birkaç öksürme sesi duydum.
Mağaranın girişinden geliyordu. Dönüp baktığımda Bartu’yu gördüm. “Bartu mağaranın girişinde!” diye seslendiğimde Hazal önde olmak üzere hepsi koştu.
“Bartu! İyi misin?” diye soran Hazal’ı anında cevapladı Bartu.
“Ben iyiyim de Alperen taşların altında onu çıkarın. Yanında küçük bir kız çocuğu vardı, içeride bulduk.” Dediğinde hemen girişteki taşlara koştum. Taşları fırlatmaya başladım.
“Alperen!” diye bağırdım. Ses duymak için bekledim ama ses yoktu…